ANA SAYFA Blog Sayfa 18

Granada Gezi Rehberi: Zil, Şal ve Gül III

granada

Bugün Granada, geçmişin muhteşem günlerini meraklı turistlere hafif hafif fısıldayan bir şehir. Granada’yı ilk kez gençlik dönemlerinde duymuştum; 70’lerin sonunda bir dönem fırtına gibi esen, iki İspanyol dilberden oluşan Baccara grubu, bir yandan kırık İngilizceleriyle ‘Yes sir, I can boogie’ diye içimizi hoplatırken bir yandan da o diyarların güzelliğini anlatan Granada isimli şarkıyı söylerlerdi. Sonradan sonraya El Hamra’nın dillere destan güzelliğini merak eder oldum. Yolum düştüğünde El Hamra’ya gittim, her defasında yeni baştan büyülendim. Ve bu Orta Çağ sarayını, diğer dönem saraylarıyla (Topkapı mesela) kıyaslamaya başladım. Ayrıca Granada’nın bambaşka bir önemi daha var benim için; özgürlük mücadelesi sırasında faşistler tarafından katledilen büyük şair Lorca’nın doğduğu yer… Ama bunlar sonraki konular. Önce Granada’ya gideceğiz. Yolda da bize ‘Granada’ eşlik edecek ama Baccara değil, Luciano Pavarotti’nin yorumuyla…

Genel Bilgi

Granada, Endülüs’ün güney tarafında, Sierra Nevada dağlarının eteğinde kurulmuş bir şehir, 738 metre rakımı var, şehir içi coğrafyası bile engebeli… Şehir, Darro, Genil, Monachil, Beiro nehirleriyle çevrelendiği için yeşil, sulak, verimli bir arazi üzerinde. 237.500 kişilik nüfusuyla da İspanya’nın 13. kalabalık şehri. İspanyolca Granada, ‘nar’ demekmiş; nar hanedanlığın da sembolü olmuş ve bunu şehrin her yanında göreceksiniz.

Meraklısına Kısa Tarihi

Granada tarihi ana hatlarıyla Endülüs ile aynı: Romalılar, Vizigotlar, Emeviler, Katolikler… Ama Granada’nın bir farkı, Emevilerin Endülüs’teki en son direnme noktaları olması; İsabel ve Ferdinand beraberliği, Emevileri en son Granada’da yenerek İspanya’dan çıkarmış.

Granada’da ilk yerleşim MÖ 5500’lerde olmuş. İlk yerleşim izleri Bastutilere aitmiş, İber-Kelt yerleşimlerini Yunan kolonileri izlenmiş, daha sonra Roma İmparatorluğu ve Vizigotlar derken 711’de Mağribiler burayı fethetmişler ve Garnatah demişler. 11. yüzyılda Emeviler yıkılınca Berberi Zavi bin Ziri burada bağımsız bir krallık kurmuş ama bu dönem hakimiyet aslında Yahudilerdeymiş, hatta 1027’de başlayıp 1066’daki Granada kıyımıyla biten parlak bir Yahudi dönemi kültür ve ekonomik hayata damgasını vurmuş. Daha sonra 1099’da Arap Murabıtlar buraya hakim olmuş, ama mahalli emirlerin ve ağır vergilerin altında ezilen halk desteğini çekince Murabıtların sonu gelmiş, Kastilya Krallığı bir Haçlı ordusuyla buralarda esmiş kavurmuş ama Endülüs Müslümanlarının yardımına bu sefer de Muvahhidler yetişmiş ve 1166’dan itibaren bölgeye hakim olmuşlar. Bu dönemde şehir Darro Nehri’nin iki yakasından yukarı doğru yayılmaya başlamış, bu da efsanevi El Hamra’ya giden ilk adımlar olmuş haliyle… 1228’de ise Muvahhidlerin prensi İdris el Mamun İbn al Ahmar Kuzey Afrika’da yönetimi devralmak için İberya’yı terkedince de İbn el Ahmar fırsatı değerlendirip başa geçmiş ve İberya’daki en uzun yaşayan İslam hanedanlığı olan Nasirilerin dönemi başlamış. 1236’da Reconquista hareketiyle Katoliklerin Endülüse hakim olmalarından sonra Katolik Krallarına bağımlı bir eyalet olarak süren Nasrid dönemi, Arapların, Berberilerin, Yahudilerin ve Hristiyanların bir arada yaşadığı parlak bir dönemmiş. Hatta dönemin önemli tarihçisi Battula, Granada’yı Castile Hanedanlığı ile zaman zaman sorunlar yaşasa da, güçlü ve kendine yeterli bir krallık olarak tanımlayıp burası için Endülüs’ün gelin şehri demiş; damat tarafı hakkında ise bir bilgi verilmemiş.

1492’de Müslüman ve Yahudilere kafayı takan Kastilya Kraliçesi I.Isabel ile Aragon Kralı II Fernando, Granada’ya sıkışıp kalan Nasirileri yenmiş ve Müslümanlara ve Yahudilere ya sev ya terket falan demişler. Kalanların akıbetini ise, bugün Endülüs’ün muhtelif yerlerindeki Engizisyon müzelerinden tahmin edebiliyoruz. Bu dönemle ilgili olaylar, biraz gerçek biraz kurgu, Amin Maalouf’un Afrikalı Leo’suna da konu olmuş, yüzyıllar sonra. Daha sonra Granada’nın tarihi de İspanya’nın tarihi ile birleşmiş ve bugüne gelmişler. 

Ulaşım

Granada’ya en yakın havaalanı Federico Garcia Lorca Havaalanı’na Türkiye’den uçuş yok. Granada’ya gitmek için en uygunu, İstanbul’dan Malaga’ya uçmak ve Malaga Havaalanı’ndan doğrudan Granada’ya giden otobüslere binmek… Malaga Havaalanı’ndan Granada’ya otobüsler; 08.30, 10.45, 11.00, 11.30, 13.30, 16.00, 17.00, 18.30, 19.30, 20.45 saatlerinde kalkıyor ve ücreti 11.57 euro ile 13.86 euro arasında değişiyor, yolculuk 2.15 saat sürüyor. Granada otobüs terminali (Estacion de autobuses), Granada’nın merkezinin biraz uzağında; taksiyle şehir merkezine 10 euro civarında tutuyor, şehir merkezine otobüsle gitmek isterseniz, SN1 ve SN1 numaralı otobüslere binebilirsiniz… Granada’da otobüs biletleri her biniş için 1.20 euro 7 biniş 5 euro, 16 biniş 10 euro, 33 biniş 20 euro tutarındaki çoklu biletleri de alabilirsiniz. Biletler otobüs içerisinden alınabiliyor. Granada’da bir de LAC denilen hızlı transit otobüsler var, biletleri duraklardaki makinelerden alınıyor.

Granada yürüyerek gezilecek bir şehir. Ama gezerken tepeler tırmanacaksınız, yokuşlar ineceksiniz. En iyisi şöyle diyelim; bu şehrin kalbi Plaza Isabel Catolica Meydanı, meydanda da onca Müslüman ve Yahudinin canının müsebbibi Kraliçe Isabel’in en masum haliyle bir heykeli var, aslında tas surat, nemrut bir şeymiş, belli… Neyse, o Meydanda kesişen iki ana cadde, Gran Via de Colon ve Reyes Catolicos caddeleri üzerinde bulunan yerler haricindeki gezilecek noktalara ulaşım bilgileri vereyim. Siz ona göre ister yürüyün ister otobüse binin. Bir diğer seçenek de gezi otobüsleri; bir luna park treni büyüklüğündeki vagonlardan oluşan bu tren, en dar sokaklara bile girebilyor ve bir günü 8 euro, iki günü 12 euro…

Aslında Granada Alhamra, Albaicin-Sacromonte, Centro, Realejo, Beiro, Chana, Ronda, Genil, Zaidin bölgelerine ayrılmış durumda. Ben gezerken bazı bölgeleri birleştirdim. Albaicin ve Sacromonte’yi birlikte ele aldım, Cartuja Manastırı gibi daha çok Beiro’ya yakın olan bir yeri Centro içindeki Gran Via de Colon içine dahil ettim. Bir iki günlüğüne Granada’ya giden birini, daha çok Alhamra, Albaicin, Sacromonte, Centro, Realejo bölgeleri ilgilendirir.

Gezilecek Yerler

Artık gezmeye başlayabiliriz. Kalkış noktamız Plaza Isabel Catolica Meydanı… Bu Meydanda yer alan heykel, Kraliçe I. Isabel’in Kristof Kolomba ‘Git dünyayı keşfet ama Hindistan’a gidiyorum deyip orada burada oyalanma’ diye icazet verdiği anın tasviri (bence tabii). Bu heykel 1892’de Roma’da yapılmış.

Isabel Catolica Meydanı’ndan başlayarak yola koyulalım; ilk olarak tabii ki, belki de tüm İspanya’nın en önemli tarihi merkezi olan El Hamra…

El Hamra (Al Hamra) General Life

El Hamra, Granada’nın olmazsa olmazı… Zaten Granada’ya gelen turistlerin çoğu da El Hamra için geliyordur, eminim. Hangi beğeni sıfatını kullansanız taşıyacak, hakkını verecek bir yer. İslamın hem sanat hem bilim dünyasında parladığı dönemlerden geriye kalan belki de en nadide mimari eser burası.

El Hamra, gerçekten büyüleyici bir yer. Bu topraklarda yok olan bir uygarlığın müthiş görkemli bir vedası… Bu görkem sadece biz sıradan ölümlüleri değil, ölümsüz diyebileceğimiz sanatçıları da etkilemiş. Washington Irving El Hamra Masalı’nı burada yazmış. Onun yanında, Salman Rushdie’nin Mağriplinin Son İç Çekişi’nde, Amin Maalouf’un Afrikalı Leo’sunda, Philippa Gregory’nin Mahkum Prensesi’nde, Federico Garcia Lorca’nın Kızkurusu Dona Rosita’sında, Paulo Coelho’nun Simyacı’sında, Ali Smith’in Kazara’sında,  El Hamra kendini göstermiş. Müzik de  El Hamra’ya kayıtsız kalamamış; Francisco Tarrega’nın Rucuerdo de la Alhambra’sı gibi… Isaac Albeniz, Claude Debussy, Manuel de Falla, Julian Anderson’da bazı eserlerinde El Hamra’dan esinlenmiş. Ayrıca Joseph Nicolas Pancrace Royer’in Zaide isimli bale eseri de El Hamra’da geçmekteymiş. Marcel L’Herbier yapımı El Dorado, Justin Kurzel yapımı Assassin’s Creed gibi filmlerde de El Hamra önemli rol üstlenmiş.

Siz bu bölümü okurken El Hamra esintili Recuerdos de la Alhambra size eşlik etsin…

Romalılardan kalma surların üzerine MS 889’da yapılan küçük bir kale, 13. yüzyılda Nasrid Emiri Muhammed ben Al-Ahmar tarafından kale-saraya dönüştürülmüş. 1333’de ise Granada Sultanı I Yusuf tarafından bugünkü muhteşem saray yapılmış.

1492’deki Hristiyan Reconquista döneminde ise, burası Ferdinand ve Isabel’in hakimiyetine girmiş, hatta Christopher Columbus keşiflerinin icazetini burada almış. Daha sonra kale içine V.Carlos 1526’da Kutsal Roma İmparatorlarına yakışır bir saray yapılmasını istemiş; Rönesans etkisinde Mannerist tarzdaki bu saray aslında hiçbir zaman tamamlanamamış.

Kırmızı anlamına gelen El Hamra, bu ismi yapı özelliklerinden değil ilk banisi Muhammed ben Al-Ahmar’dan almış, ahmar ismi de sakallarının renginden dolayı Nasiri Emiri’ne yakıştırılmış. Saray, Granada’yı yönettiği dönemde halifeler I.İsmail, I.Yusuf, ve V.Muhammed tarafından tamamlanmış. Aslında Nasirilerin çöküşünün başladığı dönemde bir güç gösterisi olarak, yeryüzündeki kendi cennetlerinin bir imgesi olarak yaptırılmış ama bugün hala İslam sanatının en nadide örneklerinden sayılmakta. Gerçi bir süre gözden uzak kalan, türlü kötü kullanımlara ve restorasyonlara uğrayan Saray, Napolyon sonrası tekrar gözlerin çevrildiği bir yer olmuş ve sonunda 1984’te Unesco Dünya Mirası Listesi’ne alınarak, herkesin hayranlığını kazanan bir turistik merkeze dönüşmüş.

El Hamra’nın en ilgi çeken bölümü Nasridi Sarayı. Diğer bölümler ise, Alcazaba, Generalife ve V Charles Sarayı…

Nasridi Sarayı, tam 1001 Gece Masallarından fırlamış bir yer… Birbirine geçmeli odaların açıldığı havuzlu avlular, taraçalar, oymalı kemerli kapılar, ahşap işlemeli tavanlar sizi masalsı bir dünyaya götürecek. Aynı zamanda bir saltanatın çöküşüne tanıklık etmiş bir yer, onun acısı da var içinde… Gezi Patio de Machua’dan geçilip Patio del Mexuar’da başlıyor; burada idari yapılar ve bir mescid var, Façade Comares ise süslenen bu alan Sultanın tebasını dinlediği ve yöneticilerle toplandığı yermiş. 1365’de yapılan yer, karşılaşacağımız müthiş taş ve ahşap işçiliğinin habercisi gibi. Buradan Patio de los Arrayenes’e geçiliyor. Dikdörtgen bir avluda bir havuz ve havuz çevresinde de alana ismini veren mersin ağaçlarından oluşan yerin duvarlarında, Allah’a ve Emir’e övgüler yazılı, çevresindeki odalarda kadınlara ayrılmış alanlar bulunmakta ve kuzeyde de sonradan eklenen kule Torre Comares mevcut. Bu bölümün bir kısmı V.Karl Sarayı yapılırken yıkılmış. Nasrid Sarayı’ndaki en büyük oda, Kraliyet Odası olarak da bilinen Salon de Embassador bölümü. 45 metrelik Comares Kulesinin bulunduğu yerdeki bu oda, her tarafı ince ince işlenmiş taş oymacılığı ile büyüleyici. 1334 ve 1354 arası yapılan ve Cennetin yedi katına atfedilen yapının tavanında ise Allahı öven yazılar yer almakta. Odanın  dışa bakan üç yüzeyinin her birinde üç pencere bulunmakta. Tavan mavi ve altın renkli süslemeler, duvarlar seramik ve taş işçiliği ile bezeli.

Nasrid Sarayı’nın en gözde noktası, Patio de los Leones… Nasrid mimarisinin seramik, taş ve ahşap işlemeciliğinin en güzel örneklerinin sağanağı altında kalıyorsunuz, nereye bakacağınızı şaşırdığınız bir yer burası… Aslanlı Meydan denen bu alanın ortasında aslan heykellerinin sırtlandığı bir havuz bulunmakta.

Granada

Havuz kenarındaki aslan heykeller, Casa de la  Moneda’dan getirilmiş ve havuzun kenarında İbn Zamrak’ın bir şiiri yer almakta. 124 beyaz mermerden sütunla çevrelenmiş bu alan, dört su kanalının cennetin dört nehrine ithaf edildiği, cennetin metaforik bir anlatımıyla özdeşleşiyormuş.  Nasridi  tarzda yaptırılan bu alan muhtelif odalara açılmakta… Bu odalardan biri Washington Irving Odası olarak biliniyor çünkü W.Irving, El Hamra Masallarını burada yazmış. Daha sonra bir geçitle, Albayzin ve Sacromento manzaralı verandaya geleceksiniz. Jardin de Lindaraja’dan geçince yol sizi sarayın banyosu Banos Reales ve iki kız kardeş diye bilinen Sala de Dos Hermanas’a götürecek; bal peteği desenli bir tavanı olan bu salon, Sultan ve ailesinin yaşadığı bir dizi odanın merkezini oluşturmaktaymış ve bu isim salonun döşemesindeki iki mermer sütundan dolayı verilmiş. Sala de los Abencerrajes’in bir öyküsü var; adını Abdullah Muhammed’in rakibi olan aileden aldığı söylenen odada, ziyafete katılan bu aile öldürülmüş. Tavanındaki geometrik desenler ise Pisagor teoreminden ilham almış. Aradaki muhteşem oda ise Sala de los Reyes; burası şölenlerde kullanılan bir salonmuş, deri üzerine yapılmış tavan resimleri özellikle dikkat çekici. Palacio del Partal ise, El Hamra’nın en eski sarayından geri kalan kemerli portiko ve bir kulenin bulunduğu alan ve Nasridi Sarayı’nın da çıkışı.

Buradan ağaçlıklı yollardan, küçük bahçelerden geçilerek karşı tepede bulunan Generalife’a gidiliyor… Sultanların yaz bahçesi olan  Generalife, yüce cennet bahçesi anlamında kullanılmaktaymış. 1300’lerin başında III. Muhammed tarafından yaptırılan bahçe, Endülüs’teki Mağribi tarzdaki en güzel bahçe. Şimdilerde müzik ve dans festivallerine ev sahipliği yapıyormuş.  El Hamra’nın karşısındaki tepelik araziye kurulan bahçeye türlü çiçeklerle süslenmiş bahçeler arasından gidiliyor. Patio de Polo’dan bahçelere giriş yapılıyor, burası aslında Saraya atla gelen misafirlerinin atlarının bağlandığı yermiş. Sol tarafta Patio de la Acequia, ortasında uzun bir havuzun bulunduğu kapalı bir bahçe. Sağ tarafta Patios de los Cipreses var, diğer adıyla Patio de la Sultana; yüzyıllar ötesinden bugüne ulaşan dedikodulara göre,  burada Sultan Ebü-l Hasan’ın karısı Zoraya, aşığı ile buluşurmuş ve durum, bahçenin adına yapışıp kalmış. Buranın ötesinde üzerinde su akan merdivenler ve daha da ileride  Jardines Altos bulunmakta. Bütün bu bahçelerden, havuzlardan geçildiğinde de karşınıza bir seyir terası Sala Regia çıkıyor.

Sarayı çevreleyen surlar olan Alcazaba, dışarıdan bakıldığında Sarayın heybetini yansıtan yer ve şehrin harika manzaralarını buradan görebilirsiniz. Burası 13. yüzyıl başında yapılmış, Sarayın en eski bölümü. Eski sur etrafında, kaleyi koruyan askerlerin evleri ve hamamlarının kalıntıları hala görülebilmekte. Alcazaba surları arasında bulunan Torre de la Vela, Isabel ve Fernando’nun fetih bayraklarının ilk dalgalandığı surmuş.

El Hamra’nın önemli bir bölümü de Palacio de Carlos V, 16. yüzyılda yapılmış. Hanedanın yazlık sarayı olarak, Rönesans tarzında bir arena şeklinde yapılan iki katlı binada, bugün Museo de la Alhambra ve Museo de Bellas Artes müzeleri bulunmakta.

El Hamra’ya Plaza Nueva’dan gelirseniz Cuesta de Gomerez ‘den geçip 15. yüzyıl yapımı Granada Kapısı’na ulaşacaksınız. Ormanlar, derecikler, heykeller arasından çıkacağınız yolun sağını takip ederseniz Torre Bermejas’a varacaksınız. Bu koca kare kuleler genelde kapalı oluyor ama buradan Granada manzarası nefis. Sol taraftan giderseniz Puerta de Justica’ya varacaksınız. Burası eski günlerde ana giriş olarak kullanılan Mağribi tarzında bir yapı.  Buranın biraz üstünde Alcazaba ve Palacio de Carlos V arasında Plaza de los Aljibes yer almakta, hemen yanında da 13. yüzyıl yapımı  Puerta del Vino bulunmakta. Daha içeride ise Iglesia de San Mary görülebilir. Daha arkada ise, pansiyonlara, otellere açılan Silla del Moro bulunmakta.

Buralar buram buram tarih kokan yerler; belki de aslanlı havuz başında I. Yusuf en sevdiği oğlu İsmail’i kucaklarken, diğer oğlu V. Muhammed kıskançlıkla onları seyretmiştir, ya da şehrin yeni fatihleri teraslardan zafer sarhoşluğu içinde şehir manzarasını seyretmişlerdir. 

El Hamra’da V Carlos Sarayı, bugün iki müzeye ev sahipliği yapıyor; Museo de Bella Artes ve Museo de Alhambra…İlk katta El Hamra Müzesi birbirine geçmeli yedi odada Mağribi sanatının ve gündelik eşyalarının nadide örneklerine ev sahipliği yapıyor. İkinci katta ise Güzel Sanatlar Müzesi’nde 9 odada 15-20. yüzyıl arasındaki İspanyol ressam ve heykeltraşların eserleri sergilenmekte… Müze’den aklınızda kalacak en önemli isim Alonso Cano; bir çok mimari şahesere imzasını atan bu ismin resim ve heykellerini de burada görme şansınız olacak. Müze, Rönesans ve Mannerizm, Granada Baroğu, 19. ve 20. yüzyıl ressamlarından oluşan bölümlere ayrılmış. Ama Müzeden çok şey beklemeyin, hele ki El Hamra’yı gezdikten sonra giderseniz pek bir şeye benzetemeyebilirsiniz. Burası pazartesi kapalı, salı 14.30-20.30, çarşamba-cumartesi 09.00-20.30, pazar 09.00-14.30 arası ziyaret edilebilir, giriş 1,50 euro.

El Hamra’ya  Plaza de Isabel Catolica Meydanı’nın ilerisindeki Cuesta Gomerez’i izleyerek çıkabileceğinizi belirtmiştim. Burası seramikçilerin, kafelerin, flemenko gösterilerinin şenlendirdiği kısa bir sokak, sonra hemen Granada Kapısı’ndan parka giriyorsunuz. Çok güzel, surlar boyunca yeşillikler içinde kıvrıla büküle giden bir yol ama yorucu olabilir; ne de olsa El Hamra’da sizi zevkli ama uzun bir yol bekliyor. Onun için eğer yürümek istemezseniz, Plaza de Isabel Catolica’nın hemen yanındaki Pavaneras’tan kalkan C3 hatlı dolmuşa binebilirsiniz, kapı önünde kadar götürüyor.

Tabii asıl sorun El Hamra’ya bilet bulabilmekte…  Özellikle yaz sezonuysa, kapıdan bilet bulabilmek çok zor, özel turlara yüksek meblağlar ödemek zorunda kalabilirsiniz. Onun için en iyisi, seyahatiniz planlar planlamaz ‘ticktes.alhambra-patronato.es’ sitesinden biletinizi almanız. El Hamra ve Generalife’ı kapsayan genel bilet 14.85 euro… Başka seçenekler de var: Nasrid Sarayı’nı gece gezmek 8.00 euro, sadece Generalife ve Alcazaba’yı gezmek 7.00 euro, Genelife’ı gece gezmek 5.00 euro ve  El Hamra ve Rodriquez Acosta Vakfını birlikte gezmek 17.00 euro gibi…

Biletinizdeki saat, Nasrid Sarayı’na giriş saati ve bu saatten daha önce sıraya girmenizde fayda var. Size önerim erken gelip önce Alcazaba ve Carlos V Sarayı’nı gezmeniz. El Hamra’ya giderken internetten aldığınız biletin çıktısını götürmeniz gerekir. İnternetten bilet almadıysanız, El Hamra girişinden ya da Calle Reyes Catolicos üzerindeki Tienda de la Alhambra mağazasından şansınızı deneyebilirsiniz. Dahası, Endülüs’teki diğer şehirlerden de El Hamra’ya tur düzenleniyor; oralara gitmişken  bu kadar önemli bir yeri riske atmayın, önceden bilet alın. İnternette, bazen yerin olmadığı görünse de pes etmeyin, zaman zaman ek biletler konuyor.  Size bir tavsiye daha; akşam saatlerine bilet aldıysanız ayağınızı çabuk tutmanız da fayda var çünkü kapanış saatine kadar gezemezseniz kendinizi dışarıda buluyorsunuz. Ben son gidişimde  aslanlı havuz ve avlunun resmini çekebilmek için saçlarını savura savura poz veren bir kadını beklediğim için Generalife’ı hakkıyla gezemedim. El Hamra 15 Mart-14 Ekim arası 08.30-20.00 arası, ayrıca salı-cumartesi 22.00-23.30 arası; 15 Ekim-14 Mart arası 08.30-18.00 arası, ayrıca cuma-cumartesi 20.00-21.30 arası açık.

Şehir Merkezi

El Hamra’dan dönüşte Calle Reyes Catolicos boyunca Isabel Catolica Heykeli’ne doğru yürürseniz şehrin merkezine varırsınız.Heykelin kesişme noktası olan Calle Reyes Catolicos ve Gran Via de Colon’u esas alarak bu bölgedeki önemli yerleri gezeceğiz şimdi. Eğer bu noktaya uzak bir yerde konaklıyorsanız, LAC, C1, C2, SN1 ve SN4 hatlı otobüslerle gelebilirsiniz.

Catedral Santa Maria de la Encarnacion- Capilla Real

Granada’nın diğer bir görkemli yapısı da Granada Katedrali (Catedral Santa Maria de la Ercarnacion).  Sırtınızı Isabel Catolica Heykeli’ne döndüğünüzde, Gran Via de Colon üzerinde dümdüz yürüyerek 3 dakikalık mesafede olan bu Katedral, gezginler için önemli bir merkez. Katedral, şehrin ana camisinin üzerine 1523’de yapılmaya Gotik tarzda başlanmış, sonra Rönesans havasına sokulmuş, yapımı sırasında farklı mimarlar  devam etmiş ve tamamlanması 1561’yi bulmuş. Dış cephesi gayet çarpıcı olan Katedral’in iç yapısı 1667’de ise tamamen değiştirilip Barok tarzda yeniden yapılmış. Ana girişteki üç kemerli kapının üstünde Katolik krallarının ile havarilerin heykelleri bulunuyor.

Metal, taş ve seramik süslemeleri ile göz dolduran şapellerden en önemlisi Nuestra Senora de la Antigua Şapeli. Katedral iki kuleli olarak tasarlanmış ancak biri, planlanandan daha kısa olarak yapılmış. Kubbenin altında yer alan 16. yüzyıl pencerelerinde  Juan del Campo’nun Pieta’sı görülebilir. Katedral yapımında görev alan Granadalı mimar Aonso Cano’nun mezarı da burada yer almakta. Katedral, vitraylarla süslenmiş şapelleri ve Rönesanstan Baroğa uzanan mimarisiyle mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Katedral pazartesi-cumartesi 10.00-18.30, pazarları ve tatil günleri 15.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor ve giriş 5 euro.

Katedral, şehrin ana caddesi Gran Via de Colon üzerinde ama girişi arka tarafta Plaza de Pasiegas’ta.  Burası tarihi bir merkez. Katedralin hemen karşısında ise Universitad Literiria var. V. Carlos tarafından 1526’da yaptırılan bu Üniversite binasında  bugünlerde Azize Teresa ile ilgili bir sergi yer almakta ama binanın kendisi belki daha ilgi çekici olabilir.

Bu alanda diğer önemli yer ise, Capilla Real… Katedral’e bitişik, 1505-1521 yılları arasında yapılan kilise,  başta Kraliçe  Isabel ve Kral Fernando’nun olmak üzere kraliyet mezarlarının olduğu bir yer. Gotik tarzda yapılan bina tamamlanmadan kral ve kraliçe ölünce bir süre vücutları San Francisco Manastırı’nda korunmuş. 1521’de Carlos V tarafından kral ile kraliçenin vücutları ebedi istirahatgahlarına taşınmış.  Buraya 1518 yapımı ticari merkez olarak yapılan bir bölümden giriliyor. Burası Aziz Ildefonso Şapeli, Katedral Kapısı ve Kutsal Haç Şapelinin bulunduğu bölüme açılıyor. 47 metre yükseklikteki Capilla Real, bir kapıyla Katedrale bağlanmakta. Vitray süslemeleri, Carrera mermerinden figürleri ile Alonso Cano’nun eserleri göze çarpan yerleri. Sunak ise ayrı bir ihtişam taşıyor. Botticeli, Memling, Perugino ve Van der Weyden’in resimleri de kaçırılmaması gereken eserlerden. Kilisede ayrıca aralarında Kral Fernando’nun kılıcı, Kraliçe Isabel’in tacının da bulunduğu kraliyet eşyalarının sergilendiği küçük bir müze bulunmakta. Resim çekmek yasak ama taş, ahşap, metal işçiliğin birbirini tamamladığı bu muhteşem yer zaten unutulacak gibi değil, ben yine de Isabel’in tacının resmini çekebildim.  Burası pazartesi-cumartesi 10.15-18.30 arası, pazar 11.00-18.30 arası açık ve giriş 4 euro.

Palacio de la Madraza

Gran Via de Colon üzerinde metal işlemeli bir kapıyla girilen Calla Oficios bizi karşısında yer alan1349’da I Yusuf tarafından kurulan Medrese binasına götürür. Granada’nın ilk üniversitesi olan ve öğrencileri arasında felsefeciler, sanatçılar, yazarlar, doktorlar bulunan bu yapı Fernando II tarafından 1500’de belediye binasına dönüştürülmüş. 1722’de yapılan müdahalelerle Mağribi tarzından çıkarılıp barok havaya sokulan yapının en nadide yeri, Mağribi döneminden kalan mihrabı. Şimdilerde Granada Üniversitesi’nin parçası olan Medresenin ilk bölümü ücretsiz görülebilir ama diğer bölümleri gezmek için 2 euro ödemeniz ve rehberli tura katılmanız gerek. Burası her gün 10.30-20.00 arası gezilebilir.

Centro de Arte Jose Guerrero

Yine Calle Oficios üzerinde; Medrese’nin yanında, Katedralin karşısındaki bu yer, çağdaş sanat müzesi ve 10.30-14.00 ve 16.30-21.00 arası ziyaret edilebilir. Kendi kalıcı sergisinin yanında daha çok geçici sergilere ev sahipliği yapıyormuş. Ama ben gitmedim. zamanım varken yine de gitmedim. Çünkü burası aslında gezimin son demlerine denk geldi ve gezi boyunca en alakasız yerlerde; bir eski malikanede, bir manastırda, enstalasyon diye gözlerini belerte belerte bakan oyuncak bebekler, oradan buradan sarkıtılmış türlü öteberi görmekten başım döndü. Ben gitmedim ama burası gezi rotanızın üstünde, girişi ücretsiz, isterseniz buyrun…

Alcaiceria

Buraya kadar gelmişken alışveriş de yapalım derseniz Alceiceria, otantik bir ortamda baharatlar, kumaşlar, hediyelik eşyalar, elbiselerle dolu bir pazar, biraz İstanbul’un Mısır Çarşısı kıvamında. Her ne kadar Mağribi pazarı olarak kurulsa da her yolun Roma’ya çıkması gibi, buranın isminin kökeninde de bir Roma olayı varmış; kelimenin Arapça aslı al Kayser-ia’dan geliyormuş ve 6. yüzyılda Romalıların Araplara ipek satma izni vermesi üzerine Kayser’e teşekkürlerimizle gibisinden bir anlam içeriyormuş. Pazar haline dönüşmesi 15. yüzyılda olmuş. Bugün, hala renkli, hala ekzotik  ve canlı…

Corral de Carbon

Hazır merkezdeyken, yine bu civardaki Granada’daki Mağribi döneminden kalan tek han olan Corral de Carbon’a da uğramakta fayda var. Bu günlerde kültür merkezi olarak kullanılan bu yer, bir zamanlar tüccarların konakladığı, toptan satışların yürütüldüğü bir hanmış. 1336 yılında yapılan iki katlı  binanın en büyük süksesi giriş kapısındaki Mağribi tarzdaki süslemeler. Ticaretten sanata uzanan renkli bir geçmişe sahip bu bina, şu haliyle geçmişinden pek bir sır vermiyor bize, içi gayet sıradan… Burası Plaza Isabel la Catolica’nın biraz ilerisinde, Calle Mariana Pineda’da, her gün saat 09.00-19.00 arası ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz.

Sacromonte ve Albaicin

Bir ziyafet sofrasından bahsedeceksek Granada’da ana yemek elbette ki El Hamra ama Sacromonte ile Albaicin de, Granada’nın tadı tuzu, sofranın sürprizi… Plaza Nueva’dan yukarı, Darro Nehri boyunca Cuesta del Chapiz’e kadar yürüyüp oradan sola yukarı saptığınızda yol sizi Albaicin ve Sacromonte’ye götürecek. Dik bir yokuşla çıkılan bu yolun sağ tarafı Sacromonte, sol tarafı ise Albaicin.

Kutsal mağaralar olarak tanımlanan Santas Cuevas, Sacromonte’nin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Kutsal mağaralar da biraz masal biraz gerçek olaylara dayanıyor galiba; burada İmparator Neron zamanında yakılarak öldürülen Granada’nın ilk psikoposu Elvira’lı Caecilius ve 11 takipçisinin vücudundan kalanlar ile birlikte bulunan Los Plomos olarak tanınan kurşun levhalar buranın önemini artırmış. 1595’de bulunan ve latin ve arapça yazılmış 22 kurşun levhanın daha sonra sahte olduğu savunulmuş. Bu levhaların içeriği, Hristiyan olan Mağribilerin İslam ile Katolikliğin ortak yönleriyle  bulmaya yönelikmiş. Daha sonra 16 yüzyıl sonunda burada ilk mağara evler görünmeye başlamış. ama bu tür yerleşim 19 yüzyıla kadar çok rağbet görmemiş.

Gittikçe burası çingenelerin yerleşim alanına dönmüş ve flamenkonun doğduğu yerlerden biri olarak kabul edilmiş. Günümüzde ise hafiften turistikleşmiş Flamenko gösterilerinin ana merkezi durumunda. Sacromonte, flamenkonun doğduğu yerler olarak kabul gören mağara evleriyle ünlü. Bunun dışında ise, Ermita del Santo Sepulcro Kilisesi ve Valparaiso Dağı tarafında Abadia del Sacromonte Manastırı, buranın görülmeye değer yerleri. 17. yüzyıl yapımı olan manastır civarındaki mağaralarda Aziz John’un hacı bulunmuş. Ben Sacromonte’deki kiliselere gitmedim ama zamanınız ve ilginize göre ziyaret etmek isterseniz pazartesi-cumartesi sabahları 10.00-13.00, pazar sabahı 11.00-13.00 arası ziyaret edilebilir. Öğleden sonraları ise pazartesi-pazar yazın 17.00-19.30, kışın 16.00-18.00 arasında gidilebilir. Giriş 4 euro

Sacromonte’ye Katedralin önünden geçen  C2 ile gelebilirsiniz. Mağara evlerde düzenlenen gösteriler yanında bu bölgenin bir önemli yeri de, bu mağara evlerin ve Flamenko kültürünün tanıtımına yönelik  Museo Cuevas de Sacromonte. Bu müze de dahil olmak üzere, gezi boyunca Flamenko kültürü ile ilgili gördüklerim, denediklerim     Endülüs’te Flamenko            yazımda yer aldığından bu konuyu bitirip geziye devam ediyorum.  Ayrıca burada bir de pazartesi-perşembe günleri 10.00-13.00 arası gezilebilen Museo Mujer Gitana var ama ben hiç açıkken denk gelmedim.  Şimdi önce Albaicin’i gezelim, Plaza Nueva’dan başlayarak…

UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunan Albaicin, birbirine bağlanan daracık yolları, beyaza boyalı evleriyle bir Arap mahallesi. Puerta Nueva’dan başlayıp Cuesta de la Alhacaba’ya kadar uzanıp Puerta de Elvira’yı içine alan bu bölgede, gezi planlarınıza dahil edeceğiniz bir çok yer var. Puerta Nueva’da dikkatinizi ilk olarak Real Chancilleria çekecek. Burası, 1530’da Katolik hükümdarlarca yaptırılan Kraliyet Yüksek Mahkeme binası…Diego de Siloe tarafından yapılan bir binanın ön yüzü Rönesans tarzında. Buradan Darro Nehri boyunca yürüyelim.

Biraz ilerleyince karşımıza Patio de los Perfumes müze/dükkanı çıkacak. 17. yüzyılda Markiz de Salar tarafından yaptırılan Rönesans malikanesi, bugün Parfüm Müzesi olarak hizmet veriyor. Parfüm hakkında bilgi alabileceğiniz, çeşitli kokuları  deneyebileceğiniz bu biraz da uyduruk müzenin en ilginç yanı evin kendisi. Ama daha böyle çok malikane göreceğiz.  Yine de görmek isterseniz 10.00-20.00 arası rehberli turlara katılabilirsiniz.

Bu noktada Darro Nehri’nin kıyısındaki bir kiliseye dikkatinizi çekmek isterim. Bu küçük ama etkileyici kiliseye göz atın. Almanzora Camisi yerine 1501’de yapılan Iglesia de Santa Ana, girişindeki Azize Ana heykeli ve iki yanındaki Meryem heykelleriyle dikkati çekiyor. Kilise, Korint tarzı sütunları, Rönesans tarzı kapısı ve Mağribi havasıyla ve içindeki şapelleriyle ilginizi hak ediyor. Mariana Pieneda vaftiz edilmiş ve Granadali ressam Jose Riseno ile ilk siyahi şair Juan Latino’nun mezarları da burada. Giriş 2 euro ama asıl önemli olan açık yakalamak. 

Bu yol üzerinde, şehrin tarihine tanıklık etmiş bir çok yapıyı göreceğiz. Bunlardan biri de Palacio Mariana Pineda. Granada’da doğan ve 1831’de yine Granada’da ölen özgürlükçü kadın kahraman Mariana Pineda’nın evi  olan ve bugün bir butik otel olarak kullanılan yapı, aslında 1644’de yapılmış, tavanı, kuyusu, kileri o günlerden kalmaymış. Bu malikanenin tadını çıkarmak isterseniz El Hamra manzaralı 5 odasından birinde kalabilirsiniz.

Aynı yol bizi El Banuelo/ Banos Arabes’e getirecek. 11. yüzyılda yapılmış olan hamam, Mağribi hamamlarına iyi bir örnek. Roma hamamları mantığıyla sıcak-ılık-soğuk odalardan oluşan bu hamam, üstündeki ev sayesinde Hristiyan dönemini yıkılmadan atlatmış. Hristiyanlar Arap hamamlarını fuhuş merkezi olarak gördüklerinden yok etmişler ama geriye kalan bu hamam, o dönemlerin havasını bugüne taşımakta; tabii artık o günlerde ne yaşandıysa yaşanmış, o kadarını göremiyoruz.

Eğer hamamlarda, geçmişin izlerini değil bugünün masajını tercih ederseniz Aljiba San Miguel, Arab Baths Elvira, Hammam Al Andulus, Royal Spa gibi yerlerde, masajlı masajsız hamam keyfini 23-50 euro arası fiyata yaşayabilirsiniz. Hammam Al Andulus’dan yaz sıcağında içeriden perperişan pancar kırmızısı suratlarla çıkanları gördükçe burası gerçek bir hamam dedim.

El Banuelo 09.00-14.15 ve 17.00-20.15 saatleri arasında gezilebilir. Fiyatı 5 euro ama bu fiyata Casa Horno de Or ve Palacio Dar al-Harra’da dahil.

Casa Horno de Oro, Hamamın biraz yukarısında, aynı isimli ara sokakta. 15. yüzyıl sonlarında yapılan yapı, geleneksel avlu etrafında 2 kattan oluşuyor, Mağribi tarzı kemerli geçişlerle birbirine bağlanan odalarda bugün resim ve fotoğraf sergileri düzenleniyor.

Palacio Dar al-Horra ise muamma. Neredeyse yarım gün onu ararken tüm Alabaicin’i keşfettim, hatta Belçikalı ressam Max Moreau’nun gizli saklı evini dahi buldum ama burayı bulamadım. Haritadaki işaretlenen yerde Santa Isabel la Real Manastırı vardı. Neden sonra anladım ki, Sultan XI Muhammed’in eşi Ayşe için yapılan bu Nasridi dönem malikanesi, Santa Isabel la Real Manastırı’nın bir bölümü haline gelmiş ve Manastırın arka tarafına düşüyormuş. Neyse, ben burayı bulacağım diye epey bir zaman harcadım,  zaman kaybı ve yorgunluk; bari siz yanmayın.

