ANA SAYFA Blog Sayfa 17

Hacıbayram Veli Türbesi ve Roma Tapınağı: A. Hamdi Tanpınar’ın Gözünden

Sen Seni Bil Sen Seni

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir kitabının Ankara’yı anlattığı bölümünde; Ankara Kalesi’nin; çelik zırhlarını giymiş, ortada dolaşan bir eski zaman silâhşörüne benzediğini anlatır. Bütün Orta Anadolu’ya bir iç kale vazifesi gördüğünü ve eteklerinde daima tarihin büyük düğümlerinin çözülüp bağlandığını vurgular. Etilerin, Frigyalıların, Lidyalıların, Roma ve Bizans’ın, Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin zamanında hep böyle olduğunu belirtir.

Roma kartalının bu kaleyi seçtiğini, Bizans-Arap mücadelesinin en kanlı safhalarının burada geçtiğini, 1197 yılında Selçuklular zamanında Kılıç Arslan ve Melik Danişmend’in ortak zaferi sonrası Bizans kartalının Anadolu’da uçamaz hale geldiğini, Yıldırım’ın, Timurlenk ile gerçekte talihin zehirden acı yüzü ile yine Ankara’da karşılaştığını, yani Anadolu’nun kaderinde değişiklik yapan olayların çoğunun Ankara Kalesi etrafında geliştiğini vurgular. Bu hadiselerin en mühim ve sonuncusunun ise İstiklal Savaşı olduğunu belirtir.

Kalede ve onun eteğine serpilmiş mahallelerde, Tük velilerinin, Roma ve Bizans taşlarıyla koyun koyuna yattıklarını hatırlatır bize.

Bu terkiplerin en anlamlısının, İmparator Augustus’un şerefine toprağa dikilmiş mermer bir kaside olan Roma mabedinin kalıntıları ile yanı başındaki Hacı Bayram-ı Veli camiinin beraberce teşkil ettikleri zıtlık olduğunu vurgular.

“Hacı Bayram-ı Veli’yi Roma kartalının bu mermer yuvasında, çilehanesini seçmeye götüren gizli tesadüf nedir? Camiinin altındaki dar çile odasında geçirdiği ibadet ve murakabe saatlerinde, yanı başında duran bu taştan dünya, başka zaferleri terennüm eden iyi yontulmuş mermerler, o sert ve kibirli Roma hemşehrisi çehreleri acaba onu rahatsız etmiyor muydu? Bu velinin rahmani rüyasında komşularının mağrur sükutundan sızan düşünce ve duyguları bilsek ne kadar iyi olacaktı.” diye düşünmeye sevk eder bizi Tanpınar.

“Hacı Bayram, saf yürekli bir köylü çocuğu, gelip Roma’nın zafer mabedinin yanı başına muhacir bir kuş gibi yerleşir ve insanlara kadim imparatorluğun ayakta durmasını sağlayan hakikatlerden çok başka bir hakikatın sırrını açar.

Fakat Hacı Bayram sadece Hakla Hak olan bir veli değildir. Türk cemiyetinin bünyesinde yapıcı bir rol oynar. Kurduğu Bayramiye tarikatı esnaf ve çiftçinin tarikatıdır. Böylece Anadolu’da Baba İlyas ile başlayan geniş köylü hareketiyle ahilik teşkilatı onun etrafında birleşir. Bu hareket o kadar genişler ki İkinci Murat yanı başında gelişen bu manevi saltanattan ürkerek, Şeyhi Ankara’dan Edirne’ye getirtir. Niyetinden emin olduktan sonra onu geri göndermeye razı olur, çünkü Hacı Bayram imparatorluğun iç nizamını yapmaktadır aslında.” İfadeleri ile tarihe ışık tutar ve devam eder Hacı Bayram-ı Veli’yi bize tanıtmaya Ahmet Hamdi Tanpınar.

“Ankara ovasında müritleri ile birlikte tarlalarda ekip biçer. Bütün ova imece usulü ile işlenir. İstanbul fethinin manevi ve nurani yüzü olan Ak Şemseddin ile de bu ovada karşılaşır. Ak Şemseddin, devrinin ilmini ilahiyattan tıbba, Arap gramerinden musikiye kadar öğrenmiş, fakat ruhundaki susuzluğu gidermek için yüzünü tasavvufa çevirmiştir. Şeyh Zeyneddin-i Hâfi’nin yanına gitmek için Osmancık medresesindeki müderrisliğini bırakıp yola çıkar, fakat Halep’te bir gece rüyasında bir ucu boynuna geçmiş bir zincirin öbür ucunu Hacı Bayram’ın elinde tuttuğunu görür ve nasibinin Hacı Bayram’da olduğunu anlar, yoldan döner.

Ankara’ya geldiği zaman Hacı Bayram’ı müritleriyle ovada mahsul toplarken görür. (Bunun ilk karşılaşma olmadığı, yazının sonunda başka bir kaynaktan yararlanılarak anlatılmıştır.) Yanına yaklaşır fakat iltifat görmez. Aldırmayarak işe girişir, yemek zamanına kadar Şeyhin müritleriyle beraber çalışır. Yemek vakti olur, Hacı Bayram kendi eliyle aş dağıtır. Fakat Ak Şemseddin’in çanağına ne burçak çorbası, ne de yoğurt koyar; artan aşı da köpeklerin önüne döker. Ak Şemseddin darılıp gideceği yerde, Şeyhin kapısının köpekleriyle ve onların çanağından karnını doyurur. Bu alçak gönüllülük ve teslim üzerine Hacı Bayram onu yanına çağırır, müritliğe kabul eder. Ölünce de kendisine halef olur.

Fatih’e İstanbul’un fethinde yardım ettikten sonra, çekilip köyüne gidecek kadar vakar ve haysiyet sahibi olan Ak Şemseddin’in, Şeyhinin köpekleri ile bir sofraya oturması ancak on beşinci asır Türkiye’sinde görülür.”

“Hacı Bayram 1352 de Ankara’nın Çubuk Çayı üzerindeki Sol- fasol Köyünde doğmuş. Eserlerini Türkçe olarak yazmış 1429 da Ankara’da vefat etmiş türbesi, kendi ismiyle anılan camii ne bitişik olup, ziyaret mahallidir. Bilim ve tasavvufu birleştirmeyi başaran bir sufidir. Müritlerini, el emeği ile geçinmeye, toprağı işlemeye ve el sanatlarına yönlendirmiş. Müritlerini toprağa bağlı yaşamaya teşvik ederek, Anadolu’ya Orta Asya’dan gelen göçerlerin yerleşik hayata geçmesini sağlamıştır.

Hacı Bayram-ı Veli’nin koyduğu imece usulü, yani hasadı bütün köylülerin katılımı ile ortaklaşa toplama yöntemi bu gün bile Anadolu’da uygulanmaktadır. Anadolu’da ondan başka aynı etkiyi sağlamış mutasavvıf görülmez.

Zengin ve fakirler arasındaki dengesizliğin giderilmesi için uğraşmış ve tekkesinde sürekli burçak çorbası kaynatılmış. Gece gündüz herkes bu çorbadan içebilirmiş.” 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın duru Türkçesi ile anlattığı Hacı Bayram-ı Veli’yi ve türbesini, camisini, Roma Mabedini; bu günkü görüntüleri ile aşağıda kısaca anlatmaya çalışacağım, ama ustanın ifadelerinden sonra maalesef yavan gelecektir anlattıklarım.

Ulus’ta Hükümet Caddesi’nden yukarı çıktığınızda, ferah bir giriş alanından geçip, hafif bir yokuş tırmanmak gerekiyor önce. Bir yanımda gül kokuları, bir yanımda döner ve taze çekilmiş kahve kokuları, etraftaki irili ufaklı dükkanlara takılmadan, yukarıda görünen özel mekana odaklandım.

Yokuşu çıktığımda sol tarafta; tapınak duvarı, türbe ve cami yan yana hatta sırt sırta görünüyor. Aynen Tanpınar’ın anlattığı gibi her şey iç içe geçmiş durumda.

Augustus Tapınağı

Roma Dönemi öncesinde, Frig döneminde bereket tanrıçası Kybele ve ay tanrısı Men’e adanmış bu tapınma yerinde, İmparator Augustus için yaptırılmış Tapınağın duvarı ve tabanda sütun taşlarının kalıntıları görülüyor. M.Ö. 25-20 yıllarında yaptırılmış olduğu tahmin ediliyor. 36 x 54,82 metre ölçülerindeki mermer tapınak; iki metre yükseklikte ve çok basamaklı bir podyum üzerinde imiş. Hristiyanlar Tapınağı kiliseye dönüştürmüşler.

Tapınak Augustus’un yapmış olduğu işleri anlatan, Yunanca ve Latince kitabeleri ile büyük önem taşımakta imiş.  Tapınağa ait yazıtlar, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde bulunmaktaymış.

Hacı Bayram Türbesi

1429 yılına tarihlenen türbe, caminin mihrap duvarına bitişik konumda. Arkasında ise tapınak duvarı var. Kare planlı, sekizgen tamburlu ve üzeri kurşun kubbe ile örtülü bir yapı. 15.yy. Ankara türbelerinin en güzel örneklerinden olduğu belirtiliyor kaynaklarda.

Küçük bir türbe burası, ama iç ve dış detaylarını dikkatle incelerseniz sade görünümün arasına gizlenmiş bir çok zarif parça olduğunu göreceksiniz. İçeride Hacı Bayram-ı Velinin sandukası yanında dokuz tane daha sanduka bulunmakta.

Ön cephedeki mermer bölümlerdeki detaylarda, taş işçiliğinin inceliklerini görmek mümkün. Dikdörtgen bir çerçeve içinde, beyaz ve renkli mermerlerle süslü dilimli kemer ve içte yine renkli zikzaklı kilit taşları ile bezeli giriş kapısı kemeri bulunuyor.

Fotoğrafta Türbenin şimdiki ahşap giriş kapısı görülüyor. Türbenin gerçek ahşap iç ve dış giriş kapıları ise Ankara Etnografya Müzesi’nde sergileniyor.

Bu kapıların resmini çekmek için Etnografya Müzesi’ne gittiğimde, yıllara direnmiş muhteşem kapılardan çok etkilendim. Flaş ile çekime izin vermediklerinden bu güzelliği size tam yansıtamadım, ama yolunuz düşer ise müzede bu kapıları ve Türkiye’nin değişik yerlerinden getirilmiş ahşap kapı ve mihrapları görmenizi öneririm.

Dış kapı oyma tekniği ile yapılmış ve üzerinde bir kitabe bulunuyor. İç kapının işçiliğinin daha üstün olduğunu belirtiyor kaynaklar. Üzerinde Arapça yazılar da oyma tekniği ile ahşaba işlenmiş.

Kapının solundaki pencere mukarnas (birbirine geçmeli taşlar ile taşıyıcı geçiş sağlayan süslemeler) friz ile kuşatılmış ve demir parmaklıklı. Pencere kenarında dantel gibi işlenmiş detaylar bulunmakta.

Türbenin ortasındaki sandukaların arasından duvarlardaki renkli kalemişi süslemeler görülüyor. Başınızı yukarı kaldırdığınızda inanılmaz bir kubbe süslemesini görebilirsiniz. Altın yaldızların arasından adeta gökyüzünün sonsuzluğunu hissettiriyor bu küçücük mekanda.  

İç mekânda küçük bir mermer mihrap var, sanki duvara gizlenmiş üç boyutlu bir tablo gibi duruyor. Alt kısmında ise işlemeli mermer bir küçük sütun var. Geçmişte ne işlev görüyormuş bilemem ama şimdi içinde tesbihler duruyor.

Caminin bahçesinde sekizgen planlı ve kubbeli başka bir türbe daha var. Bu, Osman Fazıl Paşa Türbesi olarak tanınıyormuş ve bu eser 18. yüzyıla aitmiş.

Hacı Bayram Camii

Cami uzunlamasına dikdörtgen bir plana sahip.  1427-28 de yapılmış, sonradan eklemeler de yapılmış.

Türbenin güneydoğu duvarında kare planlı taş kaideli, silindirik tuğla gövdeli ve iki şerefeli minare bulunmakta. Minare çoğunlukla Sultan camilerinde veya hanedan üyelerinin yaptırdığı camilerde olduğu gibi iki şerefeli olmasının Hacı Bayram-ı Veliye duyulan saygıdan kaynaklandığı düşünülüyor.

Caminin erkekler bölümünün giriş kapısına deriden yapılmış kapılardan giriliyor. Caminin iç mekan duvarlarında Kütahya çinileri, kalem işi desenler, kündekari tekniğinde yapılmış minber ve ahşap üzerine boyama nakışlar bulunmaktaymış. İçerde namaz kılanlar olduğu için bu bölüme girmeden, bahçeden caminin kenarından yürüdüm, karşıda uzaklarda Ankara Kalesi ve üzerinde dalgalanan bayrak görünüyordu. Arka tarafta kadınlar bölümü bulunuyor. Yürüyen merdivenleri kullanarak aşağıya inme imkanınız da var.

