Ürdün, çöl sıcağından, Kızıldeniz esintilerine… Nebatilerin, Romalıların, Musevilerin, Emevilerin, Osmanlının, İngilizlerin izlerini taşıyan coğrafya.

Ürdün Haşimi Krallığı, 18 Ortadoğu ülkesinden biri. 1921 de Transjordan adı ile İngiliz mandası olarak kurulan ülke, 1946 yılından beri bağımsız krallık. Başkenti Amman, nüfusu 10 milyon civarında. Bu nüfusun yarısına yakını başkentte yaşıyor. Resmi dil Arapça, resmi din İslam. Ülkenin % 90’dan fazlası Müslüman. Okuryazar oranı % 90 üstünde, 10 yıllık ilköğrenim zorunlu.

Doğal kaynaklar bakımından en fakir Arap ülkesi, ancak parası Amerikan dolarından daha değerli. İşsizlik oranı % 15, kişi başı milli gelir 5000-5500 dolar civarında. Başlıca gelir kaynakları turizm, bir miktar madencilik (fosfat ve potas).

Seksen dokuz bin kilometrekarelik toprakları yarı kurak, ancak % 5’i ekilebiliyor. Ülke alçak Rift Vadisi, yüksek dağlık bölge ve çöl platosundan oluşuyor. İklim Akdeniz ve çöl iklimi karışımı. Irak, İsrail, Suriye, Suudi Arabistan komşuları. Ülke adını içinden geçen Jordan Nehri’nden alıyor.

Ürdün’e ilgim Levant ve Bereketli Hilal merakımdan geliyor. Levant bölgesinde (Hatay, Suriye, Lübnan, Filistin, Irak, İsrail, Ürdün) Irak ve Suriye’yi görmedim. Şimdilik de görmek zor. Bereketli Hilal yine bu bölgelerin bir kısmını kapsıyor.

Ürdün’ün başkenti Amman’a Ankara’dan direk uçuşumuz 3 saat sürdü. Amman Havaalanı’ndan Amman’a uğramadan 50km uzaklıktaki Ceraş’a gidiyoruz.

Ceraş (Jeras) Ortadoğu’nun en önemli üç antik kentinden biri (diğerleri Palmira ve Baalbek). Ceraş’a yerleşim Neolitik (M.Ö 7500-5500) döneme dek uzanıyor. Çevreye göre toprağın daha verimli olması ve su kaynaklarının bulunması tarih boyunca buraya yerleşimi etkilemiş. Bu kadar ünlü olmasının nedeni, günümüze kalan en güzel, büyük ve iyi korunmuş birkaç Roma ve Bizans mimarisi örneklerinin bulunması. Helenler burayı M.Ö 2.yy da yaratmaya başlamışlar. Şehrin kuruluşu muhtemelen M.Ö 174-165 yıllarında Seleukoslar zamanında. Altın çağını Roma ve Bizans döneminde yaşayan şehrin, Sasaniler, Emeviler, Abbasiler döneminde önemi azalmış. 749 yılında depremde yıkılan şehrin tekrar keşfedilmesi 1806 yılında bir Alman tarafından olmuş. Ceraş’a kuzey kapısından (ana giriş) giriyoruz.

Roma İmparatoru Hadrian’ın şehre yaptığı ziyaret için yapılan (Hadrian Kemeri de deniyor) üç kemerli bir geçit, Muhtemelen Nebati mimarisi özelliklerine sahip. Kapıdan girince hemen solda hipodrom. Günümüzde burada festivaller düzenleniyormuş.Oval plazadayız, bu iyonik sütunlu meydan Cardo Maximus (ana sütunlu cadde) ile Zeus Tapınağı bağlantısı için M.S 2 yy. başlarında inşa edilmiş.

Zeus Tapınağı olmayan bir Roma şehri var mı acaba?. Ceraş Zeus Tapınağı, M.S 162 yılında daha eski döneme ait bir Roma Tapınağı üzerine şehrin yüksek bir tepesine inşa edilmiş.