Darro Nehri’ne geri dönersek, burada bir başka (bence) turist tuzağı müze Museo Inquicision var. Bir Engizisyon Müzesine Cordoba’da gitmiştim, Granada’da gitsem mi diye düşünürken, burada akşamları Flamenko gösterisi düzenlendiğini öğrenince bir taşla iki kuş vurmaya karar verdim ama gösteri zamanını yanlış gördüğümden kuş falan kalmadı ortada. Neyse siz gitmek isterseniz giriş 6 euro, pazartesi-pazar günleri 10.30-21.00 arasında açık. Darro üzerinde bir köprü kalıntısı göreceksiniz: Puerta de los Tableros… Alcazaba ve El Hamra arasında su tedarik yapıları olarak 11. yüzyılda yapılmış çiftli kapıdan geriye kalanlar bunlar.

Burada ayrıca Casa de las Chirimias’a göz atabilirsiniz. 1609 yapımı bu yapı 25 m’ lik kare bir alana iki kat olarak yükselmekte; burası zamanında belediye meclisi müzik çalışmaları için tahsis ettiği bir yermiş. Nehir boyunca belki de en önemli yerlerden biri Casa de Castril ve oradaki Museo Arquelogico… 1539’da yüzyılda Rönesans tarzında yaptırılan bu malikane bugün Granada’nın Paleotikten Mağribi dönemine kadar, geçmişine ışık tutmakta. Granada, ilk insan yerleşimlerinin göründüğü alanlardan ama müze, bu köklü geçmişi yansıtacak çapta bir yer değil. Bir Rönesans malikanesinde, El Hamra manzarası eşliğinde birkaç antik obje görmek ilginç olur derseniz 1,5 euro ödeyerek gezebilirsiniz.

Darro boyunca bir önemli yer de Casa de los Pisas ve Museo San Juan de Dios… Bu Gotik tarzlı, Mağribi havalı malikane, Pisa ailesi tarafından 1492 civarında yaptırılmış, kraliyet ailesine önemli hizmetler veren bu aile San Juan de Dios’yu evlerinde ağırlamışlar. Granada’nın sevilen bir ikonu haline gelen San Juande Dios, 1550’de bu evde ölmüş. Portekiz de doğan San Juan de Dios, 1536’da Granada’ya gelmiş; o zorlu zamanlarda Duarte kendini hasta ve yoksul insanlara adamış, zamanla şehrin azizleri arasında sayılmış.

O nedenle Granada’da kaldığı bu ev önemli.  19 yüzyılda bu ev, Hospitaller Tarikatı tarafından alınmış ve San Juan’a adanmış. Burası rehber eşliğinde geziliyor. Ben o turda burayı gezen tek kişiydim ve rehber San Juan’ın dua ederken öldüğü odayı, yatağı ve ölüm anını tasvir eden heykelini uzun uzun anlattı. Bir dönem malikanesini gezmek, San Juan’ın kaldığı oda penceresinden de görülebilen Neogotik şapeli görmek ilginç olabilir. Ayrıca Hospitallerin dünyanın dört bir tarafından gönderdiği, yerel malzemelerle yapılmış hediyeler de ilginizi çekebilir. Bugün hala Müzenin arka tarafında bir huzur evi bulunmaktaymış. Gezmek isterseniz 10.00-14.00 arası 3 euro karşılığında içiniz bayılana kadar San Juan hakkında bilgi alabilirsiniz…

Yolumuza devam edersek Convento de Santa Catalina de Zafra’yı göreceksiniz. Bembeyaz boyalı bu Manastır, 1540’da Hernando de Zafra’nın dul eşi tarafından yaptırılmış. Alışverişten dönen rahibelerin girişleri sırasında görebildiklerimle sınırlı burası, almadılar tabii beni içeri… Ama Casa Zafra ziyarete açık ve 09.00-14.30 ve 17.00-20.30 arasında ücretsiz gezilebilir. Mağribi tarzındaki bu 14. yüzyıl malikanesi, bugün çağdaş sanat eserlerine ev sahipliği yapıyor. Mermer havuzu, serin avlusu yanında 16. yüzyılda eklenen ikinci katta, atık malzemelerden yapılan giysiler sergilenmekte; bir şeye benzemiyorlar haliyle. 

Bu yol üzerinde değineceğimiz son yapı da Convento de San Bernardo. Manastır’ın kuruluşu 1683’e kadar uzansa da binanın yapımı 19.yüzyılı bulmuş. Endülüs Baroğu ile klasik tarzın harmanlandığı Manastırda, tatlı ve şekerleme satışı da yapılıyormuş, tabii açık bulursanız. Hemen aynı yol üzerindeki bir kilise de Iglesia de San Pedro y San Pablo; 1559-1594 yılları arasında Mağribi-Rönesans tarzda yapılan bu kilise, Granada’daki ilk haç şeklindeki kiliseymiş.

Albaicin bölgesindeki manastırları gezebilmek hüner istiyor. Hadi Convento de San Bernardo zaten turistik bir yer değil ama Monasterio de la Concepcion/Museo Conventual, turist broşürlerinde ziyaret saatleri belirtildiği halde bir türlü göremediğim yerlerden oldu. Darro’ya paralel ama daha içeride olan bu Manastıra, belirtilen saatlerde gittim, zilini çaldım, kapısını yumrukladım; nafile… Sonunda güleç yüzlü ama belli, beni başından atacak bir rahibe, İspanyolca bir şeyler dedi, bir yerleri işaret etti ama beni içeri almadı. Bahçesinden El Hamra’yı seyredebildim, bu da bir şey… Ama kuruluşu 1518’e giden ve içinde dönemin sanatçılarının değerli çalışmaları  bulunan Granada’nın bu  eski Manastırını görmeyi bir de siz deneyin derim. Ziyaret zamanı salı-pazar 10.45-13.00 arası, giriş 5 euro. Gezemezseniz dert etmeyin; önümüzde gezeceğimiz iki önemli manastır var.

Carrera del Darro bitiminde Cuesta del Chapiz’e dönüyoruz. Köşede Palacio de los Cordova bulunmakta. Burası 1530 ve 1592 yıllarında inşa edilmiş dış cephesi Rönesans, iç avlusu Gotik tarzda  olup 1983’ten  bu yana Belediye arşivi olarak kullanılmaktaymış. Ayrıca bina tören ve kutlamalar için de rezerve edilebiliyor. Sadece bahçesi ziyarete açık, giriş ücretsiz 10.00-14.00 ve 18.00-20.00 saatleri arasında gezebilirsiniz.

Hemen üstünde de Casa del Chapiz yer almakta; burası Sacromonte’ye ayrılan yolun tam köşesinde bir malikane. Aslında burası iki evden oluşan bir kompleks, iki Arap ailesine aitmiş ama Hristiyan fethinden sonra Hristiyan olmuşlar ve Lorenzo el Chapiz y Hernan Lopez el Feri isimlerini almışlar. Bugün burası İslam çalışmaları için ayrılmış bir bina. Ama bahçesi  ziyarete açık; giriş 2.00 euro, pazartesi-pazar 09.00-14.30 ve 17.00-20.30 arası El Hamra manzaralı bu bahçeyi dolaşabilirsiniz.

Yolun öbür tarafında da Carmen de la Victoria var; yine bir malikanenin bahçesi… Aslında burası 1945’ten beri Granada Universitesine ait bir yer ama bahçesi gezilebiliyor. Bu noktada  ‘Carmen’ olayına değinmekte fayda var. Bu carmenlerin Bizet’nin operasına konu olan kader kurbanı, bizim fettan Carmen ile hiç ilgisi yok; bu carmen olayı, Mağribiler döneminden yadigar evlerin bahçesine verilen bir isim; teraçalandırılmış, mozaiklerle süslenmiş alanlarda dönemin zevkine göre peyzajı yapılmış bahçe… Kesilmiş, biçilmiş, şekil verilmiş ağaçlar, şanslıysanız bir de El Hamra manzarası girer kadraja, o kadar… Ancak Generalife gibi görkemli bir bahçesi olan bir şehirde, onun bahçesi, bunun avlusu diye dolanmanın bir anlamı da yok, çünkü iş hem zaman hem enerji, hem de bazen para kaybına varıyor. Türkiye’de peyzajı  yapılmış  eli yüzü düzgün parklarda bu carmenlerden alasını görebilirsiniz, bu nedenle carmenler yolunuzun üstünde denk gelirse göz atın ama özellikle bunları gezi programınıza almanıza gerek yok bence. Carmen de la Victoria, Casa del Chapiz ve Albicin sokaklarında göreceğiniz Casa Cypresses ve Belçikalı sanatçı Max Moreau’nun malikanesinin carmenleri de bunlara bir örnek…

Artık sola, Calle de Agustin’den içeri girip Albaicin’in derinliklerine doğru yol alacağız.  Bizi El Hamra’nın panoromik görüntüsüne mest olacağımız bir alana getirecek bu yol. Alanda müzisyenler, sokak sanatçıları eşliğinde manzaranın tadını doya doya çıkarın. Bu alanda ayrıca görmeniz gereken bir kilise de var: Iglesia de San Nicolas… Bu gidişimde restorasyon geçirdiği için ziyarete kapalıydı ama daha önceki gezilerde görmüştüm.  1525’de eski bir caminin  üzerine  Mağribi ve Gotik tarzda yapılmış bu kilise 2 euro karşılığında gezilebiliyor. Beyaz boyalı, alçak kuleli, kemerli iç yapısı ile gayet sade bir yer. Kilisenin çevresinde Convento Santo Tomas Villanueva ve Granada Camisi bulunmakta. Hristiyan fethinden sonra yasaklanan İslam, son dönemde tekrar şehrin yaşantısına girmiş görünüyor; 2003 yılında açılan bu cami de bunun bir işareti. Ziyarete açık olan Caminin bahçe manzarası müthiş. Bu arada Caminin büyük pencerelerinin esin kaynağı İstanbul’daki Sultanahmet Camisiymiş.

Bu alanın hemen arkasında ise Iglesia del Salvador bulunuyor. 9.yüzyılda yapılan Granada Ulu Camisi yerine 1674’te  Mannerist tarzda inşa edilmiş. Kilise Bocanegra’nın Son Akşam Yemeği resmi, Pedro Duque de Cornejo ile Senor de la Sangre’nin yontularını da içeren zengin sanat koleksiyonuna sahip. Buranın bir görmeye değer yanı da, avlusu… Giriş 1 euro.

Plaza Nueva civarındaki bir kilise de, Iglesia de Corpus Christi… 16. yüzyılda Barok tarzda yapılan kilise, Granada kuşatması sırasında savaşan askerleri korumak için kurulan Corpus Christi Tarikatına aitmiş.

Göremediğim bir yer de Monasterio Santa Isabel La Real… Burası 1501’de Kraliçe Isabel tarafından kurulmuş. Ön yüzde kralların arması görülebilir, içini göremedim ama 16,17,18. yüzyıl sanat eserlerini barındırdığı belirtilmekte. Ben defalarca gittim, hiç açık görmedim ama rivayet odur ki, perşemce-cuma-cumartesi saat 11.00’de rehberli turlar düzenlenmekteymiş.

Buranın karşısında ise Iglesia San Miguel Bajo bulunmakta… Burası da eski bir caminin üzerine yapılmış, camiden geriye sadece sarnıç kalmış. 1528 yılında yapımına başlanan kilisede Gotik ve Rönesans etkiler görülmekte, kule ise Mağribi tarzdaymış.

Bu alanda bir önemli yapı da, Hospital de la Virgen del Pilar; 1630-1663 arası Rönesans tarzdaki bu hastane, şehir meclis üyesi tarafından saçkıran tedavisinin bulunmasına duyduğu şükranın ifadesi olarak yaptırılmış.

Albaicin’de ilginizi çekecek bir yer de Aljibe del Rey veya Museo del Agua… Mağribi dönemden kalan su sarnıcının görülebileceği bu yer, ücretsiz ziyaret edilebilir, burası da Monasterio Santa Isabel La Real yanındaki geniş parkın arkasında.

Albaicin’de dikkati çeken diğer bir yapı Puerta Elvira ve çevresindeki Real Hospital. Puerta Elvira, Granada’nın geriye kalan şehir kapılarından. Abarqueros Sokağı ardında da şehir surları görülebilir. 11. yüzyıldan kalma Puerta Elvira eski Müslüman şehir duvarının ana parçalarından ve zamanında Granada’ya açılan bir kapı. Hemen yanında görkemli havuzuyla Elvira Parkı, var. Real Hospital, 1504’te Kraliçe Isabel ve Kral Fernando tarafından kurulmasına karar verilen ve 1511’de yapımına başlanan bir hastane, yıllar içinde amacı değişmiş, bir ara fakir ve muhtaçlara bakım ve sığınma yeri olarak kullanılmış, hatta adını sık sık duyduğumuz San Juan de Dios deli diye buraya hapsedilmiş. Hristiyan Hanedanı tarafından Granada’da kurulan ilk yapılardan olan bu hastane, zührevi ve akıl sağlığıyla ilgili hizmet vermiş. Şimdi ise üniversite bünyesinde ve niye şaşırayım ki, bazı bölümlerinde yerlere atılmış plastik insanlar şeklinde  akıllara ziyan enstalasyonlar bulunmakta. Hastane yakınında da Iglesia del Hospitalicos görülebilir. Buranın hemen arkasında da Fray Leopoldo adına bir vakıf ve modern bir kilise mevcut.

Pena la Plateria, Albaicin’de bulunan  Granada’nın en eski Flamenko klüplerinden; 1949’da kurulmuş ve her perşembe saat 22.00’de Flamenko gösterisi düzenlenmekte. Ayrıca ön tarafta iddialı bir de restorantı var.

Albaicin sokaklarında dikkate değer bir yapı da Casa de Porras… Arması başka aileye ait olsa da Rönesans ve Mağribi tarzlarının harmanlandığı bu 16. yüzyıl malikanesi belediye meclis üyesi Porras ailesine aitmiş. Şimdi ise Granada Üniversitesi’ne bağlı bir birim ve sadece girişi görebiliyorsunuz.

Albaicin sınırlarında kalsa da bir zamanlar şehrin tam bittiği yerde bulunan Iglesia de San Ildefenso, 1553-1559 arasında Rönesans-Mağribi tarzda yapılmış ve burası Endülüs gezisi boyunca bir çok eserini göreceğimiz çok yönlü sanatçı Alonso Cano’nun vaftiz edildiği yermiş. Önünden geçeceğimiz bir başka malikane de, 16 yüzyılda Nasrid-Mağribi tarzda yapılan Casa Morisca el Corralon.

16 yüzyılın başlarında eski bir caminin yerine yapılan  Iglesia de San Juan de los Reyes, Müslümanlıktan Hristiyanlığa geçenlerin toplandığı ilk yerlerdenmiş, ayrıca Katolik Hükümdarların  ilk takdis yerlerinden biriymiş. Yan duvarı, ikinci bir kapı açmak için 19 yüzyılda yeniden yapılmış, minaresi ise Mağribi döneminden kalmaymış. Gotik ve Mağribi tarzlarının hakim olduğu bu kilise, benim için önünden defalarca geçilip gezilemeyen kiliselerden biri.

Bu Kilise’nin hemen yanında ise Casa de Agreda bulunmakta; 16 yüzyıl Manneriz havasını taşıyan bu malikane, dönemin yöneticilerinden Diego de Agreda’ya aitmiş. Ziyaret edilemiyor ama içi İspanyol Herraryen tarzında yapıldığı ve sunak taşında San Juan de Dios’nun dinlendiği belirtilmekte…

Albaicin sokaklarında  rastlayacağınız bir küçük kilise de İglesia de San Gregorio Betico. Psikopos Gregorio Betico önerisiyle 1593’de Barok-Rönesans tarzında yapılmış, Kilise’den aşağı doğru yürürseniz de, Alcaiceria’nın devamı gibi duran Caldereria sokağına girip Gran Via de Colon’a ulaşacaksınız. Bu ara sokak çok keyifli bir yer; alışveriş yapabileceğiniz gibi soluklanabileceğiniz kafeler, pastaneler, barlar bulunmakta.

Albaicin sokaklarında dolanmaya devam ediyoruz… Şimdilerde Endülüs Müzik Dökümasyon Merkezi olarak kullanılan Palacio de los Carjaval, 16. yüzyılda Mannerizm tarzında yapılmış.

Ziyaret edemeyeceğiniz ama önünden geçerken göz atabileceğiniz bir yapı da Manistan/Casa de la Moneda… 1365’de Nazari Kralı V Muhammed tarafından hastane olarak yaptırılan bu iki katlı bina, Hristiyan dönemde darphane, rahiplerin yatakhanesi, hapishane gibi amaçlarla kullanılmış, 1843’ten sonra terk edilmiş. Yapının avlusundaki havuz başındaki aslanlar bugün El Hamra’da sergilenmekte.

Albicin sokaklarında rastlayacağınız ilginç bir yapı da, 11 yüzyılda Zirid Hanedanlığından kalma bir minare olan Alminar de la Mezquitade la Morabit /Alminar de San Jose… Bir Mağribi camisinden kalan bu minaresinin alt kısmında Roma döneminden kalma temeller bulunmaktaymış, sonra Halifelik dönemi yapısı yükselmekteymiş, 1525’te de tuğlalı kısım eklenmiş. Minarenin bugün ait olduğu kilise  ise Iglesia de San Jose; bu Kilise 1517’de şehrin en eski camilerinden birinin üzerine yapılmış.

Albaicinde dolaşırken mutlaka uğramanız gereken bir yer de Plaza Larga… Granada, irili ufaklı bir çok meydandan oluşmakta, hayat bu meydanlarda akmakta. Burası şehir merkezine mesafesi olsa da çok canlı, renkli, bir yanıyla turistik ama yerel halkın da yaşadığı, şenlikli, tipik bir yer… Meydanda kurulan pazar da cabası… Buraya yolunuzu düşürün, Calle Panaderos ve Calle del Agua arasında sokaklarda dolaşın, pazarına göz atın, pastacılarında pasta tadın ve meydandaki kafelerde yorgunluk atın; burası günün tadını çıkaracağınız, eğlenceli bir meydan…


Albaicin gezimizde uğrayacağımız son nokta ise Iglesia de San Cristobal… 16. yüzyılda eski bir caminin yerine yapılan bu kilise, Mağribi özelliklerini hala taşımakta; bunun yanında Gotik ve Rönesans tarzında hissedildiği bina, Albaicin’in en yüksek noktasında.  Kilisenin hemen karşısındaki seyir alanında, Sierra Neveda Dağları’na yaslanmış El Hamra manzarasının tadını çıkarın. Biraz ilerde ise Katedral ve Gran Via’nın manzarası sizi etkileyecektir. Eğer bu manzaraya karşı Flamenko gösterisi izlemek isterseniz, Tablao Flamenco’da hemen yanıbaşınızda. Buraya yürüyerek gelmek zor olabilir, N8-N9-C2 dolmuşları ile gelebilirsiniz. Burası iyi ki Granada’ya gelmişim diyeceğiniz yerlerden biri. Dinlendikten sonra şimdi merkeze dönüyoruz. Daha gezilecek yerler var.

Gran Via de Colon ve Centro Bölgesi

Şimdi Plaza Isabel Catolica’dan başlayıp Gran Via de Colon ile San Jeronimo ile San Juan de Dios caddeleri arasında kalan yerlere göz atacağız. Plaza Isabel Catolica’dan bakınca, bu caddenin başında karşılıklı duran Art Nouveau tarzında muhteşem binalar, modern Granada hakkında bize ipuçları verecek. Ama hemen yolun sağındaki girişten Calle Oficios ve Katedral ile şehrin Orta Çağ havasına geri döneceğiz. Burası şehrin gündelik yaşantısının sürdüğü ana cadde. Neo barok tarzda eklektik bir bina olan 1933 yapımı Banco de Espana binası da sağ tarafta gözünüze çarpacaktır. Şehrin yakın geçmişine ait bir bina da Iglesia del Sagrado Corazon; 20 yüzyıl başlarında şehrin yeniden düzenlenmesi sırasında yapılan bu Kilise, Mağribi tarzda tuğla döşeli ve sivri kemerli pencere ve kapılarıyla Gotik tarzı içermekteymiş.

Mağribi tarz ile Gotik uslubun bileşimi olarak yapılan kilisede, 1989’dan beri her Çarşamba günü Çingeneler Kardeşliği kutlamaları yapılmaktaymış. Gran Via üzerinde göreceğiniz bir yapı da 1500-1540 yapımı olan Monasterio de Santa Paula; eski Arap evlerinin üzerine kurulan bu Manastır bugün lüks bir otel olarak kullanılmakta ama kilisesi hala mevcut, kiliseyi gezmek için San Paula Sokağı’ndan girmeniz gerekecek.

Benim bu cadde üzerinde size tavsiye edeceğim yer ise, Galeria de Arte Granada Capital. Granada’ya her gidişimde bu galeride gördüğüm Granada temalı resimlere hayran oldum, ilgilenirseniz sizde bir göz atın. Bu yol üzerinde tavsiye edeceğim bir yer de  Mercado San Agustin; hem yiyip hem alışveriş yapabileceğiniz büyük bir pazar burası. Akşam kapanıyor ama öğle yemekleriniz için ideal bir yer.

Gran Via de Colon’un paraleli diyebileceğimiz San Jeramino’da ilgimizi çekecek birkaç esere sahip. Katedral’den aşağı inerken önce Iglesia de los Santos Justo y Pastor karşımıza çıkacak. 1575’de barok tarzda yapılan Kilise, San Pablo Okuluna bağlıymış. Gösterişli girişi ve kubbesi ile haç şeklinde yapılmış bu Kilise 1799’da Santos Justo ve Pastor’a adanmış. 

Buranın hemen yanında koyu pembe boyalı bir yapı var; Palacio de los Beneroso 1533’de yapılanbu yapı Beneroso ailesine ait bir malikaneymiş, 1702’de San Bartolome ve Santiago okuluna devredilmiş, bugün halen öğrenci yurdu olarak kullanılmakta. Mağribi tarzı ahşap tavanı ve muhtelif azizlerin heykellerini barındırmakta… Her ne kadar cephesiyle ‘burası turistik bir yer, gez beni’ dese de ve ben bu söze aldanıp içeri girmeye çalıştım ama pek öğrenci havası yaratamadım sanırım, içeri alınmadım. Buranın karşısında ise Convento la Encarnacion bulunmakta, halen tadilatta. Daha sonra ise  Iglesia del Perpetuo Soccoro’ya ulaşacaksınız.

1686’da Barok tarzda yapılan Kilise, sonraki yıllarda elden geçirilmiş ve Neo Rönesanstan Güney Amerika Baroğuna kadar bir çok tarzın harmanlandığı yer olmuş. Buranın çaprazında ise Hospital San Juan de Dios bulunmakta. 1553 yılında yapılan ve halen hastanenin idari binası olarak da kullanılan bu yapıya göz atın, seramikleri ve taç kapısı ilginç…

Ama esas ilginizi çekecek olan Hastanenin hemen yanındaki Basilica de San Juan de Dios. 1737’de yapımına başlanan bu Kilise, içiyle, dışıyla, oymalarıyla, işlemeleriyle tam bir Barok harikası. Bir avludan girilen bu iki kuleli kilisenin üst katından çıkılıp sunağın üstü de gezilebiliyor. Gümüş bir korunak içinde San Juan de Dios’un kemikleri saklanmakta. Kilisede yağlı boya resimler, freskolar, seramiklerle San Juan’ın hayatı anlatılmış.

Hemen bu civarda gezebileceğiniz bir manastır daha var: Monasterio de San Jeromino…Roma Katolik Kilisesi ve Aziz Jerome takipçilerinin  manastırı olarak kurulan bu yer, dünyada ilk kez Hazreti Meryem’in kutsal ruh tarafından hamile bırakıldığını kabul etmiş. Burası ilk olarak Kraliçe Isabel I ve  Kral II Fernando tarafından kurulmuş. İki ayrı kilisenin bulunduğu Manastırın 1570-1605 arası yapılan büyük şapelinde Rönesans ve Mannerizm akımları hissedilmekte. Dini sahnelerle süslenmiş sunakta ayrıca Endülüs kahramanlarından Gran Capitan ve Düşes Sesa’nın dua ederken resimleri de mevcut. Dönemin bir çok sanatçısının eserini barındıran bu Kiliseye zaman ayırmanızı tavsiye ederim.

Bir başka manastır tavsiyem ise Monasterio de Cartuja de Granada… Burası aslında biraz şehir dışında…  Albaicin’i anlatırken bir noktada Elvira Kapısı’nın yakınındaki Triunfo Parkı’na gelmiştik; aslında burası Gran Via de Colon’dan yürüyerek 10 dakikada gelebileceğiniz bir yer.

İşte bu parkın önündeki duraktan kalkan N7 hattı ile Cartuja Manastırı’na gidebilsiniz. Bu Manastır İspanyol Baroğunun en iyi uygulandığı yapılar arasında kabul ediliyor. Buranın yapımına 1516’da başlanmış ama tamamlanması 300 yıl sürmüş. Geniş bir avludan geçilip kiliseye varılıyor; kilise içinde birbirine geçişli şapeller adeta bir sanat galerisi.  Arapça gözyaşı çeşmesi anlamına gelen ve Nasridi dönemde çok ünlü bir mekan olan  Aynadamar tepesinde kurulan manastıra 16. yüzyıla ait ana kapıdan giriliyor. 16 yüzyılda yapılan kiliseye ise inananlar ve rahiplerin ayrı ayrı yerlerden girdiği üç kapıdan geçiliyor. Duvarlar ve tavanda zengin süslemeler başınızı döndürecek ama etraftaki resimler ve heykeller de yabana atılır gibi değil, hepsi dönemin önemli sanatçılarının elinden çıkma… Bunlar arasında Son Akşam Yemeği, İsa’nın Vaftisi, İşte İnsan, Mısır’a Kaçışta Dinlenme Molası gibi resimler dikkatimi çekti. Ama bir resim, heykel, süsleme bombardımanı altında kaldığınız için bazı şeyler de ister istemez gözden kaçıyor. Yine de Antonio Palomino eseri olan kubbesine dikkat edin.

Yine bu bölgede, otobüs terminaline yakın bir yerde boğa güreş arenası var ama sadece önünden geçtim, ara sokaklara sıkışmış bir durumdaydı. Şimdi tekrar merkeze Plaza de Isabel Catolica’ ya dönüyorum.

Diğer Yerler

Yukarıda bahsettiğim yerler dışında, diğer bölgelerde kalan bazı yerlerden de burada bahsedeceğim. Yine kalkış noktamız Plaza de Isabel Catolica. Buradan biraz aşağı yürürseniz Plaza del Carmen’de Ayuntamiento/Belediye Meclisi karşınıza çıkacak.

Şimdi tekrar kısa bir süreliğine C3 ile El Hamra tarafına gidelim. El Hamra’daki son duraktan bir önceki durakta gidilebilecek iki nokta var. Biri Carmen de los Marteres; burası 19. yüzyıl yapımı bir saray ve gezmemize izin verilen carmeni… Ortasındaki havuzu, İngiliz ve İspanyol tarz bahçeleriyle gezmemiz öneriliyor ama bizler iki ağaç görmek için oralara gittiğimiz halde burayı bir türlü açık bulamadık.

Burası Nisan-Ekim arası pazartesi-cuma 10.00-14.00, 18.00-20.00, cumartesi-pazar 10.00-20.00 saatlerinde, Ekim-Mart arasında ise pazartesi-cuma 10.00-14.00, 16.00-18.00, cumartesi-pazar 10.00-18.00 saatlerinde ücretsiz gezilebiliyor. Burası daha çok toplantılar için kullanılan bir alanmış. Carmenler hakkında zaten söyleyeceğimi söylemiştim; yine de gittim kapıdan döndüm, isterseniz siz de şansınızı deneyin.

Bu bölge de bir diğer nokta da Museo Casa Manuel de Falla… Burası, İspanya’nın milli müziğini geliştirmek için uğraşmış müzisyen Manuel de Falla adına bir müze olarak  düzenlenmiş. Müzisyenin yaşadığı ev olan bu müze de, hem özel eşyaları hem de kullandığı müzik eşyaları görülebilir. Sihirbazın Aşkı, Üç Köşeli Şapka gibi bale eserleri yanında Atlantis, Pedro Usta’nın Kuklaları gibi operaları, bir çok müzik aleti için konçertoları olan müzik adamının hayatına yakından bakmak isterseniz Eylül-Haziran arası salı-cuma 09.30-18.30, cumartesi-pazar 09.00-22.00 arasında, Temmuz-Ağustos arası çarşamba-pazar 09.00-22.00 arası 3 euroya bu müzeyi ziyaret edebilirsiniz. Ben burayı da açık saatlerde yakalayamadım, müze de yüksek duvarlar, uzun ağaçlar arasında kaldığı için resmini bile çekemedim.

Şimdi aşağılara iniyoruz ve Realejo’da Museo Casa de los Tiros’a uğruyoruz. Casa de los Trios, adını siperlerinden çıkan tüfeklerden almış. 16. yüzyıl Rönesans yapımı malikane, fetihten sonra Generalife’ın verildiği aile olan Venegas ailesine aitmiş. Malikanenin ön cephesinde eli kılıçlı heykeller bulunmakta, içeride ise geleneksel mutfak eşyaları, seramik yemek takımları, süsler, zırhlar, kılıçlar yer almakta, ahşap tavan işçiliği gerçekten etkileyici. Görülmeye değer eserlerin arasında şehrin son emiri Abdullah Muhammed’in kılıcı en başta gelmekte. Burada ayrıca Juan Manuel Brazam’ın eserlerinden bir sergi de bulunmakta. Burası salı-cumartesi 09.00-20.00, Pazar 09.00-15.00 arası gezilebilir, giriş ücretsiz. Bu bölgede Centro de la Memoria Sefardi var ama Cordoba’da bir Seferad müzesi gezdiğim için burada gitmedim; giriş 5 euro ve 10.00-14.00 ile 17.00-20.30 saatlerinde açık.

Reyes Catolicos Caddesi’nden Calle Recodigas’a doğru yürüdüğünüzde karşınıza Iglesia de San Anton çıkacak. 1534’de klasik tarzda yapılmış. Dış cephenin sadeliğine karşı içi gayet etkileyici, özellikle 17 yüzyılda İspanyol Baroğu tarzına geçilmesiyle dönemin sanatçıları Pedro de Mena, Juan de Seville, Pablo de Rojas tarafından yapılan iç dekorasyonu, resimleri, heykelleri sayesinde her şapel bir sanat galerisi havasına bürünmüş.

Yola devam ederseniz sol tarafta Palacio de los Patos (Ördekler Malikanesi) olarak bilinen malikane karşınıza çıkacak. Dönemin iş hayatının  önemli kişilerinden olan Moreno/Algela ailesine ait olan bu 1890 yapımı malikanenin adı havuzunun başında duran iki ördek heykelinden geliyormuş. Bugün ise burası lüks bir restoran…

Puerta Real’den ortasındaki yürüme yolu ulu ağaçlarla süslenmiş Carrera de la Virgen’ e girdiğinizde Iglesia Nuestra Sra de Las Angustias’a varacaksınız. Bu kilisenin yapımına 1617’de başlanmış. Cephesinde Bernardo ve Jose de Mora’nın ‘Pieta’sı bulunmakta. Kilisenin içi ise Barok ekolden resim ve heykellerle süslü.

Göreceğimiz bir diğer kilise de Iglesia Santo Domingo, biraz daha içerde Realejo’ya doğru. Engizisyon  davalarının görüldüğü Santa Cruz Manastırının parçası olan bu kilise, Barok, Gotik, Rönesans tarzlarının harmanlandığı bir yer. Buranın yapımına 1512’de Gotik tarzda başlanmış. Kapısında Kraliçe Isabel ile Kral Fernando’nun arması ve zaferlerini anlatan tasvirler var.

Buranın hemen aşağısında da Iglesia Imperial de Matias bulunmakta. 1526’da V. Carlos’un emriyle yapılan bu kilise, Latin hacı planında ve Mağribiden Baroğa uzanan bir havada. Yapımı 1550’de tamamlanmış.

Gezimin son durağı ise yürek burkan bir yer, yıllar geçse de insanlık tarihinde kara bir leke gibi duran günlerin simgesi; İspanya faşist döneminde katledilen şair, oyun yazarı, aynı zamanda ressam, besteci  Federico Carcia Lorca’nın evi… Şehrin merkezindeki Lorca Kültür Merkezi bulunmakta, daha çok kütüphane olarak işleyen yerden farklı olarak burası şehir merkezinin biraz uzağında. 1898’de Granada yakınlarında Fuente Vaqueros’da doğan Lorca 1936’da İspanya İç Savaşı’nın başlangıcında faşist güçler tarafından katledilmiş. Burası Recogdias Caddesi’nin bitimindeki yemyeşil ve huzur dolu bir parkın içinde yer alan iki katlı birbirine geçişli iki bölümden oluşan bembeyaz bir ev. 09.00-15.00 arası yarım saatlik rehberli turlarla  3 euro karşılığında bu müze evi gezebilirsiniz, çarşamba günleri ise giriş ücreti alınmıyor. Çok sevdiğim bir şairin iç dünyasına açılan bu eve, nedense girmeyi istemedim. Duvarlarına Lorca’nın umutları, hayal kırıklığı, çaresizliği sinmiş bu evi, bir rehberin iteklemeleri eşliğinde gezmeyi istemedim. Limon ağaçlarıyla süslü parkta gençler güneşin tadını çıkarıp çayırlarda güneşleniyordu; bedeli başkaları tarafından ödenmiş bir özgürlüğün tatlı huzurunda mevsimin tadını çıkarıyorlardı. Ben de evin kıyısında bir banka oturdum, Lorca’nın endişelerini, korkusunu düşündüm ve sonra acaba;

‘Karnındaki karanlık manolyanın
Kimseler anlamadı kokusunu,
Acıttığını kimseler bilemedi
Dişlerinle sıktığın aşk kuşunu

Binlerce Acem tayı uykuya yattı
Alnının ay vurmuş alanında,
O senin kar düşmanı göğsünü
Kucaklarken dört gece kollarımla.

Bakışın tohumların solgun dalıydı
Alçılar, yaseminler arasından.
Aradım vermek için yüreğimde
O fildişi mektupları her zaman diyen.

Her zaman: acımın bahçesi benim
Gövden her zaman, her zaman şaşırtıcı
Damarlarının kanıyla dolu ağzım,
Ağzın ölümüm için söndürdü ışığını’

mısralarını bu evde mi yazdı diye düşündüm. Ve gezime geri döndüm ama içimde nasıl bir kırıklık; özgürlüğünden seve oynaya vazgeçip ismi ne olursa olsun herhangi bir inanç potasında eriyen insanların hoyratlığı karşısında hayatı, özgürlüğü, bağımsızlığı savunmanın ne güç, ne zor olduğunu tekrar ve tekrar hissederek…

Başka ne yaptım..

Şimdiye kadar size gezdiğim, gördüğüm, gidip göremeden kapısından döndüğüm yerleri anlattım.  Tabii, sadece müze, kilise gezmedim bu gezide. Sokaklarında dolandım, kafelerinde oturdum, barlarında efkarlandım, iyi yemek nerede yenir, keşfetmeye çalıştım. Şimdi onlara değineceğim.

Ama önce zamanı az olanlara ya da herşeyi görmesem de olur diyenlere bir seçki yapayım. Granada’da  El Hamra-Generalife elbette ki olmazsa olmaz; buraları görmediyseniz Granada’ya gittim demeyin. Bundan sonra size Catedral ve yanındaki Capilla Real’i tavsiye ederim. Granada’nın markalaşmış önemli dini kişiliği Juan de Dios’a adanan ev, hastane, kilise, özellikle kilise bence listenizde yer almalı. Ama Albaicin ve Sacromonte kesinlikle programınızda olmalı. Geri kalan zamanınızda Granada’nın keyfini çıkarmak için sokaklar, avlular, meydanlar, sizi bekliyor.

Belirtmeliyim ki bazı yerlere de bilerek gitmedim. Genil ve Zaidin gibi şehrin daha yeni kesimlerindeki Placaio de Congres, Parque de las Ciencas ve Museo Caja Granada- Memoria de Andulicia gibi yerler programım dışındaydı. Şehrin modern yapısına örnek olan Kongre Salonu, daha çok çocuklara yönelik Bilim Parkı ve dökümantasyon ve animasyon seçkisinden oluşan, bölge hakkında bilgi erişimi sağlayan Granada Müzesi gitmediğim yerlerdendi. 

Şimdi artık oradan oraya koşturmayı bırakıp alış veriş, yeme-içmek-zaman geçirmek için nerelere gidilir, ona bakalım.

Alışveriş

Granada’da Plaza Isabel la Catolica’da kesişen iki ana cadde, şehrin can damarını oluşturuyor. Bunlardan biri Gran Via de Colon… Yemek içmek, alışveriş yapmak için ideal bir alan. Diğeri ise Reyes Catolicos ve devamı Recogidas… Bu yoldan sola sapan Acera del Darro hem gezi yolu hem alışveriş alanı olarak seçebileceğiniz bir yer. Daha önce de değinmiştim; ortasında ağaçlıklı yaya yolu bulunan bu cadde, ünlü markaların bulunduğu bir yer, ünlü El Corte İngles’de burada. Bu yol fıskiyelerle süslenmiş çok güzel bir havuzu bulunan Hulmilladero Meydanı’na çıkıyor. Buradan düz ilerleyince de Geril Nehri’ne varıyorsunuz. Karşı tarafa geçince Flamenko dansçılarının tasvir edildiği bir heykelin süslediği Plaza de la Concordia’ya varacaksınız. Eğer aksi yöne yürürseniz Plaza Virgen’de bir başka muhteşem havuz sizi karşılayacak. Bu bölgelerdeki mağazalar, size İspanya markalarından alışveriş yapmanıza olanak sağlayacak.

Ama yöresel eşyalar almak isterseniz, Alceiceria ilk adres. Buradan başlayarak Katedralin giriş tarafındaki Plaza Bib-Rambla, Plaza Pasiegas, Plaza Romanilla aradığınızı bulabileceğiniz yerler. Özellikle yelpaze, kastanyet gibi Flamenko eşyaları, giysileri, Granada’ya özgü biraz kaba işlemeli nar desenli seramik eşyalar, gümüş işlemeler, takılar, deri eşyalar hatıra olarak alabileceğiniz şeyler. Buralar ayrıca yemek seçenekleri de zengin yerler.  Tabii Gran Via’nın öte tarafındaki Calderecia civarı cafeleri, barları yanında hediyelik dükkanları ile de çekici. Yerel eşyalar için Plaza Nueva’daki Reyes Catolicos üzerindeki Tienda de la Alhambra’ya da göz atabilirsiniz. Llardo ürünleri ise Granada’dan götürebileceğiniz iyi kalite porselenler için önerilecek bir adres. Fajalauza ise yerel seramik bulabileceğiniz bir yer. Yiyecek için, daha önce bahsettiğimiz Mercado San Agustin önerilebilir. Plaza Larga ve Plaza Bib Rambla, kurulan pazarlarıyla ünlü meydanlar, buralardan da hatıra eşyaları bulabilirsiniz.

Yeme – İçme

Gelelim yemeklere… Katedralin çevresindeki Plaza Bib-Rambla, Plaza Pasiegas, Plaza Romanilla, Marcedo San Agustin; Katedralin karşısında Plaza Nueva’nın arka sokaklarında; Ayuntamiento’nun ilerisindeki Navas Sokağı bir çok yiyecek seçeneği bulabileceğiniz yerler. Öncelikle size Granada’nın ayaküstü lokantalarından bahsedeyim; küçük bir alanda neredeyse herkes ayakta, içki alır gibi yiyeceğini alıp yenilen lokantalar çok popüler. Bunların en eski ve en ünlülerinden biri Los Diamentes. Navas sokağında yer alan  lokanta, neredeyse ağzına kadar dolu, herkes bi çığlık bir gürültü yemeğini almak için uğraşıyor, yemekler hem ucuz hem lezzetli, yerel halkın da çok rağbet ettiği bir yer. Ben karides tavasını denedim, çok güzeldi, bir birayla birlikte 12,50 euro tuttu.  Navas sokağında yan yana bir sürü lokanta var, bir lokantada denediğim karışık deniz ürünlerinin tabağı 35 euro civarındaydı.  Gran Via üzerindeki Bodegas el Toro’da kırmızı et, hatta boğa eti deneyebilirsiniz. Plaza Bib Rambla ve civarındaki lokantalarda menü uygulayan yerler var; örneğin La Bella Fonda, 11 euroya bir başlangıç, bir ana yemek ve içecek servis ediyor.