Resimlerde de göreceğiniz gibi, restorasyon sonrası modern bir görünüme sahip kadınlar bölümü.

Çilehane

Caminin alt katında bulunan çilehaneye restorasyon nedeni ile girmek mümkün değildi.

Çilehanedeki ilk oda çeşitli amaçlar ile kullanılabilecek bir giriş, diğeri abdest odası imiş. Bu odaya açılan bir koridorda dört tane çile odası bulunuyormuş, bu çile odalarının havalandırma bacaları bulunuyormuş.

Bayramilik’te, manevi olgunluğa erişmek için kırk gün çile odasında kalıp, zamanını ibadet ve zikir ile geçirme geleneği önemli imiş. Bu sürede, az konuşmak, az yemek, az uyumak gerekiyormuş.

Yazının başında Tanpınar’dan alıntıladığım bölümde; Hacı Bayram-ı Veli ile Akşemseddin’in karşılaşmalarında yaşananların nedenini kavrayamamıştım. Başka bir kaynakta, bu anlatılanların ikinci karşılaşma olduğuna rastladım ve Hacı Bayram-I Veli’nin, Akşemseddin’e neden böyle davrandığını anladım.

Akşemseddin, Osmancık’ta müderris iken Hacı Bayram-ı Veli’nin namını duyup, ona talebe olmak için Ankara’ya gelmiş. Ancak Hacı Bayram-ı Veli’nin dükkan dükkan dolaşıp yoksullar için para topladığını görünce:

“Evliya halka avuç açar mı, buralara boşuna gelmişim” diyerek,

Zeynüddin Hafi Hazretlerine öğrenci olmak için Halep’e doğru yola çıkmış, yolda yukarıda anlatılan rüyayı görünce tekrar Ankara’ya dönmüş.

Sadece Akşemseddin’i değil, binlerce yıl öncesinden beri herkesi çekmiş bu tepe. Kutsal sayılan bu tepeden, ruhunuz hafiflemiş olarak ayrılıyorsunuz.

Hacı Bayram-ı Veli türbesinde, yılın her zamanında ve günün her saatinde özellikle de cuma günlerinde yoğun bir ziyaretçi akını var. Sınav öncesi dönemlerde yolunuz düşerse, son derece modern giyimli gençlerin dua ederek başarı dilediklerini de görürsününüz. Derdi olanın derdini anlatmak için, düğün veya sünnet töreni öncesi dua etmek için gelenleri de görürsünüz.

Hacı Bayram-ı Veli türbesini ziyaret ettikten ve Augustus mabedini gördükten sonra, bahçedeki kuşlara yem atmayı da ihmal etmeyin. Bu kuşlar; kim bilir belki türbenin manevi bekçileridir, belki de Roma döneminde bu tepede uçuşan güvercinlerin torunlarıdır.

Son söz Hacı Bayram-ı Veli’den olsun, daha ne olsun!

Bilmek istersen seni

Can içre ara canı,

Geç canından bul anı

Sen seni bil, sen seni

Kaynakça

Tanpınar Ahmet Hamdi/ Beş Şehir Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları: 362, İstanbul 1988

http://www.kulturvarliklari.gov.tr/TR-43999/ankara—haci-bayram-camii.html

somuncubabaturbesi.com/haci-bayrami-veli-hazretleri-hayati/

http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/TR-77835/augustus-tapinagi.html

Beyşehir Gezi Rehberi: Konya’nın Akdenizlisi

Beysehir

Konya’dan sonra yaklaşık bir buçuk saatte ulaşacağınız Beyşehir’de sizi; 13. Yüzyıl Anadolu’su ve modern bir sahil şehrinin inanılmaz bileşimi karşılıyor.

Ahşap cami türünün ve kündekâri sanatının en iyi örneklerinden olan Eşrefoğlu Cami ve Külliyesi, şaşırtıcı taş işçiliğinin hakim olduğu İsmail Ağa Medresesi, ahşap evlerin ve sıcacık insanların olduğu sokaklar, hemen yanındaki sahil bandı ve masmavi suları ile Beyşehir Gölü, Gölde tekne turu, bu turda göreceğiniz adacıklar, taze balık yiyebileceğiniz restoranlar bekliyor sizi.

Bir yanı Konya’nın düzlük bozkır alanlarına sahip, bir yanı Toroslar’a yaslanmış. Toroslar’ın çukur alanında Beyşehir Gölü’nün olduğu ilçe, Akdeniz Bölgesi’nin göller yöresinde yer alıyor. Akdeniz Bölgesi’nden Toroslar ile ayrılan ilçe Akdeniz’e 65 km. uzaklıkta. Konya’nın Akdenizlisi yani.

İlçe merkezine geldiğinizde büyük bir meydan ve meydanın etrafındaki taş binalar size zaman makinesi ile on üçüncü yüz yıla gelmişsiniz duygusu yaşatıyor. Sanki sonsuz sarı binalar sıcacık kapıları ile sizi içeri çağırıyor. Meydandaki seyyar tezgahlar bile bu duyguyu bozmuyor.

Bakımlı yemyeşil parkta, ağaçların arasından Eşrefoğlu Cami görünüyor tüm haşmeti ile. Eşrefoğlu Cami, UNESCO tarafından 2012 yılında Dünya Kültür Mirası Aday Listesi’ne alınmış.

Beyşehir Eşrefoğlu Cami

Bu anıtsal taş oyma giriş kapısından giriliyor camiye.

 

Orta Asya’da Semerkant, Buhara gibi eski Türkistan şehirlerinde yer alan ağaç direkli camilerin, ülkemizdeki eşsiz bir örneği olan Eşrefoğlu Cami, Anadolu’daki ahşap direkli camilerin en büyüğü ve orijinali imiş ve 1296-1299 yılları arasında inşa edilmiş. Bir türbe, kervansaray ve hamam ile birlikte külliye şeklinde Eşrefoğlu Emir Süleyman Bey tarafından Selçuklu mimari tarzında yaptırılmış.

Caminin iç bölümüne bu mavi çini kapıdan giriyorsunuz. Mavi çinilerin verdiği ferahlık duygusu ve içerideki ahşap kokusunun cazibesi sizi içeriye çağırıyor.

Ahşap direkler üzerinde tanzim edilmiş camide tavanın ortasında “aydınlık feneri” olarak da adlandırılan hem iç mekana ışık veren, hem de zemindeki havuza dolan kar sayesinde ahşap aksamın ihtiyaç duyduğu nemi sağladığı düşünülen bir boşluk var.

Eşrefoğlu Cami, ahşap direkler üzerine oturtulan düz tavanlı cami türünde. Caminin ahşap olmasına rağmen 7 asırdır çürümeden ayakta kalabilmesinin sırrı bugün bile bilinemiyormuş. Caminin önemli özelliklerinden birinin de, ortasında bulunan, resimde de göreceğiniz 4-5 metre derinliğindeki “karlık” denilen kuyu olduğu sanılıyormuş. Karlığa dolan karın yavaş yavaş erimesiyle oluşan nemin, caminin içindeki ağaçların ömrünü uzattığı ve caminin çürümesini önlediği sanılıyormuş.

Yüzyıllar boyu kış aylarında caminin damındaki kar, çatının ortasındaki boşluktan ortadaki havuza atılıyormuş ve ortamı nemlendirerek, yakılan sobalardan ötürü ahşap sütunların çatlayıp kurumasını engelliyormuş. 1965 yılında karlığın üstü camla kapatılmış ve işlevini yitirmiş.

Çini mozaikten yapılmış mihrap, kündekâri tekniğinde yapılmış minber ve kalem işleri caminin önemli süsleme unsurları. Mihrabının tümü çini mozaikle kaplı olup, 4.58 metre en, 6.17 metre yüksekliği ile Konya çevresindeki bütün çinili mihraplardan daha büyükmüş.

 

Minberi, tamamen ahşaptan ve üstün bir işçilik ile zengin bir süslemeyle, oymalı, çatmalı ve tutkalsız olarak yapılmış. Sekizgen, beşgen, yıldız ve geometrik dolgular ve bitkisel bezemeler ile kaplanmış minber, sedef ve fildişi çatmalarında görülebilecek derecede inanılmaz bir düzgünlük ve incelikte.  Hiç çivi kullanılmadan tamamen “geçme” tekniği ile yapılmış.

Kündekâri sanatı; Kenarları negatif ve pozitif değerlerde oyulmuş, çokgen ve yıldız biçiminde ayrı ayrı kesilmiş parçalar ile ahşap kirişlerin birbirine geçmesi biçiminde uygulanan ve büyük bir ustalık isteyen bir sanatmış. Kündekârinin, bezeme kompozisyonu geometrik bir şemaya dayanıyormuş. Gökyüzündeki yıldızları ve sonsuzluğu ifade eden yıldız, sekizgen, ongen, baklava gibi birçok geometrik desenle birlikte uygulanıyormuş.

Hazırlanan parçalar birbirine ayrıca bağlayıcı bir malzemeyle tutturulmadığından, kündekârinin uygulandığı ahşap yüzeylerde zamanla ayrılmalar olmazmış.

Minberin yan tarafındaki döşemeden açılan bir kapak ile çilehaneye giriliyor. Eskiden dervişlerin kırk gün boyunca kaldıkları çile odası ya da çilehanelerde yalnızca hurma ya da başka bir rivayette kuru üzüm yedikleri söyleniyor.

Camiden çıkınca külliyenin bir parçası olan hamamın yanından geçip, Beyşehir sokaklarında küçük bir tur attığınızda, bahçelerden sokaklara taşan meyve ağaçlarından meyve koparıp, tarhana kaynatan kadınların ikram ettiği kurutulmuş tarhanalardan yiyerek, artık neredeyse unutulmuş konukseverliğin sıcak ilgisinden mahcup oluyorsunuz.

Sokaklarda, restore edilmiş birkaç ev ile mevcut haliyle kullanılan evlerin arasında yürürken biraz ileriden göl görünüyor.

İsmail Ağa Medresesi (Taş Medrese)

Bir tabelada, İlhanlılar adına Beyşehir’de hüküm süren Emir İsmail Ağa tarafından 1379 da yaptırıldığı, başka bir tabelada Seyfettin Süleyman Halil Bey tarafından yaptırıldığı daha sonra İsmail Ağa tarafından onarıldığı belirtilmiş bu medrese binasının.

1912 yılına kadar da Medrese olarak hizmet vermiş. Şimdi dış duvarları sağlam görünüyor ama iç kısımları ziyarete açık değildi. Sadece dış kapısının resmini çekebildim.

Zengin dekorlu taç kapısı, en ihtişamlı ve sağlam kalabilen bölümü imiş. Resimlerde de göreceğiniz gibi bitki motifleri ve birçok sembol taşa işlenmiş.

Tekne Turu

Beyşehir Gölü üzerinde yapacağınız yat turu, Orta Anadolu’da olduğunuzu unutturuyor. Çok keyifli bu tur sırasında göldeki adacıklar da görülebiliyor. Ayaklarınızı kenar demirlerine dayayıp, yüzünüzü yalayan güneşin ve önünüzdeki maviliğin tadını çıkarmanız mümkün. Beyşehir Gölü üzerinde su seviyesine göre değişmekle birlikte ortalama 33 tane irili ufaklı ada bulunmakta imiş.

Eşrefoğlu Külliyesini gezip, ecdadımızı hayranlık ve saygı ile yad edebileceğiniz, camide ahşap kokusunu içinize çekerek ibadetinizi yapabileceğiniz, sokaklarda sıcak ve saygılı insanlar ile kaynaşıp tepede gölü seyrederek balık yiyebileceğiniz çok özel bir yer Beyşehir. Yolunuzu düşürün ve bu keyfi yaşayın.

Kaynakça

Beyşehir Belediyesi Web Sitesi

Konya Valiliği Web Sitesi

Kültür portalı gov.tr

Japonya’da Sakura: Kiraz Çiçekleri ile Bahar

Japonya'da Sakura

Japonya’da sakuralar (kiraz çiçekleri) pembe, beyaz kiraz çiçekleri ile her yeri baştan başa  kaplarken, baharın gelişinin ve doğanın canlanışının müjdesini vermektedir. Sakuralar Japon kültüründe özel bir anlama sahiptir; baharla birlikte çiçeklerin açması hayatta yeni bir başlangıcı simgelerken, kısa sürede solup yere düşmesi de yaşamın çok kısa olması ve ölümü ifade etmektedir. Mart’ın son haftası ile Nisan ayının sonuna kadar süren  sakura dönemi  kutsal sayılır.

Japonlar için hem baharın müjdecisi hem kutsal anlamı olan bu dönem, aynı zamanda yaşamın her alanında yenilik demektir. Sakuraların açısı ile başlayan dönem  yeni bir başlangıcı simgelediği için insan yaşamında da ilkler başlar ve Japonlar yaşamlarını buna göre düzenlerler.  Öğrenim yılı Nisan ayında başlar. Genelikle üniversiteyi bitirip işe başlayacaklar, Nisan ayını seçerler, evlenecekler düğün tarihlerini belirlerken sakura mevsimine dikkat ederler…   

Sakura ağacının pembe, beyaz, koyu pembe hatta sarıya kaçan rengini bile görebilirsiniz. Aslında 200 kadar sakura ağacı çeşidi bulunmaktadır.

