Khiva sokaklarında zihnimde acaba hangi yüzyıldayız sorusu ile dolaştım. Her yer toprak rengi, yüksek surlar, turkuaz renkli çiniler, seramikler, minareler, medreseler, ahşap işlemeli kapılar, sokakta değişik kalpaklı kişiler, neredeydim?
Dünyanın en eski kültür merkezlerinden biri, Harezm (Hive) Hanlığının başkenti, Unesco Dünya Mirasları Listesi’nde bir açık hava müzesinde dolaşıyorum.
Khiva 2500 yıllık bir yerleşim yeri. İpek Yolu üzerinde kervanların durakladığı önemli bir kavşak. İki çöl arasında bir vaha olan Khiva, İskender, Amir Timur ve Cengiz Han’ın da işgallerine uğramış. On altıncı yüzyılda, Orta Asya’da İslami merkez olmak üzere Buhara ile rekabete girişilir. Bu amaçla büyük bir proje başlar, mimarlar, ustalar şehre getirilip günümüze kadar kalan eserler yaptırılır. Şehrin yapılarında görülen estetik seramik ve ahşap işlemeciliği şehre mimari açıdan da ayrıcalık sağlıyor. Khiva’da yer alan eserler de Orta Asya’da en iyi korunmuş İslam eserleri arasında sayılmaktadır.
Zerdüşlüğün kurucusu, Zerdüşt’ün de burada doğduğu ve yüzyıllarca bu dinin şehirde hakim olduğu belirtiliyor. Ancak şehir 19. yüzyılda köle ticaretinin yapıldığı, hırsızlık ve dolandırıcılığın yaygın olduğu namı kötü bir şehre dönüşmüş. Köle ticaretine 1917 Ekim Devrimi ile Sovyetler Birliği döneminde yasaklanarak son verilmiş. 1970′ lerde de şehirde restorasyon çalışmaları başlanmış.
Khiva ‘İtchan-kala‘ yani iç kaleye girince açık hava müze geziniz başlıyor. 26 hektarlık bir ‘Devlet Arkeoloji ve Tarih Müzesi’ ve müzede 50’den fazla tarihi yapı var.
Khiva’yı önce video ile gezmek isterseniz.
Eski şehrin dört yönde de kapısı var, ancak turist girişleri batı kapısından. Tabi bir müzeye girdiğiniz için ücret ödemeniz gerekiyor.
Diğer Orta Asya şehirlerinde olduğu gibi burada da güneşte kurutulmuş tuğladan yapılmış ve 6-8 metre yükseklikte şehir surları. Surların büyük bir kısmı yıkılmışsa da 2,2 km’lik bir bölümü restore edilmiştir. Tarih boyunda bu surlar saldırılarda yıkılmış tekrar tekrar yapılmış.
İlk durağımız Yazlık Saray’ın üzerinden çektiğim şehir manzarası ne kadar etkileyici bir şehirde dolaşacağımızı gösteriyor.
Şehir surlarının önünde bizi bir heykel karşılıyor. Matematikçi El Harizmi Heykeli. El Harizmi 780 yılında bu şehirde doğmuş, cebir biliminin kurucusu ve sıfır rakamını bulan kişi. El Harizmi’nin yazdığı cebir kitabı doğu ve batının ilk cebir kitabı olup, birinci ve ikinci dereceden denklemlerin sistematik çözümlerinin yapıldığı ilk eserdir.
Heykelin hemen arkasında görünen medrese şehrin önemli medreselerinden Mohammed Amin Khan Medresesi, 1855 yılında yapılmış. Khiva’da en büyük ve iki katlı Medrese otele dönüştürülmüş. Otel İç kalede yer alan ilk otel. Kaleye batı kapısından girer girmez hemen sağda. Bizim için çok büyük sürpriz oldu, bu muazzam eser bizim iki gece kalacağımız otel. Daha kapıdan girer girmez etkileyen şehrin, böylesine güzel bir otelinin hücresinde uyumak çok ilginç bir deneyim oldu.
Medresenin avlusu
Bu tarihi şehirde, medrese hücresinde uyuduk, medrese sınıfında kahvaltımızı yaptık.
Khiva’nın sembolü Kalta Minor. Hemen otelimizin önünde. Bu minare 19.yy. da yapılmaya başlanmış. Orta Asya’nın en yüksek minaresini yapmak amaçlanmış. Yapılmasını isteyen Amir Khan 1855 yılında ölünce yarım kalmış. Bu hali ile üzerindeki mavi, yeşil, sarı çinileri ile göz alıcı.
İslam Khoja Minaresi, 1908 yılında yapılan 45 metre yüksekliğinde ve Khiva’nın her noktasından görülen minare.
Cuma Cami, orijinal ahşap işlemeli kapısı, içerisi kare şeklinde, çatıyı destekleyen 215 ahşap sütundan başka süsleme bulunmamaktadır. Cami 10. yy da yapımına başlamış. 18.yy’a kadar da yeniden yapılma devam etmiş.
Cami içindeki sütunlarda tam bir ahşap işlemeciliği sanatı yansıtılmış. Üzerlerinde çiçek, yaprak desenleri ince ince işlenmiş. Değişik dönemlerde yapılmış sütunlar farklı dokularda yer alıyor.
Açık hava müzesi şehirde bazı binalar müzelere çevrilmiş. Müzik aletleri müzesi bile var.
Yazlık Saray
Dış duvarlarda ve kapı girişlerinde harika çini işlemeciliği, Hanın tahtı
Doğu kültüründe han olur da haremi olmaz mı? Sarayın önemli bir bölümü hareme ayrılmış.
Haremin sol tarafında hanın odaları, sağ tarafta ise kadınların yaşam alanı yerleştirilmiş. Bugün harem giriş kapısının tam karşısına haremde kullanılan malzemelerin sergilendiği bir bölüm.
O tarihlerde Khiva’da günlük yaşamı yansıtan resim şehrin canlılığı hakkında çok şey anlatıyor.
Günümüzün Khiva’sında görülecek yerleri tek tek yazmak gerekmiyor. Toprak ve parke taşlı sokaklarda yürüyüp çevrenizde gördüğünüz her binanın içine girmekten kendinizi alamayacaksınız zaten.
Khiva sokaklarında dolaşalım
Özbekistan’da satıcılar her yerde, sokakta, camide, medresede, müzede, sanki tarihi dokudan en çok uzaklaştıran görüntü bu satıcılar oluyor. Birden kendinize gelip turist olduğunuzu hatırlıyorsunuz.
Bu arada tabi tezgahlara bakmadan geçemiyoruz. Ben ne mi aldım Khiva’dan. Özbekistan’ın yerel deseni olan bir fular. Ödediğim parada bir avuç dolusu, tabi Özbekistan Somu ile. Fotoğrafta görünen banknotlar, altındaki fuları almak için ödediğim miktar yani bir tomar para bir fular için. Nasıl olsa çanta tomar tomar para dolu.
Khiva’da ahşap oymacılığı halen devam ediyor. Bir ahşap atölyesi çalışanları ve eserleri,
Khiva’nın eski şehrin dışındaki yerleşim yerleri de tamamen topraktan yapılmış. Şehrin her yerinde toprak rengi hakim.
Khiva’nın her yeri tarih, Medrese hücresinde uyuyup, 500-600 yıl öncesi sokaklarda dolaşıp, yine o tarihlerden kalma binalarda yemeklerinizi yiyebilirsiniz. Aşağıdaki fotolar öğlen ve akşam yemeklerimizi yediğimiz tarihi restoranlardan.
Khiva’da ikinci günümüzde özerk Karakalpakistan Cumhuriyeti bölgesi’ne gittik. Khiva’dan 200 km uzaklıkta, Kızılkum Çölü’nde uzun bir otobüs yolculuğu ile elli kaleler denen, tarihi olarak kilden yapılmış çok sayıda kaleleri gezdik. Tabi biz Türkiye’de çok sayıda ve daha etkileyici kaleler gördüğümüzden, şu anda içinde yaşam olmayan kaleler çok ilgimizi çekmedi.
Bizim için asıl ilginç deneyim, yörük çadırlarını görmek, gerçek bir kıl çadırda yerel yemeklerden yemek idi. Aslında bu ortam turistik amaçla düzenlenmiş olsa da bizim için değişik oldu. Çadır içerisinde yer sofrasında yerel yemekler ve tabi Özbek pilavı yedik.
İki günlük Khiva gezisi sonrası Buhara’ya Kızıl Kum çölünde 450 km’lik bir otobüs yolcuğu ile ulaştık. Kızıl Kum bizim kafamızda canlandırdığımız gibi sarı ve kum şeklinde topraktan oluşan bir çöl değil. Adından da anlaşılacağı gibi, kızıl ve az bitki örtüsüne sahip.
Asıl çölde gittiğimiz duygusu kilometrelerce yolda lokanta, tesis ve tuvalet göremeyince hissediliyor. Biz azıklarımız yanımızda ve tuvaletti bir otobüs ile seyahat ederek önlemimizi almıştık. Bazı bloglarda tuvalet ihtiyaçlarını doğada giderdiklerini yazmışlar.
Son Söz
Khiva Özbekistan’a gidince mutlaka görülmesi gereken bir şehir, hatta öncelikle Khiva’yı görmek için bile Orta Asya’ya gidilebilir.
Özbekistan Orta Asya’da tarihi İpek Yolu üzerinde, dört bin yıldır çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış, bugün de tarihi dokusunu mirasını koruyan, bölgenin en önemli ülkeleri arasındadır.
Taşkent Orta Asya’nın en büyük şehridir. 1991 yılında bağımsızlığını kazanan Özbekistan Cumhuriyeti’nin de başkentidir.
Taşkent’e Türkiye’den havayolu ile ulaşım kolay. THY ve Uzbekistan Havayollarını direkt uçuşu bulunuyor. Yolculuk 4,5 saat sürüyor.
Taşkent Havaalanı’nda Özbekistan’a hoş geldiniz yazısı ile karşılanıyoruz.
Taşkent Havaalanı şehir merkezine sadece 8 km. uzaklıkta. Merkeze taksi ile kısa sürede ulaşabiliyor.
Gezide ilk hedef Amir Timur Meydanı ve Müzesi. Amir Timur Özbekistan’ın en önemli lideri. Bundan sonraki gezilerimizde özellikle Semerkant’ta çok söz edeceğim. Amir Timur kimdir diye merak edersiniz, tüm Türklerin tarih kitaplarından tanıdığı Aksak Timur. Tarih derslerinden hatırladığım tek cümle, 1402 yılında Ankara Ovası’nda Yıldırım Beyazıt’ı yenen ünlü komutan olduğu.
Amir Timur’un adını verdiği meydanda heybetli bir heykeli yer alıyor. Taşkent’in ünlü tarihi oteli Özbekistan oteli ve son yıllarda yapılmış bir konser salonu ve iki saat kulesi de meydana güzellik katıyor.
Amir Timur Müzesi ülkenin bağımsızlığını kazanmasından sonra, Başkan İslam Kerimov tarafından ülkenin tarihi ve kültüründe önemli yere sahip olan Amir Timur için 1996 yılında açılmıştır. Müze yuvarlak ve mavi kubbesi ile Timur’un mezarının bulunduğu Semerkant’taki Gur Emir’e benzetilmek istenmiştir. Amir Timur Müzesi iki katlı, iç dekorasyonu bir müzenin ötesinde, saray gibi çok gösterişli yapılmış. Bu kadar gösterişli olmasındaki amacın Amir Timur’un büyüklüğünü yansıtmak olduğu söyleniyor. Duvarda üç bölüm halinde freskolar yer alıyor. Birincisi Amir Timur’un doğumunu, ikincisi yaşantısını, üçüncüsü ise gururu temsil ediyor. Ortadaki freskonun üzerinde güneş ve ay sembolleri yer alıyor. Güneş devletin gücünü, ay ise bereketi sembolize ediyor. Yine ortada Amir Timur tahtta oturuyor.
Üst katta yabancı sanatçılar tarafından yapılan Timur’un portrelerinin kopyaları, minyatürler, silahlar, döneminde kullanılan madeni paralar, diplomatik mektupları yer alıyor. Hatta Fransa Kralı VI. Charles’ın Türk Sultanı Yıldırım Beyazıt’ı savaşta yenmesini kutlayan mektubuna cevap verdiği mektup yer alıyor. Amir Timur Türklere karşı kazandığı zafer sonrası Avrupa ülkeleri arasında popüler olmuştur.
Taşkent Orta Asya’nın sanatta, mimaride, eğitimde önemli bir başkenti. Üniversite sayısı da çok. Amir Timur Meydanı civarında tarihi ve estetik üniversite binaları bulunuyor.
Okulların çevresindeki yemyeşil bir parkın içerisinde öğrenciler keyifle dolaşıyorlar. Parkın güzelliğini görünce hemen içeriye girdim. Sonbaharın canlı renkleri ile süslenmiş Kashgar Parkı’nın içerisinde geleneksel yemek yapan bir restoran buldum ve ilk geleneksel çorbalarını içtim.
Ayrıca bu bölgede iki taraflı yeme içme büfeleri, çok sayıda pinpon masası olan çok renkli bir sokak bulunuyor. Geceleri rengarenk ışıklarla süslenen ve öğrencilerle dolup taşan bu bölgeye Taşkent’in Broadway’ı adını kazandıran Sailgokh Sokağı bulunuyor. Bizim için diğer bir sürpriz ise bu sokağı kesen Mustafa Kemal Atatürk Sokağı’nın bizi Türk bayrağı karşılaması oldu.
Hast İmam Taşkent’te görülmesi gereken bir dini merkez. Taşkent’in ilk İmamı Hazreti İmam’ın (Abu-Bakr Muhammad Kaffal Shassi) türbesinin etrafına inşa edilmiştir. Hazreti İmam aynı zamanda bilim adamı, sanatçı, şair kimliklerine de sahipmiş.
Burada aynı anda Barak Khan Medresesi, Tilla Sheikh Cami, Imam al-Bukhari İslam Enstitüsü ve çok zengin el yazmalarına sahip olan bir kütüphane yer alıyor. Bu kütüphanede dünyanın en ünlü el yazması kuranlarından Halife Osman’a atfedilen Kuran yer alıyor. Kuran Semerkant Kuranı olarak biliniyor, Halife Osman’ın bu kuranı okurken suikasta uğradığı ve kanının kurana sıçradığı söylenmektedir. Özbekler tarafından dünyada el yazması en eski kuran olduğu kabul edilmektedir. Kuran sekizinci yüzyılda yazılmış. Osman’ın öldürülmesinden sonra Halife Ali tarafından Kufe’ye getirildiği, daha sonra bu bölgeleri hakimiyetine alması ile Amir Timur’un eline geçtiği ve Ak Medrese’de muhafaza edildiği yazılmaktadır. Ancak kütüphane kapalı olduğu için bu kuranı göremedik.
Hz İmam Türbesi‘nin girişi ve içerisi,
Caminin içi dışarıdan tahmin edilenin aksine beyaz ve çok sade,
Şehirde yeni yapılmış, 2013 yılında açılmış yeni bir Cuma Camisi. Şehrin en yeni ve en büyük camisi.
Başka ilginç bir yer ise Stalin döneminin baskısı ile öldürülen kişiler anısına yapılmış bir park. Yeşil bir park, yanından nehir akıyor, içinde bir cami yer alıyor.
Khoja Akhrar Vali Cuma Cami, cami 819 yılında yapılmış ve tarihi Taşkent’in en yüksek noktasına inşa edilmiş. Bu cami Taşkent’te yer alan 157 cami içerinde en eskisidir. Özbekistan’ın da en büyük üçüncü camisidir.
Bağımsızlık Meydanı şehrin merkezinde yer alıyor. Meydana Sovyet döneminde Lenin heykeli konmuş ve adı Lenin Meydanı olmuş. 1991 yılında bağımsızlık ilanından sonra Meydanın adı ‘Mustakillik Maydoni’ olarak değiştirilmiş, Lenin heykeli kaldırılmış.
Meydana kucağında çocuğunu tutan bir anne heykeli konmuş. Bu heykel ana vatanı ifade etmekteymiş. Meydanda festivaller, törenler düzenleniyor. Meydanın çevresinde modern kamu binaları yer almakta.
Taşkent’te ikinci müzemiz El Sanatları Müzesi. Müze 1927 yılında Özbek sanatçılarının eserlerini sergilemek amacı ile açılmış. Seramik çalışmaları, halılar, mücevher, ahşap çalışmaları, minyatür eserler yer alan özgün bir müze.
Taşkent tarihi pazarının ilginç mimarisi ve atmosferi var. Tarihi pazarın 100 yıldan fazla geçmişi var. Eski Taşkent şehrinin merkezinde ticaret yollarının üzerinde kurulmuştur. Orijinal binası eskiyince yenilenmiş ancak yuvarlak şekli ve çok yüksek mavi tavanı korunmuş. Böylesine sıcak ve kuru Asya ikliminde sıcaktan ve nemden korunmak için böyle bir mimari tercih edilmiş.
Kerimov ülkenin bağımsızlığından sonra sokaklarda, turistik binalarda çok yerde kendi resmini ön plana çıkartmadan halka bağımsızlığın önemini ifade eden yazılar astırmış. Pazarın girişinde dahi bu yazı görünüyor.
Pazarın içinde, taze meyveler, çok çeşitli kurutulmuş meyveler, kuruyemişler, bin bir çeşit ve renkte baharatlar. Daha güzel olan gerçekten Taşkent halkı ile omuz omuza alışveriş yapıyoruz, turist gibi değiliz. Pazarın dışında yollarda canlı kuşlar, tavuklar da satılıyor.
Taşkent çok düzenli planlı ve özellikle çok temiz bir şehir. Öncelikle çok yeşil. Şehrin çok büyük bir bölümünü görme şansım oldu.
Öncelikle bu kadar yeşil bir büyük şehir beklemiyordum. Rus mimarisi etkisi ile şehir çok iyi planlanmış, çok geniş caddeler, tarihi dokusu iyi korunmuş binalar.
Taşkent 1966 yılında büyük bir deprem geçirmiş ve bazı bölgeler yeniden inşa edilmiş.
Meydanlarda değişik heykeller şehre güzellik katıyor.
Taşkent Metrosu dünyanın en özel istasyonlarına sahip metrolardan biri. Her istasyonda Özbekistan tarihinde ve kültüründe önemli bir konsepti işleyen hepsi birbirinden farklı dekorasyon var. Bir istasyonda Özbekistan’ın önemli ürünü, pamuk motifi işlenirken başka bir istasyonda ünlü Şair Alisher Navoi’nin şiirindeki Leyla ile Mecnun veya Ferhat ile Şirin’i görebilirsiniz.
Yeme İçme
Gelelim Özbek mutfağına, neler yedik. Özbek mutfağı çok zengin, Orta Asya’daki yörük komşularının aksine Özbek ulusu yerleşik bir yaşam sürmüşlerdir. Sebze meyve yetiştirmişler ve besicilik yapmışlardır.
Bu nedenle yemeklerinde hem bol et hem bol sebze kullanıyorlar. Ayrıca hepimizin bildiği Plov (pilav) bol etli ve sebze ve baharatla ile çeşitlenmiş bir şekilde ana yemek. Önce sofraya küçük tabaklarda bizim mezeler gibi salata, turşu çeşitleri geliyor. Nerede ise tüm salatalarda kişniş kullanıyorlar bizde ki maydanoz şeklinde ama tadı çok daha keskin. Bazı çorbalarda içerisinde patates, havuç, fasulye gibi sebzelerin yanı sıra içerisine et koyuyorlar.
Yemekte mutlaka sofrada kök çay diye adlandırdıkları yeşil çay bulunuyor. Yemekler oldukça yağlı sanırım yeşil çay yemek sonrası vücudu rahatlatıcı etkiye sahip.
Sofrada küçük shot bardakları ile votka içiyorlar. Yerel şarapları da hoş bir tada sahip. İçki ve sigara ucuz. Bazı yemek adlarını sıralarsak. plov, et, lepeshka (ekmek), shurpa (çorba), mantı, lagman, shashlik, samsa (börek).
Taşkent’te bir akşam yemeğimiz canlı müzikli bir restoranda idi. Restoran fotomuz ile veda edelim Taşkent’e.
Özbekistan, Orta Asya’nın kalbinde, tarihi İpek Yolu kavşağında zengin tarihi eserlerinin yanında modern bir ülke. Mavi çinilerle süslü devasa medreseler, kervansaraylar, camiler, türbeler ile efsaneler fısıldayan bir ülke. Gezginlere anlatacak çok öyküsü bulunuyor bu toprakların.
Bu yazımızda Niçin Özbekistan’ı rotamıza almalıyız ve nereleri gezmeliyiz sorularımızı kısaca cevaplayıp, şehirlerin detaylı gezi rehberi yazılarını linklerden okuyabiliriz.