Plaza Nueva arkasında yer alan lokantalardan ise La Vinecota’yı denedim; İberya salamı, kuşkonmaz ve yavru yılan balıklı salatası ilginçti, burada bir de boğa kuyruğu hamburgeri denedim, sonuç kötü değildi. Granada’da yediğim yemekler içinde en iyisi sanırım Chikito’daydı. Plaza de Carmen civarındaki bu lokanta biraz daha oturaklı, dolayısıyla pahalıydı. İç baklalı ya da enginarlı jambon ile başlayıp kuzu bacağı kızartması ile noktalayacağınız yemeğin parasıyla, Los Diamentes’de muhtelif ziyafetler çekebilirsiniz kendinize. Bu arada Üniversite bölgesinde, Avenida Fuenta Nueva ve buraya açılan ara yollarda hem ucuz hem ilginç kafeler bulunmakta; öğrencilerin yerel halkın tercih ettiği bir bölge olduğu için damak tadınıza ve cebinize uygun bir yer bulmanız mümkün. Calle Elvira çevresi de bir çok yemek ve eğlence seçeneği bulabileceğiniz yerler. Alpha, Shambala, El Rincon de Manu, El Bar de Fede, hem kesenize hem damağınıza uygun yerler… Üniversite bölgesi gece hayatının da daha renkli olduğu bir bölge.

Yazımızı Granada’daki turist danışma ofislerinin (Informacion Turistica) yerlerini belirterek sonlandıralım. Daha önce bir ofisin Iglesia de Sant Ana arkasında olduğunu belirtmiştik; adresi Plaza Santa Ana, Plaza Nueva… Bir tanesi Ayuntamiento’nun da bulunduğu Plaza del Carmen’de. Diğeri dePlaza Mariana Pineda 10 adresinde… Reyes Catolicos üzerindeki Tienda de la Alhambra’da da şehir ile ilgili tanıtım ya da edebi yayınları bulabilirsiniz. Size iyi gezmeler…

Granada’ya Veda

Daha öncede gelmiştim Granada’ya ama bu anlattığım yerleri son gezimde tekrar baştan gezdim, gezi sürem 2 gündü. Granada güzel bir yer; turistik yerleri çıkardığınızda da zaman geçirebileceğiniz bir yer ama bu zaman 2-3 günü pek aşabilecek gibi değil. Ben keyifle gezdim, yedim, içtim, eğlendim ama bir daha gidecek kadar özleyeceğimi de sanmam.

 

 

Atatürk Arboretumu: İstanbul’da Saklı Bir Cennet

Atatürk Arboretumu, İstanbul’da hem şehrin içinde, hem az bilinen, her mevsim huzur bulabileceğiniz saklı bir cennet. İstanbul Sarıyer’de, Belgrad Ormanı’nın güneybatısında, 296 hektarlık özel bir orman…

Atatürk Arboretumu, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi ve Orman Genel Müdürlüğü’nün işbirliği ile eğitim ve araştırma amacı ile kurulmuş ve halkın ziyaretine açılmış. Önce arboretum ne demek hatırlayalım. Arboretum bilimsel, araştırma ve gözlem amacı ile odunsu bitkilerin yetiştirildiği botanik bahçesi.

Atatürk Arboretumu uzun yıllar önce 1949 yılında kurulmuş, dünyanın çeşitli ülkelerinden 2000’den çok çeşitli bitki getirilmiş, yetiştirilmiş. Atatürk’ün 100 doğum yılında altyapı çalışmaları tamamlanmış ve Atatürk’ün adı bu özel açık hava müzesine verilmiş. Arboretum içinde Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılan Kirazlıbent ile 1916 yılında Neşet Hoca tarafından kurulan Türkiye’nin ilk fidanlığı da bulunmaktadır.

İstanbul gezim sırasında bu hazinenin varlığını duyar duymaz hemen ziyaret etmek istedim. Bu arada çevremde hatta İstanbul’da yaşayan çok kişinin bu güzel köşeyi duymadığını öğrenmek şaşırttı. O zaman hemen gezmeli ve yazmalı diye harekete geçtim. Halen duymayan kişilerin olduğunu söylesek bile arboretum çok sayıda ziyaretçi çekiyor. Hafta sonları özellikle temiz havada orman yürüyüşü yapmak, mutlu günlerinde özel fotoğraf çekimi isteyen ziyaretçilerin akınına uğruyor.

Biz sonbaharda bir pazar sabahında gezdik. Ancak böylesine doğal, sakin huzurlu bir yerde hafta içi yürüyüş yapmanın daha keyifli olacağını düşünüyorum. Yine de gelenlerin tüm gün geçirmekten çok yürüyüş sonrası ayrılmaları nedeniyle aşırı izdiham olmayacağından hafta sonu da her mevsim gezilebilir.

Burası hafta sonunda kahvaltıya gidip, mangal yapacağınız bildiğiniz piknik alanlarından değil. Önce kuralları görelim.

İyi ki bu kurallar konmuş diyoruz. Böylece mevsimine göre yeşil, kırmızı, sarı, rengarenk ağaçların arasında iki adet gölette yüzen ördekler kuğular, kuş sesleri arasında çok güzel düzenlenmiş yürüyüş yollarında sadece yürüyüş yapıyorsunuz. Mangal kokusu, gürültü, şamatadan uzak huzurlu, romantik yürüyüş yapılacak bir oksijen deposu. İçeride yiyecek içecek satılmıyor.

Her mevsimi ayrı güzel, kışı bile. Hiç şüphesiz böyle bir ormanda sonbahar renkleri daha farklı olacaktır. Gerçekten de sonbaharda yaptığımız gezimizde çektiğimiz fotoğraflardaki göreceğiniz gibi sarının, yeşilin, kırmızının her tonundan gözlerimizi alamadık, yürüyüşümüzü tamamlayıp kapıdan çıkarken gözümüz, gönlümüz arkada kaldı.

Arboterum’a giriş pazartesi günleri hariç her gün 8.30 -17.00 arası. Ziyaretçiler güneş batana kadar içeride kalabiliyorlarmış.

Giriş ücreti hafta içi : Öğrenci 2,5 TL; yetişkin 7,5 TL hafta sonu : Öğrenci 7,5 TL, diğer 20 TL. Araç girişi için ücret ödenmiyor. Arboterum önünde park yeri bulunuyor.

İçeride nişan, düğün gibi özel çekimler için ayrıca ücret ödenmesi gerekiyor. Amatör fotoğraf çekimine izin var; ancak tripotla çekim yapılamıyor.

Ulaşım:
Atatürk Arbotrium’a özel arabayla Maslak-Sarıyer istikametinden Hacı Osman’ı geçip Kilyos yolundan Bahçeköy’e ulaşabilirsiniz. Toplu taşım ile ulaşım için en kolayı metro ile Hacıosman durağında inerek ve 42HM numaralı otobüs ile Bahçeköy’e gidilebilir. Kemerburgaz yönünde 500 metre kadar yürüyüş ile ulaşmak mümkün. Diğer IETT otobüsleri ile de Bahçeköy’e ulaşmak mümkün.

‘Türkiye tür ve kapladığı alan açısından dünyanın sayılı meşe diyarlarından biridir. Meşeler uzun ömürlü ve görkemli varlıkları ve sağlamlıkları ile insanların eski çağlardan beri hayranlıklarını toplamış, kuvvet ve kudretin sembolü olarak, resim ve motifleri ile birçok kraliyet armalarında, kağıt ve madeni paraların üzerinde hatta çeşitli ziynet eşyalarında yer almıştır…..’

Bu ifadeler Arboterum’da düzenlenen süs havuzunun yanında yer almaktadır. Süs havuzunun ortasında yer alan meşe ağacının meyvesi palamut ve çevresindeki beş meşe yaprağı da ülkemizin meşe zenginliğini Atatürk Arboretumu’nda simgeleştirdiği de belirtilmektedir.

Arboterum’un botanik zenginliğinin yanı sıra her köşesinin ruhuna uygun ne kadar özel düzenlendiği açıkça görülüyor.

Ormanın çıkış yönünde ikinci daha küçük gölet, üzerinde yüzen ördeklere ve kuğulara farklı yaşam sunuyor.

Çıkışta ise yerde yatan, 2016 yılında 250 yaşında bir fırtınada devrilen ve burada yer alan gürgen dedenin öyküsünü okuyarak vedalaşıyoruz.

 

Bu güzel şehirde, Atatürk Arboretrumu’ndan gürgenlerle, meşelerle, tanışabildiğimiz, tanışamadığımız rengarenk 2000 çeşit ağaçla tekrar tekrar görüşme dileği ile ayrılıyoruz.

Video ile gezmek isterseniz.

Sille Gezi Rehberi: Konya’nın Bir Başka Yüzü

Sille, başlı başına bir yazının konusu olabilecek zenginlikte bir yer. Konya’nın 8 km kuzeybatısında yer alan Sille’ye Alaaaddin Tepesi’nden 64 numaralı otobüsle ulaşabiliyorsunuz. Yarım saatte bir kalkan otobüsler yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra tamamen farklı atmosferi olan bu şirin köye ulaşıyor. Burası son dönemlerdeki restorasyonlarla bir turizm cazibe merkezi haline getirilmeye çalışılıyor. Hak ediyor da.

Sille’nin tarihi çok eskilere dayanıyormuş. Çevresindeki Sızma Höyüğünde MÖ 8 yüzyıla uzanan izler bulunmuş. Antik dönemde Sylla olarak isimlendirilen bölgede Friglerden sonra Roma döneminde ait iskan izlerine de rastlanılmış. Efes’ten doğuya giden Kral Yolu üzerinde olan Sille’nin misafirleri arasında Aziz Paul’ün de olduğu düşünülmekte.

Hristiyanlığın yayılmasında önemli rolü olan Roma Kralı Büyük Konstantin’in, ilk Hristiyan aristokratı olduğu kabul edilen annesi Helene’nin yaptırdığı Aya Elenia Kilisesi, Sille’nin göz bebeği yerlerinden. Helene; İsa’nın gerildiği kutsal hacı bulmak için Kudüs’e yaptığı gezi boyunda geçtiği yerlere birçok kilise inşa ettirmiş; bu da Sille’nin bu yol üzerinde olduğunu gösteriyormuş.. Kaya mezarları ile Ak Manastır bu dönemden kalan izler.

MS 7-10 yüzyıllar arasında Arap akınlarına maruz kalan Sille, bu dönemde Hristiyanlar için önemli bir merkez haline gelmiş. 1071’den itibaren Türk akıncılarının hakimiyetine giren Anadolu ile birlikte, özellikle Konya’nın Selçukluların başkenti olmasından sonra Sille’de yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde Konya’dan taşınan gayrimüslimlerin özellikle Sille’ye taşındığı düşünülmekte. I.Haçlı Seferi sırasında Sille talan edilmiş ve Haçlı Ordusu geri dönerken buradan pek çok Rum Bizans ordusuyla İstanbul’a gitmiş. 1226 yılında I.Alaeddin Keykubat Ermenistan seferi dönüşünde bir grup Hristiyan Peçenek Türkünü buraya yerleştirmiş. Anadolu Selçuklularından sonra bölge önce Karamanoğullarının, sonra Osmanlıların hakimiyetine girmiş.

1898 yılında Sille Selçuklu ilçesine bağlanmış, 1915 yılında Konya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından Sille’deki kilise, manastır ve kaya mezarlıklarının bulunduğu bölge birinci derece sit alanı olarak ilan edilmiş.

Sille’ye otobüsle gelirken Cephanelik’te inerseniz, Sille çayı boyunca tüm köyü gezme şansınız olur. Cephanelik 2009 yılında restore edilmiş, bir parkın içinde, burada sergiler oluyormuş ama ben gittiğimde kapalıydı. Sol tarafınızda ise tarihi bir mezarlık var.

Yol boyunca önce sizi Ak Hamam karşılayacak. Bugün Sille Halk Kültürü Müzesi olarak hizmet veren yer, 1884 yılında Hacı Ali Ağa tarafından yaptırılmış. Yol boyunca ilerlerken eski Sille evlerinden restore edilmiş, cafeler, oteller, lokantalar, hediyelik eşya dükkanları size eşlik edecektir.

Solunuzda, Sille Çayı’nın öbür tarafındaki tepelerde ise artık ziyaret edilmesi yasak olan Kaya Mezarları-Kiliseleri bulunmakta. Bunlar arasında özellikle Koimesis Tes Paganias Kilisesi önemli ama bu bölgede göçük tehlikesi olduğundan girmek yasak…Göremediğim bir başka yer ise Hristiyan aleminde Hagios Khariton adıyla bilinen Ak Manastır, Sille Manastırı veya Eflatun Manastırı… Burası Mevlana’nın içinde yedi gün yedi gece durduğu söylenen bir su kaynağının da bulunduğu bir yer. Ama askeri bölge içinde. Belki de bu bir şans, çünkü böylece hala şapelleri, hücreleri ve su kaynağı sağlam duruyormuş.

Sille evlerinden dönüştürülmüş kafeler, lokantalar arasında Sille Sanat Merkezi gözüme çarpıyor. Burada Selçuklu İmparatorluğunun nadide eserlerinden olup genelde yurt dışına kaçırılan türlü objelerin imitasyonları yapılıyor, sergileniyor ama satılmıyor. Mutlaka göz atın.

Sille

Yol bizi Aya Eleni Kilisesine götürüyor. Yukarıda söylendiği üzere, Büyük Konstantin’in annesi Helena’nın 327 yılında yaptırdığı bir kilise burası, şimdi ise müze. Sille taşından yapılmış Kilisenin kitabesi 1833 yılı tarihini taşıyormuş.

Girişi ücretsiz olan Kilise, haç şeklinde ve içinde Hazreti Meryem ve İsa ile havarilerinin tasvirleri görülebilir, ayrıca altar süslemeleri, piyano, sıhhiye kalem ve muhteşem süslemeleriyle kutsal mekanı cemaat yerinden ayıran üç bölümlü ikonastasis bulunmakta.

Sille’deki bir şapel de şimdi ‘Zaman Müzesi’ olarak kullanılan yer. Aya Eleni Kilisesinin karşısındaki tepede. İçeride muhtelif dönemlerde zaman ölçmek için kullanılan aletler, saatler bulunmakta. Bu küçük ama etkileyici Müzenin bence en nadide parçası, bir usturlab. Maden ya da ahşaptan yapılan usturlablar, güneşle yıldızların konumları aracılığıyla zaman ile ilgili sorunlara cevap bulan, yıldızların yükseklik açılarının ölçülmesi, burçlarla ilgili bilgilerin edinilmesine yarayan bir aletmiş. Müzede ayrıca güneş saatleri, köstekli saatler, porselen saatler görülebilir.

Sille’nin başlangıcındaki eski mezarlığın bir benzeri bitiminde de var. Bu mezarlıklardaki bazı mezar taşları ise dönemin taş işçiliğinin şahikalarından.

Sille’de göreceğiniz bir diğer yer de Çay Cami. 19 yüzyıla tarihlenen Camide, zengin ahşap işçiliği dikkati çekiyor. Tepe Cami ise oldukça yüksek bir yerde olduğu için ulaşılması zor, ben içine girmedim, zaten genelde kapalıymış, vaaz kürsüsü arkasında 1878 tarihi olduğu için bu tarihten önce yapıldığı düşünülmekteymiş.

Sille’deki bir diğer cami ise, 1863 yılında yapılan Sille Ak Cami.

Sille de ayrıca metruk bir hamam ve halen restorasyonda olan bir cami de bulunmakta.

Sille turizm ile desteklenmeye çalışılan bir köy, gezmesi de keyifli. Ama Sille’yi Sille yapan esas unsur, yani oraya kültürünü bırakan Anadolu’nun Hristyan vatandaşları yok, onlar yerini bol gözleme, ayran, tandır almış. Biraz da ortama renk katan, hafif bohem canlı müzik taraçaları, butik havalı kafeler… Gidin; Sille Sanat Merkezi, Zaman Müzesi ve Aya Eleni Kilisesi başlı başına gitme nedeni olacak unsurlar, bence memnun kalmamanız mümkün değil ama beklentiniz çok yüksek olmasın.

Avignon Gezi Rehberi: Orta Çağ’ın Görkemi

Avignon, gençliğimde, Lawrence Durrell’in Avignon Beşlisi’nin okurken aklıma takılmıştı; insan labirentlerinde dolanan bu muhteşem seri romanda arka fonun Avignon olması nedeniyle bu şehir bir yanıyla hep aklımdaydı. Sonra devreye tarih girdi; Orta Çağ’da ‘papalık merkezi’ olarak yıldızı parlayan şehri daha da merak ettim. Sonunda bir gezinin bir tarafına ekleyerek 2-3 günlük bir Avignon seyahati yapabildim.

Avignon, gerek coğrafi konumu gerekse tarihi geçmişi ile Provence’ın önemli şehirlerinden biri. Rhone Nehri’ne kıyısı olması ve hemen kıyısında bir de ada bulunması, taşımacılık ve ticaret açısından şehri önemli hale getirmiş.

 

Meraklısına; Şehrin Kısa Tarihi

Avignon’un tarihi daha eskilere gitmekte; Nehir kıyısındaki Rocher des Dames’daki mağaralarda neolitik çağlardan beri yaşam olduğu söylenmekte. 2000 yıl önce bölgeye yerleşen askerler ve balıkçıların buraya Auoenion dedikleri rivayet ediliyor. Sonra MÖ 600’lerde taa Foça’dan gelip Marsilya’yı kuran Phokailılar, burayı keşfedince bölge canlanmış. Romalılar döneminde buraya Avenius denmiş; o günlerin izleri de bugün hala şehirde görülebilir; özellikle Rue Saint Etienne ve Rue Racine civarında kalıntılara rastlayabilirsiniz. Romalılardan sonra Franklar, Burgondiyalılar, Ostrogotlar, sonra tekrar Franklar, sonra Arapların eline geçen bölge 737’de Frank Dükü Charles Martel’in kanlı baskınıyla el değiştirmiş; bu dönemde o kadar kan dökülmüş ki, o bölgedeki bir sokak bugün hala Rue Rouge olarak anılmakta. Şehrin kaderi 1309’da Papalık İtalya’dan buraya taşınınca değişmiş. Roma’daki çekişmelerle bunalan Papalık, Clement V döneminde Fransa’ya taşınmış, kendisine Lyon’da papalık merasimi yapılmış. Fransa Kralı Yakışıklı Philip’in desteğini alan papalık, Fransız krallık tahtının gölgesinde güçlenmiş. Papalığın gücüne Fransa Krallığının iktidarı eklenince, bölge dönemin parlayan yıldızı olmuş. Daha sonra yeni papa döneminde merkez Avignon olarak seçilmiş; burayı Papa Clement VI, Sicilya Kraliçesi I Giovanna’dan satın almış. Böylece Avignon’da başka bir dönem başlamış; bu dönemde zengin bir yer haline gelen şehir, kendi ülkesinde barınamayan hırsızı uğursuzu da buraya çekmiş, bir yandan da veba salgınları, şehrin yıldızının parıltısına gölge düşürmüş. Öte yandan Fransa Krallığının gölgesi iyiden iyiye Papalığın üstüne düşünce Papalık soluğu yine Roma’da almış; 1377’de Papa Gregory XI Roma’ya geri dönmeye karar vermiş. Ama kendisinin ölümü üzerine seçilen Urban VI ise Fransız kardinallerinin baskısıyla karşılaşmış ve Fransızlar da Clement VII’i papa olarak seçmişler. Böylece Roma’da ve Avignon’da iki papalık oluşmuş.

Bu durum itiş kakışla 1414’te Martin V’in papa olarak seçilmesine kadar sürmüş. Fransız İhtilaline kadar papalık elçiliğince yönetilen şehir, Fransa Krallığı tarafından pek rahat bırakılmamış ve sonunda 1791’de Fransa Krallığı ile birleşmiş, bu durum ancak 1814’te Papalık tarafından kabul edilebilmiş. 1995 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirasları Listesine alınan şehir, 2000 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmiş. Bugün Fransa’nın Vaucluse bölgesinin başkenti olan Avingon, tarıma dayalı endüstrisi yanında, köklü geçmişini de arkasına alarak önemli bir turistik yer durumunda.

Ulaşım
Avignon’a Marsilya üzerinden trenle geldim. Marsilya’dan Avignon’a otobüs yok, ya araç kiralayacaksınız ya da trenle geleceksiniz. Tren fiyatı 15-22 euro arasında; seyahat ise durulan durak sayısına göre 1 ile 2 saat arasında sürüyor. Gare S.N.C.F İstasyonu Avignon surlarının hemen yanında. Surların dışı yeni Avignon bölgesi, gezginlerin ilgisi dışında.

Öte yandan Avignon’da havaalanı da var, bağlantılı uçuş ayarlamaya elverişli yani. Havaalanından şehir merkezine otobüs seferleri de bulunmakta.

Avignon

Avignon yürüyerek gezilecek bir şehir; görülecek her şey surların içinde ve bir uçtan bir uca yürümek en fazla yarım saatinizi alır. Yürümek istemezseniz kale içinde baladine ve cityzen denilen otobüs seçenekleri var. Baladine 7 kişilik elektrikli bir araç, ana caddelerden geçiyor. Cityzen ise 20 kişilik, bizim dolmuşlarımız gibi, o da kale içinde iki hat üzerinde çalışıyor ve kalkış noktası, eski şehrin ana giriş kapısına yakın Cours Jean Jaures’nin başlangıcında. Bilet ücreti 0,50 euro, 10 binişlik kartlar 4 euro. Surların dışında ise otobüsler çalışıyor, bilet 1,40 euro, 10 biniş 12 euro.

Ve tabii gezi otobüsleri… Avignon için çok yerinde bir seçenek. Kale içinde işleyen mini tren, en dar sokaklara bile girip Avignon’un kalbinde bir tura çıkaracak sizi; 45 dakika süren tur 9 euro, kalkış yeri Place du Palais des Papes ve saat 10.00’dan itibaren her yarım saatte bir kalkıyor. Surlar dışında ise hop on hop off var; surlar etrafında dolanıp Villeneuve les Avignon’a kadar gidiyor, tur bir saat sürüyor ve saat 10.00’dan itibaren her saat başı kalkıyor, günlük bilet 12 euro, turun kalkış noktası ise eski şehrin girişine yakın, Cours Jean Jaures’de, Visite Avignon dükkanının tam karşısında… İki turu birlikte alırsanız 18 euro.

Avignon

Gezelim Görelim

Şimdi eski şehire, Avignon’un merkezine doğru ilerleyelim. Tren garından çıkınca şehrin ana girişi sizi karşılayacak; Porte de la Rebublique. 1853’te tamamlanan tren garının şehirle bağlantısını sağlamak için şehri çevreleyen surlarda bir geçit açılmış ve böylece tren garı, Place de l’Horloge Meydanı’na bağlanmış. Porte de la Rebuplique başlangıcında şehrin 19 yüzyıl havasına yakışan karşılıklı iki bina sizi karşılayacak. Ticaret ve idari işler için ayrılmış bu binalar şehrin Orta Çağ havasına girmeden önce sizi 19 yüzyıldan selamlayacak.

Bu kapıdan geçip Cours Jean Jaures üzerinden Rue de la Republique ile Place de l’Horloge’a varılıyor. Oradan da hemen Papalık sarayı Palace du Palais’ye geçiliyor. Sarayın önünde ise Benezet Köprüsü bulunmakta. Bu yol Avignon’un özeti. Rue de la Republique, görkemli yapılarıyla şehrin ana damarı, gece geç saatlere kadar açık lokantalar, kahkahalar taşan barlar gecenizi renklendirecek. Yol üzerindeki bir zamanların görkemli malikaneleri, şimdi yerini 3 yıldızlı otellere, iş merkezlerine, idari ofislere bırakmış. Şehrin diğer önemli caddeleri, Place de l’Horloge Meydanı’nda birleşen Rue Bonneterie, Rue des Marchands, Rue Carnot, hem şehrin tarihinden izler taşımakta hem de bugün ticari hayatın ana noktalarını oluşturmakta. Rue Joseph Vernet ile Rue du Roi Rene üzerindeki 17-18 yüzyıldan kalma yapılar sizi şehrin geçmişine götürecek.

Avignon

Avignon’u çevreleyen surların yanında aynı zamanda şehrin dışarıyla bağlantısını sağlayan ve birbirine bağlı Boulevard Saint Michel, Bd.St Dominique, Bd.de L’Loulle, Bd.du Rhone, Bl.St Lazare caddeleri uzanmakta. Surlar üzerinde 15 adet kapı var, bunlar arasında tren garına açılan Porte de la Republique, papalık sarayının açıldığı alan ve Porte du Rhone ile karşı kıyı ile bağlantı yolunun uzandığı Porte de l’Ouille özellikle önemli. Surlarla Rhone Nehri arasında geniş bir park ve otopark bulunmakta, burası şehrin açık hava pazarının da kurulduğu yer. Şimdi Avignon’un öne çıkan yerlerini ayrıntılarıyla gezelim.

Palais Des Papes

Avignon

Yolumuz Avignon’a düşüyorsa, bunun en önemli nedeni Papalık Sarayı. Bir zamanlar papaların, kralların, prenslerin, kardinallerin boy gösterdiği bu Saray, bugün hala görkemini korumakta. Orta Çağ’ın insanı hem ürperten hem hayran bırakan mimarisinin müthiş örneklerinden biri. Tabii, bir Orta Çağ sarayı olarak (arada yaklaşık yüz yıllık bir zaman farkı olsa da) Topkapı Sarayı ile mukayese etmeden duramıyor insan. Gerçi burası Orta Çağ’ın en ortasına ait özellikleri taşırken, Topkapı Sarayı Orta Çağ’ın sonlarında kurulup sonraki yüzyıllarda büyümüş gelişmiş bir yer. Topkapı’nın yeşillikler içinde ve harika bir manzarayı karşısına alarak yatay olarak büyümesi, insanda dünyanın nimetlerini çağrıştırırken Avignon’un dikey yükselmesi hayatın sert, acımasız yanını vurguluyor sanki; içinde yaşananlar benzer iktidar gerilimi olsa da…

Avignon

1995’te UNESCO tarafından Avignon kent merkezi ile birlikte Dünya Mirası olarak onaylanan Papalık Sarayı, bir dönem Papalığın merkezi olmuş. Tabii Papalık makamı, ‘Hadi bir de Fransa’da yerimiz olsun, arada gideriz, havamız değişir’, dememiş, biraz da mecbur kalmışlar, İtalya’yı bırakıp buralara gelmeye. 13 yüzyılda Papalık makamı zaten teyakkuz halinde sürekli yer değiştirmekteymiş. 14 yüzyılda Kutsal Roma İmparatorluğu ile Papalık arasındaki gerilim Papalığı zorlamaya başlanmış. 1303 yılında Papalık makamı Anagni’deyken Papa Boniface VII ile Fransa Kralı Yakışıklı Philippe arasındaki çekişme sonucunda zaten kafayı Papalığın gücünü kırmaya takan Yakışıklı Philippe Papalığa saldırmış. Neyse 1305’te Yakışıklı Philippe’nin desteklediği Bordeaux Başpiskoposu Bernard de Got, Clement V adıyla papa olunca Fransa’ya taşınmış. Sonra papalığın ana merkezi Avignon olmuş; tabii buranın seçilmesinde de bazı nedenler varmış; bir kere şehir koca bir nehir kenarında huzur içinde püfür püfür bir yer, hem de bir şekilde Fransa’ya yakın, ana yolların kesişme noktasında, Papalık hakimiyetindeki Comtat Venaissin bölgesine yakın, dahası burası Papalığın en büyük destekçisi ve Papalığın vassalı Napoli ve Sicilya Kralı Charles II de Anjou’nun hakimiyetinde…

Avignon

İktidar ilişkileri, güç çekişmeleri… Böylece Avignon Papalığı 1309’da V.Clemens döneminde başlamış; kendisi hazımsızlık sorununu çözmek için zümrüt tozu yerken can vermiş. Papa VI Clemens ise tanrıyı mutlu etmenin yolunun lüks bir hayat yaşamaktan geçtiğini iddia etmiş ve zamanında Saray’da şaşaa almış başını gitmiş, zaten geyikli oda denilen kendi odası belki de Sarayın en süslü yeri. Tam 7 papadan sonra, 1378’de Papa XI Gregorius döneminde tekrar Papalık makamı Roma’ya taşınmış. Yani bütün bu yapılar sadece 69 yıl için mi yapılmış diye düşünmeden edemiyor insan. Ama tabii bu, tam olarak doğru değil. Hatta artık Papalığa mı alıştılar yoksa Roma’daki Papayla mı anlaşamadılar bilinmez, VI Urban döneminde, biz bu papayı tanımıyoruz diyerek Avignon kendi kendilerine bir papa atamış ve VII Clement, Avignon’un papası olmuş. Neyse ne; Orta Çağ’da Papalık ne kendisi huzur bulmuş, ne de başkalarına huzur vermiş, o nedenle bu konuların kenarından dolanarak Papalık Sarayı’na girelim artık.

Avignon

15.000m2’lik bu Saray, 30 yılda tamamlanmış. İlk baktığınızda yüksek burçları, sivri kuleleriyle bir kale görünümünde olan bu Sarayın içi dönemin Fransız ve İtalyan sanatçılarının resimleri, freskleri ve goblenleri ile dekore edilmiş. Tabii bugüne bunların çok azı kalmış. Sarayın yapımında Fransız mimarlar görev alırken, iç dekorasyonda İtalyan sanatçılar öne çıkmış. Saray iki bölümden oluşuyor; Eski Saray 1334-1342 arası Papa Benedict XII, yeni kısım Clement VI döneminde 1342-1352 arasında yapılmış. İkisi arasında tarz farkı da var; eski saray daha romanesk, yenisi daha gotik havalı… Her ikisi de dönemlerinin zenginlikleriyle göz doldururken hepsi Fransız İhtilali sırasında oradan oraya savrulmuş, 1810’da sanat eserleri yağmalanmış.

Saraya Porte des Champeaux denen, sivri çatılı iki kulenin altındaki ana girişten giriliyor. Kapının üzerinde Papa Clement VI’nın arması bulunmakta. Girişten sonra Saray avlusundan geçip Consistorium’a geçiliyor, burası 14 yüzyıl Avrupasının belki de en önemli mekanı olan Kardinaller Kurulu. Bu devasa salonun duvarları bir zamanlar fresklerle süslüyken, şimdi goblenlerle kaplanmış. 1413’teki yangın ne var ne yok tüm freskleri yakmış kül etmiş. Odadaki iki ahşap heykel ve duvarlardaki papa portreleri salonun diğer görülecek eserleri. Bu salon bir dönem tüm Hristiyanlığın kalbinin attığı yermiş; mahkeme olarak da kullanılmış, Papalar, kralları burada kabul etmiş, bir çok dini şahsiyet burada aziz ilan edilmiş, dönemin iktidar sahipleri burada cezalandırılmış…

Avignon

Buradan Sarayın en geniş odası olan Magnum Tinellum’a geçiliyor. Yemek odası olarak kullanılan odanın tavanı, 1413 yangınından önce mavi satıh üzerine altın yıldızlarla süslüymüş. Daha sonra huni şeklindeki bacası ile dikkat çeken üst mutfağa geçiliyor. Freskleriyle göz alan küçük bir şapel olan Chapelle Saint Martial, Aziz Martial’a adanmış; Giovannetti eseri fresklerde Azizin hayatı konu edilmiş. Devamında Papa tarafından kabul edilenlerin beklediği bölüme geçiliyor; bir zamanlar fresklerle kaplı duvarlar şimdi Rafael’in eserlerinden esinlenilmiş devasa goblenlerle kaplı. Büyük kulenin tam altına tekabül eden yer ise Papa’nın yatak odası; mavi satın üstüne asma yaprakları, çiçekler, hayvanlarla süslü… Geyikli oda adını duvardaki geyik avını betimleyen freskden almış; bu oda zamanın en önemli uğraşısı olan avcılık sahneleriyle süslü. Büyük Şapel yolundaki Kuzey Kutsal Emanet Odası, kral ve kardinallerin heykelleriyle dikkati çekiyor. Büyük Şapel ise Fransız Gotik tarzının en iyi örneklerinden. Saint Laurent Kulesinin altına denk gelen Güney Kutsal Emanetler Odasında ise, Clement V, Clement VI, Innocent VI, Urban V gibi bazı papaların mezarları bulunmakta; Papalar burada merasim cübbesini giyermiş. Aşağı kata inince Salle de la Grande Audience’e varıyorsunuz. Jean de Louvres’un ustalık eseri olarak kabul edilen bu salonda Giovanneti’nin freskleri görülebilir, artık ne kadarı kalmışsa. Bu salondaki Eski Ahit’ten sahneler ile 12 peygamberi tasvir eden freskler ile vitray süslemeleri dikkat çekici. Sonraki Salle de la Petite Audience ise, 1600’lerde cephanelik olarak kullanılsa da aslında mahkemelerde uzlaşma odasıymış, tavanda askeri zaferleri konu alan freskler mevcut. Sonradan bir toplantı salonuna dönüştürülen Salle de Conclave ile Saray gezimiz bitiyor.

Avignon

Papalık Sarayını uzun uzun gezdim (ve anlattım) çünkü burası Avignon’un kendisi demek. Saray olmasa Avignon’un içi boşalacak sanki. Avignon’a kadar geldiyseniz mutlaka burayı gezeceksiniz demektir. Saray; 01 Eylül-01 Kasım arası 09.00-19.00 saatlerinde, 02 Kasım-29 Şubat arası 09.30-17.45 saatlerinde, Martta 09.00-18.30 saatlerinde, Nisan başından Haziran sonuna kadar 09.00-19.00 saatlerinde, Temmuzda 09.00-20.00 saatlerinde, Ağustosta 09.00-20.30 saatlerinde ziyaret edilebilir. Giriş 12 euro. Ama Avignon’un diğer bir önemli turistik noktası olan St Benezet Köprüsü ile birleştirilmiş bilet alırsanız ücret 14.50 euro oluyor.

AvignonNotre Dame des Domes

Avignon

Papalık Sarayı’nın hemen yanında, tek kule üzerinde yükselen Hz Meryem’in bir eliyle şehri kutsadığı, bir eliyle koruduğu heykelinin taçlandırdığı şehir katedralinin geçmişi 4 yüzyıla kadar gidiyormuş. Aziz Martha’nın Hz Meryem adına kurduğu bir kiliseymiş. Sonra Romanesk tarzda tekrar yapılıp 1069’da takdis edilmiş. Ama Katedral bugünkü haline 1140-1160 arasında kavuşmuş, zaman zaman değişiklikler geçirmiş ve Fransız İhtilali sırasında tamamen terkedilmiş. Nihayet 1822’de yeniden takdis edilerek açılmış. Haliyle birçok tarihi olaya da tanıklık etmiş; 1333’deki Haçlı seferinden önce burada Papa John XXII, orduyu koruması için Kutsal Haçı, Fransa Kralı VI Philip, Navarre Kralı Philip ve Bohemia Kralı John’a teslim etmiş.

Avignon

Kare tabanlı çan kulesi 1405’ye yıkılmış ve 1425’te yeniden yapılmış. Tepedeki altın yaldız boyalı Meryem heykelinin tarihi ise 1859. Avignon Başpiskoposluğu’nun merkezi olan Katedral’in avlusunda çarmıha gerilen İsa heykeli en az Katedral kadar görkemli. 1840’da Tarihi Anıt olarak kabul edilen Katedral, koridorsuz kiliselerin bir örneği, içi gayet sade. Aziz Martha ve Maria Magdelena heykelleri girişi süslemekte. Yan şapeller 14. ve 16. yüzyıllarda eklenmiş. Şapellerde Eugene Deveria’nın 1830’larda yaptığı resimler görülebilir. Ayrıca 13. yüzyıldan kalma beyaz mermer taht ile 16. yüzyıl eseri İsa’nın ahşap heykeli de Katedralin zenginliklerinden. Ama özellikle Hristiyanlar için buradaki esas hazine Papa John XXII ve Benedict XII’nin mezarları. Katedrali ziyaret etmek isterseniz 06.00-12-00 ve 14.30-17.30 saatleri arasında gelebilirsiniz, giriş ücretsiz.

Jardin du Rocher des Doms

Avignon

Katedralin kapısı, Avignon’un en güzel parkına açılmakta. Rivayete göre İmparator Augustus burada kuzey rüzgarlarına bir tapınak yaptırmak istemiş. Katedralden parka girerken yol üstünde savaş kayıpları için bir anıt bulunmakta. Devamında ise yeşillikler içinde havuzlar, heykellerle süslü bir park. Parkın içindeki havuz çevresindeki kafeler, insanı çağırıyor ama buranın esas olayı Rhone vadisine tepeden bakan manzarası. Karşı tarafta Villeneuve Les Avignon sizi selamlayacaktır. Gidemeseniz bile, buradaki Yakışıklı Philippe Kulesi ile Anadaon Tepesi’ndeki Saint Andre Kalesi’ni uzaktan da olsa görebilirsiniz. Ayrıca Rhone Nehri, Barthelasse Adası ile Benezet Köprüsü de harika bir manzara oluşturmakta.

AvignonBu park Papalık zamanında da kullanılmış ama bugünkü düzenleme 1830’da yapılmış. Ana havuzdaki Felix Charpentier eseri Venüs heykeli parkın en gösterişli süsü. Gezmekten yorulursanız dinlenmek, serinlemek, bir şeyler içmek için tercih edeceğiniz bir yer burası, harika manzara da cabası.

Hotel des Monnaies

Papalık Sarayı’nın karşısındaki, belki de Avignon’un en süslü yapısı olan Barok cepheli bu bina, aslında darphane imiş. 1619’da yapılmış ve Papa V Paul’a adanmış, zaten ön yüzdeki kartallı, ejderhalı arma da kendisine aitmiş. Fransız İhtilali sırasında askeri karargah olan yapı 1860’dan beri Müzik Okulu olarak kullanılmaktaymış.

Petit Palais

Avignon

Papalık Sarayı’nın bulunduğu alanda bulunan diğer bir göz alıcı yapı da 1318’de Kardinal Berenger Fredoli tarafından yaptırılan Küçük Saray. Daha sonra yapı Papa XXII Hohn’un yeğeni Kardinal Arnaud de Via tarafından satın alınmış. Sarayın mülkiyeti 1335’te Papa XII Benedict’e geçmiş ve o da burayı piskoposluk sarayı olarak kullanmış. Saray, 1411 Savaşı’nda gördüğü hasardan sonra 1503’de geçirdiği restorasyonla bugünkü İtalyan Rönesans tarzındaki halini almış. Fransız İhtilali sonrasında 1826’da burası Katolik okulu, 1904’te bir teknik okul olmuş. 1976’dan beri de özellikle Rönesans dönemi ressamların eserlerine ev sahipliği yapan bir müze. Burası dönemin ünlü isimlerini de ağırlamış; Cesare Borgia, XIV Louis bunlardan bazısı…

Avignon

Sarayın dışı ne kadar zarifse, içi de bir o kadar zengin bir sanat koleksiyonuna sahip. Müze 400 civarında İtalyan ve Fransız Rönesans ressamının eserine ev sahipliği yapmakta. Ayrıca burada VII Clement’in mezarından kalan büst dahil 600 heykel de bulunmakta. 13-16. yüzyılı kapsayan dönemin sanat anlayışının temel örneklerini göreceğiniz Müzenin en dikkat çekici eserleri Kutsal Mesaj eseriyle Vittore Carpaccio ve Çocuk ve Madonna eseriyle Sandro Botticelli; tuhaf bir şekilde, sanki Botticelli eserindeki Madonna, bizim pop ikonu Madonna’yı anımsattı bana…

Avignon

UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunan Müze, Avignon’un mutlaka görülmesi gereken yerlerinden. Gezmek isterseniz salı hariç her gün 10.00-18.00 saatlerinde gidebilirsiniz, giriş ücretsiz.