Mart ayının ortasından başlayarak televizyonda sakuraların hangi yörede, hangi tarihlerde açacağını gösteren haritalar yayınlanır. Önce iklimin ılık olduğu güney bölgesinden başlar açmaya. Güneyde sakuralar açarken kuzeyde  kar yağıyordur. Bu yıl da öyle oldu. Bir iki gün önce kuzeyde kar vardı ve bizim yaşadığımız yerde bile sulu sepken atıştırdı. Eyvah! Sakura gecikecek diye düşünürken sıcak hava dalgası geldi ve bizim tomurcuklar da meteorolojinin belirttiği tarihte açmaya başladı. Oysa daha bir hafta önce televizyonda gördüğümüz Tokyo’da açmış sakuralara imrenerek bakıyorduk.

Yaşadığımız Osaka şehri ve çevresindeki illerde belirlenen tarihte hemen hemen tüm ağaçlar tomurcuklarını açtı, beyazı, pembesi ile doğayı aydınlattılar. Sakuralar açtıktan sonra halk havanın serin olmasından çok hoşnut gibi. Çünkü sıcak havada çiçeklerin ömrü de kısa oluyor, hele bir de rüzgar eserse çiçeklerin yaprakları düşüyor ve yollarda, ağaç diplerinde kümeler oluşuyor.

Baharda açan sakuralar aynı zamanda güzelliğin ve estetiğin simgesi. Japonlar için de insanların kendini dışarı attığı, doğayı yaşadığı, coşku ile kutladığı bir dönem sakura mevsimi.

Kiraz çiçeklerini görmeye gitmek öylesine önemli ki özel bir ismi var, “Hanami” olarak adlandırılıyor bu etkinlik. Hava serin bile olsa insanlar  pikniğe giderler. Çalışanlar öğle aralarında iş yerleri yakınlarında, sakura ağaçlarının olduğu parklarda, ağaçların altında piknik yaparlar.

Sakura ağaçlarının bulunduğu parklar, bahçeler hep kalabalık olur. İnsanlar sabahın erken saatlerinde gidip piknik örtülerini sererler ağaçların altına. Öğle saatlerinde sakura ağaçlarının altında takım elbiseli kravatlı beylerin, iş yerinin formasını giymiş kadınların biralarını ‘kampai’ diye tokuşturduklarını görmek olağandır.

Hafta sonu da ailecek parklara ve ağaçların yoğun olduğu ören yerlerine, çoğunlukla göl, dere ve nehir kenarlarına gidilir. Kendi hazırladıkları obento (lunch box) ve yeşil çay içeceklerini paylaşırlar.

Bizim yaşadığımız bölgede dere kenarlarında dağda, ormana yakın yerlerdeki sakura ağaçlarının yanı sıra, Sinturizm ve Budist tapınaklarının bahçelerinde de çok sayıda sakura ağaçları bulunmaktadır. Uzaklara gidemeyenler bu tür yerleri tercih ediyorlar.

Orman kenarlarında da pembe beyaz öbekler yeşillikler içinde göze çarpar.

Parklarda, halka açık yerlerde olduğu gibi birçok evin bahçesinde de sakura ağaçları vardır. Bizim bahçemize birkaç yıl önce diktiğimiz sakuralar da bu yıl çiçeklerle bezendi.

Sakura ruhu doğal olarak yiyeceklerimize de yansıyor; yaş pastalarda ve bazı tatlılarda pembe renk kullanılır, sakura yaprakları şeklinde süslemeler yapılır, yiyecek paketlerinde sakura çiçeğinin resimleri basılır. Eşimin içtiği biranın kutusunda bile sakura resmi basılı.

Japon halkı sakura ağaçları konusunda çok duyarlıdırlar. Çiçeklere dokunmadan güzelliğine hayranlıkla bakarlar. Özellikle başka ülkelerden gelip ağaçların dalını koparanları, tırmanıp fotoğraf çekenleri kınarlar.

Sakuraya gösterilen özenin örneğini bugün TV’de haberlerde izledim. Kyoto’da sonbaharda tayfun nedeniyle devrilen, yalnızca kökünün bir bölümü ile toprağa tutunan ve nadir bir tür pembe çiçek açan sakura ağacını korumaya almışlar. Uzmanlar zarar vermeden ağacı yeniden ayağa kaldırma yolunu arıyorlarmış. Toprağa tutunarak dallarını çiçeklerle donatmış ağacın görüntüsünü paylaşmak istedim.

Bu kadar çok sakura (kiraz ağacı) varsa, Japonya kiraz cenneti olsa gerek diye düşünebilirsiniz ama gerçek öyle değil. Sakuralar meyve vermeyen kiraz ağaçlarıdır. Meyve veren kiraz ağaçları Sakuranbo, Yamagata denilen bölgede yetişiyor ve orada henüz çiçekler açmadı. Kiraz burada değerli taş gibi çok pahalı. Bir kutu içine yerleştirilmiş hepsi aynı büyüklükte mücevher görünüşlü kirazlar 10.000 Yene bile alıcı bulabiliyor. İçinde toplam otuz tane belki daha az sayıda kiraz bulunuyor. Ben henüz o kadar pahalısını yemedim. Hiç kiraz yemiyor musunuz diye sorarsanız, maalesef Japonya’da üretilen değil Amerika’dan ithal edilen kirazları alıyoruz. Bir de kalitesi biraz düşük olan Japon kirazları. Memleketimin kurtlu kirazlarını bile özlediğim oluyor.

Evet, şimdilik benim sakura hakkında paylaşacaklarım bu kadar, mevsimi gelince sizin için paraya kıyıp bir kutu kiraz alıp fotoğrafını ekleyeceğim. Japonya’ya gelemeseniz de memleketinizde baharda çiçek açan kiraz ağaçlarını görmeye gidin, insanı dinlendiriyor, baharı içinizde hissediyorsunuz. Mata ne…(tekrar görüşmek üzere)

Sakura mevsimi çoşkularla kutlandığı gibi halk şarkıları bile bestelenmiştir. Biz de sakura öykümüzü bir halk şarkısı ile şenlendirelim.

 

 

Lisinia Proje Alanında Doğal Yaşama Dönüş

lisinia

Sadece filmlerde ya da hayallerde olabileceğini düşündüğüm bir projeyi anlatacağım size. Doğanın sesini dinlediğinizde ve ona nankörlük etmediğinizde, nasıl da size cevap verdiğini, üreticiyi doğru yönlendirdiğinizde mucizevi sonuçlar alınabileceğini kanıtlayan bir avuç gönüllü insanın girişimi Lisinia…

Yolunuz Burdur civarına düşerse, 36 km uzaklıktaki Lisinia Doğa Projesini ziyaret etmeden dönmemenizi öneririm. Ülkemizde gönüllüler eliyle yapılanları görünce, şaşıracak ve çok etkileneceksiniz.

Ahşap bir Tak’ın altından geçerek giriliyor Lisinia’ya. Buradan sonra göreceğiniz her şey doğal malzemelerden yapılmış.

Ağaç kütüklerinden, dallarından, sazlardan oluşan bir görüntüde, burnunuza köy kokusu gelmeye başlıyor. Etrafınızda, son derece sade giyinmiş doğa gönüllüsü gençler sizi yönlendiriyor gezerken ve sorularınıza cevap veriyor.

Kuru ağaç dallarından yapılmış dev bir kartal heykeli sizi selamlıyor. Gezerken bu heykel gibi başka heykelleri de göreceksiniz. Bunlar, doğada kendiliğinden akarsulara düşen ağaç dallarının, kıyıya vuranlarının toplanıp kurutulması ile yapılmış heykeller. Şekilleri bozulmadan kullanılmışlar. Yakından incelediğinizde sıra dışı bir sanat eseri ile karşılaştığınızı anlıyorsunuz. Burada, sanatçının açık hava atölyesinde çalışmaları devam ediyor. Sipariş üzerine de çalışıyor. Bu sıra dışı heykeltıraşı izlerken, ahşap masaların kenarına oturup, sıcak gözlemeler yiyip çay veya ayran içme imkanınız da var.

Üstü ve yanları ahşaptan oluşan büyük bir alanda, ziyaretçiler bu kütüklerden yapılmış taburelere oturarak projenin tanıtım konuşmasını dinleyebiliyorlar. Bu arada gönüllü gençler lavanta çayı ikramında bulunuyorlar.

Elinizde lavanta çayının sıcaklığı, dilinizde gizemli acımsı bir tat, burnunuza gelen keskin lavanta kokusu eşliğinde bu projenin gelişimini ve yapılanları dinlerken, zaman zaman duyduklarınıza inanamıyorsunuz; ama yapılanların ülkemiz adına gurur ve ümit verici olduğunu düşünerek ruhunuz hafifliyor adeta.

Bölgenin eski çağlardaki adı Pisidia, en önemli şehri de Lisinia imiş. Lisinia, doğan ve batan güneşin, ay ışığının sudaki pırıltısı anlamına geliyormuş.

Aile bireylerini kanserden kaybeden Veteriner Hekim Öztürk Sarıca, doğadaki tüm canlı ve cansız varlıklar arasındaki uyumu bozan kirlenmenin, kanser üzerinde de etkili olduğu düşüncesi ile 2005 yılında bu projeyi başlatmış. Doğal hayatın sürdürülmesi ve gelecek nesillere aktarılması amaçlanmış.

Üç yıl süren izin çalışmaları sonucu Lisinia, öncelikle ülkemizin ilk Yaban Hayatı Merkezlerinden birisi olarak resmiyet kazanmış. Aynı dönemde, tüm masrafları Öztürk Sarıca tarafından karşılanmak üzere 10 yıllığına Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bedelsiz hibe edilmiş.

Destek ve hibe kabul edilmiyor bu projede. Sadece, üretilen doğal ürünlerden alarak katkıda bulunabiliyorsunuz. 

Bir akademik çalışma ile bölgedeki erozyonun nedeninin, keçiler olduğu (!) belirlenmiş ve bölgedeki keçiler yok edilip büyükbaş hayvan üretimine başlanması için teşvik verilmiş. Büyükbaş hayvanların beslenmesi için bölgede yetiştirilen bitkilerin su ihtiyacı, sulama havza kapasitesinin çok üstüne çıkmış. “Burdur Gölü’nü Yaşat Projesi” kapsamında, beslenmeleri için çok fazla suya ihtiyaç duymayan ve bölgeye özgü olan keçi ve koyun yetiştiriciliği teşviki çalışmalarına başlanmış.

Merkez bünyesinde kullanılan tüm tarım alanlarında ilaçsız ve organik tarım yapılmakta imiş, yüzlerce yıllık Burdur yöresine ait ata tohumlar kullanılıyormuş.

Sıfır kimyasallı, doğa dostu tarım uygulamaları ile birlikte bunların ekolojik üretim sertifikası ile belgelenmesi de sağlanıyormuş.

Bölgede lavanta ve gül üretimi yaygınlaştırılıyormuş. Doğa Okulu kapsamında, gençler eğitilerek “Doğa Gönüllüleri” yetiştiriliyormuş.

Su seviyesi azalan Burdur Gölü’nün kurtarılması projesi kapsamında az su kullanılarak tarım ve hayvancılığın yapılabileceğini çevreye anlatıyorlar ve köylüleri eğitiyorlarmış. Temiz enerji kullanımı amacıyla, projede güneş panelleri sistemi ile güneş enerjisi kullanılıyormuş.

Burdur Gölü havzasından, özellikle avcılar tarafından vurulmuş, kimyasallar tarafından zehirlenmiş, ve çeşitli hastalıkları olan yaban hayvanları merkezde tedavi programına alınıyormuş ve tedavi sonrasında doğaya geri kazandırılıyormuş.

Bu bilgileri edindikten sonra, hemen yanınızda bulunan satış stantlarından alışveriş yapmanız mümkün. Neler yok ki bu standlarda; sabunlar, bitkisel yağlar, ballar ve daha neler neler…

Tanıtımı izleyip, isterseniz doğal ürünlerden alışverişinizi de yaptıktan sonra, toprak yollarda köyün içinde dolaşırken, ahşap yapıların sıcak görüntüsü ve doğallığın sadeliği, şehir hayatının karmaşık görüntülerinden, seslerinden, kokularından sizi uzaklaştırıyor. Adımlarınız, sizi doğal yaban hayatı rehabilitasyon merkezine götürüyor.