Niçin Özbekistan’ı Gezmeliyiz
Orta Asya’da gezmek için bir ülke seçilecekse bana göre o ülke Özbekistan,
Zengin tarih, kültür ile modernlik harmoni içinde. Halkı turistlere karşı çok sıcakkanlı, Türküm diye kendinizi tanıttığınızda çevrenizi saran ve Türkçe konuşanlar görebilirsiniz.
Doğası ve tarihi dokusu korunmuş şehirlerde yüzyıllar öncesine gidebilirsiniz.
Konaklama, ulaşım, yeme içme fiyatları bütçe dostu.
Özbek mutfağı zengin çeşitleri ile tam damağımıza uygun lezzetler sunuyor.
Üç beş yıl önce Türk vatandaşları için vize sıkıntısı varken, şu anda Türk vatandaşları 30 gün vizeden muaf.
Ülke son derece güvenli, her saat sokaklarda rahat dolaşılabiliyor.
Özbekistan Orta Asya’da Kazakistan, Tacikistan, Türkmenistan, Kırgızistan gibi Türki Cumhuriyetler ülkeleri ve Afganistan ile komşudur. Denize kıyısı olmayan bu ülke bölgenin de en geniş topraklara sahip ikinci ülkesidir.
Ulaşım
Ülkeye THY, Uzbekistan Havayolları yine bir Özbekistan Havayolu Qanot Sharq Havayollarının başkent Taşkent’e, Ankara’dan Taşkent’e, İzmir’den ve İstanbul’dan da Semerkant’a direk uçuş bulunmakta.
Ülke içinde şehirler arası ulaşımda hızlı veya normal trenin yanı sıra, şehirlerarası otobüslerle seyahat edebilirsiniz.
Şehir içi ulaşımda Taşkent’te metro ile diğer şehirlerde şehir içi otobüslerle dolaşabilirsiniz. Ayrıca taksi yaygın kullanılıyor. Taksiler için Yandex Go ve Bold uygulamaları kullanması durumunda diğer taksilere göre uygun fiyatlı olacaktır.
Vize
Türk vatandaşlarından 30 güne kadar Özbekistan vize istemiyor. Daha uzun süreli veya çift veya çoklu giriş için vize almak için bir ödeme karşılığı E-vize ile veya elçiliğe başvurularak alınabilir.
Para Birimi
Som (Sum okunuyor) ve ülke içinde sadece Som kullanılıyor. Döviz büroları ve ATM’ler her yerde bulunuyor.
Ne Zaman Gidilir
Özbekistan’da yazın haziran ve temmuz en sıcak, ocak ve şubat ayları da en soğuk aylar. Gezi programı açısından en uygun zamanın ilkbahar ve sonbahar olacağını söyleyebiliriz.
Konaklama
Ülkenin genel olarak ucuz olması nedeni ile bütçenize uygun fiyattan ‘booking.com’dan otel bulmak kolay. Başka ülkelerden farklı olarak Khiva ve Buhara’da özellikle tarihi 300-400 yıllık medreseler veya tarihi binalarda kalabilirsiniz. Biz Khiva’da böyle bir otelde kalmaktan çok keyif aldık.
Gezilecek Şehirler
Özbekistan’da mutlaka görülmesi gereken her biri diğerinden özel olarak dört şehir sayabilirim. Önemli şehirleri görmek için yaptığımız programda bu şehirleri detaylı gezebildik. Bu yazıda kısaca şehirler ve gezilecek yerlerden söz ediyorum. Tüm şehirler için verilen linklerde yer alan gezi rehberi yazılarımı okumanız önerilir.
Taşkent
Taşkent Özbekistan’ın başkenti, planlı yapılaşmış, modern, yeşil şehri. Bir yanda Sovyet dönemi binaları, yanı sıra camileri, medreseleri ile tarihi eserleri korunuyor. Avrupa şehri havasındaki modern yüzünde geniş caddeleri, meydanları, parkları yanında sanat galeri, kafeleri, restoranları ile çok geniş bir kesime hitap edebiliyor.
Amir Timur Meydanı’ndan kalkan Hop on Hop otobüsleriyle şehri gezebilirsiniz. Taşkent’te bir tam gününüzü şehirde geçirip ikinci gün başka şehre geçebilirsiniz. Zamanınız varsa iki gece kalmanızı öneririm.
Şehir içi ulaşım: Öncelikle metro, Orta Asya’nın ilk metrosu ulaşım amacının dışında mutlaka görülmesi gerekir, sanat galerisi gibi olan istasyonları tek tek gezmek için özel zaman ayırmanız önerilir. Öncelikle yazıdaki metro videosunu izlemenizi öneririm. Videoyu izleyince mutlaka metro istasyonları turu yapacağınızı düşünüyorum.
Taşkent Metrosunu video ile gezmek isterseniz
Taşkent’te Mutlaka Görülmesi Gereken Yerler
1- Barak Khan Madrassah
2- Amir Timur Meydanı ve Heykeli
3- Amir Timur Müzesi
4- Mustaqillik Maydoni (Bağımsızlık Meydanı)
5- Eski Pazar
Taşkent’in sadece görülecek yerlerin isimleri size yetmiyorsa ve şehri daha detaylı gezmek isterseniz:Taşkent Gezi Rehberi‘ne tıklayınız
Khiva
Taşkent’ten Özbek Havayolları ile Urgenç şehrine uçarak, Urgenç’e 30 km uzaklıktaki tarihi şehir Khiva’ya ulaşılabiliyor. Khiva Özbekistan’da mutlaka görülmesi gereken bir şehir. Eski şehir surlarla kaplı, surların içerisinde medreseler, saraylar, camiler, türbeler var. Şehir iyi korunmuş, UNESCO Dünya Mirasları Listesinde.
Biz eski şehirde bir medresede kaldık. Medrese odasında uyuyup, dersliklerinde kahvaltımızı yaptık. Öğlen ve akşam yemeklerimizi de yine tarihi binalarda yedik. İki gün boyunda, zaman makinesi binmiş ve 17.yy’a gelmiş gibi hissettik.
Khiva tarihi merkezi Itchan Kale (İç kale), 10 metre yükseklikte surlarla çevrili şehir açık hava müzesi ve ‘Devlet Arkeoloji Müzesi’ne dönüştürülmüş adım adım gezmenizi öneriyorum.
Buhara’ya Khiva’dan otobüs ile geçtik. Kızıl Kum Çölü’nde 450 km ve 6,5 saatlik yorucu bir yolculuk, ancak Buhara’ya ulaşınca tüm yorgunluk unutuluyor.
Buhara dünya üzerinde en eski yerleşim yerlerinden, yine iyi korunmuş, buram buram tarih, ipek yolu üzerinde ticaret, eğitim, dini kültür her şey var. Akşam üzeri ulaşınca önce ışıklar içindeki gezdik, ertesi gün 16-17 yy. sokaklarında, çarşılarında dolaştık.
Görülecek Yerler
1- Ark Kalesi
2- Devlet Mimarlık Sanat Müzesi (Ark Kalesinin İçinde)
Semerkant da dünyanın en eski medeniyet merkezlerinden biri, Buhara’ya göre daha büyük şehir havasında, yine tarihi yerleri iyi korunmuş ve Dünya Mirasları Listesi’nde ve Orta Asya’nın görülesi şehirlerinden.
Öncelikle Registan Meydanı şehrin en çarpıcı yeri. Yine şehre akşam meydanın etkileyici, ışıklı halini görüp ertesi gün tekrar meydandaki medreseleri gezmeye geldik.
Amir Timur’un doğum yeri ve mezarının bulunduğu yer. Amir Timur çok sevdiği bu şehre önemli bir kimlik kazandırmış. Hem Timur’un hem torunu ve bilim adamı Uluğ Bey’in izlerini takip ediyoruz şehirde.
Görülecek Yerler
1- Registan Meydanı’nda: Ulugbey Medresesi, Sher-Dor Medresesi ve Tillya-Karı Medresesi
Özbek mutfağı çok zengin. Ülkede hem tarım ürünleri, hem hayvancılık olduğu için sofralarda çok çeşit görebiliyorsunuz. Sofrada kök çay dedikleri yeşil çay bulunuyor. Küçük tabaklarda çeşitli salatalar ve tadımlık meze tarzı yiyecekler geliyor. Çorbada sebzelerin yanı sıra çoğunlukla da bir parça et bulunuyor. Ana yemek olarak hepimizin duyduğu Özbek Pilav yiyebilirsiniz. Ancak Buhara, Semerkant, Taşkent’te farklı pilavlar tadabilirsiniz bölgelere göre değişiklik gösteriyor. Özbek mantısı, böreği de tanıdık gelebilir. Sofrada bol taze ve kuru meyveler bulunuyor.
İçki ucuz, votka ve yerel şarapları çok ucuza içebilirsiniz.
Önemli bir uyarı, yemekler bize göre fazla yağlı ve ağır gelebilir. Siz yine de yerken ölçüyü kaçırmamanız ve mide koruyucu ilaçlarınızı yanınızda taşımanız iyi olabilir.
Gece Hayatı
Taşkent’te gece hayatının canlı olduğu söyleniyor. Biz grup olarak gece klüblerine gitmedik ancak iki gece müzikli yerlerde yemeklere gittik. Lokantalar kalabalık ve canlıydı, bir restoran daha otantik döşenmiş ve geleneksel müzik aletleri ile yerel müzikler çalan bir orkestrası vardı. Diğerinde ise orkestra batı müziği çalıyordu.
Khiva ve Buhara daha tarihi ziyaretlere uygun şehirler, gece hayatlarının canlı olmadığı söylendi.
Alışveriş
Hazır giyim genellikle Türkiye’den ithal ediliyor. Pamuk üretiminde dünya çapında önemli bir yere sahip olmalarına rağmen tekstil gelişmemiş. İpek üretimi geliştiği için yöreye özgü motifli ipek şallar alabilirsiniz.
Suzani, bölgeye özgü, geleneksel, ipek veya pamuklu kumaş, el işi örtüler
Seramik ve özellikle çinileri çok güzel.
Buhara halıları, geleneksel olarak ahşap işlemeciliğinde başarılılar. Değişik hediyelik eşyalar alınabilir.
Ayrıca bizim Nasrettin Hocanın Özbek versiyonunun bibloları ve magnetleri de değişik gelebilir.
Son Söz
Özbekistan eşsiz şehirleri ile binlerce yıllık miras barındırıyor. Muhteşem mimarisi, renkli çarşıları, mozaiklerle kaplı devasa medreseleri, türbeleri, camileri ve misafirperver halkı ile geçmişle bugünü birleştiren bir deneyim yaşatıyor gezginlere. Türkler için de özel olarak güçlü tarihi bağlar, ortak kültür, ortak dil unsurları için özel bir destinasyon.
Buhara dünya üzerinde yer alan en eski şehirlerden. Buhara’ya ulaştığımızda İpek Yolu’nun altın çağına ışınlanmış duygusuna kapıldık. 2500 yıl önce kurulan kadim şehir, iki çölün ortasında can bulmuş bir vaha gibi. Orta Asya’nın siyasi, bilim, kültür, din ve ticaret merkezi olarak kabul edilmiş. Şehirde 100’den fazla eser Unesco Dünya Mirasları Listesi’nde yer alıyor. Zerdüşlük, Budistlik, Hristiyanlık gibi değişik dinlere merkezlik yapmış. İbn-i Sina, İmam el-Buhari gibi bilim ve din adamları bu topraklarda yetişmiş. Şehirde Büyük İskender’in, Cengiz Han’ın, Amir Timur’un ayak izleri bulunuyor.. Bir rivayete göre Cengiz Han 1220 yılında şehri istila ettiğinde ‘Bu kadar güzel şehri yıkmak günah’ demiş. Yine de şehir yıkılmış.
Buhara’yı önce Özbek müziği dinleyerek video ile gezmek isterseniz…
Ulaşım
Buhara’ya Khiva’dan Kızıl Kum Çölü’nde 450 km ve 6,5 saat süren bir yolculukla ulaştık. Yolculuk uzun gelse de sonunda gerçekten bir vahaya ulaştığımızı hissettim. Taşkent’ten uçakla veya otobüs ile Buhara’ya ulaşmak da mümkün.
Gezilecek Yerler
İsmail Samoni Türbesi, eski şehirde ziyaretimizde ilk eser, Orta Asya’da yapılan en eski Müslüman türbesidir. Samani hanı İsmail Samani tarafından aslında babası için yaptırılmış, sonra kendisi de oraya gömülmüş. MS. 905 yılında tamamlanan türbe, erken dönem İslam mimarisinin en önemli eserleri arasında sayılıyor.
Tamamen tuğladan örülü kare şeklinde duvarları üzerinde, kubbesi de tuğla ile kaplanmış. Tuğlalar dekoratif kullanılmış, işçilik, planlama ve süsleme açısından çok güzel bir türbe. Türbe Mogol saldırıları sırasında kumlar altında kaldığı için talan edilmemiş ve iyi konumda günümüze kadar gelmiş. Dışı gibi içi de çok dekoratif. Kubbenin ortasında yer alan açıklık ve üç tarafında pencere görevi gören kapılar ile çok aydınlık bir türbe yapılmış.
Çevre düzenlemesi de çok güzeldi, yeşillikler arasında yürüyerek yine estetik ve efsanevi başka bir binaya ulaştık.
Chasma Ayup, bizim dilimizde Hz. Eyüp Çeşmesi. 12.yüzyılda ilk bölümü yapılan binanın hikayesine göre, Eyüp Peygamber buradan geçerken, halkın susuzluktan mağdur olduğunu görünce, asasını toprağa vurmuş ve su çıkmış. Bu şekilde su ile ilgili benzer öyküler Suriye, Filistin, Mısır ve Kazakistan’da da söylenmektedir. Türbenin üç bölümü üç ayrı yüzyılda yapılmış. İlk bölümü 12.yy’da Arslan Kan tarafından, ikinci bölümü 1380 yılında Amir Timur tarafından, üçüncü bölümü 16.yy’da Sheibanids döneminde yapılmış.
Türbenin içinde pınardan çıkan su için çok estetik olmayan bir çeşme yapılmış, şifalı olduğu söylenen suyu içilebiliyor.
Sergi alanı olarak kullanılan diğer bölümde ise suyla ilgili çarpıcı bilgi sağlayan resimler eklenmiş. Denize kıyısı olmayan Özbekistan’ın Aral Gölü, içinde gemiler dolaşan, çevresinde yazlık evlerin olduğu bir gölmüş. Uygulanan yanlış sulama politikaları nedeni ile bu göl kurutulmuş. İlk resimde 1960 yılında Aral gölünün büyüklüğünün, 2008 yılında ne hale geldiğini çok çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Sağ tarafta ise bugün terk edilmiş, iç burkucu, ıssız haldeki gölün görüntüsü var.
Bu komplekste diğer kalıntı ise bir hamam. 20. yüzyılın başlarında Buhara’da hamamlar çok önem verilen yerlermiş. Bu tarihlerde şehirde 20 adet benzer mimarili hamam varmış. Çoğu 16-17. yüzyıllarda inşa edilmiş. Hem yerel halk hem de yabancı tüccarlar hamamları çok kullanırlarmış.
Bolo Havuz Cami, ‘Boloi Havz Jome’ 1713 yılında yapılmış, 20 tane çok yüksek, ahşap kalem işlemeli sütunları ile görür görmez etkiliyor.
Böyle bir camiyi görünce dayanamayıp hemen içeriye girdik. İçeride mavi çinilerle süslü beyaz ağırlıklı zemin ve güzel avizesi ile çok aydınlık, ferah bir görüntü vardı. Özbekistan’da camiye girerken sadece ayakkabıların çıkartılması gerekiyor. Baş örtüsü gerekmiyor tabi ibadete açık olmadığı için.
Buhara eski şehir gezimizde tarihi, kültürel ve arkeolojik olarak çok önemli olan Ark Kalesi (Ark Citedal) ne ulaştık. Kale Buhara Hanlarının yaşadığı yer. Aslında tüm yönetim birimleri, polis merkezi, cami, harem, zindan bu kalede yer almaktaymış. Kalenin asıl tarihi milattan önce dördüncü yüzyıla kadar gitmekte. Ancak sürekli yıkılıp üzerine yeni kaleler yapıldığı için kalenin olduğu yerde suni olarak 20 metre yükseklik oluşmuş. Bugünkü görünüşü, son dönem hanların yaptırdığı kale. Kalenin 1893 tarihinde yapılmış giriş kapısından gezimiz başlıyor.
Kalenin içinde ilk olarak Cuma Cami bizikarşılıyor. 18. yy’da yaptırılan caminin üç tarafı çok özel işlenmiş ahşap sütunlar ile çevrilmiş. Caminin sekiz giriş kapısı ve dört mihrabı var. Caminin tavanında da geometrik desenli ahşap işçiliği göz alıcı.
Taht Salonu 18. yy’da yapılmış, giriş kapısının tam karşısında mermer bir taht var. Önemli törenler için ayrılmış salon. Salonun sağ tarafında bir kapı bodruma açılıyor. Bu bölümde altın, gümüş, değerler madenler saklanıyormuş. Yani kalenin hazinesi de bu bölümde saklanıyormuş.
Kalede önemli bir bölüm müze olarak ayrılmış. Buhara bölgesinin İlk Çağ ve Orta Çağ eserleri sergilenmekte. Bu müzeyi gezerken tarih kitaplarımızda, Yıldırım Beyazıt 1402 yılında Ankara Ovası’nda Aksak Timur’a yenildi diye geçiştirilen savaşın, yenen ülke açısından önemini anlatan resim karşıma çıktı.
Türk Sultanı Yıldırım Beyazıt’ın esir alınma sahnesini gösteren minyatürün fotoğrafını hemen çektim, paylaşabilmek için.
Yine tarih kitaplarımızdan Arapların Orta Asya’ya girmesi ve İslamın yayılması öykülerini hatırlatan minyatürü de aşağıda paylaşmak istedim.
Kalenin içinde yer alan müzede ayrı odalarda çok sayıda Buhara tarihine ilişkin eserler sergileniyor. Görmeye değer.
Miri-Arab Medresesi, Kalyan Minare, Kalyan Cami. Kale’den sonra sıra Buhara’nın en etkileyici dini merkezine geldi. Kalyan minaresi uzun yıllar Orta Asya’nın en yüksek minaresi olarak kalmış,. 105 metre yüksekliğinde ve üzerinde 13 ayrı şekilde işlenmiş kuşak var.
Mir-i Arap Medresesi iki mavi kubbesi ve harika mimarisi ile dikkat çekiyor. Medrese 1530-1536 yılları arasında yaptırılmış. Nakşibendi tarikatına bağlı Şeybanilerin Şeyhi Abdulloh al Yamaniy için yapılmış. Sovyetler döneminde Orta Asya’da kapatılmayan tek medrese. Hala dini eğitim sürdürülen, Rusya İran, Orta Asya’dan öğrencilerin devam ettiği medrese İslami eğitim açısından önemli bir yere sahip. Medrese dört kat ve 114 odadan oluşuyor. İçinde bir cami, Mir Arap olarak anılan şeyhlerinin mezarının yanı sıra dönemin Hanının mezarı da yer almakta.
Medresede eğitim sürerken içeriye girmek yasak olmasına rağmen hızlı bir kaçamak yaparak avlunun fotoğrafını çekme şansım oldu.
Kalyan Cami Karahanlı Aslan Han tarafından 1121 tarihinde yaptırılmış. Camide 208 kolon ve 288 kubbe var. Camide aynı anda 12.000 kişi namaz kılabiliyormuş ancak günümüzde ibadet amaçlı kullanılmıyor.
Aziz Khan Medresesi, yine taç kapısı gösterişli değişik bir medrese. 17.yy’da yapılmış, İran, Çin ve Hindistan mimari özelliklerini barındırıyor.
Leb-i Havuz Meydanı
Meydanda 1620 yılında yapılmış bir havuz, etrafı dekoratif develerle süslenmiş. Havuz kenarında lokantalar yer alıyor, biz bir akşam yemeğimizi bu meydanda yedik. Medrese ve eşeğe ters binmeyen Nasrettin Hoca Heykeli meydana renk katıyor.
Nadir Divan Bey Medresesi, Leb-i Havuz Meydanı’nda yer alan medrese aslında kervansaray olarak yapılmış, sonradan medreseye dönüştürülmüş. Asıl ilgi çeken taç kapısı üstündeki çiniler, kuş ve güneş figürü. Aslında resim kullanılmayan İslami yapılarda bu figürler ilgi çekici. Bu kadar gösterişli ve büyük medreseyi görünce hemen içeriye daldım. Ancak yine klasik görüntü tüm avlu ve odalar satıcılar ile dolu idi.
Görünce bizi hem çok şaşırtan, hem de çok tanıdık gelen heykel neydi biliyor musunuz? Medresenin önünde eşeğin üzerinde hoş bir adam, çevresinde de resim çektirmek için bekleyen çok kişi görünce bizim nüktedan Nasrettin Hocanın aynı isim ve aynı özellikleri ile Özbek kültüründe yaşadığını öğrendik. Hoca Nasrettin adı aynı, oda sakallı, nüktedan, komik öyküleri var ancak heykeli çekik gözlü ve göbeksiz ve fit Nasrettin Hoca.