M.S 165 dolayında inşa edilen, M.S 235 de büyütülen tiyatro önceleri belediye toplantıları için kullanılmaktaymış. Antik şehrin bir başka görkemli yapısı Artemis Tapınağı. Ceraş’ın koruyucu Tanrıçası Artemis için M.S 2. yy da yapımına başlanmış, tapınak 32 sütunlu olarak düşünülmüş ancak tamamlanamamış,12 sütun dikilebilmiş.

Son olarak Aziz Cosmas ve Damianus Kilisesi’ne gidiyoruz. Kilise adını fakirlere ücretsiz sağlık hizmeti veren ikiz Hristiyan kardeşlerden almış. Ortak bir atriumu paylaşan üç kiliseden biri. Kilisenin özelliği hayvan ve insan görüntülerini betimleyen mozaik bir zemini olması.

Henüz Nisan sonu olmasına rağmen hava çok sıcak. Ceraş gerçekten etkileyici bir antik kent, detaylı gezmek en az yarım gün alır. Biz de adım adım gezdik. Antik dönemde ana cadde olduğu, her iki yanında dükkanların bulunduğu düşünülen sütunlu cadde (Cardo Maximus) diğer yapılar gibi insanı şaşırtıyor. 

Ceraş’dan Amman’a dönüyoruz, Mövenpick Otel’e yerleşiyoruz. Bundan sonra her yerde karşımıza çıkacağı gibi otelde de kralın, babasının, veliahdın fotoğrafları asılı.

Ertesi gün Nebo Dağı’na gitmek üzere yola çıkıyoruz. Denizden 710 metre yüksekliğindeki dağ, Ürdün’ün en kutsal noktalarından biri. Tevrat’ta, İsrailoğulları’na vaad edilen toprakların Fırat Nehri’nden, Nil Nehri’ne dek uzandığından bahsediliyor. Bugün buralarda bulunan ülkeler (Lübnan, Ürdün, Suriye, İsrail, Mısır) yani vaat edilen topraklar Tevrat’ta Kenan Ülkesi diye biliniyor. İsrailoğulları’nın M.Ö 1500 yıllarında buraya yerleştiklerini iddia ediyor. İşte Hz. Musa yaşamının bir kısmını buralarda geçirmiş ve mezarının Nebo Dağı’nda olduğuna inanılıyor.

Sisli olmayan, açık havalarda, dağın tepesinden Ürdün Nehri ve Vadisi, Kudüs, Ölüdeniz, Eriha’nın bulunduğu geniş bir kutsal toprak görünümü var. Eriha’nın Göbekli Tepe bulunmadan önce en eski tarihlenmenin yapılabildiği yaşam alanı olduğunu belirtelim.

Hz. Musa’nın ölüm yerini göstermek için 4.yy sonunda buraya bir kilise inşa edilmiş. Kilisenin tabanı mozaikler ile kaplı. Kilisenin altında değişik zamanda yapılan kazılarda 6 mezar bulunmuş.

Tepede Hz. Musa’nın çağırdığı yılan ve Hz.İsa’nın çarmıha gerilişinin temsil edildiği bir heykel, bir küçük müze de bulunuyor. Papa II. John Paul burayı Hristiyanlar için hac yeri olarak ilan etmiş, kilisenin sadeliğinin sembolü olarak da bir zeytin ağacı dikmiş.

Sonraki durağımız, kutsal toprakların en eski mozaik haritası olan Madaba. Mozaikleri ile ünlü bu Hristiyan şehrinde önce Arkeolojik Parkı geziyoruz. Burada bir Sanat ve Restorasyon Enstitüsü var.

Madaba’da diğer görülmesi gereken yer Yunan Ortodoks Kilisesi St. George.

Bir sonraki durağımız, Ürdün Nehri kıyısında bir arkeolojik alan Bethany (Beytanya).