Bu rehabilitasyon merkezinde şimdiye kadar getirilen hayvan sayıları: Pelikan (1), Çeltikçi (2), Sakar Meke (5), Yeşilbaş Ördek (2), Angıt (27), Çakır (4), Yılan Kartalı (3), Leylek (47), Flamingo (3), Kerkenez (24), Kara Akbaba (1), Kızıl Akbaba (1), Kukumav (14), Baykuş (6), Kulaklı Orman Baykuşu (6), Peçeli Baykuş (6), Kocagöz (2), Domuz (2), Gökçe Delice (1), Gökdoğan (8), Atmaca (12), Sülün (1), Kumru (6), Kaplumbağa (9), Gri Balıkçıl (2), Sığır Balıkçılı (4), Alaca Balıkçıl (6), Küçük Beyaz Balıkçıl (1), Güvercin (2), Üveyik (2), Saz Delicesi (1), Tepeli Toygar (2), Serçe (2), Çoban Aldatan (3), Kırlangıç (3), Ebabil (1), Keklik (26), Şah Kartalı (1), Delice Doğan (12), Çakal (1), Martı (2), Şahin (320). 

Merkeze gelen 584 hayvandan 394’ü tedavi edilerek doğaya salınmış.

Birçok bileşeni olan bu proje, gidilip ziyaret edilmeyi fazlası ile hak ediyor bence. Özellikle çocuklarınız ile gitmenizi öneririm. Büyük şehir hayatının keşmekeşinden ve teknolojinin sağladıklarından uzakta başka alternatiflerin de olduğunu görmeleri için. Bize emanet olan doğayı, gelecek nesillere bozulmadan aktarmak ve doğanın sadece insanlara hizmet için var olmadığını, hayvanlar ve bitkiler ile barış içinde yaşamaz isek doğanın intikamının acımasız olacağını kavramak için. Belki çocuklarınız da birer “doğa gönüllüsü” olurlar.

Kaynakça

www.lisinia.com

http://www.burdurkulturturizm.gov.tr

Burgazada Gezi Rehberi: Küçük, Sakin, Huzurlu Ada

Burgazada Marmara Denizi’nde yer alan dokuz Prens Adası’ndan Büyükada ve Heybeliada’nın ardından üçüncü büyüklükte olan ada. Daha küçük ancak hem sakin, hem huzurlu, hem sevimli ve keyifli bir ada. Kasım ayı İstanbul gezimde özellikle adaları doyasıya gezmek istedim. Sonbaharın sessizliği, sakinliği, kızıl sarı renkleri ile adalar gezilerinin daha keyifli olacağını düşünmüştüm. Yazın adalar İstanbul’un kalabalığı, karmaşası ve sıcağından kaçış noktası olarak hafta sonu fazlası ile kalabalık olmakta. Sonbaharda pazar günü gezmemize rağmen huzur içinde dolaştık.

Ulaşım

Burgazada’ya da ulaşım diğer adalar gibi kolay. Anadolu yakası Bostancı İskelesi’nden sık seferler ile yarım saatte ulaşılıyor. Bazı seferler Büyükada ve Heybeliada’ya uğrayarak Burgazada’ya ulaşıyor. Beşiktaş, Kadıköy, Kartal ve Yeniköy İskeleleri’nden de seferler bulunmaktadır. Şehir Hatları, Mavi Marmara, IDO, Turyol ve özel firmaların seferleri bulunmaktadır. İki işletmenin vapur saatleri aşağıdaki linkte yer almaktadır.

Şehir Hatları Adalar Vapur Seferleri

Mavi Marmara Adalar Vapur Seferleri

Öğle saatlerine yakın Bostanlı’dan bindiğimiz vapurla Büyükada ve Heybeliada’ya uğrayarak sakin, ılık bir havada martıların eşlik ettiği keyifli bir yolculuk ile adaya ulaştık.

Mavi Marmara’nın küçük iskelesine yanaştık. Şehir Hatları Vapurları daha büyük bir iskeleye indiriyor yolcularını.

İskeleden inince sol tarafta bir yol ve çekim merkezi görmediğimizden sağ tarafa yöneliyoruz. Kıyıda yer alan balıkçı lokantaları pek davetkar görünüyorlar. Öğle saatinde hemen kıyıda oturmak yerine önce ada turumuzu tamamlayıp güneş batarken kıyıda oturmayı planlayarak lokantaların önünden geçerek meydana ulaştık.

Burgazada Meydanı’nda Sait Faik Abasıyanık’ın heykeli adaya hoş geldiniz diyor sanki. Heykelin arkasında Meydanın bir köşesinde ise adanın meşhur Ergun Pastanesi. Bu pastanenin meşhur milföylü ponçik pastası ile güne başlayabilirdik, ancak Sait Faik Heykeli hemen müzeyi ziyaret etme isteği uyandırdığından pasta tatmayı da daha sonraya bıraktık. Ancak akşam üzeri aynı yere dönüp pastayı tatmak istediğimizde geç kalmıştık ve pasta bitmişti.

Ergun Pastanesi’nin biraz ilerisinde dar bir sokaktan Sait Faik Abasıyanık Müzesi‘ne doğru yöneldik. Begonviller, sarmaşıklar, yıllanmış ağaçlarla süslü sokak aralarından geçerek yemyeşil bir bahçe içinde bembeyaz bir köşke ulaştık. Ünlü edebiyatçımız Sait Faik Abasıyanık ömrünün son günlerini bu adada geçirmiş, bazı eserlerini bu evde kaleme almış. Ancak Burgazada gezimizi planlarken ilk görülecek yerler arasında Sait Faik Abasıyanık Müzesi olmasına rağmen, pazar günü müzenin kapalı olacağını düşünememiş ve kontrol etmemiştik. Adanın ziyaretçilerinin pazar günleri çok olduğunu ve çoğunluk müzelerin pazartesi günleri kapalı olmasına şartlanmışız kendimizi. Müze çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi günleri saat 10.30-17.00 arası açıkmış. Bu demektir ki sadece bu müze için bile olsa tekrar ziyaret edilecek ada.

Şairin dış kapının önündeki taşta yazılı ünlü şiirini mırıldanarak köşkten uzaklaştık.

Aya Yani Rum Ortodoks Kilisesi, Sait Faik Evinin hemen yakınında yer alıyor. Kilise kıyıdan da görünen son derece gösterişili bir yapı. Vaftizci Yahya’ya adanmış olan kilisenin ilk yapım tarihi Bizans dönemine gitmektedir.1894 yılında depremden hasar gören kilise son halini 1899 yılında almış. Pazar günü olması nedeni ile açık bulacağımızı düşündüğümüz kilise pazar ayini sonrası kapanmış. Dışı bu kadar gösterişli kilisenin içini görme şansımız olmadı.

Tekrar deniz kenarına inip ada turumuza devam edelim. Deniz kıyısında balık lokantaları ve kafelerin karşısında yol kenarında binaların arasında Burgazada Cami görüntüsü de ayrı bir renk katıyor manzaraya.

Adayı tam tur yapmayı planladığımız için haritadan bakarak kıyıdan ayrılıp caminin önünden Gönüllü Caddesi’ne çıktık. Adanın kıyıdan yüksek manzaralı caddesinde begonvillerle bahçeleri bezenmiş güzel köşkler arasında yürümeye devam ettik.

Gönüllü Caddesi üzerinde özellikle uğramak istediğimiz yer Burgazada Öğretmenevi idi. Kıyıda mola vermeden, oyalanmadan hemen yola çıkmıştık, artık çay molası verme zamanı gelmişti. Tarihi köşkün bahçesinde bir şeyler atıştırmak çay kahve içmek ayrı bir keyif oldu bizim için.

Öğretmenevinden yürümeye devam ederken yol üzerinde deniz tarafında Aya Yorgi Garibi Manastırı güzel binası ile dikkati çekiyor. İçeriye girmek mümkün olamadı bahçe kapısı da kapalıydı. Yol kenarından çekebildiğim görüntüsü bu kadar olabildi. Manastır 1741 yılında yapılmış, daha sonra bir yangın geçirmiş 1879 yılında restore edilerek bugünkü haline kavuşmuş.

Amacımız turun sonunda Kalpazan Restoran’a ulaşmaktı. Nihayet Kalpazan yoluna girdik. Yine güzel köşkler arasında yol aldık.

Korsanların sahte para bastıkları bölge olması nedeni ile Kalpazankaya adının verildiği söylenmekte.

Yolumuza devam ederken yolun aşağısında görünen eşsiz manzaralı adanın en güzel koylarından Martha Koyu‘ndan söz edelim. Martha Koyu adada yaşayan Martha’nın adından geliyor. Türkiye’nin ilk balerini Martha evlenip adaya yerleşmiş. Yüzmeyi çok seven, çok renkli Martha yaz kış zamanı bu koyda geçirirmiş, ölümünden sonra koya onun adı verilmiş. Yazın denize girmek güzel olabilirdi, sonbahar nedeni ile yüksekten koyun manzarasını çekmekle yetindik.

Son hedef adanın en güzel manzaralı ve popüler restoranı, plajı Kalpazan Restoran idi. Sezon dışı olması nedeni ile restoran hizmete kapanmış. En azından manzarasını görmeliydim. Restoranın bahçe kapısına yaklaştığım an bir görevli içeriden kapıyı kilitledi. İçeride restoran sahipleri vardı. Hemen görevliye yaklaşıp iskeleden beri uzun süre adanın son noktası buraya manzarayı görmek için geldiğimi restoranda mevsim nedeni ile oturamasam da en azından manzarasını çekmek istediğimi açıkladım. Beni kırmadı kilitli kapıyı açtı ve yazım için manzarayı çekme şansına sahip oldum.

Kalpazan Koyu’ndan sonra geri iskeleye dönüş başladı. 

Dönüş yolunda Gönüllü Caddesi yerine Martha Koyu’nun yanından deniz kıyısına inip diğer halk plajlarını da görerek Gezinti Caddesi üzerinden iskeleye ulaştık.

Artık güneş batmaya başlamış ve iskelenin yanında yer alan restoranlarda yemek zamanı gelmişti. Restoranlar içinde ünlü uzo markasının adını taşıyan popüler Barbayani Restoranı tercih ettik. Barbayani Yunanistan ve Yunan Adaları gezilerimizde de tercih ettiğimiz ünlü marka. Midilli Adası’nda üretilen uzonun tadı diğer uzo markalarına göre Türk rakısına daha çok benziyor. Bu ünlü meyhanede lezzetli mezeler, balıklar yanında bu uzoyu tatma şansınız da bulunuyor. Bakmayın bizim tercihimize, aslında aynı kıyıda diğer restoranlar da denenebilir tabii ki.

Video ile gezmek isterseniz…

 

Son Söz

Burgazada gerçekten küçük, sevimli, huzurlu bir ada. Yakın tarihlerde Büyükada, Heybeliada’yı da detaylı gezmiştim. Genellikle her yerin özel olduğunu birbiri ile karşılaştırmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Yine de bir parça karşılaştıralım. Her üçü de dinler, kültürler mozaiği. Hala etnik olarak çok renkli olduklarını söyleyebiliriz. Burgazada diğer adalar gibi ulaşımı kolay, hem Anadolu hem Avrupa yakasından yarım saat ile bir saat arasında süren keyifli deniz yolculuğu ile ulaşılıyor. Burgazada diğerlerine göre daha az yokuşlu ve daha küçük yürüyerek tüm adayı yarım günde dolaşmak mümkün. Bisikletle ile dolaşmak en keyiflisi olabilir. Her üçünde de kahvaltı mekanları, kafeler, restoranlar güzel. Asıl güzeli ise gün sonunda deniz kenarındaki restoranlarda deniz ürünleri ile adaya veda etmek. Biz istisnasız her ada gezimizi böyle sonlandırdık.

Burgazada’yı gezmeyi ihmal etmeyin. Ancak aynı gün içinde birkaç ada sıkıştırmadan her bir adaya en az bir tam gününüzü ayırın. Bu sakinlik ve huzurlu ortamda daha çok zaman geçirmek isteyenler tabi ki gece konaklayıp daha uzun zaman geçirebilirler.

Konya Tropikal Kelebek Bahçesi: Kelebek Kanadının İzinde

Avrupa’nın en büyük tropikal kelebek bahçesinin Konya’da olduğunu biliyor musunuz? Ben bilmiyordum. Gittim, gördüm, şaşırdım, hayran kaldım ve gururlandım.

Konya denilince ilk akla gelenler; Mevlana Türbesi, etli ekmek, tandır kebabı olur nedense. Oysa Konya, Selçuklular’a başkentlik yapmış kadim bir şehir. 12 ve 13. yüzyılda yaşamış birçok din ve siyaset adamının türbelerine ev sahipliği yapıyor. Çok sayıda cami ve tarihi eserlerin sergilendiği müzenin de bulunduğu Konya’da son yıllarda yeni bir park yapılmış.

385.000 metrekare alanı olan Kelebekler Vadisi Parkı’nın; 7.600 metrekare alan üzerine inşa edilen Aşkın Kanatları Konya Tropikal Kelebek Bahçesi’nde, 1.600 metrekare kelebek uçuş alanı yer alıyor.