Chor Minör, aslında arkasında yer alan medresenin giriş kapısıymış. Anıtın mimarisi klasik Buhara mimarisinden farklı. Mimaride Hint etkisi olduğu söylenmekte. Binanın üzerinde dört ayrı minare, hepsi mavi kaplı ama hepsinin figürleri farklı. Dört ayrı dini sembolize ettiği düşünülmekte. Eski şehirden farklı bir bölgede, görmeye değer.Orta Asya’nın din merkezi rolü nedeni ile Buhara’da o kadar çok Medrese ve türbe yapılmış ki, bunların hepsini gezebilmek mümkün olamıyor. Medreseler dini eğitimin yanında pozitif bilimlerde de eğitim vermiş. Ünlü hekim İbn-i Sina’nın (980-1037) Buharalı olduğunu hatırlatalım.
Tarihi İpek yolundaki Buhara, 2500 yıllık şehir merkezi olarak Orta Asya’da ticaretin merkezi idi. Şehir yapılanmasında çok sayıda kervansaray bulunmasının yanı sıra, tarihi ve halen kullanılan yüksek ve çok sayıda kubbeli çarşılar karşınıza çıkıyor. Bu çarşıları dolaşalım.Çarşı içinde sadece müzik aletleri satan bir satıcı, tezgaha yaklaşınca geleneksel müzik aletleri ile bize güzel bir konser verdi.
Çarşının çıkışında geleneksel ürünler, özellikle bıçak satan, yerel giysili satıcı.
Buhara Halıları dünya çapında ünlü, halılar için ayrı bir bölüm ayrılmış. El yapımı ve özel motifli halıları incelemek güzel, Tabi satın alabilse idik daha da güzel olacaktı. Grubumuzda bir İtalyan arkadaşımız çok güzel küçük bir ipek halı aldı. Belli ki Buhara da Buhara halısı alınır diye hazırlıklı gelmiş.
Özbekistan’da birçok yerde vatanın güzelliği, bagımsızlığına ilişkin sloganlar görünüyor. Çarşıda, pazarda, medresede, türbede. Ülke 1991 yılında bağımsızlığa kavuştuktan sonra bu durumu vurgulamak, paylaşmak istemiş yönetim.Özbekistan’da özellikle Buhara, Khiva ve Semerkant’ta birkaç yüzyıl öncesinde yolculuk yaptığınızı hissediyorsunuz. Ancak sizi bu duygudan uzaklaştıran görüntü her yerde satıcılar olması. Tüm tarihi binaların, medreselerin, türbelerin içleri hediyelik eşya satan dükkanlar ve yollar satıcılar ile dolu.
Biraz da sokaklarda dolaşalım.
Konaklama
Buhara’da iki gece kaldığımız Asia Buhara otel, dört yıldızlı güzel temiz bir otel. Eski şehrin başlangıç noktasında olduğu için tüm gezilerimizi yürüyerek yaptık.
Ne Yenir, Ne İçilir, Gece Hayatı
İlk akşam yemeğimiz için, dünyaca ünlü bir minyatür ustasının evinde özel bir yemek hazırlanmış. Yemek saatinden yarım saat önce eve ulaştık, bir salonda uzun bir masa sadece bizim grup için hazırlanmıştı. Yemek salonuna girmeden önce başka bir salona alındık. Burada iki saz sanatçısı, bir şarkıcı ve yerel kıyafetleri ile çok güzel dans eden bir genç kızdan oluşan bir grup hem kulağımızı hem gözümüzü doyurdu. Güzel bir gösteri izledik. Sonrası yerel güzel Buhara yemeklerine geçtik.
İkinci akşam ise genellikler restoranların olduğu Leb-i Havuz meydanında güzel bir restoranda Özbek kebabı tattık.
Ayrıca çay, kahve molası vermek isterseniz yine tarihi dokulu güzel bir kafe bulmanız kolay.
Buhara’da zengin bir gece hayatı olmadığını duyduk. Gece klubü aramadan özgün yemek yemek en iyisi galiba.
Buhara’dan Semerkant’a otobüs yolculuğu yaptık. Khiva Buhara arası çöl ortasında uzun bir yolculuktu, Buhara Semerkant arası ise daha kısa ve daha çok köylerin tarlaların yanında geçen bir yolculuktu.
Yol üzerinde geleneksel yöntemlerle üretim yapan güzel bir seramik atölyesinde kısa bir mola verdik. Çini üretimi izlemek, satış atölyesinde alışveriş yapmak güzeldi, ama en güzeli gözümüzün önünde Özbek ekmeğinin hazırlanması, değişik fırında pişirilmesi ve çayla beraber sıcak sıcak ikram edilmesiydi.
Son Söz
Buhara Özbekistan’ın mutlaka görülmesi gereken şehri. Tarihi dokusu, kültürü, sanatı, Buhara halıları, adım adım gezilen Orta Çağ sokakları ile başka bir dünya gezisi olarak anılarda yer edecektir.
Cape Town, Güney Afrika’nın Western Cape eyaletinin başkenti ve en büyük şehridir. The New York Times ve The Daily Telegraph tarafından 2014, 2016 ve 2023 yıllarında dünyada ziyaret edilebilecek en iyi yer olarak seçilmiş. Cape Town, doğal güzellikleri, tarihi dokusu ve zengin kültürel çeşitliliğiyle unutulmaz bir deneyim sunuyor.
Şehir, Avrupalıların Afrika’daki ilk yerleşim yeri olduğu için “Mother City” (Ana Şehir) olarak anılmaktadır. Aynı zamanda Afrika’nın iç kesimlerine açılan bir kapı niteliğindedir.
Güney Afrika’nın kültür merkezi olan Cape Town, Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu’nu arasında yer aldığından her iki okyanustaki plajları, coğrafi konumu, üzüm bağları ve doğal ortamlarında yaşayan foklar, penguenler, balinalar ve çok çeşitli hayvanları ile ilgi çekiyor. Şehrin mimarisine, mutfağına ülkenin Afrika, Avrupa ve Asya halkalarının kültürleri de renk katıyor.
Güney Afrika golf tutkunları için de dünya sıralamasında yer alan bir ülke. Ülkeye özel golf turları düzenleniyor.
Nüfusu 4 milyona yaklaşan Cape Town aynı zamanda ciddi sosyal ve güvenlik sorunlarıyla da karşı karşıyadır. Şehre havaalanından giriş yaptığınızda, dağların eteklerinde sıralanmış gecekondular ve üst üste yığılmış kibrit kutularını andıran sosyal konutlar ilk dikkatinizi çeken unsurlar olacaktır.
Cape Town’u daha iyi anlamak için öncelikle Güney Afrika tarihine kısaca değinmemiz gerekiyor.
Kısa Tarihi
Cape Town Güney Afrika’nın en eski tarihi olan şehirlerinden biridir. Cape Town bölgesi binlerce yıl bölgenin yerli halkı Khoisanların yerleşim yeri olmuştur. Bu yerli topluluklar avcılık ve hayvancılıkla yaşamlarını sürdürmüşler. 1488’de Portekizli kaşif Bartolomeu Dias, Ümit Burnu’nu geçerek bölgeye adım atması ile Avrupalılar yerli halkın yaşadığı topraklara adım atmışlar.
1652’de Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’nin Cape Town’da bir ikmal istasyonu kurması şehrin resmi olarak kuruluşu kabul ediliyor. Hollandalılar Asya’ya giden gemilere erzak sağlamak için burada bir koloni oluştururlar. Bu dönemlerde yerli halk ile Avrupalılar arasında çatışmalar yaşanır.
Hollanda Kolonisi Dönemi 1652-1795 yılları arasında sürer. Hollandalı yerleşimciler (Boerler) tarım yapmak için bölgeye yerleşir ve köle emeği kullanmaya başlarlar. Köleler Güneydoğu Asya, Madagaskar ve Afrika’nın diğer bölgelerinden getirilir. Yerli Khoisan halkları da topraklarından sürülür veya Hollandalıların hizmetine girer.
İngilizler 1795 yılında, Hollanda’nın Fransa tarafından işgal edildiği dönemde Cape Town’ı ele geçirirler. 1806 da bölge tamamen İngiliz kontrolüne geçer. Cape Town İngiliz İmparatorluğu’nun önemli bir limanı haline gelir. 1948 yılında Apartheid (ırk ayrımcılığı) politikaları uygulanmaya başlar. Cape Town’da siyahi ve renkli nüfus, bazı bölgelerden zorla çıkarılır ve bazı bölgelere girişleri yasaklanır.
Ancak 1960’lardan itibaren Güney Afrika’da apartheid karşıtı direnişler artar. Direnişlerin lideri Nelson Mandela Cape Town açıklarında Robben Adası’nda 27 yıl hapis yatar. Direnişler sonunda Apartheid’ın sonu gelir ve ülkede demokratik dönem başlar. 1994 yılında ilk demokratik seçimler yapılır ve Nelson Mandela Güney Afrika’nın ilk siyahi devlet başkanı olur. Cape Town Güney Afrika’nın yasama başkenti olarak kalır ve önemli bir turizm merkezi haline gelir.
Günümüzde Cape Town doğal güzellikleri ve kültürel çeşitliliğiyle Afrika’nın en çok turist çeken yeridir ancak hala ekonomik eşitsizlik ve su krizi, güvenlik gibi sorunlarla mücadele etmektedir.
Cape Town, hem sömürge tarihinin izlerini taşıyan hem de modern bir Afrika metropolü olan renkli bir şehirdir.
Ulaşım
İstanbul’dan Cape Town’a THY’nın direk uçuşu bulunmaktadır. Yolculuk 11 saat sürmekte. Biz THY ile direk uçuş yaptık. Ancak Cape Town Uluslararası Havaalanı’na birçok ülkeden uçuş olduğundan daha uygun fiyatlı aktarmalı uçuşlar mümkün.
Cape Town şehir içi ulaşımında MyCiTi otobüsleri ile dolaşabilirsiniz. Şehir merkezinin yanı sıra şehir içinde popüler yerlere gidebilirsiniz. Ayrıca Tren (MetroRail) ile bazı sahil kasabalarına ulaşım sağlanabiliyor. Ancak özellikle trenlerde akşam saatlerinde güvenlik sorunu yaşanabilir. Hop-On-Hop-Off otobüsler ile yine şehir turistik yerler görülebilir. Ancak Cape Town’uü yeterince tanımak için şehir dışında bazı bölgelere gitmek gerekiyor. Hem şehir içinde hem de çevreye ulaşmak için UBER ve BOLT uygulamaları ile taksi kullanmak aynı zamanda güvenli bir seçenek olacaktır. Tabi ki yine çevre gezileri için daha özgürce gezmek için araba kiralanabilir ancak İngiliz sistemi ile sol şeritten araba kullanıldığını belirtelim.
Gezelim Görelim
Cape Town’da ilk günümüzü şehir merkezine ayırdık. Bazı bölgeleri yürüyerek dolaşabilirken bazı bölgelerde rehberimiz arabadan indirmekte isteksiz davrandı. Yazımızda da öncelikle merkezde önemli yerlerle başlayıp sonrasında çevre gezilerimizyer alıyor.
Netcare Christiaan Barnard Memorial Hospital
Dünyanın ilk kalp nakli ameliyatını gerçekleştiren Dr. Christiaan Barnard, Güney Afrika’nın en büyük gurur kaynaklarından biri. Onun anısını yaşatmak için inşa edilen Netcare Christiaan Barnard Memorial Hospital şehir turlarında dışarıdan gösterilmekte.
Eski Belediye Binası
Cape Town’un ruhunu yansıtan en önemli binalardan biri Eski Belediye Binası. Edwardian mimari tarzında inşa edilmiş olan bina 1905 yılında açılmış, binanın bir saat kulesi bulunuyor.
Tarihi belediye binası günümüzde sergiler, konserler ve kültürel etkinlikler için kullanılmakta. Nelson Mandela 1990 yılında hapisten çıktıktan birkaç saat sonra bu binanın balkonundan halka ilk konuşmasını yapmış. Bu konuşmanın anısına 2018 yılında Mandela’nın heykeli binanın önüne yerleştirilmiştir.
Tarihi Banka ve Sigorta Binası
1940 yılında bir sigorta ve banka şirketi olarak inşa edilen bu art deco tarzındaki bina, yapıldığı dönemde Afrika’nın en yüksek binası imiş. Binanın dış cephesinde, taştan oyulmuş ve ülkenin tarihini farklı açılardan yansıtan kabartmalar bulunmakta.
Ümit Burnu Kalesi
Hollanda Doğu Hindistan Şirketi tarafından 1666-1679 yılları arasında inşa edilen beşgen planlı taş kale, iyi korunmuş ve en eski yapısı olarak kabul edilmektedir. Kale şirket gemileri için bir tedarik merkezi ve askeri, siyasi ve sivil yaşamın bir parçası olmuş. Hindistan, Mozambik, Madagaskar gibi doğu ülkelerinden getirilen 60.000 köle, bu kaleyi inşa etmek için çalıştırılmış.
1936 yılında tarihi anıt ilan edilen kale, 1980’de kapsamlı bir restorasyon geçirmiş ve günümüzde müze olarak ziyarete açıktır.
Bazı seyahat siteleri Ümit Burnu Kalesi’ni dünyanın en korkunç beş yerinden biri olarak göstermektedir. Rivayete göre kalede işkence gören mahkumların çığlıkları hâlâ yankılanmaktadır.
İziko Slave Lodge (Köle Locası)
Cape kolonisinin ayakta kalan en eski ikinci yapısı olan Köle Locası 1679 yılında inşa edilmiş. Bina İngilizler tarafından 1811 yılına kadar kölelerin barındığı bir yer olarak kullanılmıştır. Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’nde çalışan köleler de burada kalmışlardır.
1966’da bina bir kültür/tarih müzesine çevrilmiş ve o dönem yalnızca İngiliz ve Hollandalıların maddi varlıkları sergilenmiştir. 1990’lı yıllara gelindiğinde, Cape Town’daki kölelerin tarih içindeki rolü kabul edilmeye başlanmış, 1998’de bina “Köle Locası” olarak tekrar adlandırılmıştır.
Parlamento Binası
Cape Town, Güney Afrika’nın yasama başkenti olarak kabul edilmektedir. 1884 yılında inşa edilen Parlamento Binası, Neoklasik ve Cape Dutch mimarisini harmanlayan bir yapıdır.
Kraliçe Victoria tarafından 1853 yılında Cape Town’da bir parlamento kurulmasına izin verilmiş. Günümüzde Güney Afrika’nın yasama organlarına ev sahipliği yapmaktadır.
Şirket Bahçesi
Şehir merkezinde yer alan 8 hektarlık park Cape Town’un en eski yeşil alanıdır. 1650 yılında Hollanda Doğu Hindistan Şirketi tarafından gemilere taze erzak sağlamak için kurulmuş. Avrupa ve Hindistan’da yetişen bitkiler bu bahçede de yetiştirilmiş. Yürüyüş yolları, çimler, botanik ve tarihi açıdan değerli ağaçları, sincap, kaz, güvercin gibi hayvanları ve heykelleri ile bugün bir cazibe merkezi.
Parkta önce 1818 yılında Cape Town valisinin vergilerle oluşturduğu ulusal kütüphaneyi binasını görüyoruz. Binanın önünde kişisel kütüphanesini buraya bağışlayan sömürge valisi Sir George Grey’in heykeli var.
Parkta heykeli yer alan Güney Afrika tarihinde, sömürge düzeninde çok önemli rolü olan Cecil John Rhodes’tan söz etmeliyiz. Bir papazın oğlu olan Rhodes, hastalığına sıcak iklim iyi gelir diye 17 yaşında İngiltere’den Güney Afrika’ya gönderilir. Rhodes 18 yaşında Rothschid & Co. dan sağladığı fonla elmas madenlerine sahip olur, 1888 de kurduğu De Beers ile elmas fiyatlarını kontrole alır, bir tekel oluşturur. Firma bugün hala dünya elmas ticaretinde gücünü korumaktadır. Rhodes 40 yaşına gelmeden Güney Afrika’nın başbakanı olur. Siyah Afrikalıların topraklarını kamulaştırır, seçimlere katılmasına engel olur. En güçlü yerli şeflerle anlaşarak, kuzeye doğru sahip olduğu toprakları genişletir. İngiliz İmparatorluğu’nun bu topraklarda genişlemesini sağlarken Portekizlerin, Almanların, Boerlerin Afrikanın içlerine hareket etmesini engelleyerek kendi şirket çıkarları ve İngiltere’nin çıkarlarını örtüştürür. Bugünkü Zimbabwe ve Zambiya toprakları onun adıyla Rodezya olarak anılmaya başlanır. Bütün dünyanın Britanya’ya ait olmasının hayalini kuran Rhodes 19.yy’ın Hitleri midir?
Parkın ortasında Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında, Birleşik Krallığın yanında yer alarak savaşa katılan hayatını kaybeden Güney Afrikalıların anısına dikilen Delville Wood Anıtı yer alıyor.
Parkın bir köşesinde yer alan Iziko Güney Afrika Müzesi 1825’te kurulmuş, zooloji, paleontoloji ve arkeoloji konularında uzmanlaşmış bir müze
Bo-Kaap Bölgesi
Cape Town’daki gezimize Bo-Kaap Bölgesi ile devam ediyoruz. Renkli evleriyle ünlü bu bölge, 17. yüzyılda Hollandalı sömürgecilerin Afrika’nın farklı bölgelerinden ve Güneydoğu Asya’dan (özellikle Malezya ve Endonezya) getirdiği köleleri yerleştirdiği bir mahalle. Bo-Kaap bugün hala kültürel çeşitliliğini koruyor ve halkının yaklaşık %60’ı Müslüman.
www.tripadvisor.com.tr
Burada dikkat çeken yapılar arasında Nurol Camii bulunuyor. Caminin inşası mahalledeki Müslümanların Osmanlı’dan talebi üzerine Osmanlı Devleti tarafından gönderilen Ebubekir Efendi tarafından başlatılmış ve II. Abdülhamid’in yardımlarıyla tamamlanmış.
Caminin hemen yanından geçen Long Street Cape Town’ın en hareketli bölgelerinden biri. Renkli gece hayatı ile bilinen bu cadde, kulüpleri, restoranları ve tarihi binalarıyla ünlü.
Victoria Alfred Waterfront Bölgesi
Victoria Alfred Waterfront Cape Town’un yerleşim merkezi olarak geliştiği ilk bölge.
1651 yılında, Hollandalı doktor ve tüccar Jan Van Riebeeck, Hollanda Doğu Hindistan Şirketi adına buraya ayak basmış ve 1654 yılında gelen gemilere tatlı su ve sebze sağlamak için küçük bir iskele inşa ettirmiş. Zamanla bu iskele genişleyerek Cape Town’un en önemli limanı haline gelmiş. 1858’deki şiddetli fırtınalar sonucu birçok gemi batınca, Kraliçe Victoria’nın oğlu Prens Albert 1860 yılında burayı güvenli bir limana dönüştürmek için dalgakıran inşaatına başlamış.
Bugün Victoria Alfred Waterfront, alışveriş merkezleri, restoranlar, el sanatları pazarları, oteller, denizcilik müzesi ve akvaryum gibi birçok turistik noktayı barındırıyor. Akşam yemeğimizi burada Grill Steak House’ta yiyoruz. 2024 sonbaharında kalite-performans açısından Cape Town’daki en iyi 10 restorandan biri seçilmiş. İlk gecemiz gibi Son gecemizi de V&A Waterfront’ta geçiriyoruz. Sokak sanatçıları ve canlı atmosfer eşliğinde bu kez Belthazar Restoran’da yemeğimizi yiyoruz.
Konakladığımız Commodore Hotel de Cape Town’un en popüler ve güvenli bölgelerinden biri olan Victoria & Alfred Waterfront’ta yer alıyor.
Masa Dağı
Cape Town’da ikinci günümüzde programımıza Cape Town’un simgesi olan Masa Dağı ile başlıyoruz. Tafelberg olarak da bilinen bu dağ, Cape Yarımadası’nın omurgasını oluşturan kumtaşı dağlarının kuzey ucunda yer alıyor. Deniz seviyesinden 1.085 metre yüksekliğinde ve zirvesi dik uçurumlarla çevrili düz bir plato şeklinde.
Masa Dağı, dünyanın yeni doğal harikası arasında sayılıyor. Her yıl milyonlarca turist çeken dağ şehrin en güzel panoramik manzarasını göreceğiniz yer. 2000’den fazla bitki türüne ev sahipliği yapıyor ve bunların 1.500’ü bu bölgede bulunuyor. Dağ Khoe halkı tarafından 2.000 yıl önce keşfedilmiş.