Pont St.Benezet 

Avignon

Avignon’da görmeden gelinmemesi gereken bir yer de Rhone Nehri üzerindeki yarısı kalmış köprü… Orta Çağ olur da efsanesiz, masalsız olur mu. Bu köprü de kendinden daha ünlü bir efsane ile anılmakta… Efendim, günlerden bir gün çevre köylerde çobanlık yapan Benezet’e, göklerden sesler gelmiş; Benezet Benezet, kalk da Rhone üzerine bir köprü yap, demiş bu sesler… Takdiri ilahiye sorgu sual olmaz, azgın suları yüzlerce can alan onca nehir dururken burası neden seçildi bilinmez ama kahramanımız yola koyulduğunda karşısına bir de melek çıkmaz mı, melek almış Benezet’i Avignon Piskoposu’na götürmüş… Piskopos meleğe hiç şaşırmamış ama Benezet’in köprü yapma fikrine çok şaşırmış, madem öyle ilk taşı sen at diye 30 insanın kaldıramayacağı bir kayayı işaret etmiş, Benezet’de koca kaya parçasını kaldırıp nehre fırlatmış ve ‘Voila’ demiş herhalde, ama bu efsane kayıtlarına işte köprünün ilk taşı bu, diye geçmiş. Efsane böyle diyor ama tarih, 900 metre uzunluğundaki ilk köprünün önceleri ahşap olduğunu ve yapımına 1177’de başlandığını, 1185’te de bittiğini yazıyor. Köprü yapımında ortalığı ayağa kaldıran melek, herhalde sonra köprüye olan ilgisini kaybetmiş ki, 1226’da VIII Louis’in Albigeois Haçlı Seferi sırasında köprü yıkılırken hop, noluyor orda falan dememiş. Köprü 22 kemerli olarak 1234’te taştan yapılmış. 17 yüzyılda köprü büyük ölçüde yıkılmış ve melek yine ortada yok tabii… Neyse, sonrasında köprü 4 kemerli olarak bugünkü haliyle bırakılmış.

Şehrin kültürüne de etkisi olan köprünün altında bir zamanlar dans gösterileri düzenlenirmiş, hatta Fransa’da çok bilinen ‘Sur le pont d’Avignon’ şarkısına konu olan bu köprüymüş.

Şimdi köprü Nehrin ortasına kadar uzanıp orada bitiveriyor. Dört kemeri kalan köprünün ikinci köprü ayağında 12 yüzyıl yapımı Romanesk tarzda Saint Nicholas Şapeli, onun hemen üzerinde, yürüme yolunda ise 16 yüzyılda Gotik tarzda yapılan kısmı bulunmakta. Bir zamanlar bu kısımda Benezet’in kemikleri saklanmaktaymış. Köprünün Avignon ayağındaki giriş kapısı 14 yüzyıldan kalmaymış. Köprü 1840’da Tarihi Anıt olarak kabul edilmiş, 1995’te de UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.

Köprü Avignon’un olmazsa olmazlarından, giriş 5 euro. Girişte köprü ile ilgili bazı objeler, bilgilendirme panoları ve video gösterileri bulunmakta.

Remparts

Avignon

Kale olarak çok caydırıcı olmasa da görsel olarak çok güzel duran surlar, Avignon’un Orta Çağ havasına çok yakışıyor. Alçak duvarlarıyla pek de göz korkutmayan bu surların yapımına 1355 yılında Papa VI Innocent zamanında başlanmış ve Papa V Urban zamanında tamamlanmış. Aslında 1 yüzyıldan beri bir kale olduğu kabul edilmekte ama hem Papalığın taşınması hem de şehrin eski surlara sığmaması nedeniyle yeni bir sur ihtiyacı doğmuş. Tabii bir de Papalığın servetiyle gözleri dönen İngiltere tehditini de eklemek lazım. Şehrin etrafını saran 4800 metre uzunluğundaki bu duvar, ortalama 8 metre yüksekliğindeymiş. Surlar üzerinde 15 büyük, 50 küçük burç var; bunlar genelde kare veya dikdörtgen tabanlı ama 3 tane yarı daire şeklinde burç da surları süslemekte.

Avignon

Surdaki taşlar üzerinde bulunan işaretler taş ustalarına aitmiş ve ödemeler döşenen taş miktarına göre yapıldığından ustaların kazancını belirlemek için kullanılıyormuş. Sur çevresinde aslen 7 kapı varmış ama yıllar içinde bu kapıların sayısı artmış. Her girişin bir ismi var ama tren istasyonundan şehre girilen kapı ile Rhone Nehri’ne bakan kapılar gezginler için daha önemli.

Avignon

Bu arada kuruluşu Papa VIII Boniface dönemine, 1303’lere kadar giden Avignon Üniversitesinin kapısına da bir göz atın derim.

Eglise Saint Pierre

AvignonAvignon şehir merkezinde, belki Katedral’den daha görkemli olan St Pierre Kilisesi de görülmeye değer. 1358’de yapılan bu görkemli kilisenin en dikkate değer yanı, hafif hafif Rönesans’a da göz kırpan Gotik şahikası ön cephesi mi, ince ince işlenmiş 4 metre yüksekliğindeki yekpare ceviz kapıları mı, Rönesans sanatının en nadide örnekleriyle süslü sunağı mı bilemedim.

Avignon

Gerçekten kilise Gotik tarzda ön cephesi yanında 1551 yapımı muhteşem ahşap kapılarıyla da insanı hayran bırakıyor. İki kapı arasında duran Meryem heykeli ile 1526 yapımı Rönesans tarzdaki sunak da görülmeye değer. Aslında buranın tarihi 7. yüzyıla kadar gidiyormuş, ilk Avignonlu piskoposların gömülme yeriymiş. Kilisenin içindeki şapeller bir sanat hazinesini de barındırmakta. Notre Dame de Lourdes Şapelindeki Simon de Chalons eseri ‘Çobanların Tapınması’ ise bunlardan sadece biri.

Eglise Saint Didier

AvignonTarihi 7. yüzyıla kadar giden kilise, Aziz Agricol tarafından kurulup Aziz Didier’ye atfedilmiş. 1356 ile 1459 tarihleri arasında yeniden, bu sefer Gotik tarzda yapılan kilise 1359’da takdis edilmiş. Fransız İhtilali sırasında hasar gören kilise, bir süre hapishane olarak kullanıldıktan sonra 1901’de tekrar ibadet yeri olmuş.

Kilisenin dış cephesinin Avignon uslübunda Gotik tarzın en güzel örneklerinden olmasına rağmen içi oldukça sade. Kilise içinde Simon Chalons eseri iki resim ile 1478’de Kral Rene tarafından Francesco Laurana’ya yaptırılan sunak süslemeleri öne çıkmakta.

Eglise Saint Agricol

Saint Agricol Kilisesi’nin tarihi 10 yüzyıla kadar gitmekteymiş ama Provans tarzı Gotik havasına 15. yüzyılda kavuşmuş. Çatısız kulesiyle değişik bir havası olan kilise ihtişamlı kapısı ve sunağındaki taş işçiliği ile dikkat çekiyor.

Square Agricol Perdiguier

Avignon

Tren istasyonundan şehre girildiğinde hemen sağda göreceğiniz park, Orta Çağlarda bir Benedik Manastırının bahçesiymiş, sonra Saint Martial Kilisesi yapılmış buraya. Fransız İhtilali sırasında terk edilen bahçe, şehrin ana yolu olan Cours Jean Jaures yapımı sırasında da  alan kaybetmiş. 19. yüzyılda yeniden canlanan parkın adı, heykelinin de görülebildiği dönemin ünlü yazarı ve marangozu Agricol Perdiguier’den almış. Parkta, eski kalıntılar, heykeller yanında Gotik cepheli Saint Martial Kilisesi’de görülebilir. 

Musee Calvet 

Avignon

Avignon’un ilk kaldırım döşenen sokaklarından Rue Joseph Vernet’de yer alan bina 1741-1754’de yapılmış. Hotel Villeneueve Martignan olarak bilinen binanın gösterişli girişinden geçince üç kanatlı sarı taş örgülü malikaneye geliyorsunuz. Burayı 1837’de ziyaret eden Stendal, ‘Les Memoires d’un Touriste’ isimli gezi/anı kitabında, burayı en harika İtalya kiliselerinden bile daha huzurlu bir yer olarak tarif etmiş.

Eve ismini veren ilk sahibi Esprit-Claude Calvet, dönemin önde gelen tıp doktoru ve arkeoloji uzmanıymış ve müthiş bir kütüphane sahibiymiş; öldüğünde tüm kütüphanesini, koleksiyonlarını bağışlamış ve Nani ailesinin bağışları gibi diğer katkılarla bugünkü müze oluşmuş. Müzede hemen girişte mermer heykeller bulunmakta. Ama Müzenin bir diğer hazinesi 14. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan Fransız resim okullarının ana örneklerini barındırması. Bunlar arasında Avignonlu ressam Joseph Vernet’nin deniz temalı resimleri göze çarpmakta; Rodin, Utrillo, Dufy eserleri de serginin öne çıkanlarından. Müzede ayrıca neolitik dönemden kalma bir mezar, dövme demir işleri, Mısır’dan getirilen parçalar, Roma dönemi buluntuları ile Avignon’un geçmişine ışık tutan Rocher steli görülebilir.

Ama benin favorim ‘kelimelerin efendisi’ çok ünlü bir pop sanatçısına benzettiğim Maurice de Vlaminck’in eseri oldu.

Müze, Salı günleri hariç her gün 10.00-13.00, 14.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz.

Musee Lapidaire

Avignon

1620’den kalma Barok bezemeli taş işçiliği ile dikkati çeken bir kilisede kurulu olan Musee Lapidaire, eski Mısırdan antik Yunana, Roma çağlarından erken Hristiyan dönemine uzanan bir arkeoloji müzesi. Heykeller, vazolar, mezar alınlıkları, mücevherler, mozaik tablolar, biblolar ile tarihte geçmişe çıkmak için yolunuz üzerindeki bu kilise/müzeye uğrayın.

Müze pazartesileri hariç, 10.00-13.00, 14.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz.

Musee Angladon

Avignon

Avignon’da 19 yüzyıldan itibaren resim sanatına yön veren yeni akım ressamlarının eserlerinden örnekler görmek isterseniz bu müzeye uğrayın; Van Gogh, Degas, Manet, Picasso, Cezanne, Modigliani resimleri 18. yüzyıl malikanesinde sizi karşılayacak. Burası sanatçı Jean Angladon ve Paulette Martin tarafından müze olması için bağışlanan ve dönemin ünlü moda tasarımcısı ve sanatçılarının hamisi Jacques Doucet’nin koleksiyonlarına ev sahipliği yapan bir yer. Koleksiyon içinde resimler kadar 18. yüzyıl mobilya ve ev tasarım objeleri de görülebilir. Türlü müzelerde Van Gogh’un muhtelif resimlerinin değişik versiyonlarını görmüştüm, burada ilk kez ‘Trenler’ eserini gördüm.

Edgar Degas’nın ‘Ütücü Kız’da benim ilgimi çeken eserlerden. Ayrıca Rönesanstan 18 yüzyıla kadar uzanan bir seçki de Müzenin koleksiyonları arasında. Burası zamanında dönem sanatçılarının toplanıp sanat hakkında saatlerce konuşarak teoriler ürettiği, yeni sanatçılara kapıların açıldığı bir yer; sanat dünyası için yerel bir tapınak, o dönemin ışığı üzerinize düşsün isterseniz buraya zaman ayırın… Müze pazartesileri kapalı, diğer günler 13.00-18.00 arası ziyaret edilebilir, giriş 8 euro.

Collection Lampert

Avignon

Çağdaş sanat galerisi olan Collection Lampert, benim gibi modern sanatla arası iyi olmayanların sinirlerini yerinden hoplatacak cinsten… Gittim yine de… Sonra 10 euroma mı yanayım, geçen zamana mı… estelasyonlardan birinde sadece ışıklı bir yazı vardı ve ‘This work should be turned off when I die’ yazıyordu, Allah sanatçıya uzun ömür versin ama bence beklemeye hiç gerek yok, fişi çek gitsin… Bunda yine hiç olmazsa bir yazı falan vardı.

Avignon

Üst kattaki upuzun karanlık bir odada ise, sadece oda boyunca uzanan, dolanan kırmızı bir neon şerit vardı, bir yandan da odaya duman veriliyordu. Bomboş tualler, ahkam kesen bilmiş panolar, cep mesajları, hepsi burada…

Üst katta sergilenen Yunan heykel başlarının başka vücutlara, cisimlere yerleştirildiği çalışmalar yanında taş yapıştırılmış giysilerden oluşan işler biraz daha ilginçti bence. Dikkatimi çekti; Avignon’da çağdaş sanat denince bir objenin etrafında hava akımıyla dönüp duran şeritler çok popüler, burası dahil her yerde onlardan vardı, orta okul fen deneylerinde biz sanat yapıyormuşuz demek ki. Neyse gitmek isteyen gitsin; Müze temmuz-ağustosta her gün açık, diğer aylarda pazartesileri kapalı, ziyaret saatleri ise 11.00-18.00, giriş ise 10 euro.

Palais du Roure

Avignon

Şehrin ortasındaki bu malikane bugün provence hayatına ait etnoğrafya müzesi olarak düzenlenmiş. 1469-1980 yıllarında Floransa kökenli Baroncelli ailesinin konutu olan bu gotik yapı, giriş süslemesi ile dikkatinizi çekecek zaten.

Avignon

Resim koleksiyondan, dönem ev eşyalarına, vitray pencerelerden, çan sergisine… Avignon’da üst orta sınıfa mensup bir ailenin konağını görmek isterseniz salı-cumartesi günlerinde 10.00- 13.00 ve 14.00-16.00 saatlerinde gezebilirsiniz; giriş 5 euro ancak yeterince acıklı durursanız ücret almıyorlar galiba, ben trene yetişme öncesi gittim, halime bakıp nedense ücret almadılar.

Musee Louis Vouland

Avignon

Avignonlu endüstri uzmanı Louis Vouland’ın özellikle 18 yüzyıla ait eşyalardan oluşan koleksiyonunun sergilendiği bu yer, bölgenin köklü bir ailesi olan Villeneuve-Esclapon ailesinin malikanesinde kurulmuş ve 1932’den beri Dekoratif Sanatlar Müzesi olarak ziyarete açık. Avignon üst sınıfının 18 ve 19 yüzyıl yaşam ortamına götüren bu Müze, gerek mobilyaları gerek dönem eşyaları ile o günlerin şaşaasını yaşatıyor. Porselenler, goblenler, ahşap işlemeler, gümüş mutfak eşyaları, hepsi bir dönemin ışıltısını bugüne yansıtıyor. Keşke ben de fotolarla bu görkemi yazıya aktarabilseydim ama burada çektiğim fotolar kayıp. Siz gidip kendi resminizi çekmek isterseniz pazartesi hariç her gün 14.00-18.00 arası 6 euro vererek yapabilirsiniz.

Synagogue D’avignon

Avignon

1745’te yapılan Neo klasik tarzdaki bu yapı Avignon’daki Yahudi cemaatinin ibadet yeri. Eskiden Yahudi Gettosu olan Balance Sokağı’nda bulunan bu yapı, ben gittiğimde kapalıydı, içini göremedim. 1990’da Tarihi Anıt olarak kabul edilen sinagog, genel olarak 09.00-11.00 arası açıkmış.

Tour Saint Jean le Vieux

Avignon

13. yüzyılda Avignon’a yerleşen Hospitaller tarikatı için yapılan bir binadan geriye kalan bu kule Place Pie’de bulunmakta. 1898’de binanın diğer kısımları yıkılmış. Bugün kafelerle, dükkanlarla çevrili şirin bir meydanı süslemekte.

Place de l’Horloge 

Avignon

Burası Avignon’un kalbi. Saat Kulesi Alanı olarak anılan meydan, turistik lokantalar, hediyelik eşya satan dükkanlar, kafeler ile her zaman renkli. Ayrıca 19. yüzyıl yapıları; belediye binası Hotel Ville, Opera binası ve Belle Epoque günlerinden kalma 1900 yapımı atlı karınca, meydanın görkemini artırmakta. Ama meydana adını veren saat kulesi pek görünmüyor, belediye binası olarak kullanılan Hotel Ville’nin arka tarafında kalıyor. Meydan Papalık Sarayı’na açılmakta ama köşede ilginç bir binadan da bahsetmek isterim; Art Deco süslemeleriyle göz dolduran eskinin Banque de France binası bugün bar olarak kullanılmakta. Meydan Rue des Marchands ve Rue Bonneterie gibi şehrin ana alışveriş alanlarının da kesiştiği yer.

Korint tarzı sütunları ile dikkatiniz çekecek olan Neo Klasik Hotel Ville’nin yapımına 1845’te başlanmış, açılışı 1856’da III Napoleon’a kısmet olmuş; burası eski bir kardinal malikanesi üzerine yapılmış ve 15. yüzyıldan kalma saat kulesi de korunmuş. Meydanın en dikkat çekici yapısı olan Hotel Ville, belediye binası olarak kullanılmakta. Yüksek sütunlar üzerinde yükselen binanın içinde savaş kahramanları için afişler yer almaktaydı.

Rue des Teinturiers

Avignon

Burası Avignon’un eski bir mahallesi; boyacılar sokağı olarak anılan bölgede 19. yüzyıla kadar provence motiflerine kaynaklık eden parlak desenli basmalar üretilirmiş. O dönemde boyacılık ve dokuma için kullanılan 23 su değirmeni varmış, bugün 2 tanesi kalmış. Koca gövdeli ağaçların gölgelediği bölgede 14. yüzyıldan kalma Cordeliers Kilisesi, Saint Michel Şapeli, Verbe in Carne Şapeli, Chapelle Sainte Croix ve Grey Panitents Şapeli bulunmakta. Son şapelin bir de efsanesi var; 1433’te Son Akşam Yemeği Ayinleri sırasında o kadar yağmur yağmış ki Avignon sular altında kalmış, sonra iki rahip kayıkla şapel içine girdiğinde bir de bakmışlar da, sular sunağın önünde iki ayrılıp akmaktaymış ve sunağa hiç dokunmuyormuş. Bir nevi Musa’nın mucizesi burada da olmuş anlaşılan; Kızıldeniz yarılmamış da seller sular bölünmüş.

Avignon

Bugün burası bohem havasıyla, kafelerinde, barlarında keyifli zaman geçireceğiniz sevimli bir yer. Turistik olarak çok bilinen bir bölge değil ama mutlaka uğrayın; burada daha çok sanatçılar, yazarlar yaşıyormuş ve bu durum, bölgenin havasına da yansımış.

Place Crillion

Avignon

Avignon’un bir başka tarihi köşesi Crillion, Hotel Europe gibi lüks otellere ve 1732’de Ulusal Tiyatro olarak açılan ve 1825’te kapanan La Comedie’ye ev sahipliği yapmakta. Ama bu huzur dolu köşe, bazıları için ölüm fermanı olmuş, ünlü Fransız Mareşal Brune burada öldürülmüş. Turistlerin genel yol akışı üzerinde değil ama dinlenmek, soluklanmak için harika bir nokta.

Place des Corps Saint

Avignon

Avignon’un bir başka tarihi meydanı Corps Saint, 13. yüzyılda şehir mezarlığıymış, Kardinal Pierre de Luxemburg 1387’de buraya gömülmüş ve sonrasında buralarda türlü mucizeler görününce Kraliçe Marie de Blois buraya Chapelle du Coprps Saint şapelini yaptırmış. Papa VI Clement ise şapeli manastıra çevirmiş. Hatta şehrin mucizevi kahramanı Benezet buraya gömülmüş. Manastır Fransız İhtilali sırasında hastane ve askeri üs olarak kullanılmış. Bugün ise şehir idari ofislerine ev sahipliği yapmakta. Bu kilisenin çevresi çok renkli, sevimli, geceleri kafelerle, barlarla canlanan bir alan. Bu meydan ile şehrin ana caddesi Cours Jean Jaures arasındaki bölge, eskiden şehrin kırmızı ışıklı yeriymiş ama o günlerden geriye kalan bir şey yok, haberiniz ola…

Villeneuve les Avignon

Avignon

Eğer zamanınız varsa Nehrin karşı kıyısında, 10. yüzyıldan kalma bir Orta Çağ kasabası olan Villeneueve les Avignon’a uğramayı ihmal etmeyin. Sonradan kuruyan Rhone Nehri’nin bir kolunun çevrelediği bir ada konumunda olan bölgeye Aziz Andre Manastırı yapılınca yerleşim de başlamış. Yakışıklı Philip buranın önemini fark etmiş ve Avignon’un gücünü dengelemek için buraya bir kale yaptırmış. Yakışıklı Philip Kulesi o günlerden kalma. Avignon’un papalık merkezi olmasından sonra bu kasabanın önemi de artmış; Avignon’da kendi makamlarına uygun malikane bulamayan kardinaller bu kasabaya yerleşmişler; o zamanda insanlar banliyölere kaçma isteği duyuyormuş demek.

Avignon

Papalık merkezinin Roma’ya gitmesiyle kasabanın zenginlikleri azalsa da bitmemiş ama Fransız İhtilalinin rüzgarı yüzyılların parıltısını söndürmüş. O günlerin anısını yaşatan yerler yok değil tabii. 1302’de Yakışıklı Philip tarafından yaptırılan Tour de Philippe le Bel bunlardan biri; bir zamanlar Benezet Köprünün girişini kontrol etmek için yapılan kalenin bir parçası. O dönemde Provence Kontu ve Avignonluların karşı çıkmalarına rağmen yapılan bu kale 1699 sonrası yavaş yavaş terk edilmiş, geriye 30 metrelik bu kule kalmış. Ziyaret etmek isterseniz ekim-nisan aylarında 10.00-12.30, 14.00-18.00 saatleri arası 3.50 euro ödeyerek gezebilirsiniz.

Avignon

Diğer bir uğrak noktası ise 14. yüzyılın ikinci yarısında yapılmış Fort Saint Andre. Aslında Mont Andon’da yerleşimin geçmişi 6. yüzyıla kadar gidiyormuş ama kalenin bugünkü hali 1291’de Kral Yakışıklı Philippe tarafından tasarlanmış fakat tamamlanması Jean le Bon ile V Charles krallığını zamanında olmuş. Hem Papalığa karşı bir güç gösterisi hem de Aziz Andre Manastırı’nı korumak için yapılan kaleye, 1362 tarihli ikiz kulelerden giriliyor. Kuzey mimarisinin özelliklerini taşıyan bu kuleler, Orta Çağ kalelerinin en iyi örneklerinden. Kale içinde yer alan Toscana ve Akdeniz tarzlarının harmanlamasıyla oluşturulan Jardins de l’Abbaye Saint Andre bahçesi ve köşk ne yazık ki ben gittiğimde tadilattaydı, göremedim ama kaleyi gezme fırsatım oldu. İçinde şapellerin, koruma düzeneklerinin, yaşam alanlarının olduğu kalenin en güzel yanı ikiz burçları üzerinden göreceğiniz Avignon’un panoromik manzarası. Gezmek isterseniz ekim-mayıs aylarında 10.00-13.00 ve 14.00-17.00, haziran-eylül aylarında 10.00-18.00 saatleri arasında gidebilirsiniz. Giriş 5 euro.

Ayrıca 1333’te Kardinal Arnaud de Via’nın görkemli malikanesinden dönüştürülen Collegia Notre Dame et son Cloitre kilisesi de görülmeye değer, özellikle 14. yüzyıldan kalan Fransız heykelciliğinin en iyi örneklerinden biri sayılan, fil dişinden yapılma Meryem ve İsa heykeli… Burası mayıs-ekim arası 10.00-12.30 ve 14.00-18.00 saatlerinde, şubat-nisan ve kasım-aralık dönemlerinde 14.00-17.00 saatlerinde ziyarete açık ve ücretsiz.

Avignon

Kasabanın müzesi Musee Pierre de Luxemburg, ben gittiğimde kapalıydı. Mayıs-ekim 10.00-12.30, 14.00-18.00 saatlerinde, diğer dönemler 14.00-17.00 saatlerinde açıkmış ama bana denk gelmedi herhalde.

Avignon

Ama Villeneuve les Avignon’da mutlaka görmeniz gereken yer La Chartreuse. Burası 1352’de Papa VI Innocent tarafından kurulmuş bir yer, mezarı da burada. Fransız İhtilaline kadar da canlı ve görkemli bir dini merkez olarak kalmış. La Chartreuse’a taş bir kapıdan girip avludan geçerek varılıyor. Rahip hücreleri, su sarnıçları, avlular, çiçek bahçeleri, çamaşırhane gibi merkezin günlük yaşantısına tanıklık edeceğiniz yerler yanında çoğunun freskleri dökülmüş irili ufaklı şapeller de görülebilir.

Avignon

Bahçede bulunan 1372 yapımı Aziz John Şapeli yanında Mattio Giovanetti eserlerinin süslediği Freskler Şapeli ve rahip toplantılarının yapıldığı şapel görülecek yerlerden. Bazı hücreler yazın sanatçılar tarafından kullanılıyormuş. Burası ayrıca Centre National des Ecritures du Spectale olarak bilinen yazarlık merkeziymiş.Avignon

Ayrıca burada Avignon Tiyatro Festivali ile gösteriler düzenlenmekteymiş. Ben gittiğimde Jean Adrien Arzilier eserleri sergileniyordu; bir zamanlar duaların yükseldiği rahip hücrelerin içinde şu an hava akımına kapılmış şeritlerin fırıl fırıl etrafında döndüğü variller duruyordu. Görmek isterseniz ekim-mart arası 10.00-17.00, nisan-eylül arası 09.30-18.30 saatlerinde 8 euro ödeyerek gezebilirsiniz. Fort Saint Andre ile ortak bilet alırsanız 9 euro.

Avignon

Gezi sırasında doğa tarihi müzesi Musee Requien’yi açık bulamadım, çok da ilgimi çekmedi; gerçi 17 yüzyıldan kalma mekanı görmek ilginç olabilir, gitmek isterseniz, pazar ve pazartesileri hariç 10.00-13.00, 14.00-18.00 saatlerinde gezebilirsiniz. Ayrıca Ceccano Kütüphanesi de en azından bir göz atmaya değer; içine girerseniz Kardinal d’ Arrabloy tarafından yaptırılan ancak ismini 1333-1350 arasında burada yaşayan Kardinal Annibal Ceccano’dan alan Livre Ceccano’nun duvar ve tavan süslemelerini görebilirsiniz. Burası sonra dini bir okul, Fransız İhtilali sırasında askeri barınak olmuş, şimdi ise şehrin kütüphanesi. Yolunuzun üzerinde karşınıza çıkıp merakınızı uyandırabilecek bir başka görkemli yapı ise, belediye idari binası olarak kullanılan Hotel du Department, 18 yüzyıl başlarında yapılmış ve bir ara tarikat merkezi olarak kullanılmış. Ayrıca gidip de içine giremediğim, sürekli kapalı bulduğum bazı kiliselerden de söz edeyim. Örneğin 1640’larda yapılan Chapelle du Verbe İncarne bugün Avignon Tiyatro Festivalinde tiyatro olarak kullanılmakta. Yine Avignon Tiyatro Festivali sırasında oyunların sergilendiği Eglise Notre Dame la Principale, 13 yüzyıldan kalma Romanesk bir kilise. Chapelle Saint Charles, Chapelle Opera ile Chapelle des Franciscains, Avignon’da önünden sık sık geçeceğiniz ve belki de hep kapalı göreceğiniz diğer kiliseler. Nehir kenarındaki otopark içinde yer alan Monument du Comtat da şehirde dikkatinizi çekecek başka bir anıt.

Avignon

Böylece Avignon sokaklarındaki gezimizi tamamlamış oluyoruz. Şimdi Rocher du Doms parkında ya da Barthlelasse Adası’nın yeşillikleri arasında biraz dinlenelim. 

Konaklama 
Avignon oteller açısından gayet zengin. Orta Çağ atmosferini bugünün konforu içinde yaşatan yıldızı bol, pahalı otellerden Orta Çağ han duvarlarını müşterisinin boş cüzdanına yansıtan düşük bütçeli otellere kadar, ne ararsanız var. Tren istasyonu çevresinde, surların dışında dört yıldızlı Grand Hotel ve Novotel makul seçenekler olarak sıralanıyor.

Avignon

16 yüzyıldan kalma Hotel Cloitre Saint Louis, 1309’da yapılan La Miranda ve Place Crillion’daki Hotel Europe belki de Avignon’un atmosferine en yakın oteller; Orta Çağ’dan kalma yapılarda ağırlanan konuklar, lüksün de dibine vuruyorlar ama oralara ulaşmadaki en büyük engel cebimizde olmayan eurolar. Gecelik oda fiyatları 350-400 euro civarında. Hotel Europe’un konukları arasında Charles Dickens gibi isimler varmış, eğer kesenizi zorlamak isterseniz bu bilgi de bir katkı sağlayabilir belki. Mercure Cite des Papes, Bristol, Autour du Petit Paradis, konfor için para harcamaktan çekinmeyenler için bakılacak diğer oteller.

Avignon

Orta sınıfta yer alan Hotel Daniel ise sırf binası için tercih edebileceğiniz bir otel; ana cadde Rue de la Republique üzerindeki bu görkemli binanın fiyatları daha makul. Mas du Clos de l’Escartrat, Hotel Le Colbert, Au Saint Roch da orta sınıf bütçeli otellerin iyi temsilcilerinden. Gecelik ücret 80 euro civarında.
Avignon’da temmuz aylarında düzenlenen Avignon Tiyatro Festivali sırasında ve onun kadar resmi olmasa da tiyatro, bale, konser gösterileriyle aynı yoğunlukta geçen OFF Festivali sırasında otellerde yer bulmakta güçlük çekebilirsiniz.

Avignon

Ben fakir ise, tek yıldızı bile düştü düşecek bir otelde kaldım. Önceden randevu evlerinin bulunduğu Corps Saints Meydanı çevresindeki bir sokaktaki bu minik otel, artık geçmişte ne yaşandıysa yaşandı, o günlerin huzursuzluğunu taşıyan bir yerdi. Bir kere böyle otellerin kapısı 19.00’dan sonra kilitleniyor, şifreyi bilmiyorsanız ya da unuttuysanız yandınız. Ben de ilk gece yanmadıysam da epey tüttüm; otele vardığımda akşam 9’du ve şifreyi bilmiyordum. Çok çırpındım, çok bağırdım ama nihayet içeri girdim. Otel personeli ise kendini 5 yıldızlı bir otelin yöneticisi sanıyordu, müşterilere bir ayar vermeler, bir disiplin… Aklınızda bulunsun.

Yeme İçme 

AvignonYeme içme konusunda Avignon’un en iyilerine bakıyorsanız Papalık Sarayı’na bakan Restaurant Christian Etienne bu listede başı çekecektir. Orta bütçeli yerlere bakıyorsanız, Jerusalem Meydanı’ndaki Restaurant l’Orangerie, Saint Michel’deki Terre de Savur, Saint Pierre Meydanındaki L’Epicerie, Amphoux caddesindeki Au Tout Petit’ye şans verin. Avignon’a has bir şeyler yemek isterseniz Pot-au-feu (güveç) sipariş edebilirsiniz. Öte yandan Teinturiers Caddesi ile Corps Saints Meydanı’ndaki küçük lokantalar daha hesaplı ama leziz seçenekler sunmakta. Ama iyice işi geçiştirmeye vardırıyorsanız, ana cadde üzerindeki Tous Edgar gibi yerler size gün boyu tok tutacak sandviçler hazırlamakta.

Alışveriş

Avignon’da alışveriş deyince akla hemen Place de l’Horlage ve onun çevresindeki turistik dükkanlar geliyor. Aynı şekilde Palais de Papes Meydanı’ndan nehre doğru yürüdüğünüzde lavanta ve sabun ekseninde hazırlanmış muhtelif boyuttaki hediyelik paketlerle süslü dükkanları da göreceksiniz. Place de l’Horlage Meydanı’na açılan yollar ise şehrin ana alışveriş caddeleri. Rue des Merchands ve Rue St Agricol bunların en önemlisi. Rue Joseph Vernet ise şehrin lüks sokağı, butik mağazalardan ünlü markalara… Otantik hediyelikler yanında ünlü markaları da görmek isterseniz Place des Chataignes ve Place Carnot civarı tam aradığınız yer. Rue de la Bonneterie caddesinde Lacoste gibi ünlü Fransız markalarını bulabilirsiniz. Rue du Vieux Sextier, Rue Rouge gibi araca kapalı caddeler rahat rahat alışveriş yapmak için bire bir. Buradan uzanıp Place Pie’ye doğru yürürseniz çoğu yaya yolu olan sokaklardan geçerken yerel veya dünya markası mağazalara da göz atabilirsiniz.

Place Pie’de ise sanki gökyüzüne asılı bir bahçe gibi duran Halles Alışveriş Mağazası yer almakta; pazartesileri hariç her gün açık bu pazarda sebze, meyve, zeytinyağı, lavanta ürünleri üreticiden tüketiciye ulaştırılmakta. Yerel lezzetleri bulabileceğiniz yer La Cava du Bouffart; şarap, zeytinyağ çeşitlemeleri burada… Terre et Art ise özgün Avignon seramikleri için bire bir. Bölgeye damgasını vuran lavanta mahsulleri için Pure Lavande mağazasına uğramalısınız. Eğer mücevherat ile ilgiliyseniz Boucheron, her keseye uygun seçenekleriyle ilk akla gelen yer. Fransa’nın yüz akı tatlı ve şekerlemeler için La Cure Gourmande hemen merkezde yer almakta. Carmes Meydanı ise cumartesileri çiçek severleri, pazarları antika arayanları kendine çekmekte. Gündelik alış verişleriniz için ise Carrefour, Utile, Spar gibi mağazalar bulunmakta; Monoprix ise yiyecekten elektroniğe, ne ararsanız bulabileceğiniz bir yer

Son Söz

Avignon, dur bi Avignon’a gideyim diyeceğiniz bir yer değildir muhtemelen ama geldikten sonra iyi ki gelmişim diyeceğiniz bir yer. Rhone Nehri’nin sarmaladığı bu küçük ama yoğun şehir, yemyeşil doğası, özellikle Orta Çağ’ın kudretini bugüne taşıyan köklü tarihi, sanat müzeleri, lokantaları, minik meydanlarındaki gece yarılarına kadar açık şen şakrak barları ile sizde mutlaka bir iz bırakacaktır. Hele her Temmuz ayında düzenlenen Tiyatro Festivali sırasında giderseniz, mekanlardan sokaklara taşan gösterileriyle daha bir canlı, daha renkli bir Avignon ile karşılaşacaksınız. Demem o ki, belki sırf Avignon için buralara gelmezsiniz ama geldikten sonra da tadını unutamazsınız… Belki tekrar Avignon’da görüşürüz. İyi gezmeler.

Her Film Bir Yolculuk: Yol Filmleri

Koltuğunuza kurulup güzel bir film izlemek hoşunuza gider mi? Seyahat etmeyi sever misiniz peki? Sinemanın ve yola koyulmanın tadını aynı anda alacağınız bir film izlemeye ne dersiniz o zaman?

Sinemanın büyülü evreninde yol filmlerinin özel bir yeri var. Anlattıkları hikayeyi bir yolculuk üzerine kuran bu filmler, izleyiciyi de kahramanlarının yaptığı yolculuğa ortak etmeyi başarıyorlar çoğu zaman. Yol filmlerindeki kahramanlar farklı nedenlerle, kimi zaman kendi istekleriyle, kimi zaman da mecbur kaldıkları için yola düşüyor; bazen birilerinden, bazen kendilerinden kaçıyorlar. Kimi zaman da bir arayışın içindeyken görüyoruz onları. Kendilerini birisini veya bir şeyi ararken bulabiliyorlar. Bu filmlerin kahramanları yaptıkları yolculuklarda hayata, insana ve kendilerine dair yeni şeyler keşfediyor ve bize de keşfettiriyorlar.

“Yolculuk” sinemanın çok sevdiği ve işlediği bir konu olduğu için 1930’lu yıllarda çekilen ilk örneklerinden başlayarak kabarık bir yol filmleri listesi yapmak mümkün. Komediden drama, maceradan gerilime uzanan geniş bir tür yelpazesinde, her seyirci kendi sinema zevkine uygun yol hikayeleri bulabilir.

Bu sayfanın gezgin ruhlu takipçileri için iki gezi arasında evlerinde mola verdikleri sırada izleyebilecekleri ve bir sinemasever olarak beni en çok etkilemiş olan yol filmlerinden bir seçki hazırladım. Her filmin ve her seyahatin bir keşif olduğuna; seyahat etmenin ve sinemanın hayata anlam kattığına inanan herkesin izlemek isteyebileceğini düşündüğüm bu filmleri, çekildikleri yıllara göre sıralanmış olarak ve kısa tanıtıcı bilgilerle birlikte aşağıda bulabilirsiniz.

Bu seçkideki filmler, bana göre kahramanlarının gittiği yerleri görme isteği uyandırmaktan çok, yapılan yolculuğun anlamını sorgulattıkları için izlenmeyi hak ediyorlar. İzleyicisini kâh düşündüren, kâh eğlendiren bu filmleri seyrederken karakterlerin yaptıkları yolculuklar nedeniyle yaşadıkları değişimlere, vardıkları keşiflere ve kendi içlerinde yaptıkları yolculuklara tanık oluyoruz. Film bittiğinde, sinemanın izleyiciyi her filmde başka bir dünyaya götüren, insanı geliştiren ve hayatı güzelleştiren bir sanat olduğunu bir kez daha hissediyoruz.

Yolculuklar, çoğu zaman bize hoş sürprizler yaşatır. Üzerinden zaman geçtiğinde, o yolculukta yaşadığımız aksilikleri bile gülümseyerek anmaya başlar; en çok da yaşadığımız o hoş sürprizleri hatırlarız. Her yolculuk, daha önce hiç bilmediğimiz ve artık hiç unutmayacağımız bir an, bir tat, bir görüntü, bir duygu, bir iz bırakıverir içimize. Onca yolu geldiğimize değer birden. Aynı yolu yeniden katetmeye değer. Her yolculuğun anlamı ve hissettirdikleri farklıdır, tıpkı filmler gibi. Her film bir yolculuk değil midir sizce de? Nice yolculuklara…

Easy Rider (1969)

Yönetmen: Dennis Hopper

Oyuncular: Peter Fonda, Denis Hopper, Jack Nicholson

Ülke: ABD Yapımı

Süre: 95 dakika

1968’in bütün dünyada etkili olan isyankâr ve özgürlükçü ruhunu sıcağı sıcağına beyazperdeye taşıyan, 50 yaşına yaklaştığı halde hiç eskimeyen filmlerden birisidir “Easy Rider”. Amerikan sinemasında daha önce bir benzeri çekilmemiş olan bu ayrıksı film, zamanın ruhunu en saf haliyle perdeye aktarmakla kalmaz; 1970’li yıllarda çekilen Amerikan bağımsız filmleri üzerinde biçim ve içerik bakımından önemli izler bırakır.

“Easy Rider”, yol filmleri arasında da her zaman ilk akla gelenlerden biridir. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı travmanın içine doğan, bu yüzden barışa ve özgürlüğe yürekten bağlanmış bir kuşağı temsil eden iki genç adam, uyuşturucu satarak elde ettikleri parayla birer motor satın alıp Amerika’nın batısından doğusuna doğru yola çıkarlar. Bu yolculuğu bir macera arayışından çok, dönemin yerleşik düşünce kalıplarına ve toplumsal standartlarına uymayı reddeden 68 kuşağının, Soğuk Savaş döneminin muhafazakâr Amerikası ile yüzleşmesi olarak düşünmek ve izlemek daha doğru olacaktır.

 The Passenger / Yolcu (1975)

Yönetmen: Michelangelo Antonioni

Oyuncular: Jack Nicholson, Maria Schneider,Jenny Runacre

Ülke:İtalya, İspanya, Fransa Ortak Yapımı

Süre: 126 dakika

İtalyan sinemasının en önemli yönetmenlerinden Michelangelo Antonioni’nin bu usta işi filminde sıradışı bir yolculuğa tanıklık ediyoruz. Savaş muhabirliği yapan, ancak kariyerinde bir düşüş dönemi yaşayan Amerikalı gazeteci David Locke, bir iç savaşı belgelemek üzere Kuzey Afrika’ya gidiyor.  Burada, tam da yaptığı işin gerçekliğini sorgulamaya başlamışken beklenmedik bir biçimde kendi gerçeğinden kaçma fırsatı buluyor. Bu kaçış, onu başka birinin hayatındaki tehlikeli bir yolculuğa çıkarıyor.