Ürdün Nehri’nin karşı tarafı İsrail, nehir aynı isimli kasabayı ikiye ayırmış. UNESCO Dünya Kültür Mirası olan antik yer bir vaftiz alanı. M.Ö 1. yy’da Hz. İsa ve Vaftizci Yahya’nın burada yaşadığı düşünülüyor. Vaftizci Yahya’nın İsa ile ilk karşılaştığı ve İsa’yı vaftiz ettiği iki yerden biri olarak İncil’de geçiyor.

Oldukça geniş bir arkeolojik alan. İçinde Anglican kilisesi, Katolik kilisesi, Ermeni kilisesi, Kıpti Kilisesi ve Rus hacıların konutu bulunuyor.

Bethany’den ayrılarak Lut Gölü’ne (Ölü Deniz) doğru yola çıkıyoruz. Lut Gölü, Ürdün ile İsrail arasında, Ürdün Rift Vadisi’nde. Yeryüzünün denizden en düşük seviyedeki gölü (denizden 430,5 metre aşağıda). Aynı zamanda en derin (304 metre) tuz gölü. Tuzluluk açısından dünyada üçüncü en yüksek tuz oranına sahip göl, okyanustan 9,6 kat daha tuzlu. Sudaki yüksek tuz oranı nedeniyle gölde hayvan ve bitki yaşayamadığından Ölü Deniz olarak da adlandırılmakta. Lut Gölü 600 kilometrekare büyüklüğünde. Göle dökülen tek nehir Ürdün Nehri. Gölde yüzülememekte, ancak göl aynı zamanda doğal bir SPA. Deniz çamurundaki minerallerin cilde ve çeşitli hastalıklara iyi geldiği, cildi gençleştirdiği iddia ediliyor.

Biz de Lut Gölü çevresindeki tesislerden birinde öğle yemeğimizi yedik. Ürdün yemekleri bizim damak zevkimize uygun. İsteyenler yüzülmese de göle giriyor, isteyen göl manzarasına karşı birasını yudumluyor. Ürdün de dini bayramlarda turistik beş yıldızlı oteller dışında içki satışının yasak olduğunu da hatırlatalım.

Akşam Amman’a dönüyoruz. Gündüz ki sıcaklığa karşın akşam hava üşütecek kadar soğuyor, doğal olarak çöl iklimi. Amman, Ürdün’ün her tarafına gitmek için iyi bir başlangıç noktası. Buradan en uzak nokta 4 saat.

Bu büyük ve kozmopolit şehirde yerel bir lokantada yemek deneyimi yaşıyoruz. Kadınların çoğunun başı kapalı ama çoğu nargile içiyor.

Sabah Çöl Kaleleri için yola çıkıyoruz. Çöl Kaleleri, Kuzey Doğu Ürdün’ün yarı kurak bölgelerinde, Suriye, İsrail, Filistin’de genellikle mevsimlik su yollarının üzerinde Emeviler tarafından inşa edilmiş. Çöl Kaleleri konut, hamam, depolama alanları, muhtemelen cami gibi yapıları içinde bulunduran bir kompleks. Çöl kalelerinin hepsini gezmeye zamanımızın yetmesi mümkün değil. Biz UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan iki çöl kalesini ziyaret edeceğiz.

İlk durağımız Kuseyr Amra (Qasr Amra), 8.yy’da yaptırılan iyi korunmuş bir çöl kalesi. Taş duvar izlerinden buranın 62 dönümlük bir kompleks olduğu anlaşılmış. Emevi halifelerinin ikametgâhı olan bu yer, kuyuya, hayvanlı su çekme mekanizmasına, aynı zamanda bir garnizon barındırabilecek büyüklükte olduğu anlaşılan kale kalıntılarına da sahip.