Cape Town, dünyanın en rüzgârlı şehirlerinden biri. Güneydoğudan esen rüzgârlar, dağın yamacına çarptığında yükselerek soğuk havayı yukarı iter ve dağın zirvesi sık sık bulutlarla kaplanıyor. Sis ve yağmur nedeniyle her zaman zirveye çıkmak mümkün olmayabiliyor.
Dağa çıkış için yürüyüş ve tırmanış rotaları bulunuyor ancak en popüler yol teleferik ile çıkmak. Almanlar tarafından 1929 yılında inşa edilen teleferiğin 360 derece dönebilen kabinleri ile Aslan Başı Tepesi, Signal Tepesi, Robben Adası ve Masa Körfezi manzaraları eşliğinde zirveye yükseliyoruz. Zirveye ulaştığımızda da ne kadar şanslı olduğumuzu düşündük, yoğun sis olmadığı için şehrin muazzam manzarasını fotoğraflayabiliyoruz.
Stellenbosch: Güney Afrika’nın Şarap Başkent
Stellenbosch, Cape Town’un 50 km doğusunda, Eerste Nehri kıyısında yer alan şirin bir kasaba. 1679 yılında kurulan bu kasaba, Güney Afrika’nın en eski ikinci yerleşim yeri. Kasaba, Huguenotların 1690 yılında bölgeye yerleşmesiyle gelişmiş.
Stellenbosch, Güney Afrika’nın en prestijli üniversitelerinden biri olan Stellenbosch Üniversitesi’ne ev sahipliği yapıyor. Ayrıca, ülkenin en büyük bankası ve en büyük süt ürünleri grubu gibi birçok büyük şirketin merkezi burada bulunuyor.
Cape Dutch mimarisiyle bezenmiş bu kasabanın sanat galerileri, şık butikleri ve kaliteli restoranları dikkat çekiyor. Buraya geliş amacımız ise şarap tadımı yapmak.
Simonsig Şarapları’nda tadım yapıyoruz. Burası, Güney Afrika’da geleneksel yöntemle yapılan ilk köpüklü şarabı üreten aile işletmesi. Güney Afrika, dünyanın en büyük 8. şarap üreticisi ve 6. en büyük ihracatçısı konumunda. Stellenbosch bölgesi ise özellikle Pinotage üzümüyle ünlü. Öğle yemeğimizi Wine Glass adlı restoranda yedikten sonra Franschhoek kasabasına geçiyoruz.
Franschhoek: Fransız Köşesi
“Fransız Köşesi” anlamına gelen bu kasaba, 1688 yılında 300 kadar Huguenot’un bölgeye yerleşmesiyle kurulmuş.
Franschhoek, 2022’de Time dergisi tarafından “Dünyada Ziyaret Edilmesi Gereken 50 Yer” arasında gösterilmiş. Şarapçılık ve gastronomi alanında ünlenmiş bu kasaba, Güney Afrika’nın şarap ve yemek başkenti olarak kabul ediliyor.
Burada, Huguenot Anıtı ve Müzesi’ni ziyaret ediyoruz. 1948’de inşa edilen bu anıt, Fransız Huguenotların dinsel baskılardan kaçıp burada özgürlüklerine kavuşmasını simgeliyor.
Huguenotlar burada 1948 yılında açılan bir anıt yapmışlar. Baba, oğul, kutsal ruhu sembolize eden üç yüksek kemer, kemerlerin tepesinde doğruluk güneşi ve haç. Sütun dizisini yansıtan su havuzu ise Fransa’da yaşadıkları dinsel zulmün ardından,burada kavuştukları ruhsal dinginliği ve dinsel özgürlüğü simgeliyor. Huguenot Anıtı’nın yanında da müzesi var. Kasabanın tek anayolunda yürürken Belediye Binası dikkatimi çekti. Belediye Binası tarihi bir bina olarak koruma altında imiş.
Ümit Burnu (Cape Point ve Cape of Good Hope) Rotası
Cape Town gezimizin son gününde hedef Ümit Burnu’na ulaşmak idi. Ancak yol boyunca birbirinden etkileyici doğa manzaraları ve Afrika’ya özgü hayvanlarla buluşmak da rotamıza renk kattı.
Camps Bay
Cape Town şehir merkezinden kıtanın güney ucuna ilerlerken önce Cape Town’ın en lüks sahil beldesi Camps Bay’de mola verdik. Bembeyaz kumlu sahili, lüks villaları, renkli kafeleri restoranları ile bir cazibe merkezi. Muhteşem bir Atlas Okyanusu manzarası sunuyor yaşayanlara, ziyaretçilere. Gece hayatı da hareketli olan bu bölge Cape Town’da hareketli, güvenli ve deniz güneş tatili yapmak isteyenler için tercih edilecek bir bölge.
Chapman’s Peak Drive
Bugünkü rotamızda Atlas Okyanusu kıyısında ilerlerken bizi dünyanın en güzel sahil manzaralı yolu karşıladı. Hout Bay ile Noordhoek arasındaki 9 km lik yol dünyanın başka bir yerinde göremeyeceğiniz heyecan ve manzara sunuyor. Virajlı yol bir tarafında dağ, bir tarafında uçurum manzarası. Arabanızın üzerinize düşecekmiş gibi duran kayalıklarında altında ilerlerken, okyanus dalgalarının köpüklerinin kayalıklara çarpışını izlemek de bambaşka bir duygu uyandırıyor.
Cape Point
Ümit Burnu yolunda önce Cape Point’e uğruyoruz. Cape Point Avrupa’nın en güney batı ucunda bir burun. Kayalıklar üzerinden müthiş okyanus manzarası, doğal güzelliği ve tarihi deniz fenerini görmek için Ümit Burnu’na gidenlerin mutlaka uğradığı bir nokta. Kayalıkların üzerinde en tepede yer alan fener 1859 yılında yapılmış. Cape Point noktasına dik bir yoldan tırmanarak çıkılabiliyor ancak bir füniküler ile çıkmak doğal olarak en kolay yol.
Fenerin bulunduğu noktadan Atlas Okyanusu’nun uçsuz bucaksız manzarasını fotoğraflıyoruz ve bu özel anı şampanya ile kutluyoruz.
Ümit Burnu
Ümit Burnu coğrafi ve ticari açıdan dünya tarihinde önemli bir yer almaktadır. Afrika’nın güney batısında en güney noktası olmasa da coğrafi olarak önemli bir noktadır. Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu’nun buluştuğu yer diye biliniyor (asıl nokta Cape Agulhas’tır).
Ümit Burnu tarih boyunca denizciler için büyük önem taşımıştır. Portekizli denizci Bartolomeu Dias 15.yy’da buraya ayak basması ile Avrupalıların deniz yolu ile Hindistan’a ulaşılabileceği keşfedildi. Ümit Burnu’nun keşfi ile dünya ticaretinde deniz yolunun önemi arttı.
Hout Körfezi ve Cape Kürklü Fokları
Ümit Burnu rotamız üzerinde Hout Körfezi’ne uğruyor. Hout Körfezi güzel bir koy. Bölgede yaşayan 3000-5000 adet Cape Fokları da bu körfeze yakın Duiker Adası’nda koloni halinde yaşıyorlar. Hout Körfezi’nden kalkan tekneler ile yarım saatlik bir deniz yolculuğu ile fokların adasına yaklaşıp, tekneden gözlüyoruz fokları. Fokların bir kısmı küçük adada güneşleniyor bir kısmı da suda balık avlıyordu. Bu ilginç hayvanları bu kadar yakından izlemek ve fotoğraflarını çekmek keyifli idi.
Boulders Beach ve Afrika Penguenleri
Boulders Beach Simon’s Kasabasında bulunan granit kayalıklardan oluşan korunaklı bir koy. Sadece Güney Afrika kıyıları ve Namibya’da bulunan Afrika penguenleri bu koyda koloni halinde yaşıyorlar. Maalesef 2,5-3.5 kg ağırlığında 60-70 cm boyundaki Afrika penguenlerinin sayısı gittikçe azalıyor. Humboldt, Macellan ve Galapagos penguenleri ile akraba olduğu düşünülüyor.
Yeme İçme
Cape Town lezzet düşkünleri için de bir cennet. Afrika’dasınız ancak mutfak lezzetleri size Afrika, Avrupa ve Asya karışımını sunuyor. Deniz ürünleri, etler ve Güney Afrika lezzetleri donatacak sofranızı.
Deniz ürünlerini mutlaka Cape Town da denemelisiniz, Johannesburg ile gezinize devam edecekseniz Cape Town kadar zengin çeşitlerle karşılaşamayacaksınız. Deniz ürünleri içinde istakoz, istiridye, kalamar ve karides çeşitlerini bol ve uygun fiyatlı tadabilirsiniz. İngiliz hükümranlığında uzun süre kalan ülke olarak fish and chips de en çok karşılaşacağınız balık menüsü olacak. Fotoğrafta görüldüğü gibi biz ilk akşam Water Front’ta yediğimiz yemekte birkaç çeşidi birleştirdik.
Cape Town et çeşitlerini de bol bulacağınız bir yer. Braai Güney Afrika barbeküsü ile et ve sosis lezzetlerini tadabilirsiniz. Ayrıca kurutulmuş et çeşitlerini hem restoranlarda hem de marketlerden paketli satın alabilirsiniz. Boo Kap’ın köri baharatlı tavukları da değişik tavuk lezzeti arayanlar için. Tabi köri tadına alışkınsanız.
İçeçekler bölümüne gelince yazımızın önemli bir bölümü şarap bağlarına ayrıldığına göre öncelikle Stellenbosch ve Franschhoek bağlarının şarap çeşitleri denenecek. Pinotage, Chenin Blanc ve Sauvignon Blanch önerilen çeşitler arasında. Bu arada Afrika’nın ünlü likörü Amurala da burada üretildiğinden kahvenin dondurmanın yanında tadılabilir. Bu arada Amuralayı marketlerden free shoplardaki fiyatlardan daha uygun fiyata alabilirsiniz, Yerel biralar Devil’s Peak ve Jack Black de denenebilir.
Nerelerde yenebilir sorusuna cevabımız ise biz üç akşam yemegini de Water Front’ta belirli restoranlarda yedik. Water Front bölümünde yazıyor restoran isimleri. Şaraplar bölgesinde ve Cape Point’te de öğlen yemeğimizi yedik. Sokaklarda yemekten kaçınıp belirli yerlerde yemek uygun olacaktır. Water Front, Hout Bay ve Camp Bay restoranları kaliteli ve lezzetli yemekler için önerilen yerler.
Son Söz
Cape Town, doğal güzellikleri, tarihi dokusu ve kültürel çeşitliliğiyle gezginlere unutulmaz bir deneyim sunuyor Bo-Kaap’ın renkli sokaklarından Masa Dağı’nın etkileyici manzaralarına, Stellenbosch ve Franschhoek’in şarap bağlarından, Ümit Burnu’nun vahşi doğasına kadar her detay bu şehri tekrar ziyaret etmek için bir neden. Cape Town, hem doğaseverler hem de kültür meraklıları için eşsiz bir destinasyon.
Cape Town büyüleyici bir şehir olmasının yanı sıra yüksek suç oranları ve sosyal sorunlarla da mücadele eden bir destinasyon. Planlı ve güvenli bir şekilde seyahat edildiğinde, dünyanın en etkileyici şehirlerinden biri olarak anılarınızda yerini alacaktır.
Semerkant, Özbekistan’ın bilim kenti ve dünyanın en eski şehirlerinden birisi olup büyüleyici mimarisi ve mistik havası ile kadim bir şehir. Tarihi M.Ö. 8. yüzyıla uzanıyor. Tarihi İpek Yolu üzerinde önemli bir kavşak. M.Ö. 329’da Büyük İskender, 712 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedilmiş, 13. yüzyılda ise Cengiz Han şehri teslim almış ve yerle bir etmiş. Amir Timur ise şehri fethettikten sonra başkent ilan etmiş ve hakimiyetindeki bölgelerden bilim adamları ve sanatçıları başkente getirtmiştir. Böylece Semerkant bilim kültür merkezi olmuştur. Günümüzde bir sanayi şehri olmasına rağmen, şehir UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer alan bir açık hava müzesi. Korunmuş ve ihtişamlı anıtlar, müzeler, camiler, medreseleri ile görülmesi gereken bir Orta Asya şehri.
Semerkant’ı videolarla gezmek isterseniz:
Ulaşım
Son yıllarda Türk vatandaşlarına uygulanan vizenin kaldırması ile Özbekistan’ın popüler ülkeler arasına girmiş olduğu Semerkant’a düzenlenen direk uçuş sayısından açıkça görülmektedir. Önceki yıllarda sadece İstanbul’dan THY ile başkent Taşkent’e uçulabilirken bugün THY’nin yanı sıra Uzbekistan Airlines da Özbekistan’a direkt uçan havayolları arasına girmiştir. İzmir’den de Sun Express ile Semerkant’a direk uçuş düzenlenmekte. Taşkent, Bakü, Dubai, Moskova aktarmalı uçuşlar da bulunmakta. Özbekistan’ın ülkeye turist çekme çabaları ve 2018 yılına kadar uygulanan vizenin yanı sıra bir sürü formalite kaldırılınca çok ziyaret edilen yerler haline geldi Özbekistan şehirleri…
Bu arada gezginlerin programlarını yaparken sadece Semerkant ile sınırlı kalmayacakları açıktır. Başkent Taşkent ve Semerkant arasında uçak seferlerinin yanı sıra hızlı tren ve otobüs seferleri de bulunmaktadır. İki şehir arasında otobüs ile 4 saat, hızlı tren ile 2,5 saat süren yolculuk yapılmaktadır. Buhara’dan Semerkant’a yine tren, otobüs veya taksi ile ulaşılabilir. Üstelik Türkiye ile karşılaştırdığında şehirler arası ulaşım maliyeti de yüksek değil.
Şehir içi otobüsleri ile şehri dolaşabilirsiniz. Daha hızlı ulaşım için taksi kullanabilirsiniz; ancak yoldan taksi çağırmak yerine UBER alt yapısı kullanan YandexGo uygulamasını kullanmanız daha düşük maliyetli olacaktır.
Gezelim Görelim
Şehrin merkezinde öncelikle şehrin ihtişamını yansıtan Amir Timur Heykeli’ni görüyoruz.
Amir Timur Semerkant’ın güneyinde Şehr’i Sebz yakınında Keş köyünde doğmuş, 1336-1405 yılları arasında Hindistan’dan Akdeniz’e uzanan bir bölgede büyük bir imparatorluk kurmuş, 1402 yılında Ankara Savaşı’nda Osmanlı İmparatoru Yıldırım Beyazıt’ı yenince tüm Asya ve Avrupa’da ünü artmıştır. Orta Asya’nın bu büyük kahramanını gezdiğimiz tüm Özbek şehirlerinde heykelleri, kahramanlık öyküleri ile daha yakından tanıma fırsatımız oldu. Bu kahraman bizim tarih kitaplarında Timurlenk (Aksak Timur) diye geçiyor. Özbekistan’ı ziyaret ederseniz sakın Timurlenk ifadesini kullanmayın; bu ifade büyük kahramanlarına hakaret anlamına geliyor.
Semerkant’a Buhara’dan uzun bir otobüs yolculuğu sonrası ulaştık. Son üç gündür gezdiğimiz Khiva ve Buhara gibi tarihi şehirler sonrası Semerkant’a girince hemen büyük bir şehre geldiğimizi anladık. Yemyeşil, geniş caddeler, bakımlı binalarla karşılaştık. Bu arada Özbekistan’ın üçüncü büyük şehri olmasına rağmen yüksek katlı binalar ve AVM’ler hiç gözümüze çarpmadı.
Kentin kalbi, merkezi ve simgesi olan Registan Meydanı “kumlu yer” anlamına gelmektedir. Meydanın güzelliği nedeni ile Semerkant’taki ilk gecemizde önce ışıklar içindeki muhteşem görüntüsünü görmeye gittik. İkinci gün meydandaki medreseleri uzun uzun gezdik. Meydanı hem gece hem de gündüz görmek gerekiyor.
Registan Meydanı, Semerkant için her dönem halkın toplandığı, ticaretin yapıldığı en önemli meydan olmakla beraber Semerkant’ın tarihi içinde değişik dönemler yaşamıştır. 17. yüzyılda Semerkant ekonomik kriz yaşamış ve başkent olma unvanını da Buhara’ya kaptırmış. İpek Yolu üzerinde olmasına rağmen artık kervanlar bu şehre uğramaz olmuşlar. Şehirden dışarıya çok büyük göç yaşanmış; şehirde sadece 1000 aile kalmış. Medreseler de terk edilmiş ve meydanlar yabani hayvanların dolaştığı yerler haline gelmiş. Ancak 1875 yılında Semerkant ekonomisinin gelişmesi ile şehir ve meydan yeniden canlanmış. 1918 yılına geldiğinde ise Sovyetler Birliği medreselerde dini eğitimi yasaklamış; hava koşulları, deprem gibi doğal etkilerle de terkedilen medreseler tahrip olmuş. Daha sonraki yıllarda Sovyet hükümeti tüm bu binaların restorasyonu kararını almış. Uzun yıllar restorasyon devam etmiş. Sovyetler Birliği dağılmadan bu restorasyon bitmiş. Registan Meydanı bugün Semerkant’ın en önemli meydanı olup günümüzde tüm kutlamalar, konserler ve etkinlikler bu ihtişamlı meydanda yapılmaktadır.
Meydanda üç muhteşem medrese yer alıyor. Ortadaki medrese Tilla Kori “altın kaplama” anlamına geliyor. Meydana 1417 yılında yapılan Ulug Bey Medresesi ilk medrese ünvanını taşıyor. Ulug Bey Medresesi’nin karşısında ise kapısındaki kaplan figürleri ile ünlü Sher-Dor Medresesi yer alıyor.
Ulug Bey Medresesi Semerkant’ta en büyük bilim ve eğitim merkezi rolünü üstlenmiştir. Öğrencilere felsefe, astronomi, matematik ve din eğitimi verilmiş. Ana kapıdaki 10 yıldız motifi gökyüzü ve astronomiyi sembolize ediyor. Meydanın batısında, dikdörtgen şeklindeki medresenin iki minaresi ve arkadaki avluya açılan sınıfları bulunuyor.
Meydana en son yapılan Tilla Kori Medresesi, zengin ve ışıltılı işlemeleri ve mavi kubbeli ve altın işlemeli camisi ile göz alıyor.
Ulug Bey Medresesi’nin yapımından 200 yıl sonra bu medresenin tam karşısına, meydanın doğu tarafına, dönemin Emiri Bahadur tarafından Sher-Dor Medresesi yaptırılmıştır. Medresenin kapısındaki iki altın kaplan sırtlarında güneşi taşıyorlar. Medresenin adı da bu kaplanlardan geliyor. ‘Sher’ kaplan anlamına geldiğinden Kaplanlarla Süslü Medrese olarak da anılıyor.
Gur Emir Medresesi ve Anıt Mezarı, Semerkant’ın görülecek en önemli eserlerinden biri. Amir Timur’un mezarı orada. Aslında bu medreseyi Timur torunu Muhammed Sultan için yaptırmış. Timur’un kendinden sonra imparatorluğunu yöneteceğini düşündüğü torunu erken ölünce onu Semerkant’ın merkezine defnetmek için bu medreseyi inşa ettirmiş. Kısa bir süre sonra Timur ölünce o da oraya gömülmüş. Ayrıca diğer torun Mirzo Ulugbek ve Timur’un hocası ve iki oğlu da aynı yerde yatmaktadır. Medresenin muazzam mozaikleri ve kubbesi bulunuyor.
Mezarların bulunduğu salonda önce Timur’un resmi ve fethettiği toprakların haritasını görüyoruz. Amir Timur’un hakimiyetindeki toprakların ne kadar geniş bir alanı kapsadığı açıkça görülüyor.
Göz kamaştırıcı altın işlemeli salonda, ortadaki en parlak ve koyu renkli olan Timur’un tabutu, en öndeki sanduka ise Timur’un hocasının. Ne kadar anlamlı; Timur hocasının ayakları yönünde gömülmüş. Bilime, bilgiye bu kadar değer veren bir lider yönetmiş bu toprakları. İki oğlu ve iki torununun mezarları da aynı salonda.
Mirza Ulug Bey, Timur’un torunu, Timur İmparatorluğu’nun 4. sultanı.
Mirza Ulug Bey de sadece bir sultanın ötesinde; döneminin büyük astronomu, bilim adamı, mimarı ve siyaset adamı. 1420 yılında döneminin en büyük rasathanelerinden birini yaptırmış. Bu gözlem evi sonraki yıllarda tahrip edilmiş olmakla birlikte 20. yüzyılın başında Sovyet arkeologlar tarafından yeniden ortaya çıkartılmıştır. Ulug Bey Rasathanesi‘nde döneminin ünlü astronomlarından birisi olan Ali Kuşçu, Bursalı Kadızade Rumi ile birlikte çalışarak çok önemli bir eser olan “Ziyci Sultanı” isimli kitabı hazırlamışlar. Bu kitap sonraki yüzyıllarda astroloji ile uğraşan doğulu ve batılı bilim adamlarına yol gösterici olmuş.