David Locke’un, Afrika’da başlayıp İspanya’ya ulaşan yolculuğuna eşlik ederken kendimize soruyoruz:  Kendinden,  geçmişinden, kısacası herşeyden kaçmak mümkün olabilir mi? Film, az diyaloglu ve  derinlikli anlatımı ile bu sorunun cevabını arıyor. Finalde, kameranın yavaş yavaş bir otel odasının penceresinden sokağa çıkarak yeniden odaya döndüğü, 11 dakika süren ve kesme yapılmadan çekilmiş olan sahnenin, teknik ve estetik olarak sinema tarihinde özel bir yer aldığını ayrıca hatırlatmakta fayda var.

Paris, Texas (1984)

Yönetmen: Wim Wenders

Oyuncular: Nastassja Kinski, Harry Dean Stanton, Dean Stockwell, Hunter Carson, Aurore Clement

Ülke: Almanya, Fransa, İngiltere, ABD Ortak Yapımı 

Süre: 145 dakika

Filmografisinde yol filmlerinin önemli bir yeri olan usta Alman yönetmen Wim Wenders’ın yönettiği, senaryosunu Pulitzer ödüllü yazar Sam Shephard’ın yazdığı, Amerika’da çekilen “Paris, Texas”; aşık olmak, aile kurmak, ana-baba olmak, kazanmak-kaybetmek ve herşeyi bırakıp gitmek üzerine düşünen ve konuşan nefis bir yol hikayesi.

Film, Amerika’nın Teksas eyaletinde, çölün ıssızlığındaki viran bir kafeteryaya giren bir adamla açılıyor. Filmin baş karakteri ve 4 yıldır kayıp olan Travis Henderson ile böyle tanışıyoruz. Karısı Jane’in Travis’i terketmiş olduğunu; bir zamanlar mutlu bir evlilikleri varken sonraları birbirlerinden uzaklaştıklarını; terk edildikten sonra Travis’in kayıplara karıştığını; dağılan ailenin küçük oğluna ise Travis’in Kaliforniya’da yaşayan erkek kardeşi Walt ve karısı Anne Henderson’ın sahip çıktıklarını öğreniyoruz. Film, Travis’in neden kayıplara karıştığını ve neden geri döndüğünü söylemiyor. Bunun yerine, hayatına kaldığı yerden devam etmeyi seçen Travis’in bu seçiminden sonra başlayan yolculuğuna ortak ediyor bizi.

Özgün sinema diliyle, görüntü yönetimiyle, müziğiyle, diyalogları ve oyunculuklarıyla çağdaş bir sinema klasiği olan bu çok katmanlı filmin adındaki Paris’in, Amerika’nın Teksas eyaletinde bulunan ve Henderson ailesinin bir zamanlar yaşamış olduğu bir kasabanın adı olduğunu belirtelim.

Rain Man / Yağmur Adam (1988)

Yönetmen: Barry Levinson

Oyuncular: Dustin Hoffman, Tom Cruise

Ülke: ABD Yapımı 

Süre: 133 dakika

Sinemanın en güzel yol hikayelerinden birini anlatan “Rain Man”de, spor araba satıcısı Charlie Babbitt ve otizmden muzdarip ağabeyi Raymond Babbitt’in birlikte yaptıkları yolculuğa eşlik ediyoruz. Bu yolculuk, aralarında yakınlık veya duygusal bir bağ olmayan bu iki kardeşin birbirlerinin dünyasını tanımalarına vesile oluyor.

Dustin Hoffman’ın otizmli ağabey rolünde sergilediği ve kendisine 1989 yılında En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandıran muazzam performansı ve sinema dünyasının yetenekli bestecisi Hans Zimmer’ın imzasını taşıyan müzikleri, filmin hafızalarda yer etmesini sağlıyor. Gerçekçi finali ise, filmi tipik Hollywood filmlerinden ayıran bir özelliği olarak öne çıkıyor.

“Rain Man”, dokunaklı hikayesi ve incelikli anlatımı ile geniş kitlelere ulaşmayı başarmış olmasının yanı sıra otizm hakkında dünya çapında farkındalık yarattığı için de anılmaya değen bir film. Eğer filmin otizmi konu etmesi ilginizi çektiyse, yönetmen Mick Jackson tarafından 2010 yılında çekilen biyografik bir drama olan “Temple Grandin” filmini de izleyebilirsiniz.

Thelma & Louise (1991)

Yönetmen: Ridley Scott

Oyuncular: Geena Davis, Susan Sarandon, Brad Pitt,Keitel, Michael Madson

Ülke: ABD, İngiltere, Fransa Ortak Yapımı

Süre: 130 dakika

Sinema tarihindeki en iyi yol filmlerinden birisi olduğu halde, asıl kimliğini, hikayesinin merkezindeki  kadın dayanışmasından alan bir film: “Thelma & Louise”. Filme adını veren iki kadın karakterin, bunaltıcı hayatlarına kısa bir mola vermek ve bir hafta sonu tatili yapmak üzere arabaya atlayarak başladıkları yolculuk, zincirleme olarak birbirine eklenen olaylarla tehlikeli bir “kanundan kaçış” hikayesine dönüştükten sonra sürprizli bir finalle sona eriyor.

En güzel film müziklerinin bestecisi Hans Zimmer’ın nefis müzikleriyle bezenmiş ve Grand Canyon’un görselliğiyle süslenmiş olan bu özel film, “kadın özgürlüğünün sinemasal sembolü” haline gelmiş durumda.  Thelma ve Louise’in var olduklarını hissetmek için çıktıkları bu maceralı yolculuk, sinema dünyasında her zaman “erkek egemenliğinin kadınlar üzerinde yarattığı baskıya kadınların verdiği tepkinin hikayesi” olarak değerlendirilmiştir. Hem yönetmen Ridley Scott’un, hem de baş karakterleri canlandıran Susan Sarandon ve Geena Davis’in kariyerlerinde bir kilometretaşı olan bu filmi, kadınların sesine kulak veren herkesin izlemesi gerekiyor.

Night on Earth / Dünyada Bir Gece (1991)

Yönetmen: Jim Jarmusch

Oyuncular: Winona Ryder, Roberto Benigni, Gena Rowlands, Armin-Mueller Stahl,Beatrice Dalle, Giancarlo Esposito,Rosie Perez, Isaac De Bankole,Paolo Bonacelli, Matti Pellonpaa

Ülke: ABD, Fransa, Almanya, İngiltere, Japonya Ortak Yapımı

Süre: 129 dakika

Amerikan bağımsız sinemasının en üretken ve en yetenekli yönetmenlerinden Jim Jarmusch’un hem yazdığı hem yönettiği bu güzel filmde bir tane değil, beş tane yolculuk izliyoruz. Beş bölümden oluşan  “Night on Earth”, aynı gece Los Angeles, New York, Roma, Paris ve Helsinki’de yaşanan beş taksi yolculuğunu anlatıyor. İzleyiciyi oturduğu yerden kalkmadan bir taksiye bindirip beş ayrı şehre götüren bir film izlemek size de çok cazip gelmiyor mu?

Filmin bölümleri, bir taksi şoförü ile yolcusu arasında geçen diyaloglar üzerine kurulmuş. Hepsi nefis ayrıntılarla ve ince bir mizahla bezenmiş olan bu diyalogları kâh gülerek, kâh hüzünlenerek izliyoruz. Her biri ayrı güzellikteki taksi yolculuklarının, o şehrin ve o ülkenin ruhuna, kültürüne, kimliğine uygun düşen unsurlar içerdiğini görmek filme ayrı bir lezzet katıyor.

İzledikten sonra en çok hangi bölümü sevdiğinizi mutlaka düşünecek, ama büyük olasılıkla bölümler arasında bir sıralama yapmakta zorlanacaksınız. Şoför koltuğunda usta komedyen Roberto Benigni’nin oturduğu, yolcusuyla din ve cinsellik üzerine koyu bir sohbete daldığı Roma’da geçen taksi yolculuğunu ise her zaman gülümseyerek hatırlayacaksınız.

Before Sunrise / Gün Doğmadan (1995)

Yönetmen: Richard Linklater

Oyuncular: Julie Delpy, Ethan Hawke

Ülke: ABD, Avusturya, İsviçre Ortak Yapımı 

Süre: 101 dakika

“Trende karşılaşan iki yabancı birbirlerine aşık olur.”

Filmi özetleyen bu cümle, basmakalıp bir hikaye izleyeceğimizi düşündürüyor, sizce de öyle değil mi? Oysa sinema tarihinin en güzel yol filmlerinden biri var karşımızda. Bütün zamanların en romantik filmlerini belirlemek için yapılan anketlerde de mutlaka adı geçen bir yolculuk filmi “Before Sunrise”. Yolunuz Viyana’ya düşerse, sokaklarında yürürken bu filmin mutlaka size eşlik edeceğini hemen belirtelim.

Fransız bir genç kadın (Celine) ve Amerikalı bir genç adam (Jesse) Avrupa’daki bir trende karşılaşıp yakınlaşıyorlar. Ancak zamanları sınırlı; yalnızca güneş doğuncaya kadar birlikte vakit geçirebilecekler. Bu son derece içten ve sade filmi izlerken farklı kültürlerden gelen, farklı karakterlerdeki bu iki insanı birbirine neyin yakınlaştırdığını düşüneceğiz. Bir kadın ve bir erkeğin sakin sakin akıp giden diyaloglarından ibaret olan bu filmin büyüsünün nerede olduğunu soracağız kendimize.

Filmi beğenenler için yönetmen Richard Linklater’ın, aynı oyuncularla öykünün devamını anlatan iki film daha çektiğini ve “Before” üçlemesinin toplamda 18 yıla yayılan bir dönemi kapsadığını hatırlatalım. İzlemek isteyenler için üçlemenin ikinci ve üçüncü filmleri:

“Before Sunset/Gün Batmadan” (2004) ve “Before Midnight/Geceyarısından Önce” (2013).

Seven Years in Tibet / Tibet’te Yedi Yıl (1997)

Yönetmen: Jean-Jacques Annaud

Oyuncular: Brad Pitt, David Thewlis, B.D. Wong

Ülke: ABD, İngiltere Ortak Yapımı 

Süre: 136 dakika

“Seven Years in Tibet”, Avusturyalı dağcı Heinrich Harrer’in otobiyografik kitabından beyazperdeye uyarlanmış etkileyici bir yol ve dönem filmi.

Dağcı Harrer, Himalaya Dağları’ndaki en yüksek zirvelerden birine tırmanmak üzere yola koyulmuşken İkinci Dünya Savaşı patlak veriyor. Savaş çıktıktan sonra başından geçen bir dizi olayın sonunda Herrer, kendini Tibet’te buluyor. Burada Dalai Lama ile dostluk kuruyor. Bu dostluk, Harrer’in kendi içinde bir yolculuk yapmasına vesile oluyor.

Yer yer ana akım sinemanın tercih ettiği bazı basmakalıp formüllerden faydalandığı için olumsuz eleştiriler almış olsa da bu güzel film; yaşanmış bir hikayeyi perdeye aktarması, akıcı anlatımı, etkileyici karakter değişimi ve otantik mekânları sayesinde ilgiyle izleniyor.

Filmin gösterime girmesinden sonra başrol oyuncusu Brad Pitt’in Çin’e girmesinin Çin hükümeti tarafından yasaklandığını da ilginç bir anekdot olarak belirtmeden geçmemek gerek.

Im Juli. / In July. / Temmuz’da. (2000)

 

Yönetmen: Fatih Akın

Oyuncular: Moritz Bleibtreu, Christiane Paul, İdil Üner, Mehmet Kurtuluş, Birol Ünel

Ülke: Almanya

Süre: 100 dakika

 

Çağdaş Alman sinemasının en başarılı yönetmenlerinden birisi olarak kabul edilen Fatih Akın’ın yazıp yönettiği bu masalsı filmde, Almanya’dan Türkiye’ye doğru güneşli, sıcacık bir yolculuk yapıyor ve çok eğleniyoruz. Filmin kahramanı, içine kapanık ve çekingen bir öğretmen olan Daniel. Yetenekli Alman oyuncu Moritz Bleibtreu’nun canlandırdığı Daniel, aşık olduğu ve Türkiye’de yaşayan Melek’in peşinden yola koyuluyor. Bu yolculukta ona arkadaşı Juli eşlik ediyor.

Bu deli dolu, çok neşeli, yer yer fantastik, çoğunlukla komik, baştan sona samimi, epeyce kalabalık, tüy gibi hafif ve birazcık da romantik filmin içinde neler yok ki… Önce tesadüfler, sonra aşk, daha sonra masallar, rüyalar, güneş, ay, yıldızlar, gökyüzü, güzel gözler, arabalar, fotoğraflar, nehirler, tekneler, kamyon şoförleri, gümrük memurları, İstanbul ve güzel şarkılar var. Ama en önemlisi umut var.

Hiç kafa yormayan sıradan bir romantik komedi gibi görünse de gerek biçimsel özellikleri, gerekse içeriği açısından maharetli ellerden çıkmış derinlikli bir film “Im Juli.”. İzlediğinizde siz de mutlaka tekrar izlemek ve izletmek isteyeceksiniz.

O Brother, Where Art Thou? / Neredesin Be Birader? (2000)

Yönetmen: Joel & Ethan Coen

Oyuncular: George Clooney, John Turturro,Tim Blake Nelson, John Goodman,Holly Hunter

Ülke: ABD, Fransa, İngiltere Ortak Yapımı

Süre: 107 dakika

Amerikan sinemasının başarılı ve üretken yönetmen kardeşleri Ethan ve Joel Coen’in birlikte yönettikleri “O Brother, Where Art Thou?”, 1920’li yılların Güney Amerikasında hapishaneden kaçarak bir hazinenin peşine düşen üç mahkumun kaçmalı, kovalamacalı, eğlenceli hikayesini anlatıyor. Hikayeyi, Homeros’un Odysseia’sından serbest bir uyarlama olarak düşünmek mümkün. Filmin etkileyici görselliğinin arkasında Amerikalı usta görüntü yönetmeni Roger Deakins’in imzası var.

Coen kardeşlerin hikaye anlatmadaki becerilerini bir kez daha ortaya koydukları ve kendilerine has sinema dilinin bütün özelliklerini taşıyan bu sıcak filmi izlerken firari mahkumların yolculuğuna eşlik ediyor, yol boyunca onlarla gülüyor, onlarla dertleniyoruz. İnce mizahı, otantik Güney Amerika ezgilerinden isabetle seçilmiş müzikleri ve başta George Clooney olmak üzere yetenekli oyuncu kadrosunun üst düzey performansları ile keyifle izleyeceğiniz bu filmi beğenirseniz, Coen’lerin filmografisindeki diğer nefis filmleri de izleyebilirsiniz.

Motorcycle Diaries / Motosiklet Günlüğü (2004)

Yönetmen: Walter Salles

Oyuncular: Gael Garcia Bernal, Rodrigo De La Serna, Mia Maestro, Mercedes Moran

Ülke: Arjantin, ABD, Şili, Peru, Breazilya, İngiltere, Almanya Fransa Ortak Yapımı

Süre: 126 dakika

Beyazperdede bugüne kadar anlatılmış en etkileyici yol hikayelerinden birisini izlediğimiz bu şahane filmde, Arjantinli varlıklı bir ailenin oğlu olan Ernesto Guevara de la Serna’nın, Güney Amerika’da yaptığı yolculuğa eşlik ediyoruz. Tıp fakültesinde son sınıf öğrencisi olan 23 yaşındaki Ernesto, mezun olmadan önceki son tatilinde, 29 yaşındaki arkadaşı Alberto Granado ile birlikte bir motosiklete atlayarak Güney Amerika ülkelerini katediyor. Bu yolculuk, Ernesto’ya kıtanın gerçeklerini ve toplumsal adaletsizliğin boyutlarını gösterecek ve genç adamın geleceğini şekillendirecektir. Filmin genç doktor adayı Ernesto’yu biz bugün, siyasi tarihin en önemli devrimci önderlerinden birisi olan Che Guevara olarak tanıyoruz.

Che Guevara’nın 1952 yılında yaptığı, 4 ay süren  8.000 km’lik yolculuğu boyunca tuttuğu günlüğü ve yol arkadaşı Alberto Granado’nun yazdığı kitabı kaynak alarak Jose Rivera tarafından yazılan senaryodan beyazperdeye aktarılan bu mücevher gibi filmi, Brezilyalı yetenekli yönetmen Walter Salles yönetiyor. Uluslararası film festivallerinde, en iyi film ve en iyi yönetmen kategorilerinin yanı sıra oyunculuk, senaryo, müzik, sinematografi dallarında toplam 36 ödül almış olan filmin, bu ödüllerin dışında 47 tane de ödül adaylığı bulunuyor.

İdeolojik kaygılardan ve politik mesajlardan arınmış sade ve gerçekçi anlatımıyla, derinliğiyle, insanın içine işleyen müziğiyle ve muazzam görselliğiyle izledikten sonra asla unutamayacağınız filmler arasında yerini alacak.

Sideways (2004)

Yönetmen: Alexander Payne

Oyuncular: Paul Giamatti, Thomas Haden Church, Virginia Madsen, Sandra Oh

Ülke: ABD, Macaristan Ortak Yapımı

Süre: 127 dakika

Şarap sever misiniz? Cevabınız “evet” ise bu filmi mutlaka izlemelisiniz.

Sizi 2 saat boyunca gülümsetecek olan enfes bir film olan “Sideways”te yolumuz Amerika’nın şarap cenneti Kaliforniya’ya düşüyor. Biri karısından iki yıl önce boşanmış, yazarlığa hevesli ve şarap-sever bir öğretmen, diğeri bir hafta sonra evlenecek olan pek tanınmayan bir televizyon oyuncusu iki yakın arkadaşın bekarlığa veda gezisine eşlik ediyoruz bu kez. İki dostun niyetleri bir hafta boyunca şarap içip golf oynamak. Bakalım kısmetlerinde başka neler var?

Şarap kültürü üzerinden hayatı ve insanları açıklayan filozof halleriyle ve enfes Kaliforniya manzaralarıyla sizi mutlaka içine alacak olan bu filmi, “izlediğinizde çakırkeyif olacağınız nefis bir kara-komedi” olarak tarif edebiliriz. Yönetmen Alexander Payne’in incelikli mizahı ve sıcacık anlatımı ile dikkat çeken “Sideways”i izlerken, iyi yazılmış senaryosunu ve güçlü oyunculuklarını da çok seveceksiniz.

Little Miss Sunshine / Küçük Gün Işığım (2006)

Yönetmen: Jonathan Dayton, Valerie Faris

Oyuncular: Tony Collette, Greg Kinnear, Steve Carell, Paul Dano, Alan Arkin, Abigail Breslin

Ülke: ABD Yapımı

Süre: 101 dakika

Amerikan bağımsız sinemasının 2000’li yıllardaki en güzel örneklerden birisi olan bu sıcak ve samimi filmde, külüstür sarı minibüslerine doluşarak yola koyulan bir Amerikan ailesini izliyoruz. Anne, baba, dede, dayı ve ağabeyden oluşan bu ilginç aile, evin küçük kızı Olive’i, “Küçük Gün Işığım” adlı çocuk güzellik yarışmasına katılmak üzere Kaliforniya’ya götürüyorlar. Aile üyelerinin her birinin farklı dertleri, farklı çıkmazları var. Mutlu değiller. Başarılı değiller. Hatta belki birbirlerinden kopmak üzereler. Onlarla birlikte yolculuk ederken, aslında günümüz Amerikan toplumunun ve değerlerinin sıkı bir eleştirisine tanık oluyoruz.

Nefis mizahı ve şaşırtıcı gelişmelerle ilerleyen hikayesiyle içimizi ısıtan bu film, aynı anda hem eğlendiriyor, hem duygulandırıyor, hem de düşündürüyor. Film bittiğinde, bir yandan beklenmedik finalinin keyfini sürerken bir yandan da kendimize soruyoruz: Ne zaman kaybetmiş, ne zaman kazanmış oluruz? Yoksa asıl kaybedenler, hiç denememiş olanlar mıdır?

Into the Wild (2007)

Yönetmen: Sean Penn

Oyuncular: Emile Hirsch, Marcia Gay Harden, William Hurt, Jena Malone, Catherine Keener, Hal Holbrook, Kristen Stewart, Vince Vaughn

Ülke: ABD Yapımı

Süre: 148 dakika

Amerikan sinemasının güçlü oyuncusu Sean Penn bu filmde yönetmen koltuğuna oturarak bize Christopher McCandless‘ın gerçek yaşam hikayesinden esinlendiği bir hikaye anlatıyor.

Varlıklı bir ailenin oğlu ve iyi bir üniversiteden mezun olan 23 yaşındaki Christopher, “kariyer yapma-para kazanma-evlenip aile kurma” ekseni üzerine kurulu parlak geleceğini, sahip olduğu maddi değerleri, ailesini, şehir hayatını ve teknolojiyi arkasında bırakarak; bir sırt çantasıyla Alaska’nın vahşi doğasında büyük cesaret isteyen bir yolculuğa koyuluyor.

Film boyunca Christopher’ın, yaban hayatın içindeki o yalnız ve zorlu yolculuğuna ve yaşamına tanıklık ediyoruz. Bir yandan da karakterin yaptığı seçimi, sisteme ve toplumun dayattıklarına karşı durmak için seçtiği yolu sorguluyoruz: Nereye aitiz? Ne kadar özgürüz? Nerede ve nasıl mutlu oluruz? Bu sarsıcı filmin unutulmaz müziklerinde ise Pearl Jam grubunun solisti, yetenekli müzisyen Eddie Vedder’ın imzası var.

The Darjeeling Limited / Küs Kardeşler Limited Şirketi (2007)

Yönetmen: Wes Anderson

Oyuncular: Jason Schwartzman, Adrian Brody, Owen Wilson, Bill Murray, Natalie Portman

Ülke: ABD Yapımı 

Süre: 91 dakika

Amerikan sinemasının üç yetenekli aktörünün canlandırdığı üç erkek kardeş, babalarının ölümünden bir yıl sonra Hindistan’ı boydan boya kateden bir tren yolculuğuna çıkıyorlar. Aralarında güçlü bir bağ olduğunu söylemek çok zor. Üstelik kardeşlerin her birinin farklı bir derdi var: Francis, bir motosiklet kazası geçirmiş, iyileşmeye çalışıyor. Peter, eşinin hamileliğine alışmakla meşgul. Jack ise aşk acısı çekiyor. Ruhani bir yolculuğa çıktıklarını düşündüğümüz bu üç kardeş, kişisel sorunlarıyla, babalarının eşyalarına olan saplantılı düşkünlükleriyle ve birbirleriyle iletişim kurmayı beceremeden nereye varabilirler dersiniz?

Filmi, kendine has üslubu ve özgün sinema dili ile öne çıkan Amerikalı yönetmen Wes Anderson yönetmiş. Filmi izlerken, yönetmenin alâmet-i farikası olan renk ve müzik kullanımı, kostüm ve dekorlardaki nefis detaylar mutlaka dikkatinizi çekecektir. Görüntü yönetiminden diyaloglarına, ince mizahından sıradışı karakterlerine kadar her şeyiyle Wes Anderson filmi olduğunu ispatlayan bu şekerleme gibi filmi izlediğinizde, büyük olasılıkla, ilk fırsatta bir tren yolculuğu yapmak isteyeceksiniz.

Antalya: Falezler Boyunca Parklar ve Kaya Plajları

Son dönemlerde kafamızdaki yaz tatili kavramı neredeyse Antalya ile özdeşleşmiş durumda. Elbette ki Türkiye’de tatil rotası olarak seçilen bir çok yer bulunmakta ancak Antalya’nın bunlar arasında çok ayrıcalıklı bir yeri var. Bunun en başta gelen nedenlerinden biri, çok büyük, kalabalık ve canlı bir metropol olmasına rağmen hala şehrin içinden denize girilebiliyor olması… Bunu Türkiye’de kaç şehirde yaşayabilirsiniz. Antalya’nın bu ayrıcalığı da bence, başka bir ayrıcalığından kaynaklanıyor; falezlerinden… Falezler, Antalya’ya doğanın bir lütfu.

Daha 1974’lerde, Antalya bir kasaba gibiyken, Antalya Festivali için Ali Kocatepe’nin bestelediği şarkının sözleri gibi; mavilikler yeşillikler Antalya’da hoş… Evet, Türkiye’de yeşilin her tonunun mavinin türlü berraklığına karıştığı bir sürü yer sayılabilir ama Antalya’da mavilikler yeşillikler başka bir hoş. Çünkü en derin yeşillerle pırıl pırıl mavilikler arasında groteks bir kolye gibi şehri saran falezler yeşili daha yeşil, maviliyi başka bir mavi yapmakta.

Aslında milyonlarca yıllık bir süreçte oluşan falezler, en basit anlamıyla bir erozyon işi. Dalga erozyonu ya da yamaç erozyonuyla kıvrılan bükülen kayalıklar sarıdan bakıra, yalçın, sert,  bir o kadar da çekici bir görüntü sağlamakta.

Şimdi falezler boyunca Antalya’da bir geziye çıkalım. Bu, deniz, güneş, dinlenme ve keyif gezisi olacak. 

Önce video ile gezmek isterseniz.

Antalya’da falezler Konyaaltı’nın hemen bitimindeki varyantla başlamakta ve kayalıkların tekrar denizle birleştiği Karpuzkaldıran’da bitmekte. Burası aslında Antalya’nın merkez ilçesi Muratpaşa sınırları içerisinde kalıyor. Kısaca bu geziyi özetlemek gerekirse, hırçın kayalıklar üzerinde uzanan yemyeşil parklar ve aralarda yapılan deniz molaları denebilir.

Konyaaltı’ndan Varyant’a çıkınca en önce durup bir manzaraya bakın! Konyaaltı, Kemer yolu, Beydağları size harika bir manzara sunmakta.

Falezlerin başladığı bu noktada mutlaka uğrayacağınız bir yer de Antalya Arkeoloji Müzesi. Tek kelimeyle muhteşem denecek bu müze, daha çok Antalya’nın Helenistik dönemine ait eserlere ev sahipliği yapıyor. Müzenin en gözde kahramanı da Herakles… Yurt dışına kaçırılmış parçasının da geri alınmasıyla bütünlüğe kavuşan Herakles Heykelinden tutun Herakles Lahitine kadar bir çok eser sizi beklemekte. Ama dediğimiz gibi, bu gezi Antalya’nın tarihine değil, bugününe bir yolculuk.

O zaman falezler boyunca yürüyelim. Konyaaltı Caddesi falezler boyunca şehir merkezine kadar bize eşlik edecek, burası Antalya’nın kordonu gibi bir yer. Cadde ile falez kıyısı arasında da uçsuz bucaksız parklar eşlik edecek bize. Önce Kuğulu Park çıkacak yolumuza; minik göletler, orman havasındaki ağaçlıklar arasında kafeler, lokantalar, oyun alanları yer almakta.

Sonra doğanın verdiğine insan elinin de değdiği Atatürk Parkı’na geleceğiz. Burada uzun saatler geçirebilirsiniz. Kıyı boyunca her falez kıvrımı size müthiş manzaralar sunacak. Yürüyüş yolları, gezi alanları, dinlenme yerleri boyunca ilerleyebilirsiniz ya da nargileciden yıldızlı lokantalara kadar uzanan bir seçkide istediğiniz yer de günün tadını çıkarabilirsiniz.

Atatürk Parkı sizi neredeyse şehrin merkezi denebilecek Kaleiçi’ne kadar getirecek. Gerçi parklar gerçekten şehrin merkezine kadar devam ediyor ama arada isimleri değişiyor ya da araya bazen bir meydan giriyor.

Atatürk Parkı’ndan çıkınca biraz ilerde Yavuz Özcan Parkı başlayacak. Burası Atatürk Parkına göre daha küçük ama çok renkli bir yer. İçinde anfi tiyatro, minik şelaleler, kaskatlı havuzlar bulunan Parkın en dikkat çekici yerlerinden biri de Antalya’yı ilk fetheden kişi olan Gıyasettin Keyhüsrev Anıtı. Ayrıca Selekler yönündeki köprüden aşağı inilebilen bir patika da mevcut; Kadın yarı denilen bu bölge, falezlerdeki bir kırılma sonucu denizin içeriye doğru girdiği bir alan, karşıda ise Kaleiçi’nin muhteşem manzarası.

Daha sonra daha çok askeri personel için düzenlenmiş Mehmetçik Parkı ve yanında da Recep Bilgin Parkı bulunmakta. Recep Bilgin Parkı’nın yanında bulunan seyirlik terasta eski şehrin kuş bakışı manzarasına doyum olmuyor. Ama bölgeyi daha yakından tanımak isterseniz Park yakınındaki panoramik asansörle Kaleiçi’nin kalbine inebilirsiniz.

Kaleiçi, falezlerin deniz seviyesine indiği, daha doğrusu etrafından dolanıp yukarıdan devam ettiği bir bölge, eski şehrin bulunduğu yer. Bu yazıda hiç aşağı inmeden yukarıdan yolumuza devam edeceğiz.

Antalya’nın kalbi  Kaleiçi’ni  Antalya Gezi Rehberi: Kaleiçi- Antalya’nın Başladığı Yer  yazımızla detaylı gezebilirsiniz. 

Tophane Parkı’na geldiğimizde Kaleiçi’nin dış surlarını göreceğiz. Karşıda Kral Attolos Heykeli şehri bekliyor olacak. Bu bölgedeki Cumhuriyet Meydanı’nda biraz soluklanacağız. Antalya’nın Taksim’i ya da Kızılay’ı sayılabilecek Cumhuriyet Meydanı’ndaki Hüseyin Gezer eseri olan Ulusal Yükseliş Heykeli, 1964’ten beri tüm görkemiyle Cumhuriyetin bir simgesi olarak durmakta.

Antalya’da falezlerden aşağı inebildiğiniz her yerde denize girebilirsiniz, deniz tertemiz… Tek sorun o denizden çıkabilmek. Kayalıklardan atladığınızda denize girme kısmı halloluyor ama denizden çıkmak baya bir mesele. Bunun için en azından bir merdiven bulunması gerekiyor. Falezlerin Konyaaltı Varyantından Kaleiçi’ne kadar olan kısımda düzenlenmiş bir kaya plajı yok ama tabii, deneme yanılma ile kullanılagelen yerler mevcut.

Kaleiçi’ne girmeden çevresinden dolaşırken Antalya’nın belki de en renkli, en hareketli yeri olan Işıklar Caddesinden geçip ve bu konuyu da başka yazılara havale edip Karaalioğlu Parkı’na geliyoruz. Cadde üzerinden girildiğinde iki aslan heykelinin bulunduğu ağaçlıklı bir yoldan Parkın içine giriliyor. Kıyıda da Atatürk’ün Evi bulunmakta. Kaleiçi’nden gelindiğinde ise Hıdırlık Kulesi’nden sonraki kısım park alanı…

Antalya’da park deyince ilk akla gelen yer burası. Falezlerin üzerinde neredeyse koyu bir orman. Ama bu orman içinde kafeler, çay bahçeleri var. Buranın en güzel yanı muhteşem Antalya manzarası; bu manzara karşısında insanın yaşadığı yerlerden kopup buralara yerleşmek istiyor doğrusu.

Ama Parkın gözden kaçırılmaması gereken başka değerleri de var. Bunlar arasında Mehmet Aksoy’un ‘İşçi ve Çocuğu’, Cavhar Göktaş’ın ‘Don Kişot’ ve Kuzgun Acar’ın Vali Haşim İşcan anısına yaptığı ‘El’ heykelleri.

En son Mehmet Aksoy’un ‘Nazım Hikmet Hapiste’ heykeli ile park adeta bir heykel galerisi görünümünü kazanmış. Burası şehrin tarihinde yer tutan bir alan olmakla beraber modern bir parka dönüşmesi 1930’larda olmuş.

Daha önceden mesire yeri olarak kullanılan parkta, o zamanlar, kaderin cilvesi olarak daha sonra Türk Ocağı olarak kullanılan Agia Pantaleimon Kilisesi, Rum mezarlığı, Leski Kahvehanesi, Attolos Klubü bulunmaktaymış. Şehrin içinde olup da muhteşem çitlembik ağaçlarının süslediği 140.000 m2’lik alanda 54 farklı kuş türüne ev sahipliği yapan bu park, bir yandan manzarasıyla sizi mest ederken bir yandan da şehrin tarihine ışık tutmakta.

Kıyı boyunca ilerledikçe şehrin yeni bölgelerine geçeceğiz, Lara Caddesi’nin başlangıç tarafında minik Haşim İşcan Parkı bizi karşılayacak. Daha sonra falezler boyunca uzun bir yeşil alan oluşturan parklar başlayacak. Bunların ilki, içinde ‘Özgür Köpek Oyun Parkı’ ve ‘Uçurtma Parkı’nı barındıran Falez II Parkı…

Lara Yolu’nun falez kıyısı ile arasında kalan alanda bulunan bu parklar daha sonra Aziz Sancar, Yalım, Erdal İnönü ve Mehmet Manavoğlu parklarıyla devam etmekte. Halka açık yürüyüş yolları, koşu patikaları, spor aletlerinin bulunduğu parklarda, şehrin önde gelen lokantalarından kafelerine kadar bir çok yer, şehir sakinlerini kendine çekmekte. Kafelerin özenle seçilmiş Denizyüzü, Dağyakası gibi adları da bir şair tarafından konmuş gibi güzel.

Erdal İnönü’nün anısına düzenlenen parkta, ünlü fizikçi bilim adamına özgü düzenleme çarpıcı. Erdal İnönü Parkı’nın peyzajı da çok etkileyici; birbirine geçmeli havuzları çevreleyen seramik tablolu duvarlar parkı sadece bir yeşil alan olmaktan çıkarmakta…

Falezler boyunca devam eden parklar; Muratpaşa Falez Parkı, Ziya Gökalp Kent Parkı, Muratpaşa Falez Parkı 1, Falez Parkı 1 olarak devam ediyor. Buralarda da piknik alanları, koşu ve bisiklet yolları mevcut. Parklarda Muratpaşa Belediye’sinin işlettiği kafeler hem hesaplı hem de doyurucu. Özellikle muhteşem manzaralar karşısında kahvaltı yaparak güne başlamak için ideal bir yer. Parklar Düden Şelalesi’nin denize döküldüğü yerdeki Düden Parkı ile şimdilik sona eriyor. Falezler bundan sonra yaklaşık 1 km mesafe daha devam etse de parklar (şimdilik) devam etmiyor. Tabii Düden Parkı, sırf harika manzarası için bile defalarca ziyaret edilecek bir yer ama bunun yanında kafeleri de soluklanmak için imkan sunmakta.

Parklar güzel ama Antalya’ya gelenin aklı denizdedir. Zaten yazımızın en başında Antalya’nın en önemli özelliğinin metropol kıvamında bir şehir olmasına rağmen hala şehir içinden denize girilebilmesi ve denizinin tertemiz olması demiştik. Yine eskilere dönersek Kaleiçi çevresinde bir çok plaj varmış. Mermerli, Kipronoz, Deliktaş, Yenidünya, Adalar, Hamitbey, Papaz Kayası, Sekiz gibi yerlerdeki plajlar, Antalyalıların kullanımındaymış. Hatta plaj kullanımının kadın-erkek olarak ayrıldığı dönemlerde, yaz çapkınlarının çabaları şehir öykülerine bile karışırmış. O günlerden bugüne kalan en önemli plajlar Mermerli ve Adalar… Aslında plaj deyince uzun kumluk sahiller akla geliyor, bunlarsa sarp kayalıklardan derin sulara atlanılan kaya plajları… Mermerli Kaya Plajı, Kaleiçi’nin hemen kıyısında bulunuyor, tam şehrin göbeğinden denize girmek oluyor yani. Onun biraz ötesinde ise Karaalioğlu Parkı’nın sınırlarında bulunan Adalar Kaya Plajı…

Kaya plajları genelde Kaleiçi’nden Düden Şelalesine giden yönde yer almakta. Yukarıda sayılanlar dışında bazı lokanta, kafe, otellerin de plajları bulunmakta. Ama bizim özellikle değineceğimiz plajlar Muratpaşa Belediyesi’nin işlettiği halka açık kayaplajları.

Bunlar kayalar üzerine kurulan ahşap platformlar üzerinde şezlong-şemsiye hizmeti veren, ayrıca yiyecek içecek servisi de bulunan plajlar.

Falez 2 Parkı’nın yanında bulunan mavi bayraklı Muratpaşa Erenkuş Pınarı Halk Plajı, 25 metre uzunluk, 20 metre genişliğe sahip bir kaya plajı.

Erdal İnönü Kent Parkı’ndan inilen mavi bayraklı Erdal İnönü Kent Parkı Plajı ise 18 metre uzunluğunda 7 metre genişliğinde.

Bu plajlar içinde asansörle inilip çıkılabilen tek kaya plajı olan mavi bayraklı İnciraltı Plajı ise Mehmet Manavoğlu Parkı içinde ve 25 metre genişliği ve uzunluğa sahip.

Daha sonra kıyı şeridi takip edildiğinde; 25 metre uzunluğa ve 7 metre genişliğe sahip Mobil ve 60 metre uzunluğa 30 metre genişliğe sahip mavi bayraklı Konserve Plajı gelmekte.

Daha ötede Ziya Gökalp Parkı içindeki Fener Plajı var. Bu kaya plajı henüz belediye tarafından düzenlenmiş ve servis sunulan bir yer değil, çevredekilerin gayretiyle oluşturulmuş bir plaj.

Muratpaşa Belediyesi tarafından işletilen bu kaya plajları, duş, tuvalet, soyunma kabinleri imkanları olan ve Muratpaşa Belediyesi ücret tarifesinin uygulandığı yerler. Giriş ve şezlong bu sezon için 10 lira… Her gün 08.00-20.00 saatleri arasında hizmet veriliyor. Sezon ise 15 Mayıs-30 Eylül olarak belirlenmiş.

Kaya plajlarında ve parklarda Belediye tarafından işletilen kafelerde kahvaltı dahil uygun fiyatlı ve çeşitli menü de cezbedici.

Antalya’nın en güzel zamanları olarak Mayıs-Haziran ve Eylül-Ekim denir. Denir de; o zaman Ocak-Şubat ‘Benim portakal çiçeği kokulu havalarımı görmezden mi geleceğiz’ demez mi? Ya da Temmuz-Ağustos ‘Güneşi en çok bu dönemde kemiğinizde hissedersiniz’ derse… Kasım-Aralık, ‘Kara kışa girmeye ne gerek, buyurun Antalya’ya gelin’ diye bir davet yollar elbette… Ve Nisan-Mayıs ’Doğanın uyanışı en güzel burada izlenir’ derse haksız mı sayılır…

O zaman bırakın sezonu, mevsimi; Ali Kocatepe’nin şarkısında dediği gibi Antalya’ya koşun… Kaya plajları olmazsa parkları olur; Antalya’nın her mevsim sunabileceği bir sürü güzellik var.

Kamboçya Gezi Rehberi: Haşmetli Tapınaklar, Hüzünlü İnsanlar

Kamboçya
Kamboçya son yıllarda Uzak Doğu’nun özel  ilgi gören, çok sayıda turist çeken ülkesi. Dünyanın en büyük ve en önemli tapınaklar bölgesi Angkor Wat ülkenin gurur kaynağıdır. Öyle ki dünyada  bayrağının üzerinde resim olan tek ülke olarak Kamboçya’nın   bayrağında  Angkor Wat resmi yer almaktadır. Ülke yeşil doğası, tapınakları, sarayları, müzeleri ve 11. yy’ların zengin imparatorluğundan kalanların, Fransız Koloniyel dönem eserlerinin yanı sıra, 1970’lerde yaşanan hüzünlü, iç acıtan katliamlar, acılı tarihi ile yüzleştiren çarpıcı bir ülke.

Niçin Kamboçya

    • Öncelikle dünyanın en büyük, ancak yıllarca gizli kalmış, doğa eli ile değişime uğramış dünya harikası Angkor Wat bir gezginin mutlaka görülecek yerleri arasında yer almakta. Görmeden olmaz.
    • Uzak Doğu’da son yılların en popüler ve en çok turist çeken iki ülkesi Tayland ve Vietnam’ın sınır komşusu, her iki ülkeden de ulaşım çok kolay
    • Ülke uzun yıllar iç savaş, siyasi istikrarsızlık ile yaşayıp içe kapandığı için henüz bozulmamış, vahşi kapitalizm tekdüze hale getirmemiş, fakir bir ülke, ulaşım, konaklama, yeme içme ucuz
    • Budist, yaşadıkları acılı travmalar nedeni ile hüzünlü bakışlı halk turiste saygılı ancak Myanmar, Vietnam gibi değil hırsızlığa dikkat, başımıza geldi
    • Uzak Doğu’ya ulaşmak için o kadar zaman ve ulaşım gideri yapılırken gerek kültür gerek tarih açısından mutlaka görülmeli
    • Mutfağı farklı tatlar sunuyor, zengin deniz ürünleri, tavuk ve vegetaryan yiyecek bulunuyor

Genel Bilgi

Kamboçya bir  Güney Doğu Asya ülkesidir. Kuzeybatı’da Tayland, kuzeydoğu’da Laos, doğuda Vietnam komşu ülkeler olarak yer almaktadır.