700 ton çeliğin, her biri farklı ölçülerde bin 730 adet camın kullanıldığı inşaatta; sadece teknik ekipler değil, bilimsel alanlarda uzman isimler de çalışmış. Kelebeklerin Konya’da yaşayabilmeleri için sıcaklığın yaz kış 26 (±1) derece ve nem oranının ise yüzde 80 (±5) olması gerekiyomuş. Aynı zamanda kelebeklerin yönlerini bulmaları için de UV ışınlarının maksimum oranda geçişini sağlayan özel PVB malzemesi kullanılmış.

Çocuklara doğayla ilgili bilgiler vermek ve tanıtmak amacıyla yapılan bu Tropik Kelebek Bahçesi; yetişkinleri de çocuklaştırdığından mıdır bilemem, içeride her yaştan insan sevinç ve hayret çığlıkları içinde kelebeklerin uçuşunu izliyordu.

İçerideki kelebek tür ve sayısı sürekli değiştiği için benim gezdiğim dönemde kaç kelebek vardı, tam bilemedim ama onlarcasını gördüm. Nazlı nazlı çiçeklerin üstüne konduklarını, dans ettiklerini izledim. Erkek kelebeğin, dişisinin ilgisini çekmek ve onu çiftleşmeye teşvik etmek için dans ederken kur yaptığını da öğrendim.

Kelebek Bahçesi, mavi beyaz kelebek kanadı şeklinde yapılmış kocaman bir bina aslında. Bilet alıp girdiğinizde isterseniz fotoğrafınızı çekiyorlar, özel görüntülerle birleştiriliyormuş bu resimler, çıkışta beğenirseniz alıyormuşsunuz, beğenmez iseniz gün sonunda siliniyormuş.

Tropik bitkiler ve kelebekler için ayarlanmış nemli bir ortam var. Girişten itibaren her yerde, genç kızlar ve erkeklerden oluşan görevliler kibarca sizi yönlendiriyor ve sorularınızı yanıtlıyorlar.

Yürüyüş yolunun kenarlarında ve duvarlarda çiçekler var. Yan duvarlar ve tavan cemakan görüntüsünde bir malzeme ile kaplı.

Yanınızda minik bir dere akıyor, ufak şelaleden akan su sesini dinleyip çiçeklere bakarken…

Rengarenk kelebekler, çiçeklerin kayaların üzerinde poz veriyordu sanki ziyaretçilere.

Siyah bir kelebek başımın üstünden süzülüp, bir yaprağa kondu. Rüya alemindeymişim gibi hissettim. Çiçeğin üstünde dans eden kelebeğin resmini çekerken ürkütmekten ya da zarar vermekten korktum, ama hiç rahatsız olmadı.

Bazı kelebekler çürük meyve seviyormuş, birçok yerde zembil gibi havadan sarkıtılmış tabaklarda meyve parçaları ve üstünde kelebekler var.

 

Birçok yerde, cemakanlar içinde kelebek kozaları var. Üstlerinde geldikleri ülkeler ve tarih yazılmış. Camekanlar ve nem yüzünden resimler net değil.

Çiçekler arasında yanımdan başımdan uçuşan kelebekler arasında yürüyüş bittiğinde, yeni bir bölüm başlıyor, Böcek Müzesi.

Burada dünyanın farklı yerlerine ait kelebek ve böceklerin gelişim süreçleri ve yaşam döngüleri sergileniyor.

Bu bölümdekiler canlı değil ama gerçek hayvanlar. Camekanlar içinde kelebek sınıflandırması yapılmış. Bu camekanların önünde de dokunmatik ekranlar var. Çocukların boyuna göre ayarlanmış ve alçakta yer alıyor bu ekranlar. Dokunarak seçim yapıp istediğiniz bilgileri edinebiliyorsunuz. Her sayfada sunulan seçenekler ile yeniden seçim yapabileceğiniz yerleri tıklayarak ilerlemeniz mümkün.

Hem dişi hem de erkek özellikler taşıyan bir kelebek. Doğada kelebeklerin 10.000 de birinde görülebilen bu olaya ginandromorfizm deniyormuş. Kelebeğin vücudunun solundaki siyah karın ve siyah kanat erkek özellik, sağındaki sarı karın ve beyaz kanat dişi özelliği taşımaktaymış. Konya Tropikal Kelebek Bahçesinde, 18 şubat 2017 de pupasından çıkan bu kelebek, iki haftalık ömrünü tamamladığında müze koleksiyonunun bir parçası olarak saklanmış.

Yeşil ışığın hakim olduğu koridorlardan geçip, değişik böcek türlerinin yaşam döngülerini görebileceğiniz küçük küre gibi odacıklara giriyorsunuz.

Her odada ayrı bir böceğe ilişkin görsel materyaller ve önlerinde bilgi alınacak dokunmatik ekranlar var.

Camekan arkasında ağaç dalları, yapraklar, çiçekler arasına ve üstüne ilk bakışta ayırt etmeniz mümkün olmayan böcekler yerleştirilmiş. Hatta bazısı ağaç dalı görünümünde böcekler. Çocuklar ve yetişkinler, “bir tane daha buldum” diye sevinerek camın dışından gözleri ve parmakları ile böcek arıyorlardı.

Kapısı açık küçük bir sinema salonunda, ekranda böcekler ve kelebeklerle ilgili sürekli bir film gösterisi de var. Sizin veya çocuğunuzun bilimsel yolculuğuna keyif katacak bir ortam.

Müzenin sonunda, her türlü materyalde kelebek motifinin kullanıldığı hediyelik eşya bölümü var. İlginizi çekerse çıkmadan önce buradan bir şeyler almak da mümkün.

Belki bu müze ve benzerlerinden her yerde olmalı. Çocukların, kapalı alışveriş mekanları yerine doğayı tanıyıp anlamalarına yardımcı olacak keyifli zaman geçirmelerini sağlamak için. Belki de merak duygularının ve hayal güçlerinin izinde gidip birer bilim insanı olmalarını sağlamanın bir yolu da budur…

Nallıhan Gezi Rehberi: Juliopolis Antik Kentine Saklı Tarih Yolculuğu

Ankara’ya 160 km. uzaklıktaki Nallıhan ilçesi, tarihi İpek Yolu üzerinde imiş. İpek Yolu üzerinde bulunan diğer Ankara ilçeleri gibi, kent kültürünün derin izlerini, insanlarında ve sosyal yaşamında görüp şaşıracağınız bir saklı kent adeta.

İpek Yolu döneminden beri yaşatılan ipek iğne oyaları, çıkma ahşap balkonlu taş ve ahşap evleri, kuş cenneti, Tabduk Emre Türbesi, asırlık ardıç ağaçları, kayıp antik kent Juliopolis’in nekrofili arasında dolaşıp, gölde tekne turu yapıp ruhunuzu dinlendirebileceğiniz günü birlik bir gezi rotası hemen Ankara’nın dibinde.

Sabah Ankara’dan yola çıktığınızda, bir buçuk saatte Nallıhan’a varıp, baraj gölü kıyısında muhteşem ağaçların arasında kahvaltınızı yapıp, ruhunuzu arındırarak başlayabilirsiniz güne. Sonrasında görüp şaşıracağınız, gözlerinize inanamayacağınız bir gün bekliyor sizi.

Çayırhan Beldesi’nde, göl kenarında sizi bekleyen tekneler ve yerel rehberler eşliğinde başlıyor Juliopolis  antik kent yolculuğu.

Antik kaynaklar, Juliopolis kentinin, Frig döneminde Gordiokome isimli bir köy olarak kurulmuş olduğundan bahsediyormuş. Augustus döneminde (M.Ö. 27-M.S. 14) Kleon isimli zengin ve yerli bir haydut lideri bu köyün ismini ünlü Julius Caesar’a atfen Juliopolis olarak değiştirerek kent statüsüne kavuşturmuş.

Juliopolis adı antik çağın edebi eserlerinde yaygın olarak görülüyormuş. Plinius (M.S. 61-112), Roma’nın Bithynia Valisi olduğu sırada (M.S. 103) yazdığı mektuplarda, Juliopolis’ten “içinden geçenlerin çok, trafiğin yoğun olduğu bir sınır kasabası” olarak bahsediyormuş.

M.S. 4. ve 9. yüzyıllar arasında ise, Juliopolis önemli bir Hristiyan kenti hüviyetinde imiş. Bizans Piskoposluk merkezi konumundaki kentin kilise papazlarının isimleri, düzenli olarak Konstantinopolis’teki Sinod Meclisi (Ruhani Meclis) kayıtlarında görülüyormuş.

Bu dönem içerisinde kentin adı, İmparator I. Basileos’a (M.S. 867-886) atfen Basileon olarak bir kez daha değiştirilmiş. Bu tarihten itibaren de kentin adına antik kaynaklarda artık rastlanılmadığı ve tarih sahnesinden silinerek bir köy haline dönüştüğü sanılmakta imiş.

Tarihin bir döneminde, önemli bir dini ve ticaret merkezi olan bu saklı kentin neredeyse tümü, günümüzde baraj gölü altında kalmış.

Nekropol

2009 yılında, Anadolu Medeniyetleri Müzesi tarafından başlatılan kurtarma kazıları ile göl kenarında bulunan, Roma Dönemi Nekropol (Mezarlık) alanı gün ışığına çıkarılmış. Ölülerin ağızlarında bulunan sikkelerin (öte dünyaya rüşvet olarak götürülen) JULIOPOLIS basımlı olduğu görülmüş. Ayrıca halen Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen çok sayıda mücevher takı bulunmuş. Bu takıların orijinal dizaynlarının, günümüzde bir çok tasarımcıya ilham verdiğini ve bu tasarımların yurt dışında da çok rağbet gördüğünü söyledi rehberimiz.

Tekrar teknelere binip, dağların içindeki maden katmanlarının suya rengarenk yansımasını izleyerek geri döndüğünüzde gördüğünüz manzara, kısa süreli de olsa sizi gerçeklik duygusundan uzaklaştıracak kadar inanılmaz.

Kuş Cenneti

Nallıhan’daki diğer bir sürpriz, kuş cenneti. Manyas’tan sonra Türkiye’nin en büyük kuş cenneti imiş burası. İstanbul ve Çanakkale üzerinden gelen göç yolu üzerinde bulunan bu kuş cenneti, nesli tükenmek üzere olan pek çok kuşu barındırıyormuş. Gittiğiniz mevsim göç sezonuna rastlamıyorsa fazla kuş göremiyorsunuz ama göl kenarındaki tesiste, kuş tanıtımlarını görmeniz ve oturup çay içmeniz mümkün.

Tabduk Emre Türbesi

13. Yüzyılda yaşadığı düşünülen Tabduk Emre, Ahmet Yesevi’nin Horasan’dan Anadolu’ya gönderdiği Alperenlerden. Yunus Emre’nin hocası. Yunus Emre’nin, kırk yıl odun taşıdığı ve eğri odunun bile giremeyeceğini ifade ettiği bu dergah içi ve bahçesi ile sizi huzura davet ediyor adeta.

Ardıç Ağaçları

Nallıhan’da bulunan gezme ve piknik alanı olarak kullanılan ardıç ağaçlarından oluşan koru, yolun hemen kenarında.

Ardıç ağacı ile ardıç kuşunun ilişkisini de burada öğrendim. Ardıç ağacının meyveleri olan tohumları toprağa ekildiğinde yetişmiyormuş. Ardıç kuşunun bu meyveleri yemesi sonucunda bağırsaklarında çimlenip, dışkısını toprağa bırakması ile yetişmesi mümkünmüş sadece. Doğanın bu ilginç döngüsünü öğrenince artık etrafımdaki her kuş ve ağaç daha bir anlamlı geldi bana.

Günübirlik yapılabilecek Nallıhan gezisi sırasında, yaprak sarması, kapama pilav, hoşmerim ve baklava yemeden de dönmeyin. Pilavın tadını unutamayacaksınız.

Kaynakça

http://www.ankarakulturturizm.gov.tr

http://www.nallihan.bel.tr/

İsfahan Gezi Rehberi: Zengin Tarihi Şehir

İsfahan İran’ın coğrafi olarak tam ortasında, tarihi öneme sahip bir şehir. Safavi döneminde 7. yüzyıla kadar en parlak zamanını yaşamış, 16. ve 17.yy’larda başkent olmuş, şehirde bu dönemde zenginliği ve gelişmişliği ile mimari eserler yaratılmış. İsfahan’ın parlak döneminde yapılan meydanlar, saraylar, camiler, köprüler korunmuş ve günümüzde İran’ın en güzel şehirleri arasında yer alarak ziyaretçi çekmektedir. Dünyaca ünlü Isfahan halıları da o dönemlerden kalan ününü ve üretimini sürdürmektedir.

Biz de İran turumuzda Kaşhan sonrası yönümüzü Isfahan’a çevirdik. 

Gezilecek Yerler
Siosepol Köprüsü

Şehir gezimize Siosepol Köprüsü ile başladık. İsfahan’ın ortasından akan Zayendeh Nehri üzerinde eski dönemlerden kalma 6 köprü bulunuyor. Siosepol Köprüsü (33 Sütunlu Köprü) bunlardan en önemlisi olup yapan mimarın adı ile Allahverdi Han Köprüsü olarak da biliniyor.