Rasathanede Ulug Bey’in yıldızların hareketini izlemek için kurduğu sistem yer altına kazılmış.
Ulug Bey Rasathanesi için özel olarak düzenlenmiş müze ise rasathanenin hemen karşısında yer almakta.
Ulug Bey’in astronomi çalışmalarında kullandığı araçlar çok güzel sergilenmiş.
O dönemi yansıtan bir minyatür de müzede yer almakta.
Şehrin ilk yerleşim yeri Afrosiyob tepesidir. Tarihi M.Ö. 8. yüzyıla kadar uzanan bu antik bölgede Afrosiyob Müzesi kurulmuş.
Bu müzede kentin o dönemine kadar tarihlenen objeler sergileniyor. Müzenin bir bölümünde ölülerin kemiklerinin saklandığı toprak kaplar da görülmektedir.
Shakhi Zinda, Afrosiyop bölgesinin yakınında bir mezarlıklar kompleksi. İslam dünyasının en kutsal yerlerinden biri. Bir Orta Çağ sokağının etrafında onbir mezar sıralanmış. Her biri kare şeklinde, türbelerin üstleri mavi yuvarlak kubbeler ile kaplanmış.
Türbeler 14. ve 15. yüzyıllarda yapılmış. Shakhi Zinda “yaşayan kral” anlamına geliyor. Buradaki en önemli mezar Hz. Muhammed’in kuzeni Kusama Ibn Abbas’ın. Bu mezar İslam aleminden çok sayıda ziyaretçi çekmektedir.
Kompleksin sonunda, merdivenlerin bitimindeki açık alanda mezarlar görülüyor. Bu mezarlar Semerkant’ın önemli kişilerine ait. İslam ülkelerinde genellikle mezarlara fotoğraf konmamasına rağmen Rusya’nın diğer bölgelerinde görüldüğü gibi bu mezarlarda yatan kişilerin fotoğrafları görülmektedir.
Shakhi Zinda kompleksinin hemen güneyinde, merdivenlerle çıkılan yüksekçe bir tepede Hz. Hızır Cami görünüyor.
Özbekistan’ın 1991 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonraki Devlet Başkanı Islam Karimov’un anıt mezarı da bu caminin orta avlusunda yer alıyor.
Hz. Daniel Türbesi
Afrosiyop bölgesinde, görülmesi gereken ve ilginizi çekecek bir yer de, üç dinde de kutsal kabul edilen Daniel Peygamber’in türbesi…
Siyob Nehri kıyısındaki gizemli, sessiz, sade ama bir o kadar da etkileyici Daniel Peygamber’in türbesi. Mezarı görür görmez şaşırıyorsunuz; neredeyse 18 metre uzunluğunda! Tabutun büyüklüğü hakkında efsane çok; ruhani büyüklüğünü simgeliyor diyen var; hangi tarafında yattığı bilinmesin diye bu kadar uzun yapıldığını ve hatta her yıl kemiklerinin büyüdüğünü söyleyen de.
Türbenin Emir Timur döneminde yaptırıldığı biliniyor. En bilinen efsaneye göre, Timur savaşlarından birinde İran’ın Şuşter şehrinde Daniel Peygamber’in mezarını ziyaret eder ve mezarı ülkesine taşımak ister. Ancak yöre halkı mezarın başka bir yere taşınmasına izin vermez. Timur gece rüyasında yaşlı, nur yüzlü bir adam görür. Bu adam ona şöyle der: “Eğer kemiklerim Semerkant’a taşınırsa, oraya bolluk ve bereket gelir.”
Timur bunu bir işaret sayar; halk mezarın taşınmasına razı olmadığından Timur’un bazı kaynaklara göre sadece bir parmak kemiğini alarak Semerkant’a getirttiği ve bugünkü türbenin olduğu yere defnettirdiği söyleniyor.
Daniel’in mezarının başka ülkelerde de bulunduğuna dair inanışlar olsa da Semerkant’taki türbe, Timur’un rüyalarla şekillenen hikâyesi ve bu coğrafyaya kattığı mistik hava sayesinde çok özel hissettiriyor.
Türbenin hemen yanında küçük bir kaynak suyu var. Ziyaretçiler şifalı olduğuna inanılan suyu içiyor, ellerini yüzlerini yıkayıp dua ediyorlar.
Bibi Hanım Cami Semerkant’ın en gösterişli, Orta Asya’nın ise en büyük camilerinden birisi. Yapımında fillerin kullanıldığı söyleniyor. Timur’un Hint seferinden döndükten sonra yaptırmasının etkisi olsa gerek. Caminin öyküsü de ilginç. Timur en sevdiği karısı Bibi Hanım için dünyanın en güzel camisini yaptırmak ister. Hint seferinden ganimet ile dönen Timur yüzlerce mimar, sanatçı ve ustayı Semerkant’a getirtir. Caminin yapımı beş yıl sürer. Işıl ışıl duvarları, galerileri, yüksek minareleri, mermer işlemeleri ile muazzam bir yapı ortaya çıkar. Cami ibadete açılır, ama yapımından bir yıl sonra binanın bazı bölümleri çökmeye başlar.
Bibi Hanım Cami’nin hemen yanında Semerkant’ın ünlü Siyob Pazarı bulunuyor. Özellikle yöresel taze sebze meyve, kuru meyve, bakliyat ve çok çeşitli ürünlerin satıldığı güzel, planlı bir pazar. Semerkant’ın renkli lezzetlerini görebilirsiniz. Tabii biz de pazarı güzelce gezdik ve alışveriş yaptık.
Yemek yediğimiz restoranlar da güzeldi.
Yemeklerimizden görüntüler; yine güzel Özbek yemekleri…
Son Söz
Semerkant, Orta Asya’nın kalbinde, tarihi İpek Yolu kavşağında mücevher gibi parlayan büyüleyici bir şehir. Timur imparatorluğu’nun başkenti kadim kent bir açık hava müzesi gibi. Turkuaz kubbeleriyle gökyüzüne uzanan devasa medreseleri zamanın bilim yuvası olmuş. Muhteşem Registan Meydanı, mistik Şah-ı Zinde atmosferi, Uluğ Bey’in gökyüzünün alfabesini çözebilmek için yarattığı rasathanesi. çinilerle ve mozaiklerle bezeli camileri ve türbeleriyle doğunun masalsı kenti Semerkant… Zamanın durduğu bu kentte görkemli bir medeniyetin efsaneleri ve zengin kültürünü her duyunuz ile hissedeceksiniz.
Dünyada bazı şehirlerin ışıltıları beyaz perdeye de yansımıştır, sinema o şehirlerin büyüsüne kayıtsız kalamamış ve bu şehirler yedinci sanat için bitmez tükenmez bir malzeme olmuştur; New York, Paris, Londra buna en iyi örnekler. Türkiye’de de İstanbul. Bir de bunun tersi var; sinemanın sihirli elinin bir şehri parlattığı durum… Kimsenin üstünde durmadığı bir şehrin, sinemanın büyüsüyle ışıldaması, cazibe merkezi haline gelmesi gibi. Buna da en iyi örnek Kazablanka. Aslında Kazablanka filmi, şehrin dokusunu pek yansıtmadığı halde, 2.Dünya Savaşı’nın ilk dönemlerinin arka fonunda yarım kalmış bir aşk hikayesini, hem sinematografi hem oyunculuk olarak çok başarılı bir şekilde anlattığı için Kazablanka adeta bir aşk ve romantizm şehri olarak kafalarda yer etti. Yani bu filmden sonra, aşığa Kazablanka sorulmaz dense yeridir; Kazablanka’da bundan nasibini aldı. Fas’tı, Afrika’ydı bihaber olanlarda bile bir Kazablanka fikri oluşmuştur sanırım. Şehrin ismi de iç gıcıklayıcı, tınılı bir isim. İnsan ister istemez, bu egzotik isimli ve bol romantizm çağrışımlı şehri merak ediyor.
Öte yandan Osmanlı Avrupa’da Viyana kapılarına dayanmıştı ama Afrika’da da gelip dayandığı yer Fas kapıları oldu. Bu da ayrıca insanda merak uyandıran bir konu.
O zaman siz Kazablanka filminin kült sahnesine konu olan şarkı ‘As Time Goes By’ı dinlerken ben önce film hakkında bilgi vereyim ve sonra Kazablanka’ya doğru yol alayım.
Michael Curtiz’in yönettiği Casablanca, 1942 yılı yapımı 2.Dünya Savaşı’nın ilk dönemlerinde geçen bir film. Fas’ın Kazablanka şehri, Hitler zulmünden kaçan insanlarla doludur ve Macar direniş lideri Victor Lazslo (Paul Henreid) ve eşi Ilsa Lund’un (Ingrid Bergman) yolu da buraya düşmüştür. Bu çift Kazablanka üzerinden güvenli bir bölgeye kaçmaya çalışmaktadır ve bunun için gereksindikleri pasaport da Kazablanka’daki en ünlü bar olan Ricks’i işleten Rick Blaine (Humphrey Bogart)’dedir. Ancak aynı zamanda Ilsa, Rick’in unutamadığı aşkıdır ve bir şekilde Ilsa’nın kendisini terk ettiğini düşünmektedir. Savaşın yarattığı yıkım, unutulamamış bir aşkın hüznüne dolanır, bizi de içine çeker. Filmin en vurucu sahnesi de, Ilsa’nın Rick’s Barında gördüğü piyanist Sam’den eski aşkı Rick ile sevdikleri şarkı olan ‘As Time Goes By’ı tekrar çalmasını istediği, bir yandan da Rick hakkında çaktırmadan bilgi almaya çalıştığı sahnedir. İşte orada buğulu gözlerle Sam’den ister ‘Play it once Sam’ diye ve tabii o an bizim gözler bulutlanır. (Bu sahne bizim yeşilçam tarafından devşirilmeye doyulmamıştır; kemancı mı olur, piyanist mi, güzel ve aslında masum kızın isteğini kıramaz ve onların (muhtemelen patronu olan jönle kadının) eski aşk şarkılarını çalar, tam o anda kalbi kırık jön içeri girer ve ben sana bu şarkıyı bir daha çalmayacaksın demedim mi, diye söylenirken kadınla erkeğin gözleri buluşur ve hikaye başka bir yöne seyreder ve seyirci göz yaşlarını koyuverir. Uzun lafın kısası, bütün bu olan bitenler Kazablanka şehrine yarar, onu popülerleştirir. Şimdi artık şu ünlü Kazablanka’ya gitme zamanı.
Kazablanka’ya İstanbul’dan 4 saatlik bir uçuşla varılıyor. THY ve Pegasus Havayolları V.Muhammed Havalimanı’na iniyor. Şehre gitmek için tren kullanabilirsiniz. Trenler saat başı kalkıyor ve yaklaşık yarım saatte şehre ulaşıyorsunuz. Havalanından şehre ulaşmak için otobüsü tercih ederseniz o zaman 1 saatlik bir yolculuğu göze alacaksınız. Biz 3-4 kişi olduğumuz için taksiyi tercih ettik. Her terminalin çıkışında taksi durağı var. Yaklaşık yarım saatlik yolculukla şehre vardık. Ancak yol boyunca ilk intiba çok parlak değildi. Bizdeki gecekondu mantığıyla alelacele yapılmış biçimsiz evlerle dolu mahallelerden geçerken buradan fazla bir şey beklememem gerektiğini düşündüm. Şehir merkezinde ise bariz bir Fransız etkisi hemen hissediliyordu. Art nouveau tarzı bakımsız binalar, şehrin Fransız havasının altını çiziyor. O güzelim binalar köhnelik ve ilgisizlikten varlığını kaybetmiş soylular gibi çaresiz duruyorlar. Daha sonra Nice, Bordeaux gibi Fransa şehirlerin, burada sokaklara isim olarak verildiğini görünce Fransız etkisi iyice ortaya çıktı.
Otel ise tam 1001 Gece Masalları havasında, her an bir yerden Şehrazat çıkabilir. Onun yerine fesli, çarıklı adamlar gelip bavullarımızı alıyorlar. Otelin ismi Moroccan House gayet güzel, sevimli bir yer ayrıca Fas’ta bir zincir otel olarak işletiliyor. Kazablanka’dan başka bir şehre gitmeye kalkarsanız konaklama ve çevre gezileri konusunda kolaylık sağlayabiliyorlar.
Beyaz ev (Casa Branca) anlamına gelen Kazablanka’nın tarihi merkezinde evler beyaz boyalı. Burada eskiden beri bir yerleşim varmış ama temel olarak, 1515 yılında Portekizliler tarafından küçük bir liman şehri olarak kurulmuş. İsim de onlardan yadigar. İspanyollar 18. yüzyılda buraya yerleşince ismi Casablanca olarak kullanmışlar. (Arapçada da şehrin adı beyaz ev anlamına gelen Darü’l-Beyza imiş). Kazablanka bu dönemlerde kendi haline bir liman şehriyken, 1907 yılında Fransa’nın işgalinden sonra Fas’ın en hareketli şehirlerinden biri olmuş.
Bugün ise, Kazablanka, Fas’ın endüstri ve ticaret başkenti sayılıyor. Bir hayli de kalabalık bir şehir; Kahire’den sonra Afrika’nın en kalabalık şehriymiş. Ama gözünüz korkmasın. Bir turist için önemli sayılacak yerler sınırlı ve bunlar da belli yerlerde toplanmış (bu belli yerler arasında bazen araca ihtiyacımız olabilir). Fas’ın başkenti Rabat Kazablanka’dan trenle 1,5 saat uzaklıkta. Ülke de Arapça konuşuluyor ama Fransızca da gayet yaygın. Fas’ın para birimi ise Fas dirhemi.
Kazablanka, bir okyanus şehri ama baştan söyleyeyim bunu hissetmeniz o kadar kolay değil, hele ki şehrin merkezindeyseniz. Şehrin merkezi kıyıda Kazablanka Limanı boylu boyunca uzandığı için şehrin denizle bağlantısı kesilmiş oluyor. Denize ulaşmak için Eski şehri (Old Medina) den geçip neredeyse Hassan II Camisi’ne kadar gitmeniz gerekiyor; bu da epey bir şehir dışı oluyor. Kısacası Kazablanka kendi denizine küskün bir şehir.
Gezmeye başlamak için en iyi yer şehrin kalbi de sayılabilecek Birleşmiş Milletler Meydanı (Places des Nations Unies). Burası neredeyse şehrin bütün önemli cadde ve bulvarlarının birleştiği nokta oluyor, ayrıca bizim görmek isteyeceğimiz yerlerin toplu taşım durakları da burada. Hyatt Regency Hotel’i bu meydanın en can alıcı noktasında, adeta bir simgesi gibi. Burası şehrin ulaşımın kilit noktası olduğu gibi, ticaretinin de önemli bir merkezi; ayrıca kafeleri, lokantaları, hediyelik eşya satan mağazalarıyla bir turistin Kazablanka’da en sık uğrayacağı yer burası. Gezimizin olmazsa olmazı, eski şehrin (old medina) giriş kapısı da hemen burada; eski şehir giriş kapısının hemen önünde de akıllara ziyan bir heykel bulunmakta. Eskiyle yeninin sentezine bir örnek diyelim… Bu meydana yolumuz sık sık düşecek; akşamları nane çayı içmek için kafelere, yemek için lokantalarına, yürüyüş için sokaklarına, soluklanmak için parklarına, hediyeler eşya almak için dükkanlarına uğrayacağım.
Eski şehrin bir kısmı yerleşim bölgesi, bir kısmı ise çarşı-pazar. Bir yanıyla şehir merkezine yaslanan Eski şehir, kesintili de olsa surlarla çevrili. Şehir merkezindeki girişinde bir de saat kulesi bulunmakta, sonra kemerli arabesk bir girişten sonra eski şehrin dükkanlarıyla karşılaşıyorsunuz. Eski şehrin aşağı kısmı denize iniyor. 1755 yılındaki depremle hasar gören bölgede şehrin en eski anıtları yer almakta. Bölgede yer alan Konsoloslar Bölgesi bir zamanlar ülkelerin elçiliklerine ev sahipliği yapan, bazı uluslararası antlaşmaların imzalandığı bir yermiş. Eski şehirde dikkati çeken bir yer de, 1900 yılında yapılan Jemma Chleuh (Berberi Camiisi). Burada evliya olarak görülen Sidi Allel el-Kairouan ve kızının türbeleri de bulunmakta. Daha aşağıda ise bir kısmı yıkılmış eski Yahudi mahallesi yer alıyor.
Denize doğru ise Sidi Ben Abdallah’ın krallığının işareti olarak, 1769 yılında savunmayı güçlendirmek için onarılmış kaledeki topları görebilirsiniz. Surların denize inen kısmında, surların çevrelediği kapı ise, çok güzel bir kafeye açılmakta: Sqala (Cafe Maure). İçinde havuzlu yol olan kafede oturup bir şeyler içebilir ya da otantik atıştırmalıklarla açlığınızı yatıştırabilirsiniz. Burası akşam yemekleri için de çok şık bir seçenek.
Eski şehir, Kazablanka’daki en önemli turistik yerlerden biri ama başka Arap kentlerinin eski şehirleriyle karşılaştırıldığında sönük kalan, ben bunun daha iyisini görmüştüm diyeceğiniz bir yer. İçinde sebze, meyve, giyim, ucuz mutfak eşyalarından ince bakır işçiliği, dokuma, seramik eşyalara kadar bir sürü şey bulabilirsiniz. Sonra beyaz boyalı evler, çay evleri, kafeler, esnaf lokantaları var. Burada dolaşmak Kazablanka’nın günlük yaşantısı hakkında bilgi de veriyor. Sokaklar dar, pis, iç karartıcı; bariz bir yoksulluğu gözümüze sokuyor. Ara sokaklara girdikçe sefalet artıyor. Zaten ana yollarda dolaşın diye uyarı da var. Gerçi ben hem gece hem gündüz ara sokaklarına girdim, kayboldum, yolumu buldum, hafiften tırssam da kötü bir şeye tanık olmadım. Burada bir kaç yerel hamam da var, ben denemedim ama deneyenlerden öğrendim, giderken yedek iç çamaşırı götürün, çünkü don paça yıkanıyorsunuz, havlu verilmiyor, eşyalarınızda açık çekmecelerde tutuluyormuş. Ya da otantiklikten fedakarlık edip daha şık ve pahalı bir hamam bulun. Veya ne gerek canım hamama, kaplıcaya, Türkiye’de bunların alası var.
Birleşmiş Milletler Meydanı’ndan, Eski şehire girmeden Eski şehrin sur duvarları yanından Hassan II Bulvarı boyunca yürürseniz, yine bir çok hediyelik eşya satan dükkana rastlayacaksınız. Magnetlerden kitaplara bir sürü şey bulunabilir. Bu yol üzerinde Şehrin en lüks otelleri, kafeleri, dükkanları, lokantaları da yer almakta.
Bu caddeyi bir kesit kabul edersek sağ tarafında, şehirler arası otobüs terminali (Route Quiad Ziane) ve tren garının (Hmadi Bulvarı) yer aldığı yerleşim alanları mevcut. Buradaki en dikkat çekici yer, Mohamed V Bulvarındaki Marche Centrale; burası bizim hal gibi bir yer. 1917 yılında yapılan Mağribi tarzı bir kapıdan girilen alanda, sebze, meyve, deniz ürünleri satılıyor, ayrıca ucuz esnaf lokantaları da var. Bu lokantaları denedim, benim için sonuç hüsrandı. Gezmek için ilginç bir yer; gelen geçen ayak üstü iki istiridye yiyip öyle devam ediyorlardı yola, bizdeki midye dolma hesabı. Tezgahlarda çeşit çeşit deniz ürünlerinin yanında, meyveler, sebzeler, türlü hurma çeşitleri ve argan yağı bazlı ürünler de burada bulunabilir. O resimde gördüğünüz de, evet kaplumbağa ve evde beslemek için aldıklarını hiç sanmıyorum.
Birleşmiş Milletler Bulvarı’ndan denizin tam aksi istikametinde, şehrin içine doğru yürürseniz V.Muhammed Meydanı‘na varacaksınız. Burası yine Mağribi tarzın hakim olduğu 1936 yılı yapımı Belediye Binasına ev sahipliği yapmakta. Şehrin idari merkezi gibi. Ayrıca postane, adliye gibi başka yönetim binaları da mevcut. Burada ayrıca Parc de la Ligue Arabe (Arap Ligi Parkı) var, geniş, yemyeşil bir park. Aradan geçen bir yol ile La Casablancaise Parkı’ndan ayrılıyor. Arada da bir çok çay bahçesi var. Keyifli bir alan. Serinlemek, soluklanmak için doğru bir seçim.