Yüzölçümü: 181.035 km2

Nufus: 14.8 milyon (2009)

Dil: Khmerce

Din: Halkın % 95’i Budist, %2 Hristiyan, % 2 Müslüman

Yönetim Şekli: Krallık- Üniter Parlamenter Monarşi

Para Birimi: Riel

Paranın Değeri: Ocak / 2016 yılında ülkede bulunduğumuz dönemdeki kur

1 $ = 4.000 Riel, 1 TL= 1300  Riel
Dolar  yaygın olarak kullanılmaktadır.

İklim: Ülkede iki mevsim bulunmaktadır. Kasım ve Nisan ayları arasında kuru sezon, gezmek için de en uygun zamandır. Mayıs ve Ekim ayları arasında yağışlı bir dönem görülmektedir. 

Kişi Başına Düşen Milli Gelir: 2.082 dolar, oldukça düşük bir rakam. Kamboçya ucuz bir ülke. Halkın gelir düzeyi düşük. Angkor Wat’ta gezerken bize şal satmaya çalışan bir kadın ile sohbetimizde eşinin işi ve aylık gelirini sordum. Eşinin Angkok Wat’ta bilet kontrol eden kişilerden olduğunu aylık 100 dolar kazandığını, kendisinin haftanın her günü hediyelik eşya satmak için çalıştığını ve ayda sadece 80 dolar kazanabildiğini anlattı. Eve giren sadece 180 dolar ile geçiniyorlar.

Kısa Tarihi

Ülke 10-13. yüzyıllar arasında zengin, askeri olarak çevredeki ülkeler içinde güçlü Khmer İmparatorluğu’nun bir parçası iken sonraki 400 yıl çevre ülkelerin baskısı altında karanlık bir dönem yaşanmış. 1863-1953 arasındaki yıllarda  da Fransız kolonisi olmuş.  1941-1945 yılları arasında   Japon işgali altında kalan ülke, 1953 yılında bağımsızlığını kazanmış. Bağımsızlık sonrası bir süre huzurlu ortam olan ülkede 1969-1973 yılları arasında ABD Vietnam Savaşı sırasında Vietnam’a destek verdikleri gerekçesi ile ülke topraklarına bombalar yağdırmış. Savaş sona ermiş bu kez de Kızıl Khmerlerin yönetimi altındaki  1975-1979 yılları arası trajik bir dönem yaşamış. Dış dünya ile  ülkenin bağlantısını koparan  Kızıl Khmerler liderleri Pol Pot yönetimi altında  ülkeyi tarım ülkesi yapmak için insanları zorla kırsal alanlara göçe zorlamış, eğitimli nüfusu özellikle entellektüel kişileri, bilim adamları ve sanatçıları ağır işkencelerle öldürmüşler. Sadece gözlük takmak bile katledilmek için bir neden sayılmış. Ülkede 3 milyonun üzerinde kişi katledilmiş. Kızıl Khmer’lerin iktidarı  1979 yılında Vietnam’ın Kamboçya’yı işgali ile son bulmuş. 10 yıllık bir Vietnam işgali yaşanmış ve 1998’den sonra ülkede siyasi istikrar sağlanabilmiş.

Ulaşım

Türkiye’den Kamboçya’ya direk uçuş bulunmamaktadır. Genelikle tur veya bireysel gezilerde Kamboçya tek başına rotaya alınan bir ülke olmaktan çok Tayland, Vietnam gezileri ile birlikte gezilen ülkeler arasında. Tayland ve Vietnam’dan birden çok havayolunun uygun fiyatlı uçuşları bulunabilir. Ayrıca iki ülkeden de karayolu ile ulaşım bulunmaktadır.

Biz Myanmar Yangon’dan Bangkok aktarmalı rahat bir yolculuk ile Kamboçya’nın Siem Reap şehrine ulaştık. Son derece küçük bir havaalanına indi uçağımız. Uçaktan inip yürüyerek havaalanının içine girdik. Uluslararası bir havaalanında bu durum gerçekten küçük bir yere geldiğimizi gösteriyordu.

Havaalanından şehre  ulaşım sağlayan araçları ayırtmak için bir büro ayrılmış. Taksi, tuk tuk, motor binmek istediğiniz araca göre farklı fiyatlar belirlenmiş. Biz tuk tuk kiralamak istedik. Şehrin her yerine tuk tuk 5 dolar idi. Havaalanında şehre ulaşımını sağlamak için gerekeceğini düşünerek dolar bozdurmuştuk ancak şaşırtıcı olan satıcılar, hizmet sağlayan yerel halk, restoranlar her yerde yerel para yerine fiyatlar ıdolar olarak belirliyorlar. Ulaşım araçlarının fiyatları da dolar olarak isteniyordu. 

Tuk tuk Uzakdoğu’da çok yaygın kullanılan bir ulaşım aracı. Bizin Uzak Doğu gezilerimiz sıcak ve yağmur olmayan bir mevsimde planlandığı için gezilerimizde favori aracımız tuk tuklar oluyor. Zaten Kamboçya’da çok yaygın, toplu ulaşım yok, her yere tuk tuk ile gidebiliyorsunuz. Havaalanında bile taksi yerine tuk tuk ile şehre adım atalım istedik. Fiyatı da çok uygun. İsterseniz 15-20 dolara bütün gün sizi gezdirecek bir tuk tuk kiralayabilirsiniz.

Bizi havaalanından alan tuk tuk şoförü ertesi gün Angkor Wat’ta  20 dolara tüm gün gezdirebileceğini söyledi. Kim ile pazarlık ile 15 dolara anlaştık.

Konaklama

Kaldığımız oteli agoda.com sitesinden ayırttık. Avrupa’da daha çok booking.com kullanıyoruz otel rezervasyonlarımızda, ancak Uzakdoğu’da agoda sitesinden daha uygun fiyat aldık. Gerçekten de en ucuz otelimiz Kamboçya’da idi. Siem Reap’ta üç gece için oda kahvaltı için 62 dolar ödedik. Otel 3 yıldızlı, temel standartları ile beklentilerimizi karşıladı.

İlginç olan bu bölgede dolaşırken tapınaklara girişte hep ayakkabılarımızı çıkartmıştık. Siem Reap’ta ise otelin dış kapısında ayakkabılarımızı çıkartıp otel içerisinde ve odamızda çıplak ayakla dolaştık. Bazı küçük dükkanların önünde de ayakkabılar gördük. Demek ki burada bazı otellere, dükkanlara ayakkabı ile girilmiyor.

Gezelim Görelim

Kamboçya programı da şüphesiz Angkor Wat ile başlayacaktır. Dolayısı ile ilk konaklama yerimiz Siem Reap olacaktı, Kamboçya’ya adım atan birçok gezgin gibi. 

Siem Reap aslında küçük bir kasaba imiş. Son yıllarda Angkor Wat’a tüm dünyadan bu müthiş tapınakları görmek üzere turist akımı başlamış. Böylece  birkaç yıl önce otel sıkıntısı da yaşanan şehirde otel ve restoran sayısında ciddi artış olmuş.

Angkor Wat Arkeolojik Alan

Ankhor Wat bir tapınaklar şehri. Siem Reap şehrine 5,5 km uzaklıkta. 12. yy’ın başlarında kral Suryavarman II. tarafından yapılmış. Krallığın güçlü döneminde başkent olan şehirde devasa Hindu ve Budist tapınaklar yer alıyor.  İmparatorluk çökünce terk edilmiş unutulmuş. Bu muazzam şehir orman içinde, ağaçların içinde kaybolup gitmiş. Ta ki 1860 yılında bir Fransız bilim adamı tarafından bulunana kadar yüzyıllarca kimse uğramamış bu bölgeye. Ülkede 1990’larda siyasi istikrarın sağlanması sonrası 1992 yılında Unesco Dünya Mirasları Listesi’ne alınması ile dünya üzerinde bu mirasın değeri anlaşılmış.

Asıl Angkor Wat’ın tüm dünyada tanınması Angelina Jolie’nin başrolünde oynadığı 2001 yapımı Tomb Rider’ın bu kutsal alanda çekimleri ile olmuş. Yıllarca içine kapanan Kamboçya ilk kez batılı bir filmin ülkelerinde çekilmesini izin vermiş. Filmdeki devasa tapınakların nefes kesen görüntülerinin Kamboçya’da çekildiğini öğrenenlerin ülkeye ilgileri artmış doğal olarak.

Angkor Wat dünyadaki en büyük dini yapıdır. Bu tapınaklar 12. yüzyılda inşa edilmeye başlanmış. Bölgede bir günde tüm tapınakları görebilmek mümkün değil. Angkor Wat!a sadece bizim gibi bir gün ayırılacak ise en ünlü tapınaklara öncelik vermek gerekiyor. En önemli tapınaklar Angkor Wat, Bayon, Ta Prom ve Angkor Thom.  Ayrıca  Angkor Wat Tapınağı en etkileyici tapınak.

Angkor Wat hakkında kısaca bilgilendiğimize göre birlikte gezmeye başlayabiliriz.

İkinci gün çok önemli bir gündü bizim için. Heyecan ile beklediğimiz Angkor Wat gezisi için hazırlandık. Sabah dokuzda tuk tuk şoförümüz bizi almaya geldi. Angkor Wat tapınaklarına giden  5 km’lik yol geniş, yeşillikler arasında, temiz ve düzenli. Ülkenin turizmde en önemli gelir kaynağı tarihi şehre çok özen gösterdiği belli. Yolda tuk tuk ile motorsikletle ve bisikletlerle o yöne giden çok sayıda turist vardı.

Angkor Wat’a girmek için şehrin hemen çıkışında bilet alınıyor. Bilet satış yerinde önce resminizi çekiyorlar ve hemen resimli giriş bileti hazırlıyorlar ve ileri de her tapınakta görevliler bu biletleri kontrol ediyorlar. Angkor Wat’ta çok sayıda tapınak var. Tüm tapınakları hakkı ile gezebilmek için birden çok gün ayırmak gerekiyor. O nedenle günlük, iki günlük, üç günlük veya haftalık biletler satılıyor.  Biz bir günlük bilet aldık, günlük bilet aldığınız saatten itibaren 24 saat geçerli,  bilete 20 dolar ödedik. (2020 fiyatlarına güncellersek 1 gün 37 $, 3 gün 62$, 7 gün 72$)

Kambocya Gezi Rehberi

Mutlaka görülmesi gereken tapınaklar listemizde yer alan Ta Prohm ilk uğradığımız tapınak. Bir yandan çok ilginç, diğer yandan ürkütücü. Kral Jayavarman VII tarafından  annesi adına yaptırılan, 600 odalı tapınağın duvarları, sütunları, taşları yüzlerce yıllık dev ağaçların kökleri, dalları ile sarıp sarmalanmış. Daha adım atar atmaz acaba bir film stüdyosunda mıyım duygusuna kapılıyor insan. Fotografçıların da uzun süre ayrılamayacakları bir tapınak.

Tomb Raider filminin çekildiği tapınak doğanın gücünü gösteriyor. 

Kambocya

İkinci tapınağımız Bayon, Angkor Wat’tan sonra en çok ilgi çeken tapınak. Bu haşmetli Budist tapınakta 49 kule var kulelerin çoğunda toplamda 216 gülen dev  yüz ifadeleri işlenmiş. Yüz ifadelerinin birbirine benzediği, araştırmacılara göre de kralın kendi yüzü olduğu belirtilmekte. Tapınağın içerisinde Buda heykelleri de yerleştirilmiş.

Nihayet bölgedeki en önemli tapınak Angkor Wat’a ulaştık. Bölgeye adını veren, dünyanın tek resimli bayrağı olan Kamboçya bayrağında resmi olan efsanevi tapınağa. Anghor Wat Tapınağı Kral Suryavarman (1131-1150 yılları arasında hüküm sürmüş) tarafından Tanrı Vişnu’ya adanmış bir Hindu tapınağı olarak yapılmış, ancak 13.yy’da Budist tapınağına dönüştürülmüş. Yapımı 30 yıl süren tapınak dünyanın en ünlü ve en güzel tapınakları arasında sayılmaktadır.

Kambocya

Tapınağın önünde bir hendek bulunmakta, hendeğin kenarından  duvarlarla çevrilmiş tapınağın tam merkezinde bir kule, bu kulenin dört yanına yerleştirilmiş dört ayrı kule yer almaktadır. Tapınağın her yerinde, duvarlarda, galerilerde Hint mitolojinden öyküler yansıtan taş heykeller bulunmaktadır. 

Kambocya

Tapınakta Buda heykelinin önünde ibadet eden çocuklar, monklar renkli görüntüler arasında tapınağın her köşesinde, kulelerinde, galerilerinde adım adım hayranlıkla dolaştık.

Angkor Wat’ın önünde gün batımı ve gün doğumunu izlemek için her gün yüzlerce kişi toplanıyor. Bu doğa olayını bu antik kentte yaşamak eşsiz bir deneyim olmalı. Biz gün doğumuna yetişip bu şansı yakalayamadık. Ancak gün batımı için böyle bir fırsatımız vardı. Burada güneş batımını seyredeceğimizi düşünürken, Şoförümüz Kim bizi güneş batışı için özel bir tapınağa götürmek istediğini açıkladı. Tabii ki Kim daha iyi bilir.  

Phnom Bakheng Tapınağı, Anghor Wat şehrinde güneş batışının en güzel izlendiği tapınak imiş.

Bu tapınağa ulaşmak için Kim bizi belirli bir yere kadar götürüp bir toprak yol ayırımında tuk tuktan indirdi. Bu yoldan tepeye çıkacaksınız dedi. Yukarıya doğru çok sayıda turist yürüyordu biz de katıldık tırmanan gruba. İki kilometreye yakın yürüdük ve tapınağı gördük. Tapınağın önünde uzun bir kuyruk vardı. Tapınağa bir anda ancak 300 kişinin çıkmasına izin veriliyordu. Ancak yukarıdan birileri inerse yeni kişilerin yukarıya çıkmasına izin veriyorlardı.

Şans mı şansızlık mı bilemem, eğer hava açık ve güneşin batışı güzel izlenecek olsa geç kalmıştık ve tapınağa çıkma şansımız olmayacaktı. Hava hafif bulutlu olduğu için tapınağa çıkanların bir kısmı aşağıya iniyordu, böylece inenlerin yerine bekleyenleri yukarıya çıkabiliyorlardı. Havanın puslu olması şanssızlığımız idi, şansımız ise o kadar yol yürüyüp puslu bir havada da olsa tapınağın üstüne çıkanlar  arasına katılabilmemiz oldu.

Tonla Sap Gölü (Büyük Göl) ve Yüzen Köyler

Siem Reap’ta görülecek yerler arasında ikinci sıraya Tonla Sap Gölü’nü alabiliriz.

Güneydoğu Asya ve Kamboçya’nın en büyük nehri Mekong Nehri Çin’de doğuyor, Myanmar, Laos, Tayland topraklarından geçerek, Vietnam’da Güney Çin Denizi’ne dökülüyor. Kamboçya sınırları içinde Tonla Sap ve Basaka Nehri ile birleşiyor.

Tonla Sap Gölü 120 km uzunluğundaki Tonla Sap Nehri ile Mekong Nehri’ne bağlanıyor. Tonla Sap Gölü Güney Doğu Asya’nın en büyük gölü. Kamboçya’nın orta kesiminde bulunan göl kuru sezonda sığ 1 metre derinliğinde. Ancak havalar ısınıp Himalayalar’ın karlarının erimesi ve yağmurlu mevsimle birlikte  Mekong Nehri’nin suları artmakta. Mekong Nehri fazla sularını Tonla Sap Gölü’ne boşaltıyor. Bu dönemde gölün derinliği de artıyor. Suyunun arttığı 6 aylık dönem gölde yaşayan canlı çeşitlerinin arttığı, beslendiği, ürediği dönemdir.

1997 yılında UNESCO Dünya Biyosfer Reserv alanı olarak korumaya alınan, zengin ekosisteme sahip  göl, 200 den fazla balık çeşidi, karides, deniz bitkilerine ev sahipliği yaptığı gibi üzerinde köyleri de barındırmakta, beslemektedir. Temel geçim kaynaklarını gölden sağlayan, Tonla Sap Göl’ü üzerindeki köyler de Kamboçya gezisinde görülmeye değer yerler arasında. Siem Reap’a en yakın Chong Khneas Yüzen Köyü de göl üzerindeki üzerindeki evleri, okulları, dükkanları ile turistler tarafından ilgi gören yerler arasındadır.

Yüzen Köy Siem Reab’a 15 km uzaklıkta. Köye taksi ile ulaşıp köyde tekne ile köyün göl üzerindeki bölümleri gezilebilir. Daha pratik yolu ise  Siem Reap’tan tur alarak hem köye ulaşım, tekne turu alınabilir. (30-35 $)

Göle gelip tekneyle yüzen köye doğru yola çıkıyoruz. Yüzen okul, yüzen polis karakolu, yüzen market, yüzen tapınak, yüzen evler, yüzen benzin istasyonu ilgi çekici. Bu arada turist teknelerinin civarı köy halkının tekneleri ile çevreleniyor. Bölgenin en fakir insanlarının yaşadığı köy halkı için turistlere bir şeyler satmak ve bahşiş almak önemli bir gelir kaynağı sayılıyor. Bu arada teknemize yaklaşan başka bir tekneden 5-6 yaşlarında boynunda yılan dolalı bir erkek çocuğu bizim tekneye atlayıp gösteri yapıp para kazanmak istiyor. Her an devrilecekmiş izlenimini veren kadınların kullandığı motorlu küçük kayıklar ve içlerinde küçük çocuklar. 

Dönüşte Pot’un ölüm tarlalarından birine uğruyoruz.  Bu acılı dönemde yaşanan kayıpların anısına yapılan anıtlar ve kafatasları ülke tarihindeki gerçeği gözler önüne seriyor. İnsanların gözlerinde ışığın söndüğü dönem Pot dönemi…Aradan  yıllar geçmesine rağmen bu ülkede insanların bakışı hala donuk. Ağır travma yaşayan, acılı günler geçiren belli yaş grubunun yaşadıklarını atlatmalarının kolay olamayacağı gözlerden okunuyor.

Kambocya

 Apsara Dans
Kambocya

Siem Reap’ta yapılacak şeylerden birisi Kamboçya’ya özgü Apsara Dansı izlemek. 

Geleneksel Apsara dansının tarihi 7.yy’a kadar uzanmakta. Dans Hindu ve Budist mistik öykülere dayanmakta. Güzelliği ile dikkat çeken kadınların zarif, yumuşak el hareketleri ile aşk, neşe, hüzün, mutluluk ifade ediliyor. Apsaranın dansçıları uzun yıllar süren yoğun bir eğitim almaktadır. Daha fazla anlatmayayım Siem Reap’a gidenlerin bu dansı izleyip, hipnotize olacaklarına eminim.

Biz Siem Reap’ta ilk akşam izlemek istedik bu dansı. Otel görevlisi reservasyonumuzu yaptırdı ve tuk tuk çağırdı. Güzel, büyük, açık büfe yemeklerin olduğu güzel bir restorana girdik. Yemek ve dans gösterisi için kişi başına 10 dolar ödedik. 

En az 400 kişilik restoranda nerede ise tüm masalar turistler ile dolu idi. Uzak Doğu’da açık büfede tüm bölge yemeklerini görmek ve seçmek hoşumuza gitti. Saat 18.30 da yemek başlamıştı. Tam iki saat sonra Kamboçya’ya özgü geleneksel Apsara  dansı başladı. Maymun rolündeki bir erkek dışındaki tüm dansçılar genç kızlardan oluşuyordu. Kızlar parlak kıyafetleri ve kafalarına taktıkları ilginç başlıkları ile  zarif el ve ayak hareketleri ile yerel dans gösterilerini yaptılar.

Siem Şehir Merkezi

Biraz da yönümüzü şehir merkezine çevirelim. Yukarıda da yazdığım gibi şehir sanki Angkor Wat’a gelenlerin konakladığı, yediği içtiği bir yer olarak algılanıyor. Tüm oteller, restoranlar, tuk tuklar bu amaçla düzenlenmiş. Aslında böyle düşünmeyip biraz şehir içinde ara sokaklarda dolaşmak keyifli olabilir. Kamboçya uzun yıllar Fransız kolonisi olduğu için geniş yollara sahip ve bazı bölgelerde o dönemden kalma güzel, büyük evler vardı. Ayrıca Kamboçya çok yeşil bir ülke. Şehirden geçen nehir de ayrı güzellikte doğal manzaralar oluşturuyor.

Kambocya

Gece Pazarı

Siem Reap’ta gece pazarı çok ünlü. Pazar geniş bir alana yayılmış, Kamboçya’ya özgü ürünler satılıyor.

Pazarın çevresinde de çok sayıda restoran, bar ve sokakta yemek için yerler var. Bölge akşam çok canlı, her ülkeden Angkor Wat’ı görmeye gelen turistler bu bölgede geziyor. Gerek akşam yemekleri ve kafe barda birşeyler içmek için de gidilecek yer bu bölge.

Hatta gün sonunda açık havada gece masajı yaptıranları da görmek mümkün.

Phnom Penh

Kamboçya’da ikinci ve son durağımız Phnom Penh olacaktı. Phnom Penh Kamboçya’nın başkenti büyük bir şehir. Bu şehre gitmeyi tercih edenler öncelikle Khmer gerillaların halkı katlettiği ölüm tarlalarını gezmek istiyorlar. Biz Kamboçya acılı tarihindeki vahşeti yüzümüze vuracak bu ölüm tarlaları, işkence alanlarını görmek istemediğimizi biliyorduk. Phnom Penh’e den Vietnam’a otobüsle gidebilmek için buraya gitmeye karar vermiştik. Ayrıca Kamboçya’nın başkentini de görmüş olacaktık.

Siem Reap’ta üç gecelik gezi sonrası, ertesi sabah Phnom Penh’e otobüs ile yola çıktık. Büyük otobüslerin olduğu gibi daha küçük minibüsler ile de gitmek mümkündü. Küçüklerin daha rahat ve hızlı gideceğini söyledikleri için daha pahalı olmasına rağmen biz de minibüs tercih ettik. Son derece rahat bir yolculuk yaptık, gündüz yolcuğu olduğu için kırsal bölgeleri de yakından görmüş olduk.

Kamboçya’nın başkenti Phnom Pehn 1953 yılında ülke bağımsızlığını kazandıktan sonra hızla gelişmiş ve nüfusu artmış. Ancak Kızıl Khmerlerin ülkeyi yönettiği yıllarda bu şehirde yaşayan çok sayıda entellektüel ve eğitimli nüfus katledilmiş veya şehir dışına çıkartılmıştır. Şehrin nüfusu 1970’lerde 500.000 iken, bu dönemde nüfus 50.000 kişiye düşmüştür. Başkent parti üyeleri, işçiler ve askerlerden oluşan bir nüfusa sahip olmuş. 1980’li yıllarda caddelerde arabadan daha çok inekler dolaşıyormuş. 1990’lardan sonra ülkede başlayan yeniden yapılanma çabaları ile şehir de gelişmeye başlamış. Şehrin yolları, yapıları, parkları yeniden düzenlenmiş. Şu anda şehir kalabalık, canlı, hareketli, nehir kenarı çok sayıda restoran, kafe ve barlar ile bir çekim merkezi oluşturmuş..

Phnom Penh’de Özgürlük Anıtı. Fransa’ya karşı özgürlüklerini kazandıktan sonra yapılmış.bir anıt.

Kambocya

Kral Sarayı;  Nehir kenarında olan Sarayın çatısı  klasik Khmer stilinde olmasına rağmen,  Bangkok’taki Büyük Saraya benzerlik göstermektedir. Kamboçya Kralı Kral Sihamoni’nin resmi ikametgahıdır.

Kambocya

Sarayın büyük bir bölümü ziyaretçilere kapalı. Ziyaretçiler güzel düzenlenmiş bahçesinde dolaşabilmekte, taht odasını içeriye girmeden kapıdan ve pencerelerden görebiliyor, bazı küçük binaların içerisine girebiliyor. Saraya bitişik olan Gümüş Pagoda ziyarete açıktır. Gümüş Pagodanın yerleri tamamen gümüşle kaplı. Zeminde 5000 adet, her birisi bir kg gelen parçalarla yani toplam 5 ton  gümüş ile kaplanmış. Ancak şu anda zeminin çoğu koruma amacı halılar ile kapatılmış durumda. Gümüş zemin girişte bazı bölümlerde görülebiliyor.

Kambocya

Ulusal Müze Kral Sarayının kuzeyinde yer almaktadır. Binanın yapısı klasik Khmer dizaynında, çok güzel düzenlenmiş bir bahçesi var. Müze içerisinde en güzel Khemer Heykelleri kolleksiyonu vardır.

Phnom Pehn’de görülmesi gereken bir diğer müze Toul Sleng Müzesi, burası bir lise iken 1975 yılında Kızıl Khemerler tarafından hapishaneye dönüştürülmüş ve Security Prison 21,(S21) olarak adlandırılmış. Bu hapistanede 1975-1978 yılları arasında 17.000 kişi tutulmuş. Buradan sonra bu kişilerin götürüldüğü yer de ölüm tarlaları olmuş. Bu hapishane şu anda müzeye dönüştürülmüş.

Ölüm Tarlaları: Kızıl Khmerlerin insanları katlettikleri yer ölüm tarlaları da bugün görülecek yerler arasında yer almaktadır. Gezimizi planlarken bu iki yeri de program dışı tuttuk.

Phnom Penh’de başlıca görülecek yerleri kısaca sıraladım. Ancak bu şehirde bizim asıl maceramız bambaşka, keyifsiz bir olay yaşadık. 

Şimdi hikayemize geçelim. Phnom Penh’de ilk gün otelimize ulaşınca çok sevindik. Çünkü otelimiz Kralın Sarayını bakıyordu. Aman ne stratejik yerdeyiz diye sevindik. Hemen otelin karşısında yer alan Saray ve müze gezisini ertesi güne bırakıp ünlü Mekong Nehri kıyısında dolaşmak istedik. Nehir kıyısındaki cadde çok hareketli idi. Güzel bir restorana oturmadan   önce,  iki gün sonrası için Vietnam Hoi Chi Ming şehrine otobüs biletimizi aldık benim çantama biletleri koyduk. Ülkeden ülkeye geçiyoruz ve kaliteli otobüse ödediğimiz rakam sadece 12 dolar oldu. Ben de hayatımda ilk kez iki ülke sınırını karayolu ile geçme deneyimi yaşayacaktım bir gezgin olarak.Şehrin hareketi, canlılığı, ertesi gün   saray gezisi bir sonraki gün yeni ülke Vietnam hayalleri ile güzel bir yürüyüş yaptık.

Kambocya

Sonra beğendiğimiz bir restoranın ikinci katında nehre karşı gezimizin ve  gecenin keyfini çıkarttık. O arada Esin Kamboçya’da hırsızlığın çok  olduğunu dikkatli olmamız gerektiğini hatırlattı. Saat dokuzda restorandan kalktık, otelimiz restorana 10 dakika yürüme mesafesinde idi. Nehir kenarındaki cadde motorsikletler, tuk tuklar, yürüyen insanlarla doluydu.

Keyifle yürürken Esin’in çantam, çantam, çaldılar diye çığlığını duydum. Ve gezi bittiiiiiii.    Bundan sonraki bölümü

Gezginin Çantası Çalınırsa yazımızda  okuyabilirsiniz.

Yeme İçme

Uzakdoğu gezimizin üçüncü durağında artık bölge mutfağına alışmıştık. Ülkelerin  değişik mutfak lezzetlerini mutlaka deniyorduk. Tayland’da daha çok sokak yemeklerini tatmıştık, ancak Myanmar’da ağırlıklı olarak restoranları tercih etmiştik.

Kamboçya’da otellerde kahvaltıda önce değişik kahvaltı türlerine göre menü getiriyorlar. Kahvaltı türü ve içeceğinizi seçiyorsunuz. Turistik bir ülke olduğundan tercihlere göre farklı kahvaltılar hazırlıyorlar.

Kamboçya

Kamboçya’da ilk ulaştığımız şehir Siem Reap’da ilk gün çok zengin çeşitli yemekler tattık. Hem de açık büfe her yemeği yakından görerek doldurduk tabaklarımıza her çeşidinden.  Ayrıca karnımızın dışında gözümüz de doymuştu. İlk gün Apsala dansı da izleyebileceğimiz bir restorana gittik. Restoran sınırsız yemek ve dans gösterisi hepsi kişi başı sadece 10  dolar.

Türkiye’deki otellerdeki Türk geceleri gibi, kocaman bir restoran en az 400 kişilik, saat 18.30 da kapılar açılıyor yemek başlıyor, açık büfe olarak çok çeşitli yemekler vardı. Bizim için çok keyifli oldu çok çeşit yemeği bir arada gördük. Restoranlarda sadece resimlerini görebiliyorduk. Tabaklarımızı doldurduk. Ortam temiz ve yemekler de lezzetliydi. Yemek başladıktan iki saat sonra Apsala dansı başladı. Temiz bir ortamda zengin, çeşitli yemek lezzeti üzerine, geleneksel danslarını izlemek her anlamda güzeldi.

Öncelikle Kamboçya’nın ünlü yemeğini tanıyalım. Kmer yemeği Amok, limon otu ve hindistan cevizinin temel malzeme olarak kullanılan türlü gibi yemek; deniz ürünlüsü, tavuklusu, dana etlisi, vejeteryanı, sizin tercihiniz. Biz tercihimizi deniz ürünlüsünden yana kullandık, hem besleyici hem lezzetli, denemeniz önerilir. Normalde tabakta sunuluyor ancak bize sunulan muz yaprakları içinde değişik idi. Yine Uzak Doğu mutfağı özelliği yemeklerin yanında pirinç lapası.

Siem Reap’te gece pazarı geniş bir alanı kaplıyor ve çevresi çok hareketli. Restoranlar,  barlar, sokak lokantalaı, sokak tezgahları pazarın çevresinde yer alıyor. Biz iki gece yemeğimizi bu civarda yedik.

Kızlar deniz ürünleri satıyorlar. Restorana girmeden yemeğiniz seçiyorsunuz. Otururken pişirmeye başlanıyor.

Bunun dışında sokaklarda tezgahlarda her tür yiyecek bulabilirsiniz.

Alışveriş

Ülkede en önemli sektör tekstil olduğundan bazı ünlü markaların tekstil ürünlerini uygun fiyata bulabilirsiniz. Bunun yanı sıra meraklısına bazı değerli taşlara ve bunlardan üretilen mücevherlere kayıtsız kalmamalarını önerebilirim.

Son Söz

Kamboçya 20 yy’da çok acılı günler geçirmiş. Bir sömürge ülkesi olmak yerine bağımsızlığını kazanmış bir ülke olmanın kıvancı ve huzurunu yaşayamamış bir toplum. Üstelik kendi ülke vatandaşlarının yönetimi altında halkın katledilmesi, işkenceler yaşaması ile bugün sokakta çok sayıda engelli insan bulunmakta. İnsanlar bu katliamdan fiziki zarar görmemiş bile olsa gözlerinde yaşadıklarının hüznü görülüyor. Fakir ve hüzünlü kişiler yine de turistlere saygılı.

Öncelikle dünyanın en ünlü tapınaklar şehri Angkor Wat’ı gezmeli, yeşil ancak hüzünlü toprakları görmeli diyorum başka da bir şey demiyorum.

Bolivya Gezi Rehberi: Melon Şapkalılar Diyarı

Bolivya, dünyanın en yüksek rakımlı başkentine sahip, denize kıyısı olmayan bir ülke. Orta ve Güney Amerika halklarının bağımsızlık mücadelesi öncüsü Simon Bolivar’ın memleketi. 10 milyon civarında nüfusu olan bu ülke Güney Amerika’nın en yoksul ülkeleri arasında. Kişi başı gelir 3.500 Amerikan Doları civarında. Tropikal iklim bölgesinin girişinde yer alan Bolivya’da yüksek yaylalar soğuk; alçak bölgeler bunaltıcı sıcak. Nüfusun çoğu 4000-4500 metre yükseklikteki Antiplano Platosu’nda yaşıyor. Burası rüzgarın ve yağışın az olduğu bir bölge. Ülkenin kuzey doğusu tropikal yağış ormanları ile kaplı. Maden yatakları açısından çok zengin bir ülke.

Nüfusun % 15’i beyaz. Halkın % 60’ı kırsal alanlarda yaşıyor. Başşehri Sucre, fakat Bakanlar Kurulu La Paz’da ve ülke buradan yönetiliyor. Bolivya denince akla 9 Ekim 1967’de burada öldürülen Che geliyor. Adı hala duvarlarda yazılı. Güney Amerika ülkelerinin çoğunda olduğu gibi yönetim sosyalist. Buralar Anti-Amerikancı. Mc Donald‘ın iflas ettiği ülke. Halk yabancı tatları sevmiyor ve karşı. Devlet Başkanı Eva Morales ulusallaştırma yönünde bir politika izliyor.

Bolivya‘ya, Peru’dan kara yolu ile geldik; gümrükte bekliyoruz. Bana Arjantin’den Şili’ye girdiğimiz gümrüğü hatırlattı. Pasaportta en ufak bir sıyrığı olana zorluk çıkartıyorlar. Ülke genelinde otobüs şoförlerinin grevi var. Gümrük işlemlerinden sonra kırlık bir alandan yürüyerek 20-25 kişilik bir tekneye binip, Titicaca Gölü’nden Copacabana’ya gidiyoruz.

Peru ve Bolivya arasındaki Titicaca Gölü’nden Peru Gezi Rehberi yazısında bahsetmiştik.

Copacabana, Titicaca Gölü kıyısında turistik bir Bolivya kasabası. 3841 metre yükseklikteki, 10 bini geçmeyen nüfusu ile şirin bir kasaba. Buranın önemi Kutsal Güneş ve Ay Adaları’na tekneyle gidiş noktası olması. Kasabaya gelir gelmez otele eşyalarımızı bırakıyor, tekneye atlıyor, gölde bir gezintiye çıkıyoruz.

İki saat sonra Isla del Sol (Güneş Adası)’dayız. Mazot kokulu tekneler pek konforlu değil. İnka Mitolojisinde Güneş Tanrısı Inti tarafından büyütülen İnka kralı Manco Capac‘ın bu gölden doğduğuna inanılıyor. Güneş Adası 14,3 kilometrekarelik büyüklüğü ile gölün en büyük adası. Yapılaşma fazla değil. Yaşayanlar çoğunlukla Keçua ve Aymaralar.

Burada çok lezzetli bir öğle yemeği yiyoruz; çuval gibi bir kumaş parçası içinde sunulan mısır ve patates çeşitleri inanılmaz lezzetli!

Birkaç da arkeolojik alan var; bunları görmek için merdivenleri tırmanıyor, iniyoruz.

Eskiden gölde kullanılan, sazdan yapma Titicaca kayıklarını gösteriyorlar; tabii bunlar bugün kullanılmıyor. Dönüşte yine kutsal bir ada olan Isla del Luna (Ay Adası)’yı görüyoruz. Bu adaları mutlak görmek gerekir mi? Bana göre görülecek pek bir şey yok.

Akşam acı sosların bol olduğu, çok güzel bir yemek yiyoruz, altı kişilik grubumuz çok eğlenceli; çok gülüyoruz ve yemek sonrası otele giderken ayağım burkuluyor; kırıldığını düşünüyorum. Otelde sabaha kadar buz koyuyorum. Sabah ayak şiş! Bir ayağıma oğlumun 43 numara ayakkabısını, diğer ayağıma kendiminkini giyiyorum. Copacabana’dan ayrılıp Tiwanaku‘ya gidiyoruz. Yolu kısaltmak için Titicaca Gölü’ne burun yapmış, iki kara parçası arasında arabalar sal ile taşınıyor.

San Pedro de Tiquina’da insanlar arabadan iniyor, arabalar sala biniyor; insanlar ayrı, arabalar ayrı San Pablo’de Tiquina’ya geçiyor. Yollarda bol bol fotoğraf çekiyorum.

Tiwanaku Aymara dilinde “merkezdeki taş” demek. Pre-İnka kültürüne ait harabelerin olduğu bir arkeolojik alan. Yüzey kalıntıları 4 kilometrekarelik bir alanı kaplıyor. 2000 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde. Bu tarihi şehirin M.Ö 1500-M.S 1200 yılları arası Titikaka çevresinin dini ve yönetimsel merkezi olduğu düşünülse de, karbon çalışmaları tarih konusunu tartışmalı hale getirdi.Buradaki en dikkat çekici yapı çapraz bir piramit (Akapana). Ayrıca megalitik bloklarla kaplı dikdörtgen teraslı bir toprak höyük olan Pumapunku da görülmeye değer. Bu arkeolojik alanı ağ geçitleri, höyükleri ile amatör gözüyle gezmek için bir saat yeterli. Burası La Paz‘a 70 km.

El Alto’ya doğru ilerliyoruz. El Alto eskiden La Paz’ın banliyösü iken şimdi ayrı bir şehir kabul ediliyor. Yolda binaların çoğunun kerpiç olduğunu görüyoruz. Demokrasiye 1982’li yıllarda geçmişler. 1992-1993 yıllarında özelleştirme başlamış. 2005 yılında Aymara kökenli sosyalist cumhurbaşkanı seçimleri kazanınca 2006’da özelleştirmeye son verilmiş. Özelleştirilen işletmelerin % 85 i devletin, % 15 özel sektörün gibi. El Alto’da ne bir otel, ne bir seyahat acentesi var. Yıllık hava sıcaklığı ortalaması 10 derece dolayında. La Paz Havaalanı El Alto’da. 4061 metre ile dünyanın en yüksek uluslararası havalimanı. Uçağın kapıları açıldığında yolcular basınçtaki düşüşün hemen farkına varabiliyorlar. La Paz’ın girişinde duruyor ve fotoğraf çekiyoruz. Evlerin çoğunun sıvaları yok. Tuğlalı bırakılmış. Şehirde dünyanın her tarafında olduğu gibi insanlar varlıklarına göre belli semtlerde oturuyorlar. Düşük gelirliler de çevre tepelerdeki derme çatma tuğlalı evlerde yaşıyor. Bu yüzden buraya kırmızı şehir de deniyor.

La Paz 900 bin civarında nüfuslu bir şehir ama bugün banliyösü sayılan Viacha ve El Alto ile birlikte nüfusu 2,5 milyona yaklaşıyor. Denizden 3650 metre yükseklikte. Antiplano’nun yüksek dağlarla çevrili bir çöküntüsünde kurulmuş. Gerçi asıl başkent Sucre; ama pratikte burası…

Yazlar yağışlı, kışlar kurak, yani subtropikal yayla iklimi var. La Paz‘da su 88 santigrat derecede kaynıyor. FİFA 2500 metreden daha yüksek stadyumlarda resmi maç düzenlenmesini yasaklamasına rağmen La Paz bu düzenlemenin dışında. 1548’de İspanyollar tarafından kurulan şehirde koloniyel mimariden çok apartmanlar, yeni yapılar var. Restorasyonu pahalı olduğu için çoğu eski yapı metruk veya yıkılıp apartman yapılıyor.

Biz La Paz’da uluslararası banka ve firmaların, diplomatik kuruluşların olduğu San Jorge bölgesinde bulunan Ritz Otel’de kalacağız.

La Paz’da önce Ay Vadisi’ne gidiyoruz. Şehir merkezine 10 kilometre. Killi bir topraktan oluşan dağı erozyon bizim Kapadokya’mız haline getirmiş.