1602 yılında yapılan 300 metre uzunluğunda, 14 metre genişliğinde olan köprü şehrin simgesi haline gelmiş. İtalyan Rönesans’ının etkilerini taşıyan köprü, araç trafiğine kapalı, çevresinde yürüyüş yolları ve piknik alanları ile halkın özellikle akşamları gezdiği, piknik yaptığı bir alan.

Zayendeh Nehri diğer nehirlerden farklı olarak bir göle veya denize ulaşamadan, çölün ortasında Gavhuni bataklığında kaybolmakta. Nehir sularından yararlanmak için 1971 yılında Kuhreng Barajı inşa edilmiş ve nehrin suyu tarım alanlarına kaydırılmaya başlanmış, ancak bu uygulama ile nehir kurumaya başlamış. Yılın çoğu zamanı köprünün altında fazla su olmazmış. Rehberimiz şanslı olduğumuzu ve nehir yatağında su görebildiğimizi söyledi, yılın  Köprüyü ilk gün sabah gezdik, ancak bir akşam gece görüntüsü için tekrar gittik. Akşam halkın sosyalleştiği bir alan olarak çok daha hareketli görünüyor.

Sallanan Minareler (Manar-e Jonban)

Sallanan Minareler (Manar-e Jonban) Moğollar döneminde yaşamış ve 1.316 yılında ölmüş, Amu Abdullah Garladani adlı bir dervişin türbesi. Türbeye Mimar Bahaeddin Amili tarafından eklenen 17 metre yüksekliğindeki iki minare bir mühendislik hatası nedeniyle sallanmaktaymış.

Saat başında her bir minarede bir kişi tekbir getirerek zıplıyormuş. Şanşlıydık ki türbenin etrafında dolaşırken minarelerinin gerçekten sallanışını izledik. Hangi minareye bakacağımızı bilemedik.

Kırk Sütunlu Saray (Chehelsotoon Sarayı)

Kırk Sütunlu Saray Şah Abbas döneminde yapımına başlanmış ve II. Şah Abbas döneminde 1647’de tamamlanmış. Saray, 67.000 metrekarelik bir alanda bulunan büyük bir botanik bahçesinin ortasında yer alıyor.

Sarayın bahçesinde yüksek ağaçlar ve önünde büyük bir havuz dikkati çekiyor. 20 ahşap sütunu olan sarayın önündeki havuza yansıyan 20 sütun görüntüsü nedeniyle Kırk Sütun Sarayı olarak adlandırılmış.

Diğer saraylardan farkı yüksek sütunları, duvarlarında yerden tavana kadar rengarenk freskleri, işlemeli tavanları, minyatürler ve çini üstüne yapılmış resimleri olmasıymış. Çinilerin çoğu daha önce sökülmüş ve bunları görmek için Avrupa’daki müzelere gitmek gerekiyormuş. 40 sütunlu sarayın (Çehel Sütun) duvarlarını süsleyen 17. yüzyıl resimlerinde ellerinde şarap kadehleriyle, dans eden rakkaseleri izleyen Safevi hükümdarlarının saray şölenleri betimlenmiş. Şah burada yabancı elçileri ve devlet adamlarını karşılar ve görkemli resepsiyonlar verirmiş.

1646 yılında Özbek Kralı için verilen bir resepsiyon, 1611 yılında Buhara Emiri onuruna yapılan bir şölen bu resimlerde betimlenmiş. Bunun dışında resimlerde savaşlar da anlatılmış. Büyük bir tablo da Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail’in Çaldıran Savaşı resmedilmiş. Rehberimiz bu tabloda Yavuz Sultan Selim’i göstermemizi istedi. Hepimiz meğerse yanlış biliyormuşuz, rehberimiz Sinan bu hataya herkesin düştüğünü ve Yavuz Sultan Selim olarak Şah İsmail’in resminin hafızalarımıza yerleştiğini anlattı.

Resim birbirine girmiş onlarca askerin arasında Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’i atlarının üstünde gösteriyor. Kaybedilen bir savaşı betimlemek tam İranlılara göre olsa gerek. Okuduğum kaynaklarda bu resimleri savaşı resmetmek için değil, mertliğin kaybını göstermek için yaptıkları oldu. Rivayet odur ki Şah İsmail Türk olduğu için savaşın mertçe yapılmasını emretmiş ve top kullanılmasını yasaklamış. İlk günlerde her iki taraf da kullanmamış. Fakat kayıpların arttığını görünce Yavuz Sultan Selim sözünden dönmüş ve topları kullanmaya başlamış. Şah İsmail buna rağmen toplarını yine kullanmamış. Şah İsmail yenilince o sinirle elindeki kılıcı bir top namlusuna vurup, namluyu ikiye bölmüş. Bunu öğrenen Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’e “Kardeşim” diye başlayan bir mektup göndermiş ve top namlusunu bölen kılıcı istemiş. Şah İsmail kılıcı İstanbul’a göndermiş. Yavuz Sultan Selim kılıcı alıp bütün gücüyle bir top namlusuna vurmuş ve kesememiş. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim tekrar Şah İsmail’e bir mektup göndermiş ve kılıcın kesmediğini ve yanlış kılıç gönderdiğini yazmış. Şah İsmail cevaben kılıcın yanlış olmadığını, yanlış olanın onu tutan kol olduğunu yazmış. Tabi bunlar doğru mudur hikaye midir bilemiyorum. Biz anlatanların yalancısıyız.

Nakş-ı Cihan Meydanı

Dünyanın en güzel ve en büyük meydanlarından biri Nakş-ı Cihan Meydanı adı dünyanın nakışı anlamında. Meydan yine İran’daki birçok güzel esere imza atan Şah Abbas tarafından yaptırılmış. Eski adı Meydan-ı Şah ve İslam devriminden sonra da Meydan-ı İmam olan bu meydanın boyu 510, eni 160 metre olup çevresi sütunlu yapılarla çevrilmiş. Ortada büyük bir havuz bulunuyor.

Meydan 1979 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girmiş. Meydanın etrafında muhteşem kubbeleriyle Lütfullah Cami ve İmam Cami ile altı katlı Ali Qapou Sarayı bulunmaktadır. Bunun dışındaki meydanın etrafındaki kapalı alanlarda büyük bir Kapalı Çarşı bulunuyor. 

Meydanı gezmek için en ideal zaman akşam saatleriymiş. Havuzun etrafındaki ışıklar açılınca çok güzel bir atmosfer oluşuyormuş. Ne yazık ki biz akşamını göremedik.

İmam Cami

İmam Camisi UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan bir eser. Ulu Cami, Cami Mescidi, İmam Humeyni Cami, Cuma Cami gibi isimlerle de biliniyormuş. Meydanın güney tarafında bulunan ve 771 yılında inşasına başlanmış olan Cami İran’ın ilk camilerinden. 20. yüzyıla kadar inşasına devam edilmiş. Bu nedenle caminin parçaları farklı mimari özellikler gösteriyor. Selçuklular, Moğollar, Timurlar, Safeviler ve İran’ın inşa ettiği bölümler bulunuyor.

Kubbeli tasarımı Melikşah’ın ünlü veziri Nizam ül-Mülk tarafından 1086-1087 yılında inşa edilmiş. Eski adıyla Mescid-i Şah’ın yapımına Şah Abbas tarafından 1598 yılında başlanmış ve yaklaşık 25 yılda tamamlandığı rivayet ediliyor.

Caminin içi de dışı da geleneksel mimarinin en güzel örnekleriyle bezenmiş. Mimarı yedi renkli mozaik çinileri, hat yazıları, kapısı, minareleri, kubbesi, avlusu ile mükemmel bir cami inşa etmiş. Bu konuda ilginç bir hikayesi de varmış. Caminin mimarı olan Ali Ekber İstafani yapımı sırasında üç yıl kaybolmuş ve sonra ortaya çıktığında Şah’ın Camiyi ona zorla tamamlattırmaması için saklandığını ve yapının yıllara meydan okuyabilmesi için biraz beklemesi gerektiğini söylemiş.

Camide yaklaşık 472.500 çini varmış. Dört avlusu olan caminin kapısı 27 metre, minareleri ise 42 metre yüksekliğinde. Caminin Mimar Sinan’ın eserleri gibi mükemmel bir akustiği bulunmaktaymış. Araştırmalarda bu camide 49 çeşit yankının oluştuğu ve insan kulağının  sadece 12’sini algılayabildiği saptanmış.

Cami içerisinde Safavi döneminin önemli kaligraflarının yazıtları yer almakta ve çok renkli ve çiçek desenli mozaikler dikkat çekmekte. Caminin ortasında yer alan abdesthanenin Kabe’yi temsil etmek üzere yapıldığı ve geçmişte bu abdesthanenin hacı adayları tarafından Haç ritüellerini çalıştıkları yer olarak kullanıldığı söylenmekte.

Aşağıdaki fotoğrafı özellikle koydum. Gördüğünüz gibi mezar yeri gibi bir yer açılmış ve Şia inancına göre imamlar bu alçak bölüme inerek namaz kıldırıyorlarmış. Rehberimiz bunun nedeninin Hz. Ali’nin namaz kıldırırken öldürülmesi olduğunu ve böylece namaz kıldıran imamların korunduğunu anlattı.

İran’da Cuma namazları her camide kılınmıyor. Cuma namazları kılınan camiler şehrin en büyük ve en görkemli camileri oluyor, “Jame veya Jameh” olarak adlandırılıyor. Şehrin cemaati cuma günleri toplandığında camiler çok kalabalık oluyormuş. Namaz saatlerinde halılar seriliyor ve sonrasında toplanıyor. Böylece ziyaretçilerin ayakkabı çıkarmadan içerisi gezilebiliyor. Diğer camilerde ayakkabınızı çıkarmanız gerekiyor.

İran’daki camiler sadece ibadet için gidilen yerlerin ötesinde anlama sahip. Bunu biz de bizzat gözlemledik. Bir kenarda oturup fındık fıstık yiyerek oturan ve sohbet eden kadınları, bir kenarda kıvrılıp yatan adamları, ortada oynayan çocukları gördük. Camiler İranlılar için aynı zamanda sosyal alanlar haline gelmiş. Türk rehberimiz yıllar önce öğrenciyken İran’a gezmeye geldiğinde yatacak yer bulamayınca camide yattığını anlattı.

Ali Kapı Sarayı

Nakş-ı Cihan Meydanı’nı çevreleyen ve her birinin bir anlamı olduğuna inanılan dört yapıdan Ali Kapı Sarayı’nın siyasete karşılık geldiği belirtiliyor.  Ali Gapu Sarayı, Şeyh Lütfullah Camisi’nin tam karşısında bulunuyor. I.Şah Abbas tarafından 17. yüzyılda yaptırılan saray 48 metre yüksekliğinde ve 6 kattan oluşmakta. Sivri kemerli bir taç kapısı, kubbeli bir dehliz ile meydana açılıyor. Girişte sağda ve solda birer salon ve bunların üstünde de 10 metre yüksekliğinde kabul ve tören salonu bulunuyor. Şah Abbas’ın burayı soylu ziyaretçileri ve yabancı elçileri kabul için kullanıyormuş. Altıncı katında akustik ortam yaratılarak bir de müzik odası yapılmış.

Sarayın iç mekan süslemelerinde özellikle tavanlarında boyayla yapılan süslemelerde geyik, tilki, tavus kuşu, güvercin, bülbül gibi kuş ve hayvan motifleri ile çiçekler kullanılmış. Şah Abbas’ın nevruz kutlamalarını da buradan izlediği rivayet ediliyormuş. Maalesef bizim sarayın içini gezecek zamanımız kalmadı.

Şeyh Lütfullah Cami

Şeyh Lütfullah Camisi I. Şah Abbas tarafından Lübnanlı İslam alimi ve aynı zamanda kayın pederi Şeyh Lütfullah için 1618 yılında yaptırılmış.

Cami Safevi mimarisinin başyapıtlarından birisi olarak kabul ediliyor. İlk yapıldığında cami olarak yapılmadığından minareleri yokmuş.

İsfahan Halıları

İsfahan tarihi alanları tamamladıktan sonra sıra ünlü İsfahan Halıları ile ilgili deneyimimize geldi.

Grubumuzu bir halıcıya götürdüler. Kenardaki sedirlere oturduk ve hemen çay ikramı yapıldı. Arkasından halılar peş peşe yere serilerek özellikleri anlatılmaya başlandı. O kadar güzel ve ince dokunmuş halılar vardı ki insan bırakın yere serip üstünde gezinmeyi duvara asıp her gün bakmayı ister.

Grubumuzda çok halı alan oldu. İlk söylenen fiyat biraz yüksek olsa da  pazarlıkla epeyce düşebiliyor. İran halısı  almak için doğru adresin İsfahan olduğunu söylemeye gerek yok sanki.

Kapalı Çarşı

Nakş-ı Cihan Meydanı’nda yer alan İsfahan’ın büyük Kapalı Çarşısı da görülecek yerler arasında olmalı.