Buranın en önemli özelliği laik sanatı yansıtan figüratif duvar resimlerine sahip olması. Bu figüratif resimler kabul salonunda ve hamamda. Kale mevsimlik bir suyolu olan Wadi Butum yanında. Emevi prenslerinin konakladıkları, avlandıkları bir yer olabileceği düşünülüyor. Emevi döneminin eşsiz bir sanatsal başarısı olarak kabul ediliyor. Burada prens için stresten uzak bir ortam yaratılmış. Fresk resimler, insan ve hayvan, kuş tasvirleri, av tasvirleri, zodyak kubbesi ile İslamı kabul etmeden önce laik bir kültüre sahip olan, İslam sonrası katı dini kuralları uygulayan Emeviler hakkında fikir veren istisna bir yapı.

İlk Çöl kalesi sonrası yine UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan başka bir Çöl kalesine Umm Ar Rasas’a gidiyoruz. Burası önceleri Roma askeri garnizonu olarak kullanılırken 5.yy’dan itibaren yerleşim yeri olmuş. Roma, Bizans ve erken Müslümanlık dönemine (M.S.3-9 yy) ait kalıntılar var. Henüz bunların çok azı ortaya çıkartılmış. Burada bazıları iyi korunmuş mozaik zeminlere sahip 16 kilise bulunuyor.

Aziz Stephen Kilisesi’nin mozaik zemini, otoriteler tarafından sanatsal ve teknik olarak eşsiz bulunuyor. Arkeolojik yazıtlar 7.-8.yy’da islamiyetin bu bölgede manastır Hristiyanlığına hoşgörü ile baktığını tek tanrılı inançların yaygınlaştığına dikkat çekiyor.

Sonraki durağımız Shobak Kalesi. 1115 yılında Kudüs kralı tarafından konik bir tepe üzerine inşa edilmiş, bölgedeki ilk Haçlı kalesi.

Kale önce Eyyübiler, sonra Memlükler tarafından büyütülüp, genişletilmiş. Uzmanlar kalenin panoramik manzarasını ve atmosferini “Ürdün’ün en bozulmamış manzaralarından biri” olarak tanımlıyor.

Kale Mısır-Suriye anayolunda olması nedeniyle stratejik bir öneme sahip. Aynı zamanda Mekke Medine Hac yolu üzerinde. Şimdiye dek gezdiğimiz tüm arkeolojik alanlar gibi henüz kazı çalışmaları sonuçlanmamış.

Yolda rastladığımız kutsal su kaynaklarından biri olan Ayn Musa’yı fotoğraflıyoruz.

Wadi Musa’ya geliyor, Petra’nın ana kapısı karşısında ki Mövenpick Otel’e yerleşiyoruz.


Petra, Ürdün’ün güneybatısında, Wadi Musa tarafından doğu-batı yönünde delinmiş bir teras üzerinde inşa edilmiş. Wadi Musa, Hz. Musa’nın kayaya asasını vurduğunda su fışkıran yerlerden biri. Petra Yunanca kaya demek. Burada Paleolitik ve Neolitik dönemden kalma kalıntılar keşfedilmiş. M.Ö 1200 civarında Edomitler (Sami dili konuşan yerli bir halk) burayı işgal etmiş. M.Ö 200 yılında göçebe Nebatilerin buraya yerleştiğini, M.Ö 100 de burada ticari kontrolü ele geçirdiklerini, M.S 50 yılında da Petra’nın Nebatilerin başkenti olarak en parlak günlerini yaşadığını, şehrin nüfusunun 20-30 bin olduğunu biliyoruz. 106 yılında Roma İmparatorluğu Petra’yı alır. 350 yıllarında Petra’da Hristiyanlık yayılır, büyük kiliseler yapılır. 363 yılında deprem ile pek çok yapı hasar görürken, Roma hakimiyeti de bölgede azalmaya başlar. 600’lü yıllara gelindiğinde Müslüman Araplar toprakları işgal eder ve İslami yönetim başlar. 2.yy sonrası Petra unutulur, 14 yy’a dek tamamen bir kayıp şehirdir. Bedeviler bu korunaklı bölgeye kimseyi sokmazlar. Ta ki 1812 de İsviçreli bir gezgin, Hindistan’dan gelen bir Arap olduğunu ve Harun’un mezarına giderek kurban kesmek istediğini söyleyerek, bedevileri kandırıncaya dek.