Arap Ligi Parkının yanında Eglise Sacre Coeur (Kilise) var; 1930 yılı yapımı olan Kilise gotik ve art deco tarzlarının bir bileşimi. Parkın öbür tarafında ise 1956 yılı yapımı Eglise Notre Dame de Lourdes (Kilise) bulunmakta; isminden de anlaşılacağı üzere Fransa’nın burada büyük bir etkisi var. Ama şaşırtıcı olarak başka bir etki de Türkiye’den. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da gezdiğim eski Osmanlı coğrafyasına dahil yerlerde de rastlamıştım. Bence Türkiye’nin bu bölgede güçlü bir kültürel etki alanı var ama tabii bu Araplara benzemeye çalışan Türkiye’nin kültürü değil. Tam aksine müslüman olduğu halde seküler hayat tarzını benimsemiş Türkiye’nin kültürü onları etkiliyor. Bilmem hala Türkiye’nin böyle bir etkisi var mıdır? Neyse, hediyelik eşya dükkanlarının birinde dolaşırken satıcı çocuk Türk olduğumu anlayınca yanıma geldi, Türk olup olmadığımı sordu, evet deyince de elindeki kitabı gösterdi; pratik yoldan Türkçe öğretmeye yönelik bir kitaptı. Kazablanka’da bir dükkanda kendi kendine Türkçe öğrenmeye çalışan bir genç şaşırtıcı geldi tabii. Niye Türkçe öğrenmek istiyorsun diye sorduğumda, Türk televizyon dizilerini Türkçe izleyebilmek için, dedi. Buna benzer örnekler başka yerlerde de karşıma çıktı.
Bu bölge ayrıca şehrin ticaret merkezine açılıyor ve ikiz kuleler, ticari hayatın merkezi konumunda ama bu kuleler, bizim çok katlı rezidansların yanına bile yaklaşamayan boyutlarda. Hemen yakında ise (İbrahim Rudahi Bulvarı) art deco tarzındaki Villa des Arts ise çağdaş Fas sanatına ayrılmış bir müze. Önünden geçip gittim.
Aynı bölgede yer alan Le Habous ise muhtelif mağazaların toplandığı bir alan. Hediyelik eşya seçimi için çok iyi bir seçim olabilir. Burada 1920’lerde Pertuzio kardeşler tarafından yapılan Saray da yer almakta. Şehrin daha da içeri kısmı, oto sanayi bölgesi havasında; karışık, kirli, kaba…
Artık Okyanusa ulaşma zamanı geldi ama önce bir yemek molası. Marche Central vardı ya, onun arkasında L’Etoile Lokantası’na gidiyoruz. Lokantanın içi, otelim gibi otantik, tam bir mağribi havasında. Yemekler lezzetli, fiyatlar makul; bir turistin mutlu rüyası. Ben önce hariri çorbasını denedim; kuzu etli, bir sürü baharat ve sebze eklenerek yapılan bir çorba. Sonra da tajin. Bizim güvece benzeyen ve adını içinde servis edilen huni şeklinde kapağı olan toprak kaptan alan tajin, sığır eti, kuzu eti, tavuk eti ya da balıkla (orijinalinde kömür ateşinde) hazırlanabiliyor. Yemeğe etin türüne göre badem, kuru erik veya üzüm, zeytin, limon konulabiliyor. Ben erik, kaysı, bademli dana etli tajin tercih ettim. Denemekte fayda var.
Evet, yemekten sonra, önce II.Hasan Cami’si ve sonra nihayet deniz kenarı, yani Corniche, Anfa ve Ain Dyab Plajı var sırada. Şimdiye kadar şehri yürüyerek gezdik ama artık bir araca binmek zamanı geldi. Elbette yürüyebilirsiniz, Corniche ve Anfa’ya ben yürüdüm ama yorucu olabilir. Şehirde taxi petite denilen minik araçlar var, onlarla rahatça gidebilirsiniz. Ayrıca Birleşmiş Milletler Meydanı’ndan Ain Dyab Plajına giden tramvaylar da mevcut, biletler duraktan alınabiliyor.
Limandan ya da Eski şehirden batıya doğru, Muhammed Bin Abdullah Bulvarı boyunca yürürseniz görkemli II Hasan Camiine varırsınız. Burası neredeyse şehrin denizle buluştuğu ilk nokta. Mekke ve Medine’dekiler dışında dünyanın en büyük camisi olarak kabul edilen II Hasan Camii 1994 yılında tamamlanmış; iç mekanı 25000, dış mekanı 80000 kişi kapasiteliymiş. Minareler 210 metre yükseklikte olup tepesindeki lazer yeşil ışık kıbleyi gösteriyormuş. Caminin iki kapısı var, denize bakan kapı saray maiyetine aitmiş. Cami bizdekiler gibi yuvarlak, kıvrımlı hatlara sahip değil, sert, dik, kare şekiller hakim. Neredeyse Mağribi gotik diyeceğimiz bir tarzı var (O neyse, artık) ama Cami bütününde, Arap tarzı kendini hemen hissettiriyor. Cami kulesi görkemli, tepesindeki üç topun altın olduğuna dair rivayetler var. Caminin içi de dışı da çok etkileyici, Mağribi mimarisi ve el işçiliğinin en usta örneklerini burada görebilirsiniz. Turkuaz çinilerle bezenmiş dış cephe, Caminin görkemine ayrı bir estetik de katıyor;
Caminin içi de ince ince işlenmiş taş oymacılığıyla insanı büyülüyor. İçerideki muhtelif mukarnas bezemeleri uzun uzun seyredilecek güzellikte. Ve en önemlisi Caminin tepesi de kısmen açılabilir olduğundan havalandırması gayet iyi; Buranın Fas’ta gayri müslümlerin girebildiği tek cami olduğu yazılı ama ben gittiğimde cübbeli, sarıklı, ak sakallı bir adam asasını yere vura vura Müslüman mısın?, diye sorguya çekti beni. Sorgu sual kısmından sonra içeri alındım. Belli ki rehberli turlar dışında içeri Müslüman olmayanları almıyorlar ya da o an bana ‘göründüler’ ama ben içeri girme telaşında, anlayamadım olayı.
Yoldan devam ederseniz bir deniz fenerine varacaksınız. Bu yol da hem sefalet hem şaşaa var. Bir yandan gecekondular, çöp toplayan göçerler var, bir yandan da kapıları sımsıkı kapalı lüks lokantalar.
Ama burası Kazablanka’nın belki de en hareketli bölgesinin başlangıcı; bizim Kordon boyuna tekabül eden La Corniche…Pek gösterişli olmayan alış veriş merkezleri yanında şık lokantalar, kafeler, denize girmek için beachler, klüpler yol boyu size eşlik edecek. Yol sizi Alfa’ya getirecek; arka bölgesinde hipodrum, futbol sahası olan bu semt lüks villalara, şık kafelere, lokantalara ve gece klüplerine ev sahipliği yapıyor; gecelere akmak isteyenler buraya gelecek.
Ve nihayet Ain Dyab… Kazablanka’nın gerçekten okyanusa kavuştuğu yer; uçsuz bucaksız bir sahil. Geniş bir deniz çizgisi olan plajda, biraz da mevsimden olsa gerek, güneşlenenden çok futbol oynayan gençler vardı. Adeta bir futbol antreman bölgesi gibiydi. Artık başımıza gözümüze top gelir korkusunu bir yana bırakıp biz de sahilin keyfini çıkardık. İstenirse kıyıdaki kafelerde oturup daha güvenli bir şekilde manzaranın keyfi de çıkarılabilir tabii. Denize giren neredeyse hiç yoktu, sanırım çok tekin bir yer değil burası, ne de olsa okyanus ve akıntı kıyı da bile çok kuvvetli olsa gerek. Zaten sahil çizgisi o kadar geniş ki, denize girebilmek için yürürken insan yorgun düşer. Ain Dyab’ta şık malikaneler bulunuyor, burası şehrin sayfiyesi gibi bir yer.
Akşam oldu, artık kafamdaki yere gitme zamanı. Elbette burası, Kazablanka’yı bu kadar popüler hale getiren filmin can alıcı noktası (Ilsa, mahsun gözlerle yalvarırcasına Sam’e ‘Play it once Sam’dediği yer): Rick’s Cafe. Rick’s Cafe eskiden Birleşmiş Milletler Bulvarındaymış, sonra Eski Şehrin denizle buluştuğu yere taşınmış, 2004’ten beri burada, Sour Jdid Bulvarı üstünde. Tabii burası orijinal Rick’s Cafe değil, 1942’de Hollywood’ta filmler stüdyoda çekildiği için bu da Kazablanka’daki taklit Rick’s Cafe ama her şey düşünülmüş.
Sam’in piyanosu bile. Atmosfer o kadar sahici ki, insan kendine bir çeki düzen veriyor; orada hepimiz Humphrey Bogart oluyoruz, hepimiz Ingrid Bergman. Yok, aslında Ingrid Bergman rolü kapılmış durumda, üzgünüm hanımlar ama Kafe’de her gece belli bir saatte o döneme ait olduğunu düşündüğüm elbiseleriyle Kafenin işletmecisi ya da sahibesi bir hanım masalar arasında süzülürcesine dolaşarak hal hatır soruyor; Ingrid Bergman rolünü kimseye kaptıracak gibi değil. Kafe içinde sürekli Kazablanka filminin oynadığı bir bölüm de var. Yemekler ise gayet güzel, fesli garsonlar büyük bir özenle sunuyor yemekleri. Ben Kafenin kendi kokteyli ile başlayıp lavanta-bal-badem soslu keçi peynirli kroket aldım, sonra kuzu pirzola ve nane çayıyla yemeği bitirdim. Gayet memnun kaldım.
Nane çayı, Fas’ta özel bir öneme sahip. Gümüş, kurşun, emaye çaydanlıklarda demlenerek servis ediliyor ve çayın havalanması için bardağa yukarıdan boşaltılıyor. Nane filizlerine portakal çiçeği ya da çam fıstığı eklenerek de hazırlanabiliyor. Genelde renkli küçük (silindirik) cam bardaklarda sunuluyor.
Akşamları Corniche’in çılgın eğlence hayatı bizim yaşımızı zorladığı için genelde Birleşmiş Milletler Meydanı’ndaki kafelerde oturuyoruz. Gençler giyinip kuşanıp gecelere hazırlanmışlar, dolaşıyorlar. Sokaklarda dolaşan insanların bazılarının elinde bir tas, içinde de salyangozlar görüyorum. Burada akşamları, seyyar satıcılar tezgahları üstünde bir tüp, tüpün üstünde içi salyangoz dolu bir kazanla dolanıyor. İnsanlar küllahlara doldurdukları haşlanmış salyangozları yiyerek dolaşıyorlar. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak, deyimi tam burası için geçerli galiba. Sanırım bir Fransız mutfağı tadının Fas tarzına uyarlanması bu.
Elbette sadece Corniche veya Ain Dyab’ta değil, şehrin merkezinde de eğlenecek, bir iki içki içilecek yerler var. Ama merkezdeki barların sadece kapısı açık, diğer her tarafı kepenklerle kaplı. İlginçtir, bir akşam bu barlardan birinde, bira şişesi koleksiyonu yapan bir arkadaşım için içtiğim biranın şişesini alıp alamayacağımı sordum, ortalık birden karıştı. Arapça o bir şey dedi, bu bir şey dedi. Neyse, yabancı olduğumuz belli, Türk olduğumuzu da anladıklarında ortam samimileşti, meğer boş bira şişelerin bar dışına çıkarılması gayri resmi bir kural olarak yasakmış, çünkü millet kavgada birbirinin kafasında kırıyormuş. Burada Türk olduğunuzu öğrendiklerinde, genelde olumlu bir hava oluşuyor, onlar da Türkiye ile ilgili ne biliyorlarsa döktürüyorlar; futbol takımları, politikacılar, şarkıcılar ama istisnasız kimle konuştuysam hepsinin ortak söylediği bir isim Atatürk’tü. Kazablanka’da Türkler ve tabii ki dönerciler de mevcut ama Fas yemekleri zaten bizim yemeklerden çok farklı değil, biraz daha meyve katkılı sadece.
Gelelim şehrin sırlarına… Bu barda geçen gece kaynaştığımız şehrin yerlilerinden öğrendiğime göre, yalnız bir kadın turistin taciz edilme olasılığı çok yüksekmiş, bu daha çok şans deneme, asılma şeklinde oluyormuş. Yalnız erkek turistler için ise bazı barlar varmış. Bizim Ankara-Ulus türkü barları kıvamında lokanta-bar-kafe karışımı yerlermiş ve içeride amerikan barda yalnız oturan kadınlar da varsa eh o zaman beyefendiler buyursunlar gelsinlermiş… Ne olur ne olmaz, giriş kolay da çıkış zordur böyle yerlerde, ben size bar ismi vermeyeyim, siz isterseniz kendiniz bulun ama hani yemek yediğim L’Etoile vardı ya, oralara biraz daha dikkatli bakın.
Gezdik, dolaştık, yedik, içtik, peki Kazablanka’dan ne alacağız? Hediyelik eşyalar için de en iyi yer Birleşmiş Milletler Meydanı. Oradaki dükkanları zaten siz göreceksiniz; hepsi de kendilerinin Turizm Bakanlığından özel sertifikaları olduğunu söyleyecektir. Doğrudur belki de ama eşyalar genelde hep aynı. Seramik tabak çanaklar, metal objeler, berberi kilimleri, otantik desenli magnetler, anahtarlıklar, yarı değerli taşlardan mücevherat… Aynı bölgede bu eşyaları daha özgün halde üreten dükkanlar da var. Artık hangisi hoşunuza giderse. Ve tabii hurma ile argan yağı ve yağ mamulü sabunlar, kremler, kozmetik ürünleri de mevcut.
Ben Kazablanka’ya beş günlük bir süre için gittim (bir günü Rabat’ta geçti), fazla geldi. Kazablanka bence Fas’ta başka şehirleri gezmek için gelindiğinde varış-kalkış noktası olarak kullanılacak ve 1,5-2 günde gezilecek bir şehir. Bazı tanıtım yazılarında Fas için, Endülüs’ün kaynağı falan diyorlar; yalan… O, Arap kültürü ile İberik tarzın harmanlandığı farklı bir şey. Yani Kazablanka özelinde, Fas genelinde, ‘zil, şal ve gül’ estetiğini bulmanız zor, burada bulacağınız başka şeyler var, aynı değil ama bunlar da güzel.
Kısacası, Kazablanka tek başına tatil destinasyonu olarak seçilecek bir yer değil. Hele ikinci kez gelinecek bir yer hiç değil. Bu nedenle, şehir ile özdeşlemiş filmin iç burkan sahnesini biraz değiştirerek söylüyorum: ‘Bir daha çalma Sam’.
Güney Afrika, doğal güzellikleri ve vahşi yaşamıyla dünyanın en etkileyici destinasyonlarından biridir. Ülkede 4 milyon hektardan fazla alanı kaplayan 19 milli park bulunuyor. Bizim rotamız ise bu parkların en ünlüsü olan Kruger Milli Parkı.
Kruger Milli Parkı Hakkında Genel Bilgiler
Kruger Park, Güney Afrika’nın iki eyaleti olan Limpopo ve Mpalanga’ya yayılmış devasa bir alanı kaplar. Mozambik’teki Limpopo Milli Parkı ve Zimbabve’deki Gonarezhou Milli Parkı ile sınırda birleşerek, Büyük Limpopo Transfrontier Parkı adı altında entegre bir şekilde yönetiliyor. Bu entegrasyon, vahşi yaşamın korunması ve sınır ötesi ekosistemin sürdürülebilirliği açısından büyük önem taşıyor.
Kruger, Güney Afrika’nın en eski ve flora-fauna açısından en zengin milli parkıdır. 1898 yılında Sabie Nehri Av Rezervi olarak kurulmuş, 1926’da ise milli park statüsüne kavuşmuştur. Park, güneyden kuzeye 350 km, doğudan batıya ise 65 km uzanan devasa bir alana yayılıyor. Toplamda 20 bin kilometrekarelik bir alanı kaplayan park, Mozambik ve Zimbabve sınırında yer alıyor. Yılda 1 milyondan fazla ziyaretçi ağırlayan Kruger, vahşi yaşam tutkunları için bir cennettir.
Kruger Park’ta Ziyaret İçin En İyi Zaman
Parkta yaban hayatını gözlemlemek için en uygun zaman bölgenin kış mevsimidir (haziran-ağustos). Bu dönemde yağışlar azalır, çalılar kurur ve yapraklar seyrekleşir. Bu da hayvanların görünürlüğünü artırır. Ayrıca hayvanlar, su ihtiyaçlarını karşılamak için nehir kenarlarına toplanır. Kışın sıcaklıklar gece 8-12°C, gündüz ise 26-28°C arasında değişir. Biz ise ilkbahar sonu-yaz başlangıcında (eylül-kasım) parkı ziyaret ettik. Bu yağışlı mevsimde etraf yemyeşildi. Aynı zamanda hayvanların doğum mevsimi olduğu için yavruları gözlemlemek mümkün olabiliyor. Sıcaklıklar 16-34°C arasında değişiyor.
Konaklama Seçenekleri
Kruger Park’ta her bütçeye ve zevke uygun konaklama seçenekleri bulunuyor. Safari çadırları, kamp alanları, bungalovlar, kulübeler, villalar ve lüks konaklama tesisleri gibi çok sayıda seçenek mevcut. Parkın 9 giriş kapısı var ve her ziyaretçi girişte bir koruma ücreti ödemek zorunda.
Biz, Skukuza Kamp Alanında Kruger Gate Lounge’da konakladık. Skukuza, Kruger Park’ın güneyinde yer alan en eski, en büyük ve en popüler kamp alanıdır. Kruger’in başkenti olarak nitelendirilen Skukuza’da 3 müze, bir kütüphane, mağazalar, restoranlar, yüzme havuzları, golf sahası, banka, postane ve karakol gibi olanaklar bulunuyor. Ayrıca 10’dan fazla safari rotasıyla ziyaretçilere unutulmaz bir deneyim sunuyor.
Ulaşım
Kruger Park Johennesburg’a 400 km uzaklıktadır, özel araç ile yolculuk 4,5-5 saat sürüyor. Uçakla Johennesburg Skukuza Havalimanından Kruger Mpumalanga Havalimanına uçulabilir.
Kruger Park’ta Safari Deneyimi
Kruger Park’ta safari yapmak, vahşi yaşamı yakından gözlemlemek için eşsiz bir fırsattır. Parkta ‘Büyük Beşli’ olarak adlandırılan aslan, fil, gergedan, leopar ve buffalo görmek safari deneyiminin en heyecanlı anları.
Filler parkta en sık karşılaşılan hayvanlardan biri. Devasa boyutları ve ikonik hortumlarıyla dikkat çekiyor. Türleri tehdit altında olan leoparlar, parkta nadir görülen hayvanlardan. Şanslıysanız onları görebilirsiniz. Ormanların kralı olarak bilinen aslanlar, parkta yaklaşık 2000 bireylik bir popülasyona sahip. Ancak avlanma alışkanlıkları nedeniyle gözlemlenmeleri zor. Kaçak avlanma nedeniyle popülasyonları azalan gergedanlar, özellikle geleneksel tıpta kullanılmak üzere avlanıyor. Parkta siyah gergedan sayısı 200, beyaz gergedan sayısı ise 2500 civarında. Afrika mandası olarak da bilinen buffalolar parkın en büyük ve en vahşi hayvanlarından biri. Gruplar halinde yaşıyorlar ve aslanlar bile onlara saldırmaktan çekiniyormuş.
Parkın Doğal Zenginliği
Kruger Park, sadece hayvanlar açısından değil, bitki örtüsü ve arkeolojik zenginlikleriyle de dikkat çeker. Parkta 150’den fazla memeli, 500’den fazla kuş türü, 100’den fazla sürüngen, 100’e yakın amfibi ve balık türü, 200’den fazla kelebek türü ve 350’den fazla örümcek türü bulunuyor.
Ayrıca parkta 100-300 bin yıl öncesine ait 300’den fazla arkeolojik alan insanlık tarihine ışık tutmaktadır. Bu alanlar, insanlığın en eski atalarının Homo Erectustan Homo Sapiense kadar insan türünün yaşamına dair kanıtlar sunuyor. Ayrıca parkta Erken ve Orta Çağ döneminden kaya sanatı örnekleri bulunuyor.
Avrupalıların Kruger Parkı’na gelişi 1838 yılına kadar uzanıyor. Bu alanın milli park olarak düzenlenmesi 1926 yılında Paul Kruger’in çabaları ile olmuş.
Parkın bitki örtüsü çalılar, dikenli söğüt benzeri ağaçlar ve mopane ağaçlarından oluşuryor. Ayrıca meyvesinden yapılan içkisi popüler olan marula ağacı da bu parkta yetişiyor.
Ayrıca termit (beyaz karınca) höyükleri de dikkat çekici. Boyu 7 metreye kadar uzanabilen höyükler eko sistem için yarar sağlıyormuş.