Ay Vadisi’nden ayrılıyor, semtin şık bir mahallesindeki özel bir polikliniğe gidiyorum. Ayağım kırık mı? Öğrenme vakti geldi. Bizim standart polikliniklerimize benziyor. Önce genç bir doktor filme yönlendiriyor. Sonra yaşlı bir ortopedist değerlendiriyor. Bir bandaj uyguluyorlar. Kırık yok diyorlar (ama gelince aynı filmde kardeşim 5. metetars kırığını görüyor). Ortopedist, doktor olduğumu öğrenince benim danışmanlık ücretimi yazmayın diyor. 60-70 Dolar civarında bir ücret ödeyerek klinikten ayrılıyoruz.

La Paz sokaklarına dönüyoruz. La Paz karışık mimarili bir şehir; bazı bölgelerde uzun köprüler iki semti birbirine bağlıyor.

San Francisco Kilisesi, Metropolitan Katedrali, Plaza Murillo, Cadılar Çarşısı ve buralarda yaşayan halkı ile görülmeye değer ilginç bir yerleşim.

Biraz da insan manzaraları…

Güzel bir akşam yemeği yerken, aldığımız tatsız bir haber moralimi bozuyor. Yarın Bolivya’nın Cobija sınır kapısından Brezilya’ya geçme planımız var. Brezilya Türkiye’den gelenlerden sarı humma aşısı istemiyor. Ama Bolivya’dan sarı humma aşısız insan kabul etmiyor. Sakat bir ayak, tehlikeli bir hastalıkla yüz yüze kalma, zar zor doğurulmuş bir evlat… Geriye dönmek istiyorum; ama Lima ulaşımım çok zor. Türkiye için en yakın uçuş noktası olarak da Lima var. Kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum. Parayla sahte bir sarı humma aşı belgesi alınıyor, kontrolün az, hatta hiç olmadığı gümrük kapıları araştırılıyor. 6 kişilik gurubumuzda sarı hummadan korkan 2 doktoruz. Ritz Otel’in penceresinden La Paz gecesini izlerken huzursuzum.

O gece Ritz’den sabaha karşı ayrılıyor, El Alto Havalimanı’ndan Cobija yerine Bolivya’nın ortasındaki Trinidad’a uçuyoruz. Uçak 20 kişilik dolmuş uçaklardan. Uçakta W.C yok, hostes yok. Uçağa girerken bir kasa su koymuşlar; isteyen alıyor. Uçakta 8 sıra var. Trinidad’a varınca kısa bir bekleyişten sonra yine aynı tip bir uçakla Bolivya’nın kuzeyinde bir sınır kasabası olan Guayaramerin’e uçuyoruz.

Altta uçsuz bucaksız Amazon Ormanları ve kıvrılarak uzanan Amazon Nehri; ıslak havzalar…

Guayaramerin Havaalanı şaşkınlık yaratıyor. Havaalanı gibi değil burası. Amazon Nehri’nin kıyısındaki bu küçük Bolivya kasabasının karşı tarafı Brezilya…

Uçaktan inince hemen taksiye atlıyoruz. Kasabada bir sokakta duruyoruz. Burası gümrükten çıkış işlemlerini yapacağımız devlet dairesi imiş. Burada pasaportlarımızı damgalatıyoruz; geri taksilere binip, küçük teknelerin bulunduğu kıyıya geliyoruz. Tekneler dolunca hareket ediyor. Valizlerimizi sürükleyerek basamaklardan aşağı indiriyor ve teknelere yerleşiyoruz. Melon Şapkalı İnsanların Ülkesi Bolivya’ya “allahaısmarladık” diyoruz.

Avignon Gezi Notları: Kısa Kısa – Görülecek En Özel 10 Yer

avignon

Avignon belki bir gezginin gidilecek yerler listesinin en başında yer alan bir şehir değil ama gidildiğinde de ‘iyi ki gelmişim’ dedirten bir yer. Avignon’u bugün hala çok önemli bir merkez yapan ise 14 yüzyılda Papalığın buraları mesken tutması. Avignon küçük ama her noktasında ilginiz çekecek bir şeyler var; o nedenle hakkında sayfalar dolusu yazılabilir (ki ben de öyle yaptım) ama genelde buraya ayrılan zaman günü birlik gezilerle sınırlı oluyor. Onun için size, kısa bir gezide öncelik vermeniz gereken yerleri sıraladım. İşte rüzgar hızında bir Avignon turu… Detaylı gezi rehberimiz Avignon Gezi Rehberi; Orta Çağ’ın Görkemi

1.Palais des Papes   

Avignon

Burası sizin Avignon’da bulunma nedeniniz aslında. 14 yüzyılda esmiş kavurmuş dini ve siyasi merkez olan bu görkemli kale-saray sizi zaman içinde yolculuğa çıkaracak. Papalar Roma’ya dönerken buranın içi de boşalmış, yangınlar, yağmalar bu durumu hızlandırmış ama geriye kalanlar bile ortaçağın görkemini bugüne yansıtmakta.

2. Notre Dame des Domes 

AvignonPapalık Sarayının hemen yanında yükselen bu muhteşem kilise, bugünkü Romanesk-Gotik havasına 1160’larda kavuşmuş. Kilisenin bir kuleyle yükselip en tepede altın yaldızlı Meryem heykeliyle göklere ulaşması insanı büyülüyor. Dışı ne kadar görkemliyse içi o kadar sade; Avignon’un mutlakalar listesinde elbette…

3.Petit Palais

AvignonPapalık Sarayı’nın yanında yer alan ve piskoposluk sarayı olarak kullanılan yapı bugün muhteşem bir sanat müzesine ev sahipliği yapmakta. Rönesans döneminin hem yapıya hem içindeki eserlere yansıdığı bu müze, mutlaka zaman ayırmanız gereken yerlerden.

4. Pont St.Benezet

AvignonRhone Nehri’nin üzerinde yarım bırakılmış gibi duran bu köprü, şehrin önemli simgelerinden. Size anlatacağı bir sürü masalı var ama o masalları susturup doğanın muhteşem ahengine eşlik eden ünlü Avignon rüzgarlarına kulak vermeniz için bile gelmeye değer. Köprü üzerindeki Gotik şapeller o masalların bir parçası.

5.Remparts 

AvignonEski şehri sarmalayan bir sevimli surlar, zamanında düşmanları korkutmuş mu bilinmez ama bugün şehre harika bir hava katmakta. Geziniz boyunca mutlaka yolunuza çıkacak olan bu surlar ve üzerindeki girişler, sanki Orta Çağ’dan bugüne bir geçit açmakta.

6. Place de L’Horloge

Avignon

Avignon’un kalbi konumundaki bu meydan belediye binası Hotel Ville,Opera binası gibi muhteşem yapılara ev sahipliği yapmakta, bir yandan da şehrin ahalisini ve konukları kucaklamakta. Gezi, alış veriş, yeme içme, eğlence, dinlenme; hepsi burada… Buradan kaçamazsınız.

7. Eglise Saint Pierre

Avignon1358’de yapılan bu muhteşem gotik kilisenin her yeri ayrı bir ilgiyi hak ediyor. Taş işçiliği, sunak süslemeleri, ceviz kapıları; hepsi büyüleyici. Yolunuzu düşürün mutlaka.

8. Musee Calvet 

AvignonPetit Palais kadar zengin olmasa da bu müze de, hem dönemin üst sınıf ailesinin yaşamına tanık olan havasıyla, hem içindeki sanat eserleriyle gezinizi uzatıp uğramaya değer. Stendhal bile buraya hayran kalmış; siz de buradaki eserlere hayran kalıp bir Stendhal Sendromu yaşayabilirsiniz, haberiniz olsun.

9. Musee Angladon

AvignonBir arkeoloji müzesi olan Musee Angladon, biraz oradan biraz buradan diyerek Mısırdan Etrüsklere, değişik uygarlıklardan az ama değerli eserler barındırmakta. Burayı ilginç yapan, değişik antik eserler yanında 1600’lerden kalma bir kiliseyi mesken tutması.

10. Rue des Teinturiers – Place des Corps Saint

Eski şehir içinde kalan bu iki farklı bohem bölgenin ikisi de görülmeye değer. Artık hangisine zamanınız varsa. Köklü tarihi yanında ucuz yeme-içme-eğlenme seçenekleri de sunan bu bölge, şehirde kalacaksanız gecelerinizi değerlendirmek için de akla gelen yerlerden.

Bu kadar koşturup bir mola vermek isterseniz, Avignon’a tepeden bakıp manzaranın tadını çıkaracağınız Jardins du Rocher des Doms’a uğramayı ihmal etmeyin.

Bu hızlı geziyi içinize sindire sindire yapmak, şehrin sırlarına kulak vermek, burada anlattığım yerler kadar anlatmadığım kısım ile ilgili daha ayrıntılı bilgi almak isterseniz mutlaka Avignon Gezi Rehberi; Orta Çağ’ın Görkemi yazımızı okumanız gerekecektir. Tarih ve doğa içinde kaybolurken elinizde bulunmasında fayda var bence. İyi gezmeler.

Marsilya Gezi Rehberi: Fransa Yatağında Afrika Soslu Bir Lezzet

marsilya

Son zamanlarda netflixte yayınlanan ‘Marseille’ dizisi ile amansız bir politik yarış çerçevesinde sokaklarında dolaştığımız Marsilya, çok çağrışımlı bir şehir. Bir yandan bir tatil beldesi olarak Akdeniz’in tadının çıkarılacağı bir yer, bir yandan Afrika-Avrupa arasında bir göç yolu, ayrıca Avrupa’nın en büyük limanlarından birine sahip bir ticaret merkezi, bir çok filme platoluk yapmış görsel zenginliği olan bir bölge, müzeleriyle, bohem mahalleleriyle bir kültür merkezi, lavantaların zeytinliklerin bağların uzandığı ovaların düğüm noktası… Sonuçta Akdeniz kıyısında bulunan, Fransa’nın ikinci büyük şehrinden bahsediyoruz; Bouches du Rhône bölgesinde, Provence Alpes Côte d’Azur’un merkezinden…

Ama biz gezmeye dolaşmaya geldik. Gezginler açısından Marsilya kolay bir şehir; devasa boyutuna rağmen görülmesi gereken çoğu yer yürüme mesafesinde. Kalkış noktamız ise eski liman diye bilinen Vieux Port… Ama önce Marsilya hakkında bir ön bilgi…

Meraklısına Şehrin Tarihi

Marsilya, bugünkü Foça’da yerleşik Phokai’nin kolonisi olarak MÖ 600’lü yıllarda kurulmuş. Myken Uygarlığının çöküşünden sonra Batı Anadolu’ya gelen Yunanlıların kurduğu 12 kent devletinden biri olan Phokai (Foça), belki Ephesus’un gölgesinde kalmış ama Marsilya’ya gidip orada koloni bir kent kuracak kadar da güçlenmiş. Ancak Anadolu’nun Pers hakimiyetine girmesinden sonra Phokaililer burayı tamamen mesken tutmuş. 2600 yıllık yerleşim geçmişi ile Marsilya, Avrupa’nın en eski şehri olarak kabul ediliyor. Ama Marsilya bölgesinin geçmişi çok daha eskilere gidiyor. Cosquer Mağarasındaki bulgulara göre, Marsilya 28 bin yıldır bir yerleşim yeriymiş. MÖ 49’da Sezar tarafından alınınca Marsilya Romalıların eline geçmiş; bugün de Roma döneminden kalma bir çok yapı kalıntısı o günlerin izlerini bize taşımakta. Vizigot akınlarını da atlatan şehir, 10 yüzyılda Provence Kontluğuna tabi olmuş, 13 yüzyılda ise kısa bir cumhuriyet tecrübesi yaşamış ama 1423’te Aragone Hanedanlığı tarafından bu döneme son verilmiş. Marsilya 1481’de Fransız Krallığına dahil olmuş. 1720’de ortalığı yıkıp geçen veba salgınının ardından parıltısını yitiren şehir, Fransız Devriminin coşkulu bir destekçisi olmuş, hatta 1792’de Rhone Ordusu Paris’e doğru yürümüş; Rhone Ordusunun söylediği ‘Chant de guerre pour l’armee du Rhin’ marşı ise 1795’te Fransa’nın milli marşı ‘La Marseillaise’ olmuş.

MarseilleMarsilya Osmanlı tarihi için de önemli. Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak olduğu dönemde Kanuni Sultan Süleyman Fransa Kralı I.François ile birleşip Kutsal Roma Germen İmparatoru Şarlken’e karşı savaşmak ve belki de Akdeniz’i bir Osmanlı gölüne çevirmek için 1543’te Barbaros Hayreddin Paşa’yı görevlendirmiş. Osmanlı donanması o dönemde Marsilya ve Tolulon’da boy göstermiş ama Fransız donanmasının hazırlıksızlığı nedeniyle planlanan sefer yapılamamış. Bir başka rivayete göre, Müslüman dünyayla anlaşan I.François, Katolik dünyasının şimşeklerini üstüne çekince, Fransız Kralı çark etmiş ve Barbaros Hayreddin Paşa’yı daha önemsiz bir yer olan Nice’e yöneltmiş ve olay başarısızlıkla sonuçlanacak bir Nice seferine dönüşmüş. I.François’e yardımla pekişen Osmanlı-Fransız ilişkileri Fransa’ya tanınan kapitülasyon haklarıyla güçlenmiş, sonraki asırlarda inişli çıkışlı bir şekilde bu ilişki hep devam etmiş; sonraki dönemlerde İngiltere-Fransa-Rusya arasında güç dengelerine göre değişen bir eğilim gösteren bu ilişkilerin Osmanlıların son döneminde aldığı durum ise hepimizin malumu…

Marsilya şehir merkezi geniş bir bölgeye yayılmış durumda; metropol bölgesi 3173 km2’lik alanıyla Fransa’nın üçüncü büyük şehri ve 2010 sayımına göre 1,831,500 kişiyi barındırmakta. Marsilya 2013 yılında Avrupa Kültür Başkenti, 2017’de ise Avrupa Spor Başkenti seçilmiş.

Batıda Calanques du Mugel ile doğuda balıkçı köyü LEscalette arasındaki şehir, gezginler için gerek tarihi gerek doğal gerekse gastronomik cazibe merkezleriyle dolu. Marsilya, genelde Ortadoğu ve Afrika’dan aldığı göç ile kozmopolit bir yapıya sahip. İnsan, Marsilya’da sokaklarda kendi ritmi olan bir karmaşayı hissedebiliyor; bu durum insanı içine çeken bir kaos yaratmakta, tıpkı İstanbul gibi…

Marseille

Ulaşım 

Marsilya’ya Türkiye’den doğrudan uçulabiliyor. Size tavsiyem uçakta sağ tarafta pencere kenarını tercih edin çünkü Marsilya’ya inerken, eğer hava açıksa, şehir en güzel manzaralarını sunuyor size, harika bir başlangıç olabilir. Aeroport de Marseile Provence, Marsilya’nın 27 km kuzeybatısında bulunuyor ve iki bölümden oluşuyor. THY, havaalanının 1 bölümünü kullanıyor. Havaalanından çıkışta solda şehre giden otobüsler var, Marsilya tren istasyonu Gare Saint Charles’a kadar götürüyor ve yol yarım saat civarında sürüyor. Gidiş 8.30 euro, gidiş dönüş alırsanız 13 euro.

MarseilleMarsilya’da genel olarak görülecek yerler yürüme mesafesinde. Ama toplu taşıma ile gitmek istediğiniz yerlere ulaşmanız da mümkün. Regie des Transports de Marseille bünyesinde otobüs, tramvay ve metro hatları mevcut. Marsilya’da iki metro hattı var; birincisi mavi hat, Rose ile Saint Barnabe arasında çalışıyor ve Vieux Port’dan geçiyor, ikincisi kırmızı hat ve Bougainville ile Ste Marguerite Dromel arasında işliyor ve Noailles ile Prado’dan geçiyor. Metro bileti tek biniş 1.80 euro, 2 biniş 3.50 euro, 10’luk kart 14.10 euro. Bir de transtick denen toplu taşıma kartları var; 24 saatlik kart 5.20 euro, 72 saatlik kart 10.80 euro. Biletler metro istasyonlarından ya da kafelerden alınabiliyor.

Tramvay ise üç hatta çalışıyor. Yeşil ve sarı hatlar, Arenc Le Slo’dan başlayıp biri La Blancarde’de diğeri Castellane’de bitiyor, turuncu hat ise Noailles ile kuzeyde Les Caillols arasında işliyor. Ücretler metro ile aynı. Ayrıca şehrin her yerine ulaşımı mümkün kılan 74 otobüs hattı mevcut, bileti otobüste alabiliyorsunuz.

Aldığınız bileti kullanmadan önce makinelerde onaylatmanız gerekiyor. Onaylattıktan sonra bir saat içinde istediğiniz kadar kullanabiliyorsunuz. Metro ve tramvaylar gece 00.30’dan sonra işlemiyor ve bazı otobüs hatları 21.00’den sonra bitiyor.

Bir gezginin cankurtaranı olan(Hop on hop off) gezi otobüsleri de bir seçenek. Colorbüs adıyla hizmet veren gezi otobüsleri iki hatta çalışıyor; şehir hakkınde genel bilgi almak için bire bir. Kırmızı hat Joliette-Notre Dame de la Garde arasında işliyor ve fiyatı 19 euro, mavi hat ise Mucem’den Parc Borely, MAC müzesi, Velodrome üzerinden dolaşıyor ve fiyatı 15 euro. İki turu birlikte alırsanız kişi başı 24 euro. 4 kişilik aile ücreti ise 58 euro. Benim gittiğim yerlerden bazılarına bu otobüs uğramıyor, Palais Longchamp gibi… Ama bu otobüslerin gittiği bazı yerlere de ben gitmedim, MAC modern sanat müzesi gibi.

MarseilleBir de daha çok eski liman çevresinde işleyen ve bu bölgeyi daha ayrıntılı dolaşan mini trenler var. Onlar da iki hat, kırmızı ve yeşil ve her bir hat 8 euro.

Araç kiralayacaksanız, şehir içinde park ücreti saatlik 2 euro, 24 saatlik 30 euro civarında. Ayrıca yakıt doldururken dikkatli olun, saat 21.00’den sonra kendiniz doldurmak zorundasınız ve ödemeyi de sadece kredi kartı ile yapabiliyorsunuz ama makineler her kredi kartını kabul etmiyor.

Gezelim Görelim 

Artık Marsilya sokaklarına dalma zamanı… Önce şehri, kuş uçuşu gezeceğiz, daha sonra önemli yerleri, bölgeleri ayrıntılarıyla ziyaret edeceğiz.

Havaalanından Gare Saint Charles Tren İstasyonu’na geldiğinizde, bir platformdan geçip heykellerle süslü merdivenlerden ineceksiniz ve Rue Longuedes Capucins caddesinden geçerek şehrin en önemli caddelerinden biri olan Canebiere ile Vieux Port’a ulaşacaksınız. Bu cadde Marsilya’nin bir özeti; Fransa renklerinde Kuzey Afrika ve Ortadoğu tonları… Evet, sokaklar, binalar, sokak lambaları, parklar Fransız ama yolda yürüyenler Cezayirli, pencereden sarkan çocuk Tunuslu, seyyar satıcı Afgan, dönerci Türk, dilenciler Suriyeli, balkona asılan halı Faslı… Bu karışım bir karmaşa da yaratıyor, içinde düzenin bulunduğu bir gerilim… Ve tabii, şehrin karanlık yüzünün gölgesi de sokaklara vuruyor; yürürken kafayı bulmanız mümkün, sokaklar ot kokuyor, seks dükkanları burada, taklit üretim yapan dükkanlar ara sokaklarda… Ama herkes kendi dünyasında. Öte yandan denize yaklaştıkça şehrin çehresi değişiyor, binalar, sokaklar daha bir Fransız oluyor. Turizm Ofisi de bu sokağın sonunda.

MarseilleCanebiere sonunda, turistlerin döne dolana defalarca geleceği Vieux Port’a varıyoruz. Burayı ayrıntısıyla gezeceğiz. Buradan sola saparsanız, kıyı boyunca Thetare de la Ceriee, Abbaye St Victore, Fort St Nicolas’yı geçip Du Praho’ya varırsınız. Bir sokak paralelinde ise deniz manzaralı kafeleri, barları ile tatil keyfi yapabileceğiniz yerleri bulabilirsiniz. Deniz kenarından devam ederseniz La Corniche boyunca Akdeniz manzarasının tadını çıkararak Prado sahillerine varırsınız; Plage des Catalans şehir merkezine en yakın plaj, daha sonra parkların süslediği kıyı boyunca Plage des Capucins, Plage Cyrnos, Plage de Saint Jean, Plage Plage des Prophetes, Plages du Prado gibi plajlara ulaşabilirsiniz. Mevsim uygun olmadığı için sahil keyfi pek olmadı benim gezimde. Lieutenant, Arthur Rimbaud anıtlarının süslediği parklar ve sahillerden geçip Borely Parc’a varırsınız. Daha ötede Musee d’Art Contemporain bulunmakta. Ayrıca Hippodrome Borely ve kocaman dönme dolap da burada. Bu bölgede artık Marsilya’nın kozmopolitliği yerini üst orta sınıf Fransız hayatına bırakıyor ve renkler beyazlaşıyor, hemen hissediyorsunuz.

MarseilleVieux Port’un sağından giderseniz St Ferreol Kilisesi, Hotel de Ville, Maison Diamantee, Musee des Docks Romain, Fort St Jean ve MuCEM’e varırsınız. Hemen üst tarafta ise hem ükütücü hem büyüleyici La Penier Mahallesi ve Vielle Dieu Charite uğramanız gereken yerlerden. Deniz kenarında devam edersek, Musee Regards de Provence, Cathedrale ve devamında Vieux Port yetersiz kaldığında kurulan yeni liman Port de a Joliette ve diğer uluslararası limanlar var. Yol boyunca çağdaş sanat müzesi FRAC, 1858’de yapılan ve bugün yüzlerce şirkete ev sahipliği yapan Les Docks Village ve Theatre Joliette Minoterie bulunuyor.

MarseilleŞehrin eksenini belirleyen bir diğer cadde ise bir ucunda zafer takı bir ucunda muhteşem çeşmesiyle Cours Belsunce… Buradan şehrin içerisine doğru ilerledikçe Musee Cantini, Opera, Prefecture gibi şehrin önemli yapılarını göreceksiniz. Ama en önemlisi, şehrin siluetine damgasını vuran, tepede şehrin mağrur bir tanığı gibi duran Notre Dame de la Garde Kilisesi. Daha içerilerde ise Velodrome ve Cite Radieuse le Corbusier…

Marseille

Eğer Longchamps Caddesi boyunca giderseniz Palais Longchamps’a ve müzelerine ulaşırsınız. Bu bölgedeki Musee Grobet Labadie’de size şehrin geçmişi hakkında öyküler anlatacaktır.

Daha aşağıda ise Reformes Kilisesi ve artık müzik okulu olarak kullanılan Palais des Arts yolunuza çıkacaktır. Merkezde Noailles ise pazarları ve çakma marka satıcıları ile uğrayabileceğiniz bir alan. Daha üst taraftaki Cours Julien ise şehrin belki de en bohem, en kafasına göre takılan yeri…

MarseilleArtık şehrin derinliklerine girme zamanı. Anlattıklarım bizzat gidip gördüğüm yerler. Bazı kiliselere defalarca gittim ama bir türlü açık bulamadım, onları da anlattım. Bazı çağdaş sanat müzelerine ise gittim ama içim almadı, kapıdan döndüm, onları da anlattım. Ama çağdaş sanat galerilerinden, şehrin taa bir ucundaki FRAC ile taa diğer ucundaki Musee d’Art Contemporain’e gitmedim, bilerek isteyerek gitmedim… Gitmek isteyip de gidemediğim yerlerin başında ise Prado sahillerinin ötesindeki Parc National des Calanques geliyor. Milli park ve plaj bölgesi olan Calanques daha çok yaz turizmine yönelik bir yer. Eski Limandan kalkan turlar var; 3 saat 15 dakika süren tur kişi başı 30 euro ve tur saati 14.00, 2 saat 15 dakika süren tur ise 24 euro ve 11.00, 14.30 ve 17.30’da tur teknesi kalkıyor. Evet artık başlıyoruz; adım adım Marsilya… Önce Vieux Port ve çevresi, sonra diğer yerler.

MarseilleVieux Port Bölgesi 

Vieux Port, MÖ 600’lerden beri bir cazibe merkezi… Avrupa’nın ilk limanlarından olup uzun dönem siyasi ve ticari açıdan kilit noktası durumunda olan bölge bu gün Marsilya’nın turizm ve kültür merkezi… Buharlı gemilerin boy göstermesine kadar önemini koruyan liman, bir süre ihmal edildikten ve II. Dünya Savaşı’nda harabeye döndükten sonra 1948’de yeniden yapılandırılmış ve 2013’de liman genel olarak yaya bölgesi olarak yeniden düzenlenmiş.

MarseilleBuraya mutlaka yolunuz düşecek, hatta gezinizin büyük bir bölümü bu bölgede geçecek. Sadece etrafını çevreleyen Orta Çağ kale ve surların koruduğu limanda demir atmış yatların oluşturduğu muhteşem görüntü için değil; burası ayrıca Marsilya’daki en önemli müzelerin, tarihi noktaların bulunduğu yer. Öte yandan If Adası ile Iles du Frioul ve Calanques’e giden gezi teknelerinin de kalkış noktası. Limanın hemen yanından başlayan Canebiere Caddesi ise belki de şehrin en işlek caddesi. Yine Limandan başlayan Rue de Rebuplica, bizi Orta Çağ’dan başlayıp Fransız ihtilaline giden tarihi noktalar arasından geçirip Joliette ve diğer yeni limanlara götürmekte…

MarseilleEski Liman 1840’lardan sonra yetersiz kalınca yeni liman kuzeyde La Joliette bölgesinde kurulmuş ve ihtiyaç duyuldukça daha kuzeyde geniş limanlar yapılmış. La Joliette, müzelerle, şık lokanta ve kafelerle, pahalı dükkanlarla şehrin yeni çehresi. Ama bölgenin acı yüzünü buradaki heykel yüzümüze vuruyor; yurtlarını bırakmak zorunda kalanların parçalanmışlığı koca şehrin gürültüsüne karışıp gidiyor, geriye bir heykel kalıyor. Bu bölgedeki Les Docks ise, şehrin 19 yüzyıl sonrası gelişiminin bir özet; bir iş hanının bugüne uzantısı…

MarseilleBölge konaklama, alış veriş ve yeme-içme konusunda da sayısız seçenekler sunuyor. Turizm Danışma Ofisi ile şehrin en önemli alışveriş marketleri de burada. Sabahları kurulan balıkçı pazarı ise ayrıca görmeye değer; tezgahlarında üç beş balık, ahtapot, karides vb bulunan satıcılar Akdeniz’in lezzetlerini sunmakta. Ayrıca Eski Limanda her cumartesi, büyük bir pazar kurulmakta. Liman çevresindeki Hotel Belle Vue, Hotel la Residence, Grand Hotel Beauvau, Hotel Alize, Hotel Tonic dönem binalarıyla, çeşitli sayıdaki yıldızlarıyla ve müthiş manzaralarıyla alanı güzelleştiriyor. Alt katta ise Marsilya mutfağını turistik tarife ile sunan lokantalar, kafeler var.

MarseilleŞimdi Eski Liman’a gidelim, sonra yüzümüzü denize dönelim… Limanın iki ucunda iki kale; solumuzda Fort Saint Nicolas, sağımızda Fort Saint Jean ve Phare de Sainte Marie deniz feneri sanki koyun sınırlarını belirlemekte. Sağda/kuzey tarafta ayrıca Marsilya gezginlerinin kaçırmaması gereken Mucem, yukarıda Eglise St Laurent, aşağıda Consigne Sanitaire binaları, devamında belediye binası olarak kullanılan Hotel Ville, aşağıda Eglise St Ferreol dikkatimizi çekecek. Solda ise bir tepeden körfeze bakan Palais du Pharo, sonra St Victor Abbey, turistik sabun müzesi Musee Savoy, şehrin en önemli tiyatrosu La CRIeE, Fort Saint Nicolas limanı renklendiren binalar.

MarseilleMuCEM (Musee des Civilisations de l’Europe et de la Mediterranee) ve Fort Saint Jean

Marsilya’nın Avrupa Kültür Başkenti seçildiği 2013 yılında açılan bu Müze, Akdeniz uygarlıklarına adanmış bir yer. Müze konumu itibariyle de geçmiş ile geleceği birleştiren bir yapıda; 17 yüzyılda yapılan Fort Saint Jean kalesi ile bağlantılı şekilde 30.000m2 lik bir alana, dalgalı desenli metal bir kafes içinde kurulmuş bir yapı. Taş, su ve rüzgardan yapıldığı iddia edilen Müze, temel olarak alt katta Akdeniz havzasındaki uygarlıkların etkileşimi üzerine… 130 metre yükseklikteki bir köprü ile Panier bölgesinde St Laurent Kilisesi avlusuna bağlanan Müze, geçici sergilere de ev sahipliği yapmakta.

MarseilleMüzeyi gezmek ücretli ama Fort Saint Jean kalesini ücretsiz gezebilirsiniz. Kale, 1660’da Louis XIV tarafından savunma amacıyla Eski Limanın girişine yapılmış. İsmi burada daha önce bulunan Saint John Hospitaler Şövalyelerinden geliyormuş. Aynı dönemde Eski Limanın karşı kıyısına da Fort Saint Nicolas inşa edilmiş. Fort Saint Jean yapılırken, 12 yüzyılda haçlı seferleri sırasında hasta bakım yeri olarak kullanılan kısım ile Provence kralı I.Rene tarafından yaptırılan kule korunmuş. Fransız İhtilali sırasında hapishane olarak kullanılan Kale’de Orleans Dükü II Louis Philippe ve iki oğlu, Montpensier Dükü Antoine Philippe tutsak olarak kalmış, 1794’te Robespierre’in devrilmesinden sonra ise yaklaşık yüz Jakoben burada katledilmiş. 19 ve 20 yüzyılda Fransız Ordusunun, II Dünya savaşı sırasında Alman ordusunun emrine giren kale 1964’te tarihi bir anıt olarak kabul edilmiş. Ayrıca burada 1855’te tamamlanan deniz feneri Pharede Sainte Marie’yi de göreceksiniz; 1922’de elektrikli hale getirilen fener şimdi kullanım dışı.

MarseilleMüze’yi gezerken kaleyi de gezmiş oluyorsunuz ama buranın esas olayı Müze… Müzenin temel sergisi olan Akdeniz Uygarlıkları bölümünde, genelde Akdeniz’e damgasını vurmuş uygarlıklardan eserler, portreler, canlandırmalar görülebilir. Haliyle Osmanlı’da tam Osmanlı olduğu çağ esas alınarak Kanuni dönemi de Müze’de yer almakta; Kanuni’nin portresi yanında, Kanuni döneminde kullanılan bir sikke de görülebilir. O günlere ait silahlar, seramik eşyalar, haritalar, resimlerle Akdeniz uygarlıklarına kısa bir bakış atma fırsatı…

MarseilleGeçici sergiler arasında muhtelif sanatçıların eseri olan maskelerden oluşan ‘Persona’ ilgilenen için yukarı katta. ‘Dance’ bölümünde ise video gösterileri var; ben ziyaret ettiğimde Fransız bayrağı renklerinden oluşan allı pullu paralarla süslü bir eşarpı kalçasına bağlamış bir kadın, Fransız Milli Marşında döktüre döktüre göbek atıyordu… Müze’nin bir sergisi de Jean Dubuffet’nin eserlerine ayrılmış; kendisinin sanat öyküsüne tanık olmak isteyenler, Sıradan Adamın Kutsanmasından, Sahra Çölü ve Afrika gezilerinden etkilenmesine, Art Brut akımına varışına kadar her aşamasını, eserleri vasıtasıyla izleyebilirler.

MarseilleBurası ilginç bir yer; sırf eski ile yeninin harmanlanmasından çıkan sonuç ve Eski Limanın manzarasını seyretmek için bile gelinmeli. Ancak sergiler için bir şey diyemeyeceğim. Akdeniz Medeniyetlerinin Birleşmesi ile ilgili bölüm çok az objeyle koca koca imparatorlukların anlatıldığı ve sadece Fransızca dipnotlarla hazırlanmış bir yer, onun için uygarlıkların birbirini anlaması biraz sınırlı kalıyor haliyle. Jean Dubuffet, çağdaş sanatla ilgilenenler için ilginç. Persona geçici sergisi de öyle. Dans bölümünü ise anlamadım; totosuna Fransız bayrağı renklerini dolayıp göbek atan bir gösterinin anlam ve önemini bilemedim, hani bunu bir Kuzey Afrika ya da Orta Doğu ülkesinde o ülkenin milli marşıyla yapsa belki cesur ve kışkırtıcı diyeceğim ama…Neyse.

MarseilleMüze ve Kale, salı hariç her gün gezilebilir; sabah 11.00’de açılıyor, kışın 18.00, yazın 19.00’da kapanıyor. Müze ücreti geçici sergileriyle beraber 9.50 euro, sadece kalıcı sergi 5 euro… Fort Saint Jean girişi ise ücretsiz. MuCEM’e 49, 60, 82 hatlı otobüslerle gelebilirsiniz.

Consigne Sanitaire

MarseilleMucem’den Eski Liman’a doğru yürürken hemen sağda göreceğiniz bir dizi alçak bina, 1719’da yapılmış ve sağlık hizmetleri için kullanılmış. 1867’de bu binaya benzer bir yapı daha eklenmiş. 1949’da tarihi anıt olarak tescil edilmiş, bugün ise idari bina olarak kullanılmakta. Yoldan geçerken bakmalık…

Eglise Saint Laurent

MarseilleMucem ve Fort St Jean’dan uzanan üst köprüyle ya da karşısındaki rampayı tırmanarak ulaşabileceğiniz 13. yüzyıl yapımı bu kiliseyi ben kaç kere gittiysem hiç açık görmedim. Romanesk tarzdaki kilise, balıkçılar ile denizcilere adanmış bir ibadethaneymiş ve Orta Çağ’dan günümüze ulaşan ender kiliselerdenmiş. 15 yüzyılda ve Fransız İhtilali sırasında ciddi hasar alan kilisenin çan kulesi 16. yüzyıldan kalmaymış. Ayrıca Fort Saint Jean inşa edilirken Kilisenin bir bölümü yıkılmış. 17 yılda ise Sainte Catherine Şapeli, Kiliseye eklenmiş. La Couronne taş ocağından çıkarılan pembe kireç taşından yapılmış bu kilisenin içinde pieta (Meryem kucağında İsa’nın cansız bedeni ile) ve St Laurent’in resimleri bulunmaktaymış.

Marseille

Kilise’nin alt tarafında I ve II Dünya Savaşları’nda ölenler için bir anıt bulunmakta. Yukarda, MuCEM’e bağlanan köprünün açıldığı terastaki Louis Botinelly eseri olan 1911 yapımı Yavru Ayı Terbiyesici heykeli, benim yaştakilere nostaljik bir tat bırakabilir.

Hotel de Ville

MarseilleEski Liman’ın batı kıyısını süsleyen pembe taşları ve barok havasıyla hemen fark edilen 1660 yapımı bina, bugün Belediye Meclisi olarak kullanılmakta. Limanda II. Dünya Savaşı’nı sağ salim atlatan tek yapı olan bu binaya, ziyaretçi kabul edilmiyor. Binaya bir köprüyle bağlanan arkadaki yapının önündeki fil heykelleri binanın havasını değiştiriyor. Gezerken göz atın.

La Penier- La Veille Charite

La Penier aslında Eski Limanı da içine alıp Joliette’e kadar uzanan kısım ama buranın kalbi Centre de la Veille Charite çevresi. Burası Eski Limanın biraz üzerinde kalan bir bölge ama tarihi doku olarak Eski Limanla birlikte gezilmesinde fayda var. İlk Yunan yerleşim yerinin üzerinde gelişen La Penier, daracık sokakları, rengarenk boyalı evleri ile tam Akdeniz havasını yansıtmakta. 17. yüzyıla kadar üst-orta sınıfın yerleşim yeri olan bu bölge, artık işçi sınıfının, göçmenlerin mekan. Duvar resimlerinin sokak kafelerini sarmaladığı bu bölge, en azından bir kahve molasını hak ediyor. Ayrıca burada önemli lezzet durakları da var, Chocolatiere du Panier bunlardan biri.

MarseilleDünyanın dört bir tarafından gelenler kendi renklerini buraya da taşımışlar, özellikle duvarlar bir sanat galerisi gibi… Ama dikkatli olmak da fayda var; buranın şöhreti pek de iyi değil; burası bir zamanlar Marsilya’nın yer altı dünyası ile anılmaktaymış. Ben diyenlerin yalancısıyım, bir şeye tanık olmadım. Sırf grafitileri görmek için buraya gelmeye değer.

MarseilleÖte yandan burada mutlaka görmeniz gereken bir müzeler topluluğu bulunmakta. Vielle Charite 1640 ylında kraliyet fermanıyla dilenciler ve yoksullar için bir düşkünler evi olarak kurulmuş, 1740’larda ise Barok tarzda hastane ve kubbeli kilise yapılmış. Ortadaki avluyu kemerli sütunlarla ayrılmış verandalardan oluşan üç katlı bir bina çevrelemekte. Alanın ortasında ise bir şapel var; kare bir yapının yanlarına daire kesitleri eklenmiş gibi duran yapının ön yüzündeki korint sütunlu girişi sanki bölgenin Yunan geçmişine selam durmakta. Tek kubbeli bu kilise ben gittiğimde kapalıydı.

MarseilleBir zamanlar darülaceze olarak kullanılan bu yapı şimdilerde bir kültür merkezi, müzeler topluluğu… MAAOA olarak adlandırılan müzeler topluluğunun ilk katında Akdeniz Uygarlıkları Arkeoloji Müzesi bulunmakta; heykeller, çivi yazılı tabletler, mezar başlıkları, silah araçları, kaplar, süs eşyalarının bulunduğu sergi Orta Doğu, Roma, Yunan, Etrüks, Kıbrıs yoğunluklu örnekleriyle bizi Akdeniz havzasının geçmişine götürmekte. Aynı şekilde Müzenin Mısır bölümü de, bu seçkiyi zenginleştiriyor; aralarında timsahında bulunduğu mumyalar ilginizi çekebilir. Yukarı kattaki Afrika ve Okyanusya bölümleri, bu uzak diyarların geçmişi ve kültürünü özetleyen objelere yer vermiş, özellikle maskeler ve heykeller ilgi çekici. Ayrıca Meksika Sanatı bölümünde maske ağırlıklı bir sergi mevcut. Geçici sergi olan Sahara kısmına ise girmedim.

MarseilleLa Panier bölgesi ve Vielle Charite, görmediğinizde gezinizin eksik kalacağı bir yer. Müze kısmı pazartesi hariç 10.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Giriş 6 euro.

Cathedrale Sainte Marie Majeure de Marseille (La Major)

MarseilleSainte Marie Majeure Katedrali, Marsila’nın ana katedrali. İlk olarak 4. yüzyılda kurulan, 12. yüzyılda genişletilen ve 1852 ile 1893 arasında yeniden yapılan bu Bizans Roman tarzındaki yapı, 142 metre yüksekliği, 71 metrelik kubbesi ve 3000 kişilik kapasitesiyle Fransa’nın en büyük Katedrallerinden.

Soğan başlı iki kule ve arkada geniş kubbeli alandan oluşan Katedralin içinde mermer kemerli geçişler, mozaik işli yer döşemeleri ile altın sarısı köşe freskleri göze çarpmakta. Katedraldeki heykeller de dikkat çekici; burada da daha küçük ölçekli pieta heykelleri göreceksiniz. Kilisenin hemen yanında ise Ancienne Catedrale de la Major yer almakta. Katedral pazartesi hariç her gün 10.00-17.00 saatleri arasında ziyarete açık ve giriş ücretsiz. Buradan 1, 35, 45, 49, 82S hatlı otobüsler geçmekte.