Nebatilerin göçebelikten vazgeçerek burada yerleşik bir hayata niçin geçtikleri bilinmiyor. Sert ve çorak bir çölün ortasında verimli ve yeşil bir kent yaratmayı nasıl başardılar? Çölde hayatta kalma konusunda uzman olan Nebatiler kayaya oyulmuş kanallar, yeraltı su boruları sistemi ile suyu kalıcı kaynaklardan toplayıp, su geçirmez yer altı sarnıçlarında depolamayı biliyorlardı. Asya, Arabistan ve Afrika’da yetiştirilen tütsü, baharat, dokuma, fildişi v.b malları taşıyor, ticaretini yapıyorlardı. Ticaret yolları üzerindeki yerleşimlere bedel karşılığı barınak ve su sağlıyorlardı. Ticaret Petra’ya zenginlik dışında Çin, Mısır, Yunanistan gibi ticaret yapılan ülkelerden yeni fikirler ve zenginlik getirdi.

Bazı İslam araştırmacıları Hz. Muhammed’in, Mekke’de değil, Petra’da yaşadığını, buradan Medine’ye göç ettiğini ileri sürüyor. (En eski cami kıblelerinin Petra’yı göstermesi, çeşitli hadisler ve tarihi olaylar v.b)

Petra’da onlarca film ve dizi çekilmiş (Indiana Jones, Çöl Kraliçesi, Transformers, Mumya Geri Dönüyor, Will Rock bazıları) Petra, dünyanın yedi harikasından biri. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde, Peru’daki Machu Picchu ile kardeş şehir.

Yaklaşık 100 kilometre karelik bir alana yayılan, sarı, pembe, kırmızı renkli kumtaşı kaya bloklarına oyulmuş tapınak, ev, mezar, tiyatro, kilise, rölyeflerden oluşan bu “Gül Renkli Şehir”i görmek için sabırsızlanıyorum. Petra en sakin gününde 1000 kişiyi ağırlıyor, hafta sonları 3000 kişiye ulaşan ziyaretçisi var. Petra’yı ayrıntılı gezmek iki gün alabilir. Buraya en az sabahtan akşamüstüne kadar zaman ayırmanız önerilir.

Petra şehrine giden antik ana yol yaklaşık 1200 metre. Bu yola Siq yolu deniyor ve Siq kapısı ile şehre giriliyor. Yol zaman zaman genişleyip daralıyor. Ana kısmı doğal kayalardan oluşsa da, Nebatiler tarafından oyulmuş kaya parçaları da var.

Her iki tarafta Wadi Musa dan su getirmek için kullanılan su kanallarını görünüyor. Su taşkınlarını önlemek, suyu toplamak için barajlar yapılmış, tarihi barajlar 1964 yılında aslına uygun olarak yenilenmiş. Çevresi tanrıları temsil eden Nebati heykelleri ile kaplı. Suyun kutsal olduğuna inandıkları için Sabinos adı verilen heykelleri su kanallarına yakın yerleştirmişler.

Kalabalıkta kaya mezarları arasında zaman zaman darlaşan, zaman zaman genişleyen yolda yürüyoruz. Nihayet Siq Kapısı görülüyor. Bu dar geçitten geçtiğimiz zaman karşımıza Petra’nın en görkemli yapısı çıkıyor.

Hazine (El Khazna) yaklaşık 25 metre genişlik, 40 metre yükseklikte iki katlı bir yapı. Korint sütun başlıkları, frizler, figürler… Hazinenin orijinal işlevi hala bilinmiyor. Belki bir anıt, belki bir tapınak, belki bazı belgelerin saklandığı bir yer. Muhtemelen M.Ö 1. yy da inşaa edilmiş, 3 odalı bir yapı. Son yıllarda yapılan kazılarda yapının altında mezarlar bulunmuş.