Bu çarşıda yok yok. Özellikle İran sanatından minyatürler, sedef kakma eşyalar dikkat çekiciydi. Bu çarşı haftada bir gün erkeklere kapatılarak kadınların rahatça alışveriş yapmaları sağlanıyormuş. O sırada tamamı erkek olan dükkan sahipleri de ortalıkta dolaşmayarak dükkanlarında otururlarmış. Neyse ki bizim gittiğimiz gün böyle bir güne rastlamadı.

Kapalı Çarşıda alışveriş yapmadan olmazdı. Söylenen fiyatlara itiraz edince pazarlıkla neredeyse yarı fiyatına istediklerimizi aldık. Çok güzel minyatürler vardı ve bize de Türk olduğumuz için oldukça indirim yaptılar.

Kapalı Çarşıdaki bir alışveriş hikayemi anlatmak istiyorum. Eşimize dostumuza ufak tefek hediyelikler almaya çalışıyorduk. Vitrinde orijinal görünen çay tabakları gördüm. Bunları incelerken dükkandan bir genç çıkarak çat-pat Türkçesiyle yardımcı olmak istediğini söyledi. Ben de hediye alacağımı ve İran’a özgü motifleri olan bir tabak baktığımı söyledim. Bana bir tabak gösterdi ve üzerinde Şah Abbas’ın resmi olduğunu, bunun tam anlamı ile İran’a özgü olduğunu söyledi. Şah Abbas’ın resmi anlatılır gibi değil çok komik ve karikatür gibi çizilmiş sanki. Keşke fotoğrafını çekseymişim. Ben de cevaben ablama alacağım bu tabakları, ablam Şah Abbas’ı nereden bilsin, bu çirkin adamı hediye diye götüremem, bana çiçekli bir tabak uygun dedim. Neyse desenli bir tabak buldum da onu aldım.

Yeme İçme

İran’da çayhaneler çok yaygın. İsfahan’da Kapalı Çarşı’da ilginç bir çayhaneyi  rehberimiz özellikle önerdi, ortamı görmemizi ve oturup çay içmemizi söyledi. Biz de gidip gördük. Ne varsa toplanmış ve tavana, sağa sola asılmış. Giriş kısmının ilerisinde küçük bir odada kızlı erkekli oturmuşlar ve nargile içiyorlardı. Arka oda insanların daha rahat davranmasını sağlıyor herhalde kapalı toplumlarda.

Öğlen yemeğimizi rehberimizin önerisiyle çarşının içinde bulunan Bastani Traditional Restaurant’a yedik. Geniş sedirlere oturduk. Mekan yerli halkın da katılımıyla oldukça kalabalıktı ve bundan da yemeklerinin iyi olduğu sonucunu çıkartabilirdik. Yemekler son derece lezzetliydi.

Akşam yemeği ise Shahrzad Restaurant’da yendi grup olarak. Ortam çok otantikti ve çok güzel bir müzik ziyafeti de verildi.

Son Söz

İsfahan, İran’ın tarihi zengin, renkli, iyi korunmuş renkli şehri de İran’ın görülmesi gereken şehirlerinden.

Büyükada Gezi Rehberi: En Büyük Prens Adası

Büyükada Marmara Denizi’nde, kalabalık metropol İstanbul’dan vapurla yarım saatte ulaşıp kendinizi sakin, huzurlu bir sahil kasabasında bulabileceğiniz bir ada…Ancak burası klasik güneş deniz keyfi yapabileceğiniz bir adanın ötesinde. Tarihi milattan öncesine ulaşan, Bizans döneminde yapılan tarihi, dini binaların yanı sıra, Osmanlı döneminde yapılan dantel gibi işlenmiş köşkleri, yemyeşil doğası ile farklı bir ada.

Büyükada Marmara Denizi’nde yer alan dokuz Prens Adası içinde en büyük adadır. Bizans döneminde prensler, prensesler, kraliçeler, din adamları için sürgün yeri olarak kullanılan adalar (Büyükada, Heybeli Ada, Kınalı Ada, Burgaz Adası, Sedef Adası, Kaşık Adası, Yassı Ada, Tavşan Adası, Sivri Ada) Prens Adaları olarak adlandırılıyor.

*Wikipedia

Bizans’ın tek kadın imparatoriçesi Kraliçe Eirene (İren) Büyükada’da Kadınlar Manastırı yaptırmış, kadere bakın taht oyunları sonrası kendisi de bu adaya sürgüne gönderilmiş. Daha sonra Midilli Adası’na gönderilen Eirene ölünce bu adaya gömülmeyi vasiyet etmiş.

Prens Adaları Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethinden önce Osmanlı topraklarına katılmış. Bu adalar içinde Büyükada kalesi olduğu için daha uzun süre savunulmuş, ancak İstanbul’un fethinden bir ay önce en son fethedilen ada olmuş.

Büyükada veya diğer adalar İstanbul’u ziyaret eden turistlerin programlarında öncelikli olarak yer aldığı gibi, İstanbullular için de gezmek için tercih edilen yerler arasında. Özellikle yaz dönemi hafta sonu adanın ziyaretçilerinin çok fazla olduğu belirtiliyor. Çok sayıda plajlarında deniz keyfi yanı sıra, orman yürüyüşü, piknik, ada merkezinde dolaşma, kıyıda yer alan balık lokantalarında balık ve güzel mezeler yeme içme keyfi ile İstanbul’un keşmekeşinden kaçış noktası olması adayı hep cazip kılıyor. Günümüzde ayrıca Arap turistlerin de en gözde yerleri arasında görünüyor.

Ada’ya Ulaşım ve Ada İçi Ulaşım

Büyükada’ya ulaşım çok kolay. Bostancı, Kabataş, Beşiktaş, Kadıköy, Kartal ve Yeniköy’den Büyükada’ya vapur seferleri düzenlenmekte, Şehir Hatları, Mavi Marmara, IDO, Turyol ve özel firmaların seferleri bulunmaktadır. İki işletmenin vapur saatleri aşağıdaki linklerde yer almaktadır.

Şehir Hatları Adalar Vapur Seferleri

Mavi Marmara Adalar Seferleri

Adaya vapurla kolayca ulaştık, asıl önemli soru tüm adayı nasıl dolaşacağımız. Adada motorlu araç kullanımı yasak, son yıllarda elektrikli toplu ulaşım araçları ve taksileri hizmet vermekte. Toplam yüz ölçümü 5,5 km2 olan adanın birçok yerini yürüyerek dolaşmak mümkün. Yine de daha çok yer görmek isterseniz turistler için en güzel gezme yöntemi bisiklet kiralamak. İskelenin yakındaki Saat Meydanı’na açılan sokaklarda çok sayıda bisiklet kiralayan dükkanları bulabilirsiniz. Adada epey yokuş çıkmanız da gerekiyor. 

Büyükada Gezilecek Yerler

Bostancı Vapur İskelesi’nden sadece 35 dakika süren yolculuk sonrası tarihi iskeleye ulaştık. Şehir Hatları Vapurlarının yanaştığı 1914 yılında yapılan Büyükada Vapur İskelesi Osmanlı Neo-Klasik Mimarisinin örneği olarak gözalıcı. İskelenin içi de çinilerle kaplanmış. Mavi Marmara’nın yeni ve basit bir iskelesi var. Aradaki estetik farkı ne kadar açık.

Tarihi iskelenin solunda balık lokantaları sıralanmış, bu restoranları akşam üzeri güneş batarken oturulacak diye not alıyoruz. Sağ tarafta yine deniz manzaralı çay kahve içilecek sabah kahvaltısı yapılacak yerler bulunuyor. İskele çıkışı tam karşınızda ise Adanın sembolü Saatli Meydan yer alıyor. Biz Saatli Meydan’da sadece kahve içip bir an önce tura başlamak istedik.

Hemen bisiklet kiralayan bir dükkana daldık. Günlük fiyatın 50 TL olduğunu söyleyen dükkan sahibi iki kişi olunca ne olur sorumuzla iki bisiklet için fiyatı 80 TL’ye indirdi, rayiç bu olsa gerek.

Adada yaya, bisiklet veya diğer araçlarla dolaşmak için iki ana rota yer alıyor. Büyük tur veya küçük tur. Büyük tur ile küçük tur arasında 6 km’lik fark varmış. Büyük tur adanın yerleşim olmayan yerlerini de dolaşmayı sağlıyor. Küçük tur ve büyük tur belirli yere kadar aynı yoldan gidiyor. Biz küçük tur kararı ile yola koyulduk.

Büyükada

Saat Meydanı’ndan sonra sağdan Çankaya Caddesi’nden tura başladık. Hemen harika köşkler yolun sağında ve solunda görünmeye başladı. En gösterişli binalardan biri gemi limana yaklaşırken de haşmeti ile denizden görünen Splendid Otel binası. 1908 yılından bu yana hizmet veren otel Adanın en güzel otellerinden biri.

Çankaya Caddesi’nde ilerlerken sağlı sollu köşklerden gözümüzü alamadık. Bir köşkün zerafeti hemen dikkatimizi çekti daha yakından görmek için önünde durduk, bir de ne görelim kapısında Adalar Vergi Dairesi yazıyordu. Hafta sonu olduğundan kapalı olmasa bu köşkü vergi mükellefi olarak gezmeyi isterdim.

Sonbahar renkleri ile bezenmiş ağaçların arasında kah yokuş çıkarken bisiklet elimizde kah rahat sürüş yapılan yollarda ağır ağır pedal çevirerek ilerledik.

İlk durağımız Dil Burnu Orman Parkı oldu. Parka giriş ücretli, mesire yeri, güzel manzaralı. Daha gezimiz yeni başlamıştı bol zamanlı bir günde burada uzun mola verilebilir.Yaz döneminde ayrıca Yörükali Plajında da yüzülebilir.

Dilburnu Mesire Yeri’nin hemen yanında Aşıklar Yolu ve Aşıklar Kahvesi. Çay kahve molası vermek isteyenler için romantik bir kafe.

Bizim için ilk durak yeri Birlik Meydanı olarak planlanmıştı. Adanın en önemli görülecek yeri Aya Yorgi Kilisesi’ne ulaşabilmek için önce Birlik Meydanı’na ulaşmak gerekiyor. Hangi ulaşım aracını kullanırsanız kullanın araçtan burada inmek zorundasınız.

Meydanda yer alan tek oturacak yer Lunapark Gazinosu. Burada Aya Yorgi Kilisesi için zorlu yürüyüş öncesi veya sonrası çay, kahve, yemek, içki molası verebilirsiniz. Bisikletleri de gazino içine ücret karşılığı bırakabiliyorsunuz. Biz öğlen yemek molası vermeyi tercih ettik. Gazinonun çok güzel bir manzarası olmasının yanı sıra asıl neden Aya Yorgi yolunun zor bir tırmanış olduğunu bildiğimizden enerji toplamak istememizdi. Aslında tercih sizin bir km’lik yokuşun sonunda sizi başka güzel manzaralı bir gazino bekliyor.

Aya Yorgi Kilisesi

Büyükada’nın en önemli tarihi dini binası Aya Yorgi Kilisesi. Kilise Ortodokslar için Efes Meryem Ana Kilisesi’nden sonra ikinci Hac Kilisesi. Büyükada gezisinde görmeden olmaz diyeceğim ama sıkı durun kiliseye ulaşmak için Azap Yokuşundan tırmanmanız gerekiyor. Birlik Meydanı’nda aracınız varsa iniyorsunuz ve 1 km’lik yokuş tırmanmanız gerekiyor. Yolda geri dönmek isteyebilirsiniz, sigara içiyorsanız bir daha sigara içmemeye yemin edebilirsiniz. Yılmadan tırmanmaya devam, sonunda sizi sadece bir kilise değil adanın en güzel manzarası bekliyor. Tepeye ulaştığınız an çektiğiniz azap aklınızdan kuş olup uçacak.

Önde görülen iki katlı kilise 1751 yılında yapılmış. Çan kulesinin altından geçerek girilen kırmızı taş yeni kilise ise 1905 yılında yapılmış. Yeni kilise ziyaret edilebiliyor ancak içeride fotoğraf çekmek yasak. 23 Nisan ve 24 Eylül tarihlerinde kutsal günlerde kilisede büyük ayin yapılıyor.

Kilisenin efsanesine göre çıplak ayakla ve hiç konuşmadan yürüyüş yolunu çıkarsanız dilekleriniz gerçek oluyormuş, zaten yokuş çıkarken konuşacak haliniz kalmıyor, çıplak ayakla çıkmak ta size kalmış. Gelelim efsaneye; Kapadokyalı Aziz Aya Yorgi fakir bir çobanın rüyasına girer. Rüyasında azap yolunu çıplak ayakla ve konuşmadan çıkmasını yolun sonunda çıngırak sesi duyacağını, bu sesi duyduğu yerde toprağı kazmasını söyler. Sık sık bu rüyayı gören çoban sonunda yürür o yolu ve tepede kazmaya başlar ve burada hazine bulur. Bu hazine ile kilise yapılır.