Eglise Saint Ferreol les Augustins

MarseilleEski Liman’ın bir başka önemli yapısı ise St Ferreol Kilisesi. Öndeki bembeyaz cephesi, geri kalan asık suratlı halinden tamamen farklı; önden tam Akdeniz kasabası havasında, geri kalanı ise günahları sevapları ağır ağır tartan bir sorgucu… Burası, Tapınak Şövalyelerine ait bir yapıyken 1379’da Augustin keşişlerine verilmiş. Eski kilisenin yerine 1542’de yeni kilise yapılmasına karar verilmiş ama bu kilisenin tamamlanması 1588’i bulmuş. Bu küçük kilise, önemli olaylara da tanık olmuş; Papa Clement VII yeğeni ünlü Catherine de Medici, II Henry ile bu kilisede evlenmiş. Fransız İhtilalinde yıkılmaktan zor kurtulan ve bir ara bir iş adamına satılan Kilise 1803’de Aziz Ferreol adına adanmış. Burada 1564’ten Mazenod ailesinin, 1695’ten Montolieu ailesinin mezarları, ayrıca Aziz Louis’in kemik parçaları bulunmakta. Kilise içinde Barok sanatçı Michel Serre’nin üç tablosu ile Joan d’Arc ve Aziz Tereza heykelleri görülebilir. Değişik renkli mermer işlemelerinin öne çıktığı altar da dikkate değer. Kilise 09.00-18.00 arası ziyarete açık.

Musee Regards de Provence

MarseilleNotre Dame de la Majeur Katedrali ile Fort Sant Jean arasında kalan ve önceleri limanın karantinası olarak kullanılan binadan dönüştürülen müze 2013’te açılmış. Ben gittim ama ışıltılı bulutlarla süslü girişi gördükten sonra içeri girmekten vaz geçtim. Müzenin sürekli sergi bölümünde binanın geçmişi ve Marsilya ile ilgili eserler varmış, karantina binası, veba salgını ve Marsilya üzerine 45 dakikalık bir video ile sergi başlıyormuş. Yukarı katta ise geçici sergiler bulunuyormuş. Müze pazartesileri kapalı, diğer günler 10.00-18.00 arası açık. Müzeye giriş 4 euro, geçici sergiler 6,50 euro, ikisi birlikte ise 8,50 euro.

Musee des Docks Romains

Marseille1947’de, II. Dünya Savaşı sırasında yıkılan bölgenin inşası sırasında ortaya çıkarılan ve Roma dönemine tarihlenen bir depo kalıntısının sergilendiği müze, 1963’te açılmış, 1987’de yenilenmiş. Tarihi MÖ 6 yüzyıla kadar giden ve saklama için kullanılan anforaların sergilendiği Müzede ayrıca mozaik panolar, dönem eşyaları da görülebilir. Burası pazartesi hariç her gün 10.00-18.00 arası ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz. Ayrıca bu bölge Roma döneminden kemerler, kuleler gibi bir çok yapı kalıntısına ev sahipliği yapmakta, sokak aralarında dolanırken karşınıza çıkacak.

Musee d’Historie de Marseille

MarseilleCentre Bourse’da bulunan bu Müze, Marsilya tarihine odaklanmış; şehrin tarihi 18 yüzyıla kadar izlenebiliyor ama ağırlıklı olarak Yunan ve Roma dönemi Marsilya’sına ait objeler mevcut… Kazı çalışmaları devam eden Roma döneminden kalma bir alanı da kapsayan Müze, Avrupa’nın en büyük tarih müzeleri arasındaymış. Müzede sergilenen objeler genelde şehrin Yunan ve Roma dönemlerinden ama bunun yanında Orta Çağ Marsilya’sına ait kaplar, Fransa’nın ilk fayansları, ayrıca XIV Louis krallığında şehrin tekrar canlanışına tanıklık eden eşyalar da görülebilir. Müzenin en büyük süksesi, 2. yüzyıla ait bir geminin iskeleti… Müzenin girişi Centre de la Bourse Alışveriş Merkezinin alt katından. Pazartesi hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş 5 euro.

Musee des Docks Romains ve Musee d’Historie de Marseille’e bakınca, Marsilya geçmişini daha çok Yunan ve Roma dönemleriyle açıklıyor gibi geldi bana. Halbuki özellikle Fransız Devrimi sırasında bağımsızlık bayrağını taşıyan önemli yerlerden biriymiş. Ama Republique Caddesi’nin yan sokaklarında, devrimin ileri gelenlerinin kaldığı bazı binaların kapısına konan plaketler dışında (Memorial de la Marseillaise hariç) o dönem pek de vurgulanmıyor sanki.

La Criee

MarseilleEski Limanın doğu kıyısındaki bu bina Marsilya’nın ana tiyatro binası olup 1981’de kullanıma açılmış. Liman geziniz sırasında göreceksiniz.

Abbeye Saint Victor

Marseille

Burası aslında Helenistik dönemde ve Hristiyanlığın ilk dönemlerinde nekropol olarak kullanılan bir alanmış. Aziz Victor, 302’de burada Romalılar tarafından öldürülünce 440 tarihinde bu alanda bir kilise yapılmış. Rivayete göre, zamanla genişletilerek erkekler ve kadınlar için ayrı bölümleri olan bir manastır haline gelen bu yapı, Avrupa’daki ilk Hristiyan ibadet yerlerinden sayılıyormuş. Ama bu iki manastırda 731 ve 838’de Sarazenler tarafından yıkılmış. Ancak 977’de tekrar imar edilmiş. Yapının eski gücüne kavuşması daha sonra Papa Avignonlu V Urban sayesinde olmuş. 16. yüzyıldan itibaren Manastır önemini kaybetmiş, bunda da en önemli rol 12 yüzyıldan beri toplanan kütüphanenin yok olmasıymış; rivayet odur ki bu kitapların çoğu Catherine de Medici’nin koleksiyonuna aktarılmış. Zaten geri kalan zenginliklerde 1794’te soyulmuş, azizlerden kalanlar eşyalar yakılmış, altın ve gümüşler eritilmiş, manastır depo ve zindan olarak kullanılmış. Ancak 19. yüzyılda geriye kalan kilise tekrar ibadete açılmış.

Marseille

Dış cephesinde bir timsahla mücadele eden Aziz’in kabartma heykeli görülebilir. İçeride ise bir vitrinde hazine sergisi var. Manastır, 09.00-19.00 saatleri arasında ücretsiz olarak gezilebilir, alt kattaki aziz mezarlarını görmek isterseniz 2 euro ödemeniz gerekiyor, ancak Kilisenin terasından zaten alt katın bir kısmı görülmekte. Daha fazlasını merak ederseniz, alt katta katakomp şapelinin yanı sıra bazı pagan ve Hristiyan lahitleri de yer almakta.

MarseilleBu kilise her yıl 2 Şubat’ta hac merkezi oluyormuş. Buraya 54, 55, 60, 61, 80,81 hatlı otobüslerle gelebilirsiniz. Buranın bir cazibesi de Manastırın önündeki seyirlik teras; Eski Limanın harika manzarasını en iyi görebileceğiniz noktalardan biri.

Palais du Praho

MarseilleEski Limanın doğu yakasının sonundaki tepelikte yer alan bu görkemli bina 1858’de Napoleon III tarafından yaptırılmış. Dönemin şatafatını yansıtan binayı görmek yanında Eski Limanın panoramik manzarası için de buraya gelmeye değer. Bahçesindeki deniz kurbanlarına atfedilen ve 1923’te açılan heykel görülebilir. Yürümek istemezseniz 82 hatlı otobüs ile gelinebilir.

Fort Saint Nicolas

MarseilleXIV Louis tarafından 1660-1664 arasında, Eski Limanın güney tarafında yaptırılan kale, hem savunma hem de hapishane amaçlı kullanılmış. Burada Fransız İhtilali sırasında kısmen yıkılan bir garnizon da mevcutmuş. II Dünya Savaşı sırasında, Habib Bourgulba ve Jean Glono burada hapis yatmış. Bugün kısmen askeri bölge olan kaleye ziyaretçi sınırlı olarak alınıyormuş, illa gireceğim diyorsanız Turizm Ofisi ile görüşmeniz gerekiyor.

Maison Diamantee

MarseilleEski Rıhtım bölgesinde bulunan ve adını sivri uçlu kesilip şekillendirilmiş taşlarla örülü cephesinden alan bu binanın geçmişi 1570’lere kadar gitmekteymiş. Katalan bir tüccar tarafından yaptırılan, Fransız İhtilalinde bölünen, 1914’te metruk hale gelen ve II Dünya Savaşı’nı zar zor atlatan bina bugün sanat kuruluşlarının idari binası olarak kullanılmakta.

L’Eglise des Accoules

MarseilleLa Penier bölgesinde yer alan ve Hazreti Meryem’e adanan bu kilise 11. yüzyıldan kalmaymış ve Minavra Tapınağı’nın kalıntıları üzerine yapılmış. 1205’te onarımdan geçen kiliseye çan kulesi de eklenmiş. 14 yüzyılda Gotik tarzda yenilenen kilise 1794’te Fransız İhtilali sırasında yıkılmış. 1848’de yeniden yapılan kilisenin, orijinal kalan kısmı sadece çan kulesiymiş. Birkaç defa gittiğim halde, hiç birinde kiliseyi ziyaret edemedim, kapı hep duvar…

Hotel da Viel
1743-1747 arasında inşa edilen yapı, 1720 veba salgınında Marsilya’da çalışan cerrah ve göz doktoru Jacques Daviel’nin adını taşımaktaymış. Adliye Sarayı olarak da kullanılan bina, ferforje balkonları, ön cephedeki Verdiguier heykelleri ile dikkat çekiyor. Burası daha sonra tıp okulu olmuş, şimdi ise belediye ek binası olarak hizmet vermekteymiş.

Alcazar

MarseilleEski Limanda Cours Belsunce bölgesinde yer alan bu muhteşem tiyatro binası, şu an kütüphane olarak kullanılmakta. 1857’de Arap mimarisinden esinlenilerek yapılan bina, uzun süre gösteri dünyasına hizmet verdikten sonra 1966’da kapanmış, 1979’da yeniden yapılarak 2004’te kütüphane olarak açılmış.

Hotel Dieu

MarseilleBugünlerde Marsilya’nın lüks ve konfor simgesi bu iddialı hotel, bir zamanlar şifa dağıtan bir hastaneymiş, geçmişi 1188’e kadar uzanıyormuş. Mevcut bina 1866’da Napoleon tarafından açılmış, hastane 1993’te son hastaları da yolladıktan sonra uzun bir bakım sürecine girmiş ve 2013’te muhteşem bir otel olarak şehir hayatına geri dönmüş. Bir zamanla kara vebayla amansız mücadelelerin geçtiği salonlarda bugün, bazılarının geceliği 6600 dolar olan 22 suit ve 172 odası ile şatafatlı hayatların ışıkları yansımakta. Otelin iki lokantasından biri olan Alcyone Restaurant’ın sahip olduğu Michelin yıldızları da bu ışıltıyı artırmakta…

Palais de la Bourse

MarseilleEski Limanın hemen yanında, La Canebiere Caddesi üzerindeki bu bina belki de Marsilya’nın en dikkat çekici yapısı. Ön cephesindeki sütunlu alanı ve ön yüzdeki taş işçiliği ile dikkat çeken bina Ticaret ve Endüstri Odası olarak kullanılmakta. Ayrıca burada bir de Denizcilik Müzesi bulunmakta ama ben gitmedim.

Böylece La Penier bölgesini de içine alacak şekilde Eski Liman bölgesini, limanın iki ucunu da gezmiş bulunuyoruz. Bu bölge eğlence, konaklama ve yeme-içme konusunda da çok fazla seçenek sunmakta.

Diğer Bölgeler
Şimdi yavaş yavaş şehrin iç kısımlarına doğru gideceğiz. Gezimiz merkezden dışarıya ve öncelikli görülmesi gereken yerlere göre olacak. Burada görülmeden gelinmemesi gereken yerler arasında Basilique Notre Dame de la Garde ile Palais de Longchamp var; diğer yerler zaman kalırsa gidilecek noktalar.

Basilique Notre Dame de la Garde

Marseille

Marsilya’nın siluetinin vazgeçilmez parçası olan bu yüksek bir tepede kurulu muazzam kilise, şehrin olmazsa olmazı. Katedralin içindeki asılı gemi maketleri ise, buranın geçmişine bir gönderme; eskiden buraya balıkçılar kayıklarının kutsanması için gelirlermiş. Eski limanın güneyine düşen bu görkemli kilisenin yapımına 1852’de başlanmış, tamamlanması ise 1864 yılını bulmuş. Neo Bizans tarzındaki bu Kilise, romanesk uslüplu eski bir kilisenin üzerinde yükselmekte; ilk olarak 1214’te Marsilyalı bir rahibin çabalarıyla burada kurulan bir şapel 15 yüzyılda Aziz Gabriel’e adanan büyük bir kiliseye dönüştürülmüş, daha sonra ise bugünkü kilise yapılmış. 41 metre yüksekliğindeki minarenin üzerindeki 12,5 metrelik çan kulesi, 11,2 metrelik altın yaldız boyalı Madonna ve çocuğu heykeli ile taçlandırılmış. Ama Fransız ihtilali sırasında buradaki ilk kilise, ibadete kapatılmış, hatta Hazreti Meryem’in gümüş heykeli darphaneye gönderilip eritilmiş. 1793’te kralın kuzeni Louise Phillipe, Bourbon Düşesi, Conti Prensi burada hapsedilmiş ama bakmışlar ki mahkumlar manzaranın keyfini fazlasıyla çıkarıyorlar, doğruca St Jean Kalesine gönderilmişler.

Burası Eski Limana yakın, yürüyerek belki yarım saatte varırsınız ama oldukça dik bir yokuşu var. Ama bu yokuşa aldırmadan iman gücüyle buraya tırmananlar arasında Fransız İhtilali sırasında tahta bulunan XVI Louis’in kızı Marie Therese ile edebiyatta romantizmin öncüsü François Rene de Chateaubriand’da bulunmaktaymış.

Katedralin dışı beyaz kireç taşı ve yeşil kum taşı ile döşenmiş, yukarı bölümlerde mozaik ve mermer işçiliği mevcut. Önce bir merdivenle Katedralin mezarlar kısmına, başka bir merdivenle de altın yaldız mozaik süslemelerin hakim olduğu kiliseye geçiliyor. Romanesk mezarlıkta Papa IX Pius’un mezarı bulunmakta. Burada mermer ve Golfolin taşından yapılmış altardaki Madonna heykeli, 1804’te eski kiliseden buraya taşınmış. Kilisenin içi ise baş döndürücü bir şatafata sahip; kırmızı beyaz mermer sütunlar ve yaklaşık 1200 m2 lik alanı donatan mozaik süslemeler insanın başını döndürüyor. Kilise içince mezarlık bölümüyle simetrik olarak 6 şapel bulunuyor.

MarseilleEn alt katta ise Kilise ile ilgili bir müze var, giriş 5 euro. Müze, kilisenin yapım aşamalarını da içeren küçük bir yer, hazine kısmında altın ve gümüş dini objeler görülebilir. Kilisenin terasındaki müthiş manzara eşliğindeki Pieta (Hz Meryem kucağında Hz İsa’nın cansız bedeniyle tasvir edilen acı) heykeli ise muhteşem ama harika Akdeniz manzarası insanda ne dert bırakıyor ne tasa…

MarseilleKilise nisan-eylül arası 07.00-20.00 saatlerinde, diğer dönemlerde 07.00-19.00 saatlerinde gezilebilir. Buraya eski limandan geçen 60 numaralı otobüsle gelebilirsiniz. Ayrıca mini trenlerin de burada durağı bulunmakta.

Palais Longchamp

MarseilleMarsilya’nın en görkemli süslerinden biri Palais Longchamp, Durance Nehri’nin sularını Marsilya’ya taşıyan kanalın yapımını kutlamak için yapımına Orleans Dükü tarafından 1839’da başlanan ama tamamlanması 1869’u bulan muhteşem bir saray, park ve müzeler topluluğu. Sarayın ana yapısı, chateau d’eau denilen heykellerle süslenmiş çeşmelerden, havuzlardan oluşmakta. Bu görkemli çeşme-havuzun bir yanında Musee des Beaux arts, diğer ucunda Musee d’Historie Natürelle var. Saray, muhteşem bir bahçenin içinde; bahçe içinde 1987’ye kadar bir hayvanat bahçesi varmış, buradan geriye kalan ise bazı kafeslerdeki Türk çinileri…

Marseille

Çeşmenin ana yapısını ise birbirine kavisli bir kemerle bağlanmış ikisi küçük üç kule oluşturmakta. Ortadaki kule görkemli bir çeşme ile taçlanıyor; dört boğa ve üç kadın figürü arasında Durance’ı temsil eden bir heykel bulunuyor. Kadın heykellerinin arkasında ise insan yapımı bir mağara ve gölet var. Boğa ve kadın heykellerinin altından su, alttaki başka bir havuza akmakta, en sonunda oradan da akan sular suni bir gölete ulaşmakta. Ama bu görkemli yapının her yanı ince ince işlenmiş, müthiş bir görsel şölen sunmakta… Doğa tarihi müzesi olan Musee d’historie tadilatta olduğu için kapalıydı ama güzel sanatlar müzesi olan Musee des Beaux Art’ı gezebildim.

Marseille

Güzel Sanatlar Müzesi, 16-19. yüzyıllarda yapılmış resim, heykel, rölyef koleksiyonuna ev sahipliği yapmakta. Müzenin geçmişi 1801’e kadar gitmekte; ilk koleksiyonlar Fransız İhtilali sonrası kamulaştırılan eserlerden oluşmuş, 1869’da Müze, bugünkü yerine taşınmış. 2000 resim ve 300 heykelin sergilendiği Müzenin girişinde bizi, Pierre Puvis de Chavannes tarafından yapılmış Marsilya’nın iki dönem resmi karşılıyor. Fransız sanatçılar yanında İtalyan, İspanyon, Hollanda sanatçılarının da eserlerinin yer aldığı müzede, Michel Serre’in 1721 veba salgınını anlatan resimleri, Pierre Puget’nin şehir planları ve Yunan-Roma dönemine ait şehrin duvar resimleri ilgi çekici. Müzede çeşitli sanat akımların örneklerini görmek mümkün, doğu etkisinin Avrupalı ressamların tuallerine yansımasına ait örnekler de mevcut. Müzede benim ilgimi en çok Monticelli’nin Marsilya çeşitlemeleri, batı dünyasının doğuya, hareme, insanlarına bakışını yansıtan resimler ve Fabius Brest’in Trabzon ile ilgili resmi çekti.

MarseilleBurası gezginler için mutlaka gelinmesi gereken bir yer. Müze, pazartesi hariç her gün 09.30-18.00 arası gezilebilir, giriş 6 euro. M1 metro, T2 tramvay, 6-7-7B-7T, 42, 42T,81 otobüs hatları ile buraya gelebilirsiniz.

Musee Grobet Labadie

MarseillePalais Longchamp Parkı’nın biraz altında yer alan bu malikane, 19 yüzyıl burjuva hayatına, dönemin köklü bir ailesinin çerçevesinden bakmak için ideal bir yer. Marsilyalı iş adamı Alexandre Labadie’nin kızı Matrie Labadie tarafından bağışlanan malikane, duvarlardan halılara, resimlerden biblolara, dönemin zengin bir ailesinin yaşamına dair ip uçlarını vermekte.

MarseilleDönem mobilyaları, goblenler, Türk çini işleri ve müzik aletleri ile zenginleşen bu müze pazartesi hariç her gün 09.30-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş 6 euro.

Eglise Saint Vincent de Paul

MarseilleLes Reformes olarak da bilinen bu kilise, 1886’da Gotik tarzda yapılmış. Bronz girişler ve dış cephe taş işçiliği göz alıcı ama esas dikkati çeken Louis Botinelly eseri Joan d’Arc ve İsa heykelleri. Bu kilise pazar hariç her gün 09.00-12.00 ve 13.00-16.30 saatlerinde ziyaret edilebilir. Mavi metro hattı, sarı tramvay hatta buradan geçmekte. Hazır buraya gelmişken yol üzerindeki Palais des Arts binasına da göz atın.

Stade Velodrome

MarseilleFutbol düşkünlerinin kayıtsız kalamayacağı Stade Velodrome, 1938 Dünya Kupası için düşünülen stat, 13 Haziran 1937’de açılmış. Önceleri atletizm yarışmalarının da yapıldığı yer sonradan tamamen futbol müsabakalarına ayrılmış. Bugün ‘Olympique de Marseille’ futbol takımının da stadı olan ve dalgalı yapısıyla ilginç bir mimari tarza sahip olan yapının altında bir de hediyelik dükkan var. Ben gezmedim ama isteyenler rehberli turlar ile stadı gezebilirler. Turlar pazar hariç 10.00-19.00 saatlerinde düzenleniyor ve yaklaşık 75 dakika sürüyor, giriş ücreti 13 euro. Buraya M2 metro hattı ile gelebilirsiniz; Rond Point du Prado ile Sainte Marguerite Dromel durakları arasında kalıyor. Ayrıca 15, 15S, 16, 16S, 16T, 17, 24, 24B, 24T, 46, 46S, 47, 48, 48T, 73 hatlı otobüsler buradan geçiyor.

Unite d’Habitation

Marseille 2016’da UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak kabul edilen yapı kompleksi, brütalist mimari örneklerinden sayılıyor. Rengarenk balkonlarına karşın boyasız, çıplak bırakılan beton yapısı, bir sehpa üzerinde yükseliyormuş gibi duran havası özellikle mimarlar için ilginç. 1947-1952 yıllarında tamamlanan bina, cite radieuse (parlak şehir) olarak anılıyormuş; bunun nedeni de projenin 18 katlı, 337 daireli yapısıyla toplu konut sistemini sırf barınmaktan çıkarıp içinde yaşayanlara bir hayat sunması olabilir. Sonuçta binanın içinde bulunan dükkanlar, okul, açık hava tiyatrosu, revir ve çatı katındaki bahçe, yüzme havuzu, oyun alanı farklı bir toplu konut yaklaşımı sunmakta. M2 metro hattı buranın yakınından geçmekte; 23,44, 45 hatlı otobüsleri de kullanabilirsiniz.

Memorial de la Marseillaise

MarseilleFransa’nın milli marşı La Marseillaise için yapılan ve Marsilya’nın göbeğinde bir ara sokakta bulunan müzeyi ben hiç açık görmedim. Aslında Fransa’nın Avusturya’ya 1792’de savaş ilanından sonra Strasbourg valisi Claude Joseph Rouget de Lisle’dan bir marş yazmasını ister ama bu beste, iki ay sonra Marsilya’dan Paris’e yürüyüp Kral XVI Louis’yi devirmeye giden devrimcilerin marşı haline gelir. Gerçi Rouget’de hapisi boylar ama neyse ki Kralın akibetine uğramaz ve giyotine gitmez ama yoksulluk içinde ölür. Bu marş 1795’te milli marş haline gelir.

Müze, Tren İstasyonu’nun altında, Thubaneau Sokağı’nda 1681’de balolar için yapılan bir yapıda konuşlanmış. Bu bina daha sonra Türk hamamı olarak kullanılmış. Müzede dönem yayınlarının tıpkı basımları ile marşın çeşitli versiyonlarını içeren kayıtlar bulunmaktaymış. Ayrıca Amerikalı Opera divası Jessye Norman’ın Fransız İhtilalinin 200 yıldönümündeki gösterisi için tasarlanan Fransız bayrağı şeklindeki kıyafeti de sergilenmekteymiş. Görmek isterseniz her gün saat 10.00-19.00 arasında açık deniliyor ama bana denk gelmedi, gidip kapısında nöbet tutun, belki siz görürsünüz.

Parc-Chateau Borely

Şehrin dışındaki bu muhteşem park ve içindeki malikane zaman ayırmanız gereken bir yer. 17 yüzyılda armatör ve tüccar Joseph Borely tarafından alınan alan, 19 yüzyılda el değiştirmiş, sonra belediyeye geçmiş. 17 hektarlık bir alana yayılan park içinde İngiliz bahçeleri, Fransız bahçeleri, göletler bulunmakta. İlerde Şehrin simgelerinden dönme dolap da görülebilir.

MarseilleParkın içinde geniş ağaçlıklar, büyük bir gölet var. Parkın bir de botanik bahçesi bulunmakta. Ama parkın en önemli mekanı 1768’de yapılan malikane. Önündeki havuzlu yürüyüş yolu, Prado deniz manzarasına da sahip. Bina, belediyeye geçtikten sonra arkeoloji müzesi olarak kullanılmış ama 2003’ten beri burada Musee des arts decoratifs, de la faience et de la mode bulunmakta. Malikanenin kendisi bile görmeye değer; duvar freskleri, oda döşemeleri, porselen takımlar, hepsi o dönemin nadide eserler.

MarseilleBurası dekoratif sanatlar ve moda sergileri için belki de çok iyi bir seçim çünkü Malikane bir yandan 18. yüzyıl aristokrasisinin hayat tarzına ışık tutarken bir yandan da günümüz modasından izler taşımakta. Ben ziyaret ettiğimde gördüğüm sergi ise, bırakınız bugünü, ilerki yılların modasına doğru bir geçit yapmakta. 

MarseilleMüze salı-pazar günleri 10.00-18.00 saatleri arasında açık, giriş 5 euro ama her ayın ilk pazarı giriş ücretsiz. Müze ile birlikte botanik parkını da gezmek isterseniz 6 euro ödüyorsunuz, sadece botanik parkını görmek isterseniz 3 euro…Park ise her gün 06.00-21.00 saatlerinde açık. Eski Limandan geçen 83 hatlı otobüs ile buraya gelebilirsiniz.

Gare de Marseille Saint Charles

Marseilleİlk olarak 1848’de Paris-Lyon-Marsilya hattı için yapılan istasyona, 1920’lerde Afrika ve Asya kolonilerini temsilen anıtsal heykeller dikilmiş ve Saint Charles’ı şehre bağlayan görkemli merdivenler yapılmış. Bugün tren istasyonu ve yanındaki otobüs terminali ile Marsilya’nın en hareketli noktalarından.

Musee Cantini

MarseilleMermer sanatçısı ve koleksiyoner Jules Cantini, evini ve tüm koleksiyonunu 1916’da müzeye dönüştürülmek üzere bağışlamasıyla oluşan bu Müze, Bacon, Kandisky, Miro, Ernst, Balthus, Dufy, Picasso gibi çağdaş sanatın klasiklerinin eserlerini barındırmakta. Giriş kat ise geçici sergilere ayrılmış. Beni de müzeye girmekten vazgeçiren bu kısım oldu. Bahçedeki korkuluk gibi adamı görünce Müzeye girmekten vazgeçtim. Marsilya’nın en işlek alışveriş merkezinde olan bu müzeye bir şans tanımak isterseniz her gün 10.00-18.00 saatleri arasında 5 euro karşılığı gezebilirsiniz.

Opera de Marseille

MarseilleMarsilya Operası 1685’te Bordeaux’dan sonra Fransa’da ikinci opera binası olarak kurulmuş ama bugünkü opera binası 1924’te açılmış. Art Deco bir tapınak veya Paris’teki Champ Elysees’nin ruh ikizi olarak isimlendirilen yapının konukları arasında Placido Domigno, Renata Scotto ve Alfredo Kraus varmış.

Opera binasının bulunduğu bölge, özellikle Place Estrangin Pastre,19 yüzyılda gelişen Marsilya’nın yeni havasını yansıtmakta. Dönemin zevkini yansıtan binalar bölgeye ayrı bir hava katıyor. 1867 yılı yapımı devasa La Prefecture, La Palace de Justice, Caisse Depargne bu bölgede yer alan diğer görkemli binalar, özellikle bu meydandaki ince işlemeli havuz kenarında oturup bir süreliğine de olsa bu yapıların görkemine kendinizi bırakmanızı tavsiye ederim.

Chateau d’If

MarseilleAlexander Dumas’nın Monte Cristo Kontu’ndan tanıdığımız Chateau d’If, Frioul adaları arasında en küçüğü olan If adasında bulunan bir kale. Eski Liman’a 3,5 km mesafede ve 3 hektarlık bir alanı olan adanın çoğu kısmı kale alanı. Kale ise üç katlı kare bir yapı. Üç tarafında yüksek burçlar mevcut. Kale 1524-1531 arasında Kral I Francis emriyle silah deposu olarak yapılmış. Şehrin savunması için yapılsa da hemen hiç bu amaçla kullanılmamış, sadece bir kez 1531’de Kutsal Roma İmparatoru V Charles’ın Marsilya’ya saldırı hazırlıkları sırasında bir kıpırdanmalar olmuş ama sonrasında böyle bir saldırı olmamış.

MarseilleAdanın askeri ünü pek başarılı değilse de, hapishane olarak adı almış yürümüş. İsmi Alcatraz ile birlikte anılan ada-hapishane, gayet karanlık bir geçmişe sahip. 1580’de krala suikast düzenlemekle suçlanan Anselme buranın ilk tutsağıymış. 1685’de 3500 civarında Protestanın yolu buradan geçmiş, Paris Komünü liderlerinden Gaston Cremieux burada öldürülmüş. Ama ada esas ününü 1844’te Alexander Dumas’ın Monte Cristo Kontu isimli romanı yayınlanmasından sonra kazanmış. Roman kahramanı buradan kaçmaya kalkışmış ama gerçek hayatta bunu yapabilen kimse yokmuş. Hayat hapishanelerde de adil değil; burada garibanlar aşağı katta, penceresiz odalarda kalırken zenginler üst katta, şömineli, dolaplı odalarda cezalarını çekmişler. 1890’da ise hapishane olarak kullanım sona erdirilerek halka açılmış. Öte yandan Mark Twain, Demir Maskeli Adamın da burada hapis yattığını iddia etmiş ama buna Tom Sawyer bile inanmamış çünkü aslında Demir Maskeli Adam buraya hiç gelmemiş.

MarseilleBir avluya bakan ve hücrelerden oluşan binanın terasından harika bir Marsilya manzarası, buranın karanlık geçmişini unutturuyor insana. Ama biraz kulak verseniz, kimbilir belki I Philippe’nin sevgilisi Chevalier de Lorraine’in iç çekişlerini, şehre veba getirdiği için suçlanan Jean Baptiste Chataud’un feryatlarını duyabilirsiniz. Söylentilere bakmayın, Marquis de Sade’nin yolu buraya hiç düşmemiş. Bu arada, Kaledeki hücrelerin bazıları, burada tutsak kalanların isimleriyle anılmakta.

MarseilleEski Limanın önündeki Frioul Adalarının bir parçası olan If Adası, eski limandan kalkan teknelerle gezilebilir. Frioul Adalarının hepsini gezmeniz mümkün; Parc National des Calanques parçası olan bu bölge ayrıntılı gezmeyi hak ediyor. İles du Froil olarak bilinen adalar grubu, If, Promegues, Raton neau, Tibulen olmak üzere dört adadan oluşuyor ve milli park olarak korunmakta.

Eski Limandan buraya gezi tekneleri kalkıyor. Nisan-Eylül arası 10.15- 17.45 Ekim-Mart arasında yine ilk tekne 10.15’te kalkıyor ama son teknenin kalkış saati 16.45. Tur bedeli 11 euro, buna If’teki kale girişi de dahil.

Cours Julien

MarseilleBu bohem bölge, belki de Fransa’nın en büyük sokak sanatına sahip alanı; nereye bakarsanız grafiti… Hafif pejmürde, tekinsiz havasına rağmen koca bir havuzun süslediği parkın etrafında her renkten insan huzur içinde oturuyor. Burada butik giysi dükkanları, el sanatları stantları yanında farklı lezzetleri ucuza bulabileceğiniz lokanta ve kafeler mevcut.

Bu bölge gün boyu hareketli, gece hayatı da oldukça renkli. Dolaşmaktan yorulduğunuzda sokaklara yansıyan sanat ortamında dinlenmek için birebir. Buraya metro 2 ile gelebilirsiniz, Notre Dame du Mont durağında ineceksiniz.

Porte d’Aix

MarseilleŞehrin güneyinde, eskiden Aix-en-Provence’a giden yolun üzerinde, Roma İmparatorluğu’nun zafer taklarından esinlenilerek tasarlanan bu zafer anıtı, 1784’te Louis XIV şerefine yapılması planlanmış, 1823’te Fransa’nın İspanya’daki zaferleri de bu taka eklenmiş ve 1839’da tamamlanmış.

Place Castellane

MarseilleRue de Rome caddesinin sonundaki bu alan 1774’ta yapılmış; adı ise bu bölgeyi bağışlayan aristokrat Henri Cesar de Castellane Majastre’den gelmekteymiş. 1798’de buraya bir çeşme ve obelisk yapılmış ama 1911’de obelisk Mazargues’ye taşınmış. 1913’te buraya bugünkü çeşme ve anıt yapılmış. Bugün burası merkeze hafif uzak ama çeşitli lokanta, kafe ve barlarıyla turistleri bekleyen bir yer. Giderseniz Couvent Saint Lazare’ye de bir göz atın derim ben.

Yiyelim İçelim

Marsilya gastronomik açıdan da çok zengin. Özellikle deniz ürünleri sevenler için bir cennet. Eski Liman çevresinde biraz turistik tarife olmakla beraber, bir çok lokanta size Marsilya mutfağından örnekler sunacaktır. Ama eski limandaki Quai de Rive Neuve paralelindeki sokaklarda, Place Thiars civarında daha otantik, daha çeşitli lezzetler bulunabilinir. Ben bu bölgedeki La Langoustine’i tercih ettim. Marsilya’da mutlaka denemeniz gereken lezzet, bir tür balık çorbası olan ‘Boullabaisse’. Balık ve deniz ürünlerinin sarımsak ve safranla harmanlanması ile hazırlanan bu yemek, Marsilya’nın spesiyalitesi. Ayrıca midye kovaları da tercih edilebilir.

Benim bir başka önerim ise, Toinou Les Fruits de Mer… Eski Limanın hemen yakınındaki Cours Saint Louis sokağındaki bu lokanta, çok daha hesaplı bir şekilde deniz ürünleri sunmakta ama yemekler daha çok soğuk servis yapılıyor. Tabaklar 11.90 eurodan başlayıp birkaç kişilik tabaklarda 76.40 euroya ulaşıyor, daha ucuz servisler de bulunmakta.

Cours Julien bölgesindeki kafeler, lokantalar ucuz seçenekler sunabilir. Aynı şekilde Place Castellane civarında da daha az ama ucuz seçenek bulabilirsiniz.

Öğün geçiştirmek için ise sandviç deneyebilirsiniz; bazı yerlerde bu sandviçler o kadar zengin ki başlı başına bir öğün sayılabilir. Mesela Cours Joseph Thierry üzerindeki Le bar a Pain bunlardan biri.

Fransa deyince tatlılar, pastalar, şekerlemeler de lezzetin bir parçası… Bu konuda Canebiere Caddesi’nin Eski Liman’a yakın kısmındaki La Cure Gourmande size bol bol seçenek sunmakta. Marsilya’ya özgü bir tat da calissons… Badem ezmesi ve badem şekeri karışımı bir tadı var. Meyveli çeşitleri de mevcut. Dondurmayı ise Amorino’da yiyin, bir de makaron kondurun üzerine; o da Eski Limanda.

Türk mutfağından vaz geçmem diyorsanız, Canebiere’de sık sık dönerciye rastlayabilirsiniz. Hatta Rue Barbusse caddesinde Ankara-İstanbul-Bodrum isimli dönerciler yan yanaydı.

MarseilleSiz bu fakire uymayın. Ben müze göreyim, kilise gezeyim derken yemek için ne bütçe ne de zaman ayırdım. Ama eğer gözlerim Michelin yıldızlarıyla kamaşmadıkça ben yediğimden bir şey anlamam diyorsanız Vieux Port’un kuzey yakasındaki Une Table Au Sud, aradığınız yer olabilir, odun ateşinde pişirilen istakozunun tadına doyum olmuyormuş, Bouillabaissesi de çok ünlüymüş. Bouillabaisse konusunda iddialı başka bir yer ise, yine Michelin yıldızlı L’Alcyone, daha önce bahsetmiştik. Buralarda türlü fiyata set menülerde bulabilirsiniz. Eski Liman’ın güney kıyısındaki Les Arcenailx ile L’Aromat da bouillabaisse konusunda iddialı yerler. Bu bölgedeki La Fiancee, Loustic, Deep, Gingerart Coffee, kahve alanında öne çıkan kafeler. Castellane’daki Saisons, Velodrome’daki Otto ve Am Alexandre Mazzi Michelin yıldız savaşlarında ismi geçen lokantalardan.

Alışveriş

Eski Liman hediyelik eşya alış verişi için de zengin bir yer. Sabun ve lavanta, Marsilya’nın en önemli ürünleri. Eski Limanın iki yakasında da sabun satan dükkanlar var, hatta müze de var. Musama bu müzelerden biri. Ayrıca turistik bölgelerde sabun üreticileri de görülebilir.

Günlük alış veriş için Carrefour, Utile, Spar gibi yerler seçilebilir. Monoprix ise yiyecek içecekten, giyeceğe, elektronik eşyalardan kırtasiyeye herşeyi bulabileceğiniz bir yer.

MarseilleMarsilya merkezinde, Eski Liman yanında Centre Bourse’daki AVM alışverişleriniz için bir seçenek. Fransa’nın gururu Lafayette burada. Hemen yanında ise her şey 1 euro anlayışına yakın büyük bir mağaza var; kozmetikten mobilyaya kadar bir çok şey bulabilirsiniz.

Velodrome Stadyumu’nun yanındaki Prado AVM, lüks markaların bulunduğu bir yer, kahveden giysiye göz alıcı markalar burada. Velodrome’daki mağazadan da spor malzemeleri alabilirsiniz. Bunlar dışında merkeze daha uzak yerlerde, Grand Littoral, La Vlentine, Bonneveine,Les Terrasses du Port, Village Docks’da diğer AVM’ler.

Eğer dünyaca ünlü markalar arıyorsanız Saint Ferreol, Paradis, Rome caddelerinde dolanmalısınız. Rolex, Hermes, Chanel, Dior gibi markalar Opera ile Rue Grignan arasında… Antika istiyorsanız Edmond Rostand, Haut Paradis’de…Butik tasarımlar için Cours Julien sokakları seçenekler sunmakta. Tren İstasyonunun altındaki Canebiere bölgesi ve Noailles civarında sebze meyve pazarı, spor mağazaları yanında seks dükkanları da var.

Gelelim pazarlara… Balık, deniz ürünü arıyorsanız her gün Eski Liman’da Quai de la Fraternite pazarı kuruluyor, ayrıca burada cumartesileri kurulan pazarda çiçek, sabun, magnet gibi ürünler daha ucuza bulunabilir. Capucins‘de pazar hariç her gün yiyecek, giyecek pazarı kuruluyor. Castellane bölgesindeyseniz burada da aynı şekilde bir pazar var. Çiçek arıyorsanız; pazartesileri Rue Georges, salıları ve cumartesileri Joseph Thierry , çarşamba ve perşembeleri La Plaine’e gideceksiniz. Organik ürünler önemli, o zaman çarşambaları Cours Julien’e uğrayın.

Paranız kısıtlıysa ve illa modayı takip etmek istiyorsanız, Canebiere ile Place des Capucines arasında, yan sokaklarda her markanın çakmasını üreten dükkanlar var. Cours Belsunce etrafında yoğunlaşan bu dükkanlar arasında İstanbul Moda isimli bir yer de var; eh, moda olur da İstanbul eksik kalır mı…
Eğlenmek için Eski Liman, Cours Julien ve şık barlarıyla La Joliette denemeniz gereken yerlerden.

Son Söz

Fransa’nın en büyük ikinci şehri denince insan Marsilya’yı Paris ile kıyaslıyor ister istemez. Yapmamak lazım, hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Sonuçta Marsilya benim gayet memnuniyetle gezdiğim, nefesimin havasına keyifle karıştığı bir şehir oldu. Dünyanın her tarafından insanların geldiği bir yer; haliyle keşmekeşi de bol. Karışık, tedirgin edici yapısı yanında rafine zevklere de hitap eden bir şehir. Ama kozmopolitlik Paris gibi zenginleştirici bir unsur olarak yansımıyor sanki Marsilya’ya, daha çok karmaşa ve kayıtsızlık var ortada… Şehir merkezinde sefalet ve nezafet yan yana görülebiliyor. Dünyanın her yerinden gelmiş insanlar birbirine değmeden yaşayıp gidiyor sanki. Bu farklı kökenden gelen insanlardan ortaya, ne bileyim, mesela Endülüs gibi bir üst kültür çıkmazmış gibi geldi bana. Belki politik olarak doğru bir soru değil ama yine de düşünmeden edemedim; çok çeşitlilik, çok renklilik her zaman iyi midir; gün gelip Marsilya bu sorunun cevabını verir…