Son Söz
Kruger Milli Parkı, doğa tutkunları, vahşi yaşam meraklıları ve macera severler için unutulmaz bir deneyim sunuyor. Büyüleyici manzaraları, zengin flora ve faunası, tarih öncesi kalıntıları ve konforlu konaklama seçenekleriyle Kruger, Afrika’nın en önemli destinasyonlarından biridir. Eğer bir daha safari deneyimi yaşama şansınız olmayabilir düşüncesiyle hareket ediyorsanız, Kruger Park kesinlikle listenizin başında olmalı!
Busan, Güney Kore’nin başkenti Seul’den sonra ikinci büyük şehri, ülkenin ve Asya kıtasının önemli liman şehri. Güney Kore’yi tanımak isteyen gezginler öncelikle yönünü başkent Seul’a çevirirken, Busan daha az tanınır gibi görünmekle birlikte aslında çok turist çeken bir şehir.
Busan ülkenin güneydoğusunda, Japon Denizi kıyısında Japonya Adası’nın kuzeybatısında yer almaktadır. Busan muhteşem plajları, deniz sporları yapma imkanları, deniz ürünleri ile ilgi çekmesinin yanı sıra dini, kültürel varlıkları ile ziyaretçilerine farklı renkler sunmakta. Biz sakura mevsiminde Japonya’yı bir baştan bir başa dolaşmak için plan yapmaya başlamıştık. Uzakdoğu’nun en doğusuna ulaşırken Japonya’ya yakın ülke Güney Kore’yi görmeden olmaz diye düşündük.
Güney Kore’de başkent Seul’un yanı sıra ülkeyi daha yakından tanıyabilmek için metropol dışında ülkenin farklı coğrafyalarını da görmek istedik. Busan’ın Japonya Adası’nın karşısında olduğunu görünce hem Busan’ı gezmek hem de Japonya’ya Japon Denizi’nden gemi ile geçerek değişik bir deneyim yaşamak istedik. Bu mevsimde deniz tatili söz konusu olmadığından, şehrin tarihi ve turistik yerleri için Busan’da 2 günün yeterli olacağını düşündük. Ancak Japonya’ya geçeceğimiz gemiye planladığımız tarihten üç gün sonra binmek zorunda kalınca Busan’da iki gün yerine beş gün geçirdik. Bu süre bize çok iyi geldi ve Busan’ı tam anlamı ile doya doya gezdik.
Ulaşım
Busan’a Türkiye’den direkt uçuş bulunmamaktadır. Seul’den Busan Gimhae Havaalanı’na uçulabilir. Havaalanı şehir merkezine 27 km uzaklıkta. Busan Güney Kore halkı için de tatil şehri olduğu için sık tren ve otobüs seferleri bulunmakta. Eğer hızlı tren ile yolculuk yaparsanız 2,5 saat ve Busan Tren İstasyonu şehir merkezinde. Biz cuma günü son dakika bilet aradığımız için tren ile gitme şansını kaçırdık. Bu nedenle tek seçeneğimiz olan otobüs ile ulaştık Seul’den Busan’a. Otobüs fiyatları trene göre daha düşük ancak yolculuk 6 saat sürüyor ve dezavantajı otobüs terminali şehir merkezinden uzakta. Bu nedenle şehir merkezine ulaşmak için yüksek bir taksi ücreti ödedik.
Busan şehir merkezinde gelişmiş bir metro sistemi var. Ayrıca birçok yere otobüsler ile de ulaşılabiliyor. Biz daha az metro daha çok otobüs kullandık bazı yakın mesafelerde de taksi ile ulaştık. Üç kişi olunca taksi fiyatları da yüksek gelmedi.
Gezelim Görelim
Busan orta büyüklükte bir şehir beş gün içinde görülmesi gereken bir çok yeri rahat rahat dolaşabildik. Birlikte gezmeye başlayabiliriz.
Kore Şehitliği
Busan’da ilk ziyaret ettiğimiz yer bizim için özel anlamı olan Kore Şehitliği oldu. Birçok kişi gibi biz de Busan’a ulaşana kadar Kore Savaşı şehitliğinin bu şehirde olduğunu bilmiyorduk.
Kore Savaşı, 1950 yılında başlayan Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki savaş. Bu savaşta Güney Kore’nin yanında yer alan Birleşmiş Milletler Savaş Gücü arasında yer alan Türkiye bu kadar uzak ülkeye askerlerimizi gönderdi. Askerlerimiz Güney Kore toprakları için üç yıl savaştı. Bu arada bizim askerlerimiz bu kıtada neyin savaşını verdi diye düşünmekten de kendimizi alamıyoruz. Ancak bu savaş sonrası Türkiye Nato üyesi ülkeler arasına alındı. Birleşmiş Milletler bu savaşta hayatını kaybeden askerler için Kore Anıtsal Mezarlığı yaptırmış. Bu kutsal alan 11 ülkeden 2319 şehidin ebedi istirahat yeri. Savaşta İngiltere’den sonra en büyük kayıp Türk askerlerinden olmuş, 721 can kaybetmişiz bu topraklarda, şehitlerimizin 462’si burada yatıyor. Bu özel şehitliğe bölgeye giden şehir içi otobüs ile ulaştık. Geniş bir alanda düzenlenmiş, bakımlı mezarlığın giriş kapısının hemen sağındaki anma salonunda video ve filmlerle savaş anlatılıyor. Kapıdaki görevli hangi ülkeden geldiğimizi sordu ve bize 10 dakikalık bir Türkçe film gösterisini hazırladı. Etkileyici, hüzünlü bir anlatım dinledik. Mezarlıkta sembolik alan, mezarlık alanı ve yeşil alanlar düzenlenmiş. Türk askerlerinin kabirleri başında atalarımızı rahmet ile andık. Mezarlıkta anma duvarında savaşta hayatını kaybeden 40.896 askerin adı yazılı ve anma duvarının yanında sürekli yanan ateş şehitlerin anısını yaşatıyor.
Busan Müzesi
Kore Anıt Mezarı ziyaretini planlarken şehitliğin çevresindeki görülecek yerlerin arasında Busan Müze’sinin şehitliğin yanında olduğunu gördük. Her şehir gezisi bizim için aynı zamanda tarih ve kültür gezisidir. Busan’ın önemli müzesinin şehitliğin yanında olması bizim için kaçırılmaz bir fırsat idi. Şehitlik ziyaretimiz sonrası hemen müzeye daldık diyebilirim.
Busan Müzesi Busan kültürü ve tarihini temsil eden değerli eserlerin sergilendiği şehrin en önemli müzesi. 1995 yılında açılan müzede tarih öncesi dönemden modern zamana kadar çok özel parçalar sergilenmekte. Ülkenin Krallıklar dönemi, Japonların şehirdeki hükümranlığı dönemleri hakkında müzede fikir sahibi olduk. Busan’ı ziyaret edenlere Kore tarihini, kültürünü daha iyi anlayabilmeleri için bu müzeyi ziyaretlerini öneririm.
Müzenin çıkış kapısında karşımıza çıkan park çok güzel düzenlenmişti. Hele sakura zamanı pembeler, morlar kaplı ağaçlar arasında nefeslendik, ayrılmak istemedik o ortamdan. Müzeye metro ile ulaşmak için Daeyeon İstasyonu’nda inmeniz gerekiyor. Otobüs ile ulaşılmak istenirse UN Rotary durağında iniliyor. Zaten Türk gezginler için adres kolay önce Kore Şehitliği’ni gezip hemen çıkışında bu güzel müzeye zaman ayırabilirler.
Jagalchi Balık Pazarı
Busan’ın en özel yerlerinden biri Jagalchi Balık Pazarı. Bu pazar Kore’nin en büyük balık pazarı. Adını bile duymadığımız deniz ürünlerinin satıldığı balık pazarı gerçekten çok ilginç. Pazarın birinci katında tüm deniz ürünleri tezgahlarda veya büyük cam akvaryumlarda canlı canlı sergileniyor. Birinci katta basit masalar ve sandalyeler yer alıyor. Canlı deniz ürünlerinden seçip masanıza servis yapılmasını isteyebilirsiniz. Çok katlı binanın üst katlarında da restoranlar bulunuyor ürünlerinizi burada seçip oralarda da yemeği tercih edebilirsiniz. Biz bu kadar çok çeşitten, camların arkasında suyun içinde hareket eden kocaman istakozlar, yengeçler, ahtopatlar ve henüz tanışmadığımız canlılara büyülenmiş gibi bakakaldık. Tabii sonra özellikle sipariş verdiğimiz farklı lezzetleri tattık. Bu pazarın özelliği akşam 7 de kapanması. Biz ilk gün programımıza almıştık balık pazarını ancak oraya saat yediye doğru ulaşınca içeriye giremedik. Tabii bu ürünleri tatmadan olmaz diyerek ikinci gün erken saatlerde masamıza yerleştik.
Gamcheon Kültür KöyüGamcheon Kültür Köyü, Busan’ın en ilginç ve en çok turist çeken yerlerinden biri. Kuruluş amacı çok farklı olmasına rağmen bugün farklı bir anlam kazanmış. Kore Savaşı sırasında Taegeukdo dininden dört bin mülteci bölgeye gelmiş ve kendilerine ev yapmışlar. Aslında yerleşenler fakir mülteciler ve evler de bir iki katlı basit yapılar. Evler bir yamaca kurulmuş, lego evleri gibi üst üste daracık sokaklara sıralanmış.
Üniversite öğrencilerinin öncülüğünde Kültür Bakanlığı’nın desteği ile 2009 yılında bölge restore edilmeye başlanmış. Evler yeniden tasarlanmış, rengarenk boyanmış, duvar resimleri heykellerle süslenmiş. Sanat atölyeleri, kafeler, otantik hediyelik eşya dükkanları açılmış. Hatta köye küçücük bir müze bile yapılmış. Ücretsiz gezilebiliyor.
Biz köyü sokak sokak dolaştıktan sonra en yüksek alana sıralanmış kafelerden birinde köy manzarasına karşı kahvelerimizi yudumladık. Köye ulaşmak tabii biraz telaşlı oluyor. Toseong Metro İstasyonu civarında köye giden otobüslere binebilirsiniz.
Haedong Yonggungsa TapınağıBusan’da çok sayıda Budist tapınak bulunmakta. Biz bunlar arasında en önemli olan iki tapınağı özellikle ziyaret etmek istedik. Birinci sırada Haedong Yonggungsa’ı sayabiliriz. Genellikle tapınaklar yüksek yerlere yapılırken bu tapınak deniz kenarında kayalıkların üzerine konumlanmış. Tapınak Busan’da Buda’ya adanmış üç kutsal tapınaktan biri. Tapınak ilk kez 1376 yılında önemli bir Budist öğreticisi Naong tarafından yaptırılmış. Tapınak Japonların Busan’ı istilası sırasında çıkan yangında zarar görmüş. 1930’lu yıllarda yeniden yapılmış, en son 1970 yılında büyük bir renovasyon geçirmiş. Bugün yerli yabancı çok fazla ziyaretçi çeken tapınak sürekli kalabalık. Dualar edenler, renkli, süslü kağıtlar yazılan dilekleri asanlar, heykeller arasında huşu içinde dolaşan yerel halk veya bizim gibi merakla çevreyi inceleyen turistler arasında dolaşıyoruz.
Tapınağa Osiria İstasyonu veya Haeundae İstasyonu’nda inip istasyon çıkışında 1001 nolu otobüs ile ulaşılıyor. Otobüsler sık olmakla birlikte biz metro çıkışında taksiye binmeyi tercih ettik.
Beomeosa Tapınağı
Busan’ın en önemli ve en büyük tapınağı Beomeosa Tapınağı. 678 yılında inşa edilen tapınak, Geumjeong Dağı’nın yamacına kurulmuş, yeşillikler içinde sakin, huzurlu bir ortam sunuyor ziyaretçilerine. Beomeosa Tapınağı ziyaretçilerin konaklayarak daha uzun zaman geçirebildikleri bir tapınak. Biz bir akşam üzerinde bu tapınağı ağır ağır dolaştık.
Busan Tower
Busan parkları ile de renkli bir şehir. Şehir merkezinde Yongdusan Parkı içinde Busan Kulesi yer almakta. 1973 yılında yapılan 120 metre yükseklikteki kulenin en üstüne asansör ile çıkılabiliyor. En yüksek noktada bir kafe de bulunmakta. Zemin katında da kafe ve hediyelik eşya dükkanları yer almakta. Kule, Seul kulesi kadar şehre hakim olmasa da kulenin en üstüne çıkmadan da şehrin manzarasının görüldüğü bir bölge. Busan da zamanı olanlar uğrayabilir.
Nampodong Bölgesi
Busan Tower sonrası yürüyerek Nampodong bölgesinde şehrin ruhunu yakından yaşayabilirsiniz. Şehrin renkli hareketli bölgesi, BIFF yürüyüş bölgesi, çok sayıda dükkanların, restoranların kafelerin olduğu bölgede dolaşılabilir.
Uluslarası Film Festivalinin yapıldığı bölge de Busan’ın ilgi gören bir alanı. Gündüz hareketli olan bölgede akşamları da sokaklarda kurulan tezgahlarda sokak lezzetlerini tadabilirsiniz. Biz bir akşam bu sokaklarda dolaşarak, tezgahlarda yerel ürünleri tattık.
Çin Mahallesi
Busan’da son gece kaldığımız otel civarında olduğu için bir akşam Çin Mahallesini gezebildik. Çin Mahallesi Busan Tren İstasyonu’na yakın. Bu mahalle 1884 yılında bölgeye yerleşen Çinli tüccarlar tarafından yerleşim yeri olarak oluşturulmuş. Mahalleye girerken geleneksel Çin figürlerini taşıyan bir kapı karşılıyor ziyaretcileri. Mahallede birkaç Çin Tapınağı, Çin Restoranları ve dükkanlar yer alıyor. Birçok ülkede Çin mahallesi gezdim Busan’daki çok geniş bir alana yayılmış değil yine de farklı bir kültür olarak gezmek isteyebilirsiniz. Biz bu mahallede dolaşınca akşam yemegimizde de buradaki Çin lokantalarından birinde yemeyi tercih ettik.
Busan Plajları
Busan Güney Kore’nin liman şehri, diğer yandan plajları ile ünlü bir şehri. Biz şehri beş günde rahat rahat gezdik ancak özellikle mevsim nedeni ile deniz, güneş tatili yapamadık. Şehirde birden çok plaj bulnmakta. Haeundae Plajı kumlu sahili, sığ denizi ile şehrin popüler, hareketli plajı. Gwangalli Plajı, Songjeong Plajı, Dadaepo Plajı, Songdo Plajlarında deniz keyfi yanında, sörf de yapılabliyor. Hatta bazılarında teleferiğe binmek gibi değişik aktiviteler de yapılabiliyor.
Busan Port
Bizim Busan gezimiz Busan Port’da tamamlandı. Busan Port modern, büyük hareketli bir yer. Burada şehrin deniz ticareti tarihini anlatan bir müze de bulunmakta. Limanın kıyısında yürüyerek hareketli deniz trafiği izlenebilir, kıyıdaki restoranlarında deniz ürünleri tadılabilir. Bizim için liman Japonya’ya geçecek gemimiz Queens Beetle’a binmek için geldimiz bir nokta idi. Rahat bir gemi ile konforlu bir yolculuk yaptık Japon Denizi’nde.
Son Söz
Güney Kore gezimizde önceliğimiz başkent Seul olsa da, seçtiğimiz ikinci şehir Busan bizim için Japonya’ya geçmek için bir durak, deniz tatili de yapmayacağımız için çok şey beklemediğimiz bir şehir idi. İki gün kalmak üzere geldiğimiz şehirde beş gün geçirdik ancak şehir bize beklentimizin üzerinde deneyimler sundu. Sevimli şehirde keyifli zaman geçirdik, çok lezzetli deniz ürünleri tattık.
Almanya Romantik Yol rotasında Alp Dağları eteklerinde, Orta Çağ dokusu korunmuş şehirler, kasabalar ve köylerde bazıları UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer alan şatolar, saraylar, kaleler, kiliseler, katedraller karşılıyor gezginleri. Orta Çağ’ın parke taşlı sokaklarında sevimli, renkli evleri, uçsuz bucaksız şarap bağları, rengarenk çiçeklerle dolu doğası ve tarihi dokusu arasında dolaşırken, modern dünyadan uzak, bir anlamda çocukluğumuzun masal dünyasında dolaştırıyor Romantik Yol.
II. Dünya Savaşı’nda Hitler Almanya’sının ağır yenilgisi sonrası Almanya turistler için ilgi çeken bir ülke olmaktan iyice uzaklaşmış idi. Savaş yaralarını saran ve ekonomisini düzeltmek isteyen Almanya, 1950’li yıllarda ülkeye turist çekme çabaları içerisinde Romantik Yolu tanıtacak politikalar uygulamaya başladı.
Bu politikalar sonucunda, Almanya Bavyera bölgesinde yer alan Orta Çağ kasabalarını tarihi dokusunu koruyarak, doğası ile ön plana çıkartmayı ve turizm için çekici bir bölge haline getirmeyi başardı. 18.yy’da yaygın olan romantizm akımı sanatçılarının bu bölgedeki köylerde yaşayıp, eserlerini üretmelerinden esinlenerek güzergaha Romantik Yol ismi verilmesi de bu başarıda önemli bir rol oynamıştır.
Bu şehir ve kasabaların bazıları II. Dünya Savaşı’ndan fazla zarar görmeden çıkarken, bazıları bombalamalar ile ağır hasar görmüştür. Hasar gören yerler de başarılı restorasyonlar ile Orta Çağ dokusuna kavuşturularak savaşın izleri silinmiş.
Würzburg-Füssen arasındaki yaklaşık 400 km’lik Romantik Yol rotasında Orta Çağ’dan bu yana yerleşim olan 28 köy, kasaba ve şehrin hepsi birbirinden özel.
Yılda 3 milyon ziyaretçi çeken Romantik Yol, bizim için de iyi ki gittik gördük dediğimiz ve paylaşmaya değer bulduğumuz bir rota oldu.
Gelelim bizim Romantik Yol planlamamıza. En iyi planlamayı yapabilmek için zihnimizde bir çok soru ile çalışmalara başladık. İlk sorumuz gezi nereden başlayıp nerede sonlanmalı idi. Bloglarda yaptığımız okumalar ile bu sorunun cevabını kolaylıkla bulduk. Kuzeydeki Würzburg’dan başlayıp güneydeki Füssen’e kadar yol alınabileceği gibi tam tersine güneyden kuzeye Füssen’den başlanıp Würzburg’da da son bulabilirdi. Bir yazıda okuduğumuz, gezi kuzeyden başlayıp, Füssen’de bölgenin görkemli şatoları ile bitirilirse lezzetli yemeğin harika bir tatlı ile sonlanması gibi bir duygu uyandığı benzetmesi ilgimizi çekti ve rotanın kuzeyden başlaması kararını aldık. Bu durumda Würzburg’a en yakın havaalanı Frankfurt’a uçulacak ve dönüş Münih’ten olacaktı.
Gelelim diğer açıklığa kavuşacak sorulara; hangi mevsim ve ne kadar süre ile yapılmalı idi bu rota. Son yıllarda özellikle Christmas zamanı bölgeye düzenlenen turların sayısında artışlar görülmeye başlandı. Noel zamanı sokaklar, evler rengarenk süslenmiş, ışıl ışıl aydınlatılmış, yiyecek, içecek, hediyelik eşyalar stantları ile donatılmış meydanlarda zaman geçirmek çok eğlenceli olabilir. Ancak bizim gibi soğuk havalarda gezmekten kaçınanlar için havaların ılık, günlerin uzun olduğu ilkbahar sonu, yaz veya sonbahar başı olabilir. Biz temmuz ayında planladık gezimizi. Noel zamanı olmasa da çok renkli, biblo gibi tarihi evlerin yanı sıra evler ve meydanlar da rengarenk çiçekler ile bezenmiş idi.
Önemli bir konu da 400 km yol, 28 yerleşim yerine ne kadar süre ayırmalı idik. Yerleşim yerlerinin büyük bir kısmı küçük şehirlerden oluşsa ve birbirine yakın yerler olsa da hepsine uğramamız ve her birinde konaklamamız mümkün olamazdı.
Bu rotaya ayrılacak zaman kişiye, zamana ve ayrılacak bütçeye göre değişmektedir şüphesiz. Romantik Yol’un keyfine varabilmek, nefeslenmek, şehrin meydanında oturup havasını koklamak isterseniz en az 4-5 gün gerekmekte. Biz Romantik yol rotasında yer almayan ancak o bölgede görülmesi gerektiğini düşündüğümüz, üç yer daha ekleyerek bölgeye yedi gece ayırdık. Bu sürenin ancak yettiğini söyleyebilirim.