Büyükada

Kilise ritüellerini yerine getiremediniz çıplak ayakla ve sessiz çıkamadınız, olsun mum yakıp dilek tutabilirsiniz. Şimdi çıkalım Kiliseden hemen yandaki Yüce Tepe Kır Gazinosu’na dalalım. İster yemek, isterseniz sadece bir şeyler içmek için bu gazinoda oturmanızı öneriyorum. Adanın en yüksek yeri Yüce Tepe’de yeşillikler içerisinde otururken hemen yakında Sedef Adası manzarası, karşıda İstanbul, hemen aşağıda plaj manzarası hangi yöne bakacağınızı şaşırabilirsiniz.

Yetimhane

Büyükada’nın önemli tarihi binalarından biri yetimhane. Aya Yorgi Kilisesi yokuşundan inerken uzaktan çektiğim fotoğrafı ekleyebiliyorum. Aslında Birlik Meydanı’ndan bu tepedeki binaya ulaşılabiliyor, ancak terk edilmiş ahşap bina dıştan görülüyor. Binanın uzaktan da ne kadar ihtişamlı olduğu fark ediliyor. Bu bina 1800 yıllarda Fransız bir mimar tarafından otel gazino olarak yapılmış. Zamanının Avrupa’daki en büyük ahşap binası imiş. Ancak Osmanlı Padişahından bu amaç için kullanımına izin çıkmamış. Adada yaşayan bir aile tarafında satın alınmış. Rum aile ise padişahın izni ile binayı kimsesiz Rum çocuklarının yerleştirilmesi için Rum Patrikhanesine bağışlamışlar. Yetimhane olarak 1964 yılına kadar hizmet vermiş ancak daha sonra terk edilmiş.

Büyükada

Aya Yorgi Kilisesi sonrası küçük tur rotası ile deniz kenarına doğru yönlendik. Yokuş aşağı rahat bir yolculuk ile Adalar Müzesi’ne ulaşmaya çalıştık. Müzeye yaklaşırken sol yönde yeşillikler içerisinde Aya Nikola Manastırı görünüyor. Aya Nikola Manastırı Bizans döneminde deniz kenarında kuruluymuş. Daha sonra Manastır yıkılıp denize göçünce 16.yy’da daha korunaklı yeni yerine inşa edilmiş.

Adalar Müzesi

Eski bir Helikopter ambarından dönüştürülen binada 2010 yılında müze açılmış. Dışarıdaki alanda da sürgün kayıkları ve bazı kalıntılar sergilenmekte. Kapalı alanda adalardan toplanan arşiv belgeler, fotoğraflar, adalıların bağışladıkları kolleksiyonlar sergilenmekte. Adaların tarihi, yaşam, spor, eğitim, yerleşim, mimarisi sistematik bir şekilde anlatılmaktadır. Giriş ücreti 5 TL, öğrenci ve gruplara 3 TL. Adaya yakışan sevimli küçük bir müze. Bir saatiniz ayırmanızı önerebilirim.

Büyükada her dönem edebiyatçıların ilgisini çekmiş. Birçok şair yazar bu adada yaşamlarının bir döneminde yaşamayı seçmiş. Müzede bu yazarların isimleri sıralanmış. Recaizade Mahmud Ekrem, Halikarnas Balıkçısı, Ziya Gökalp, Melih Cevdet Anday,Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı, Nurullah Ataç bu yazarlardan bazıları…

Çağdaş Türk Edebiyatının ünlü öykü, roman, tiyatro yazarı, Türk edebiyatının en çok okunan romanlarından Çalıkuşunun yazarı Reşat Nuri Güntekin‘in adada ailesi ile yaşadığı köşk Yılmaz Türk Caddesi’nde yer alan güzel köşkler arasındadır. Pembe panjurlu köşk restore edilmiş ancak içi gezilemiyor. Yine de yanından geçerken dışarıdan görülebilir bu güzel köşkü…

Büyükada

Bu arada Sovyetler Birliği’nin Ekim Devriminde önemli rol oynayan Troçki, Stalin döneminde İstanbul’a sürgüne gönderilmiş ve ömrünün 4,5 yılını da Büyükada da geçirmiş ve önemli eserlerini bu adada yazmıştır. Troçki’nin yaşadığı köşk Sivastopol Köşkü ise bakımsız bir halde bırakılmış. Restore edilip müze yapılabilirdi.


* ‘arabpress.eu’

Küçük turun sonunda iskeleye dönüş yolunda Yılmaz Türk Caddesi’nde sağlı sollu güzel köşkler yer alıyor. Büyükada köşkleri 19. y.y. sonu ile 20.yy başlarında geleneksel Türk mimarisi ile Batı mimarisinin karışımı ahşap, Art Nouveau tarzında yapılmış özgün köşklerdir. Prens adaları içinde en güzel köşkler de Büyükada’da bulunmaktadır.

Tüm gün süren ada turumuz sonrası tekrar ada merkezine ulaştık. Saatli Meydan’a açılan sokaklarda hediyelik eşyalar satan sevimli dükkanlar, bir şeyler atıştıracak, içilecek mekanlar bulunuyor.

İskele yakınında akşam yürüyüşü de yapılabilir.

Bizim tercihimiz ise Büyükada’da yapılacak şeyler arasında olan kıyıdaki balık restoranlarında güneş batarken akşam yemeği yemek oldu. Taze deniz ürünleri ve mezeler ile güzel bir günü tamamladık.

Keyifli yemek sonrası İstanbul’a dönüş zamanı gelmişti. Vapurumuz tam saatinde iskeleye yanaştı bizi almak üzere…

Son Söz

Sabah başladığımız Büyükada gezisinde tüm gün boyunca mümkün olduğunca çok yeri görmeye çabaladık. Bisiklet ile küçük turu tamamladık, adanın en önemli Ortodoks kilisesini gördük. Adada tarihi boyunca ağırlıklı Rum nüfus yaşadığından Ortodoks kiliseler önemli. Bu arada göremediğimiz yerler oldu. Katolik Kilisesi, Ermeni Kilisesi, Sinagog ve Hamidiye Cami de görülecek yerler arasındadır. Bu arada biz sonbaharda gitmeyi tercih ettiğimiz için ada plajlarında yüzemedik. Aslında sonbaharın daha sakin ve renkli mevsimi bize çok iyi geldi. Peki bir gün yetti mi? İstenirse bir gece kalınabilir, ancak konaklama maliyeti ve Bostancı’ya sadece yarım saat süren yolculuk ile ulaşıldığı düşünülürse tekrar tekrar ziyaret etmek mümkün Büyükada’yı. Yaz dönemi deniz keyfi ya da piknik keyfi için daha uzun kalmak tercihe bağlı. Bu arada adalar arası vapur ile aynı gün içinde birden çok adayı dolaşmak da mümkün. Bana bu sadece adaya adım atmak gibi geliyor. Siz en azından tüm gününüzü bu adada geçirin.

Büyükada’yı video ile dolaşmak isterseniz.

Nara Gezi Rehberi: Japonya’nın Tarihi Başkenti ve Todaiji Tapınağı

nara

Nara 700-784 yılları arası Japonya birliğinin sağlandığı yıllarda ilk başkenti olmuş, tarihi bir şehir. Bu parlak dönemi siyasi, kültürel, sanatsal ve mimari eserlerine yansımış. Nara’da sekiz eser UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer almaktadır.

Nara Kyoto ve Osaka’ya komşu, ormanlarla dağlar arasında bir şehir. Günümüzde  kutsal tapınaklarıyla ve geyiklerin özgürce dolaştığı parkıyla ünlü, turistlerin ilgi merkezi olan bir yerleşim alanı.

Nara’ya değişik zamanlarda gitmiş, kutsal tapınakları gezmiştik. İlkbaharda ve sakuraların kitazumi ağaçlarının çiçeklerinin  tadını çıkarmıştık. Bu yıl sonbaharda televizyonda özellikle momiji ağaçların yapraklarının renk cümbüşünü ve parkta dolaşan geyikleri görünce Nara’yı tekrar ziyaret etmek ve araba ile yola çıktık. Nara’ya ulaşım trenle de sağlanabilir ve bilindiği gibi Japonya‘ki en uygun ulaşım aracı trendir. Nara Tren İstasyonu  şehir merkezinde. Kyoto ve Osaka’ya tren ile bir saatlik uzaklıkta şehir.

Biz şehir merkezinde yer alan  parkta dolaşmaya başladık. Bazı ağaçların yaprakları dökülmüştü ama momiji ağacının yaprakları sarı kahverengi kızıl ve hala yeşil yaprakları ile özellikle güneş ışığının yansımasıyla göz zevkine hitap ediyordu.

Nara/Japan

Parkın uzantısı ormanlık ve çok geniş bir alana yayılmıştı. Erken saatlerde az olan ziyaretçi sayısı giderek artıyordu. Her yaştan ve değişik ülkelerden gelen turistler parkta dolaşıyor, renk cümbüşünü ve geyikleri belgelemek için fotoğraflar çekiyordu bizim gibi.

Parkın ev sahipleri geyikler insanlara alışık olduklarından gezenlere aldırmadan dolaşıyorlardı. Hemen her yıl boynuzları görevlilerce kesildiği için insanları yaralama olasılığı azalmış olsa da uyarı levhaları asılmıştı belirli yerlere.

Nara/Japan

Geyikleri beslemek parktaki önemli aktiviteler arasında idi. Onlar için hazırlanmış bir paket kraker yaklaşık iki dolar civarında satılıyordu. Biz de geleneği bozmadık, birkaç geyiği ellerimizle kraker  yedirdik. Geyikler ormanlık alanda  çimenlerle besleniyorlar ancak sonbahar döneminde çimenler kuruduğu için gelen ziyaretçilerin ikramları onlara ziyafet sofrası kurulmuş gibi geliyordu. Ziyaretçilerin yakınlarında dolaşıyorlardı.

Nara Japonya’nın en eski, en büyük ve en önemli Budist tapınaklarına sahip bir şehir. Şehirde yedi adet Budist tapınak bulunmakta ancak bunların içinde en önemlisi parkın bir bölümünde yer alan Todaiji Tapınağı. 

Nara/Japan

Todaiji Tapınağı “Great Eastern Temple” 752 yılında yapılmış ve Japonya’nın en önemli Budist tapınağı. Tapınak dünyadaki en büyük bronz Buddha ((Daibutsu) heykelini barındırmakta.

Tapınak yolunda çok büyük ahşap bir girişten (Nandaimon Gate) geçiliyor Yakından bakılınca ahşap yapının zamanla yıprandığı görülebilir. Kapıdan girildikten sonra yaklaşık yüz metre uzaklıkta 48 metre yüksekliğinde ahşap tapınak tüm ihtişamı ile selamlıyor ziyaret edenleri. Tapınağın uzantısı olan binalar yolun sağında ve sonunda yer alıyorlar. Dünyanın en büyük ahşap tapınakları arasında olan binası tarihi boyunca iki kez yangın geçirmiş ve restore edilmiş. Çatıda altıntaş kaplamalı balık kuyruğu seklindeki süsleme çok uzaklardan bile görülebiliyor.

Nara/Japan

Tapınağın girişinde beton basamaklar dik. Girişte tütsülerin yakıldığı büyük bir çanak var. Düşük fiyatla satılan tütsüleri yakılıp, elleri kavuşturup dualar ediliyor. Budist olan da olmayan da geleneğe uyuyor. Tapınağın giriş ücreti 5 dolar civarında

Zemini beton olan tapınağa girilince karşınıza devasa bir Buda heykeli çıkıyor. Yüksekliği 15 metre ve 400 ton bronz kullanılan oturan Buda heykeli.

Nara/Japan

Heykelin iki yanında koruyucu görünüşü ürkütücü 7 metre yüksekliğindeki ahşap heykeller de ziyaretçilerinin ilgisini çekiyor.

Yeni yıl başlangıcında ziyaret edilen bu tapınak UNESCO tarafından korunmaya alınmış. Nara’ya kadar gelmişken kesinlikle diğer yedi tapınak da görmeye değer. Biz diğerlerini ziyareti bir başka zamana sakladık.

Tapınak çıkışında omamarı, bizdeki muskalar gibi ve diğer hediyelikler alınabilir. Bütçeye uygun irili ufaklı hediyelikleri satan tezgahlar ve küçük dükkanlar var sıralanmış yol üzerinde.

Tapınağın çıkışında  hemen  Nandaimon girişinin    yanında Nara Ulusal Müzesi’ne uğramadan geçmeyin. 1889 yılında yapılan binada Japan Budist sanatı eserleri, Japon kültürüne ilişkin zengin bir kolleksiyon sizi bekliyor.

japan-quide.com

Nara’da yöreye özgü sushi tadabilirsiniz. Geleneksel Japon mutfağının yanı sıra diğer ülke yemeklerini de küçük lokantalar da bulabilirsiniz. Nara Park ve Todaiji Tapınağı merkez istasyondan yürüme uzaklığında ve daha önce de belirttiğim gibi tren en uygun ulaşım alanı.

Bir gün buraları ziyaret etmenin ve mevsim değişiklerinin zevkini yaşamanız dileğiyle .