Son kararımız ulaşım aracı seçimi üzerineydi. En konforlu ve zaman kaybetmeden dolaşabilmek için araba kiralamak tercihimiz oldu. Birbirine yakın yerler arasında daha çok yere uğrayıp, tarihi yerlerini gezip bol bol fotoğraf çekmek araba ile daha rahat olacaktır. Diğer yandan Almanya’da demiryolu ulaşımı yaygın ve gelişmiş olduğu için iyi planlayarak tren ile dolaşılabilir. Otobüs ile büyük yerleşim arasında dolaşmak kolay olabilir ancak çok küçük yerler için iyi araştırmak gerekiyor. Ayrıca sadece romantik yol yerleşim yerlerine uğrayan ve bir gün içinde hepsini dolaşan otobüsler de seçenekler arasında. Aslında en keyifle gezilecek ulaşım aracının bisiklet olduğunu belirtmeliyim. Tüm yol boyunca düzenlenmiş bisiklet yollarında bisikletçilerin pedal çevirdiklerini gözledik.
Rotamıza Heidelberg, Nuremberg ve Bamberg şehirlerini de dahil ettik. Tüm rotada mutlaka uğranması gereken yerleri belirledikten sonra üzerine bu üç yeri eklememizin elbette nedenleri vardı. Yazımızda bu şehirlerin özelliklerinden bahsedeceğiz.
Rotamıza kuzeyden başlama kararı ile Frankfurt’a uçtuk. Frankfurt’tan direk Würzburg’a geçebilirdik. Ancak biz gezimize Frankfurt’un güneyinde 90 km uzaklıkta Heidelberg’den başlamayı tercih ettik. Frankfurt havaalanından kiraladığımız araba ile Heidelberg’e ulaştık ve iki gece orada konakladık. Heidelberg’den haritalara göre Romantik Yol’un başlangıç şehri Würzburg’a doğru yola çıktık.
Önce rotamızı ekleyelim sonrası yola çıkabiliriz.
Konaklanan yerler koyu renkli, uğranılan yerler * yıldızlı gösterilmiştir.
Heidelberg
Heidelberg Romantik Yol rotasında yer almasa da Almanya’nın en romantik şehirleri arasında sayılan bir şehir. Nechar Nehri kıyısına kurulmuş, Orta Çağ dokusunu koruyan, Almanya’nın en eski üniversitesine ev sahipliği yapan çok güzel bir şehir. Alstsat (Eski Şehir) UNESCO Dünya Mirasları Listesi’ne alınmış. Amerikan askerlerinin şehre yerleşmesi planlandığından Heidelberg II.Dünya Savaşı’nda da bombalanmamış. Biz şehri iki günde adım adım dolaştık, Heidelberg’de yapmadan dönme diyebileceğim şeyleri sıralayayım.
Karl Theodors Köprüsü’nde yürüyelim: Nechar Nehri üzerindeki gösterişli tarihi, trafiğe kapalı köprü şehrin sembolik yapısı.
Heidelberg Kalesi‘ni gezelim. Bir tepeye kurulmuş Orta Çağ kalesindeki teraslardan şehrin doyumsuz manzarasını izleyip, tarihi binaların arasında dolaşıp, Alman Eczacılık Müzesi’ni gezip, dünyanın en büyük şarap fıçısını görebilirsiniz.
Hauptstrasse Caddesi, Avrupa’nın en uzun trafiğe kapalı caddesi şehrin en renkli caddesi. Kafeler, restoranlar, hediyelik eşya dükkanları ile cıvıl cıvıl bir cadde.
Studentenkarzer’i ziyaret edelim. Üniversite öğrencilerinin 18-19.yy’da cezalandırılmaları halinde kaldıkları, öğrencilerin yaratıcı figürleri ile renkli hapishane bugün müze olmuş.
Romantik yolda ikinci durağımız Bavyera Eyaleti’nde Romantik yolun kuzeyde başlangıç noktası olan Würzburg. Frankfurt’tan 120 km uzaklıkta. Würzburg tarihi ve kültürel olarak da önemli bir şehir. Yerleşimin 6.yy’a kadar uzandığı şehir 15.yy’da açılan Würzburg Üniversitesi ile bilim alanında da öne çıkmış. Würzburg II.Dünya Savaşı’nda yoğun bombalamalar ile ağır hasar görmüş ancak sonrasında şehir onarılmış bugünkü Orta Çağ havasını kazanmış. Würzburg bağları ve şarap üretimi ile öne çıkan bir Alman şehri.
Würzburg’a biz bir gece kaldık, aşağıda şehirde mutlaka yapılacakları sıralayayım.
Wüzburg Residans’tı gezelim: Wüzburg Residans UNESCO Dünya Mirasları yer arasında alan, Alman Gotik ve Fransız şato mimarisini birleştiren gösterişli bir saray. 1719-1780 yılları arasında yapılan saray Güney Almanya’nın en önemli Barok eseridir. Giriş merdivenlerinin tavanına yapılan, gezegenler ve kıtaları temsil eden, 677 m2 lik fresk dünyanın en büyük tavan freskidir. Kraliyet salonunu ve beyaz salon da heykeller, freskolarla süslenmiş. Sarayın bahçesi de çok güzel. Giriş biletleri kapıdan alınabiliyor bilet 9 Euro.
Old Bridge: Yapılışı 15.yüzyıla kadar uzanan köprünün üzeri 12 aziz heykeli ile süslenmiş. Trafiğe kapalı köprü halkın toplandığı, şarap eşliğinde sosyalleştiği bir alan haline gelmiş. Marienberg Kalesi’ne ve üzüm bağlarına karşı Main Nehri üzerinde Wüzburg şaraplarını tadabilirsiniz güneş batarken.
Marienberg Kalesi; Main Nehri’nin sol tarafında bir yamaca doğru yerleşmiş kalenin ilk yapımı 8.yy’a kadar gitmektedir. Şehrin en güzel manzaralı kalesi zaman ayırabilenler için görmeye değer.
Tarihi Şehir ve Market Meydanı; Tarihi şehrin meydanında tarihi Orta Çağ binalarına karşı bir kafede oturabilirsiniz. Würzburg Katedrali, Maria Şapeli, Rathaus (Belediye Binası) Market Meydanında yer alan Rönesans, Gotik, Barok tüm stilleri yansıtan binalar bu meydanda.
Zamanı olanlar nehirde tekne turu da alabilirler.
Bamberg
Bamberg Bavyera’nın en sevimli şehirleri arasında sayılıyor. II.Dünya Savaşı sonrası Amerikan askerleri yerleşeceği için savaş sırasında bombalanmayan küçük şehir orijinal Orta Çağ yapısını korumuş.
Bamberg yedi tepe üzerine kurulmuş, Main ve Regnitz nehirleri ile kanallar ve köprülerle bölünmüş şehir. Eski şehir ve Katedral UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer alıyor.
Bamberg Katedrali: 13. yy’da yapılmış, dört heybetli kulesi olan Gotik ve Romaneks mimarili gösterişli binanın içi de çok zengin.
Alstadt/Eski Şehir: tarihi dokusu tamamen korunmuş eski şehirde Orta Çağ binaları arasında keyifle dolaşıyoruz, bir haritaya ihtiyacımız yok.
Altes Rathaus (Tarihi Belediye Binası): şehrin sembolü ikonik yapı. Bina köprünün üzerinde ve aynı zamanda şehrin giriş kapısı. Köprünün üzerinde nehre doğru taşan binanın üzeri fresklerle süslü. Bu değişik binanın efsanesi ise şöyle. Belediye binası yapılmasını isteyen halka Piskopos arazi sağlamayınca halk da köprü üzerine yapmış bu binayı.
Dumanlı Bira: Bamberg eski şehrinde kanallar, köprüler, parke taşlı sokaklar arasında dolaştıktan sonra şehre özgü dumanlı birasını tatmadan olmaz. Almanya’nın en çok bira içilen şehirlerinden sayılan Bamberg’in kendine özgü dumanlı birası ‘Rauchbier’. Dumanlı biranın öyküsü de şöyle; bira üretimi sırasında kullanılan maltların deposunda yangın çıkıyor ve is kokusu siniyor maltlara. Bu maltlardan üretilen biralar beğenilince üreticiler de isli bira imal etmeye başlıyorlar. Bugün şehirde 10 dan fazla bira üreticisi bulunuyor. Değişik üreticilerin biralarını barlarda deneyebilirsiniz.
Bamberg bizim yarım gün geçirdiğimiz bir şehir oldu. Old Town’ı hayranlıkla dolaştıktan sonra en hareketli yeri belediye binasına karşı köprü girişinde öğlen yemeğimizi yörenin dumanlı birası eşliğinde yedik. Yarım gün Bamberg için yeterli.
Nürnberg
Nürnberg de romantik yol üzerinde olmayan bir şehir. Almanya’nın büyük şehirleri arasında. Bizim küçük Orta Çağ kasaba ve şehirlerini gezdiğimiz rotaya nasıl dahil oldu diye merak edebilirsiniz. Şehir Orta Çağ surları ile kaplı ve surların içindeki Nürnberg Kalesi de tarihi ve mimari önemi ile görmeye değer. II. Dünya Savaşı’nda ağır hasar görse de bu önemli şehrin Orta Çağ yapılarının bir kısmı restore edilir. Şehir Hitler’in en sevdiği şehir olmasına rağmen tarihin cilvesi, savaş sonunda suçluların yargılandığı mahkeme de bu şehirde kurulmuş. Bavyera bölgesinin ikinci büyük şehri ve sanayi şehri Nurnberg’de ilgi alanımız tarihi bölge olduğu için Kale ve Eski Şehri dolaştık.
Kaiserburg Kalesi, Tarihi 11.yy’a German Roma İmparatorluğu’na uzanan kale, şehrin hakim tepesine kurulmuş. Orta Çağ’ın Romaneks ve Gotik stilini yansıtıyor. Almanya’nın en önemli kaleleri arasında yer alıyor. 1050-1571 yılları arasında Roma İmparatorları da burada konaklamışlar. Şehrin manzarası da kaleden güzel. Şehir gezisine buradan başlayıp aşağıya doğru yürüyerek inebilirsiniz.
Albert Durer Evi: Ünlü Alman ressam Alber Durer’in yaşadığı ve eserlerini yaptığı ev 16. yy’ın en zengin evleri arasında sayılmaktadır. Bugün de ressamın adına müze olarak hizmet vermekte.
Hauptmark: Şehrin ana meydanı, 14.yy’da yapılan Gotik Kilise Frauenkirche’de bu meydanda dikkat çekiyor.
Beautiful Fountain: Hauptmark’taki, Kutsal Roma German İmparatorluğu döneminin gotik çeşme üzerinde değişik figürler, kahramanlar, papazlar, peygamberler, toplar yer almakta. Çeşmedeki heykellerin anlamı bulunmakta.
St.Lawrence Church; Nürnberg’in en büyük, gösterişli gotik kilisesi 13.yy’da Kutsal Roma German İmparatorluğu döneminde yapılmış. Kilisenin içi de ziyaret etmeye değer.
Bratwurst ; Nürnberg sosisi; Nürnber sosisleri ile ünlü. Bu sosisleri denemenizi öneriyoruz.
Rothenburg ob Der Taube
Romantik Yolun en romantik, renkli, canlı ve gözde şehri Rotenburg. 42 kule ve 6 kapısı olan surlarla çevrelenmiş tam bir masal kasabası. Renkli binaları, meydanları, hediyelik eşya ve kurabiye dükkanları ile sokaklarında serbestçe dolaşacağınız, meydanlarında nefesleneceğiniz şehir. Tarihi surların üzerinde de yürüyebilirsiniz. Küçük bir şehir olduğundan iki üç saatte rahatlıkla dolaşılabiliyor. Biz bu şirin şehirde bir gece konaklamayı tercih ettik.
Market Meydanı:Kasabanın tam merkezinde yer alan meydanı’nın çevresi tarihi ve çok güzel binalarla çevrili. Meydanda yapımı 16.yy’a uzanan Rönesans döneminden Belediye Binası, St.James Kilisesi ve St:George heykelli bir çeşmesi. Bu meydanda kafelerde yer almakta.
Plönlein Meydanı: Kasabanın en çok fotoğraflanan küçük meydanında iki sokağın kesiştiği yerde 15.yy’dan kalma yarı ahşap bir ev önünde bir çeşme ve sokağın girişinde de tarihi kule yer almakta. Bu köşede fotoğraf çektirmek için sıra bekleme ihtimaliniz çok yüksek. Şehri gezen her turistin burada çekilmiş bir fotosu olabilir.
Bu küçük kasabada Christmas Müzesi, Oyuncak Müzesi, Orta Çağ İşkence Müzelerini ziyaret edebilirsiniz.
Schneeballen-kartopu tatlısı: Şehre özgü tüm kurabiye satan dükkanlarda boy boy ve çeşit çeşit bulunuyor.
Dinkelsbuhl
Bu küçük kasaba da iyi korunmuş bir Orta Çağ kasabası. Ayrıca komşu kasabalar Rothenburg ve Nördlingen gibi tamamen surlar ile çevrilmiş ve kapılardan şehre girilen özgün bir kasaba. Eski şehir bölgesinde
Altrathausplatz Meydanı’nda şehrin tarihi binaları arasında dolaşırken karşınıza Aziz George Kilisesi çıkacak. Bu gotik kilise de bölgenin en güzel kiliseleri arasında. Kulesine de tırmanılabilmekte. Biz meydanda dolaştık, kiliseyi gezdik ve tam meydanda bir kahve içerek bu şehre 2-3 saat ayırmış olduk.
Nördlingen
Nördlingen üstteki iki kasaba gibi Orta Çağ’ın en iyi korunmuş kasabaları arasında yer almakta, şehir tamamen surlar içinde korunmakta. Ancak diğer kasabalar içinde en küçük ve en sakin olanı. Biz hızla dolaşıp ayrıldık.
Ausgsburg
Bavyera bölgesinin üçüncü büyük şehri. Diğer Romantik Yol şehir ve kasabalarına göre daha gelişmiş bir şehir. Almanya’nın en eski yerleşim yerleri arasındaki Ausburg M.Ö 15 yılında Romalılar tarafından kurulmuş. Almanya’nın ünlü şairi Bertolt Bretcht, Protestonlığın öncüsü Martin Luther King, Mozart’ın babası burada yaşamış.
Anna Kilisesi‘nde Martin Luther’in yaşamını yakından izleyip, Bretcht’in de evini gezebilirsiniz.
Fuggerei Evleri, 140 daire dünyanın ilk sosyal konutları. 1521 yılında yapılmış halen ihtiyaç sahipleri tarafından kullanılıyor. Bazı evler müze gibi korunmuş ziyarete açık.
Landsberg am Lech
Geçmişte tuz madenleri ile ünlü şehir İtalya Augsburg arasında Roma Yolu’nda yer alan zengin bir şehir olmuş. Hitler iktidarı ele geçirme çabaları içinde iken 1923 yılında hapis yattığı şehir. Hitler iktidara gelmeden önce 260 gün Landsber Hapishanesi’nde kalmış, ünlü Kavgam kitabını da bu hapishanede yazmış. Hitler iktidara geldikten sonra da Hitler neonazilerinin faaliyetlerinin yoğun olduğu bir yer. Günümüzde ise tarihi şehir, renkli binaları, yeşilliği, Alp manzarası ile turistik bir şehir. Şehrin ortasından geçen Lech Nehri üzerinde yapay şelale yapılmış. Biz şehrin sokaklarında dolaştık, üç tarihi caddenin birleştiği ana meydanda güzel bir akşam yemeği yedik, yapay şelale kıyısında kahvemizi içtik.
Füssen
Romantik yolda son durağımız Füssen’e heyecanla ulaştık. Füssen sakin küçük bir şehir, asıl hedef Bavyera’nın en ünlü şatolarını görmek olduğundan iki günde de şehir içine zaman ayıramadık. Otelimize yerleşip Swangau’ya hareket ettik. İlk gün hedefimiz çılgın Bavyera kralı II.Ludwig’in Neuschwanstein Şatosu ve babası II.Maximillian’ın Hohenscwangau Şatolarını görmek idi.
Bavyera Kralı II.Ludwig’in masal şatoları Walt Disney filmlerine de esin kaynağı olmuş. II.Ludwig, 1864 yılında 18 yaşında tahta çıkmış ve 22 yıl tahtta kalmış. Tahta olduğu dönemde ülke topraklarını yönetmekten çok zamanını sanat, edebiyat ve mimari için ayırmış. Ülke kaynaklarını hayallerindeki şatolara ayırmış. Zaman içinde toplumdan ve gerçekten hayattan kopmuş, masalsı, hayali projelere dalmış. II:Ludwig’in içinde bulunduğu durum halk ve yöneticiler açısından tepki çekmiş. Kral ülkeyi borçlandırarak, ülke kaynaklarını israf ettiği gerekçesi ile tahtan uzaklaştırmaya çalışılmış. Ktal Ludwig 40 yaşında halen açıklanamayan bir nedenle saray yakınındaki gölde doktoru ile boğulmuş olarak bulunmuş.
Neuschwanstein Şatosu: Kral Ludwig’in yaptırdığı sarayın bazı bölümleri ziyaretçilere açık. Kralın kullandığı bazı odalar gezilebiliyor. Kral Ludwig hayallerinin sarayında sadece 3 hafta yaşayabilmiş. Bu masal şatosunu gezemeyenler için şatosunun büyüleyici manzarasını bütün olarak görebilmek için sarayın arkasındaki köprüye yürümek gerekiyor. Zaten o bölgeye yürüyen kalabalığı görünce bu kalabalığa arasına katılacaksınız. Şatonun arkasındaki asma köprü Marienbrücke’den şatonun büyüleyici manzarasını görebilirsiniz.
Hohenschwangau Şatosu: Bu bölgede Kral Ludwig’in babasının yaptırdığı diğer saray da ziyarete açık.
Bu saraylar Almanya’nı en çok turist çeken şatoları arasında. Biletleri de önceden internetten almak gerekiyor ve saatinde gezmeniz gerekiyor. Biz saatini kesinleştiremediğimiz için önceden bilet alamadık ve bu iki sarayın içlerini gezemedik.
Ancak merak etmeyin bu iki sarayın içini çok detaylı olarak linkteki yazıda okuyabilirsiniz.
Linderhof Palace biletini bulabildik internette. Linderhof Sarayı, Neuschwanstein Satoşu kadar haşmetli bir saray olmasa da II. Ludwig’in tamamlayabildiği ve en çok yaşadığı saray. Saray II. Ludwig’in Fransız kralı XIV.Louis’e hayranlığı nedeni ile Fransız kralın yaptırdığı Versay Sarayı’na benzetmeye çalıştığı bir saray. Sarayın iç mekanı ve bahçesini gezerek hem Kral II.Ludwig’in gündelik yaşamı ve Fransız hayranlığını görebilirsiniz. Rehber eşliğinde sadece 30 dakika gezilebilen sarayda fotoğraf çekimi de yasak. Bizim Romantik Yolda en son gezdiğimiz bu saray gerçekten en etkilendiğimiz yerler arasında yerini aldı.
Bizim Almanya Romantik yol gezimiz Füssen’de masal şatoları ile tamamlandı. Geziyi Münih’te sonlandırmayı planlayarak çıkmıştık yola. Ancak bu coğrafyada Fransa sınırına bu kadar yaklaşmış iken ünlü Fransız şarap rotasına da zaman ayırmak istedik. Füssen’den tren ile Strazburg’a geçip üç gece bu şehirde kaldık. Bir gün de Colmar’a ayırdık. Fransız şarap rotasının en renkli ve en önemli iki şehrini de ekledik Romantik Yol gezimize. Almanya Romantik Yol gezisi planlaması yapanlara Fransız Şarap Rotasını da gezinin sonuna eklemelerini önerebiliriz.
Bu arada Fransız Şarap Rotasının en güzel şehri Colmar yazımı da linke bırakıyorum.
Benim için Almanya, Avrupa’nın görülecek öncelikli ülkeleri arasında yer almayan, sanayileşmiş bir ülke idi. Ta ki Romantik Yol rotasıyla tanışana kadar. Bu tanışmayla zihnimdeki Almanya algısı tamamen değişti diyebilirim.
Romantik yol tarihi, doğası, kültürü, düzeni, bakımlılığı ile gezginlerin rotalarında yer alması gereken bir mücevher. Her mevsim, her türlü ulaşım aracı ile dolaşılabilecek bir rota. Asıl önemlisi iyi bir planlama ile yeterli zamanda gezebilmek. Bu gezide Avrupa’nın en gelişmiş, sanayileşmiş ülkesinde, yemyeşil doğada, Alp dağlarının eteklerinde, küçük sevimli köylerin arasında keyifli bir yolculuk ile birden bire kendinizi Orta Çağ surları ile kaplanmış bir şehirde buluyorsunuz. Günümüzde süslenmiş, korunmuş, doğal rengarenk evler, ve kanallar, köprüler, saraylar, katedrallerle canlı, hareketli, yaşayan parke sokaklar arasında dolaşıyorsunuz. Tertemiz şık sevimli kafeler, restoranlarda yerel ve kaliteli biralar ve şaraplar eşliğinde yerel lezzetleri tadıyorsunuz. Ülkemize uzak olmayan bu coğrafyada zengin deneyimler yaşamak mümkün.