Hazinenin bitişiğinde, güney uçurum yüzeyine oyulmuş Nebati mezarları var, Street of Facades. Bazı yerlerde 15 metre yüksekliğini aşan kayalardaki bu mezarların üzerinde bulunan işaretler, sosyal statüye göre farklılık gösterebiliyor.

1.yy’dan kalma Nebaten Tiyatrosu’nun önemli bir kısmı kayadan oyulmuş. Geçitlerle üç yatay koltuk bölümüne ayrılmış tiyatro 4000 kişilik.

Tiyatronun karşısında, kum taşı yamaca oyulmuş sıra sütunlu bir terasın bulunduğu antik mezara, Urn Tomb-The Court tırmanıyoruz. Muhtemelen M.S 70 yıllarında inşaa edilmiş. Daha sonra M.S 446 da Bizans kilisesi olarak kullanılmak üzere 3 nişli hale getirilmiş. Urn Tomb’un hemen yanında 10.8 metre genişliğinde, 19 metre uzunluğunda bir kapı ve dört sütundan oluşan belki de Petra’nın en görkemli rengine sahip olan, bu yüzden adı İpek Mezar ( Silk Tomb) olan yapı var.

İpek Mezarın hemen yanı Corint Mezarı. Üst kısmı hazineye benziyor. Uzaktan saraya benzediği için Saray Mezarlığı diye adlandırılan 49 metre genişliğinde 46 metre yüksekliğindeki yapı da dikkat çekiyor.

Sütunlu Cadde Antik Petra’nın başlıca alışveriş merkezlerinden biri olmalı diye düşünülüyor. Nebatilerden kalan altı metre genişliğindeki cadde Roma döneminde yenilenmiş. M.Ö 3 yy’da şehrin kalbi ve ticaret merkezi olduğuna inanılan cadde M.S 6.yy’a dek kullanılmaya devam etmiş.

Sütunlu caddenin başında 450 yıllık bir ardıç ağacı altında yarı dairesel bir çeşme var.

Büyük Tapınak muhtemelen Petra’nın en önemli yapıtlarından biri. Tahmini 7000 metrekarelik bir alana yayılıyor. Dikdörtgen bir kompleks. Sütunlu caddeden yaklaşık 17 metrelik merdivenler ile yaklaşık 8 metre çıkılarak ulaşılıyor. Kazıları devam eden bu yapının adının Büyük Tapınak olduğuna bakmayın. Henüz tapınak, tiyatro, idari bir merkez veya başka hangi amaçla kullanıldığı belli değil.

Her köşesinin ayrı bir büyüleyiciliği olan bu 100 kilometrekareye yayılan şehrin ancak % 15’i kazılabilmiş. Kısıtlı bir zaman diliminde şehri baştan sona ana yolda dolaşabilmek mümkün olsa da, her kayaya tırmanıp, her noktanın öyküsünü anlamaya çalışmak günler alır. Dünyanın yedi harikasından biri olan UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde ki “Gül Rengi Şehir” den ayrılma vakti geldi.

Ürdün’ün güneyine doğru yolumuza devam ediyoruz. II. Abdülhamid 1900 yılında Şam ve Medine arasında 1322 km’lik bir demiryolu hattı inşa ettirir. 1908 yılı sonrası eklemelerle bu hat 1900 km. olur. Amaç İstanbul ve kutsal topraklar arasındaki bağı güçlendirmek, asker sevkiyatını kolaylaştırmak, ekonomiyi canlandırmak imiş. Almanların inşa işini üstlendiği tren yoluna İngilizler şiddetle karşı çıkar. Bu yolun bir kısmı Ürdün’den geçmektedir. Bedevi saldırılarına karşı tren yolu boyunca sık karakollar, istasyonlar kurulur. Bugün bu Hicaz Demiryolunun Ürdün’deki bir bölümü turistik gezilerde kullanılıyor.

Güneye inerken biz de Wadi Rum’da Türk Bayrağı dalgalanan, kullanılmayan bir istasyon ile karşılaştık.

Wadi Rum (Ay Vadisi) kum taşı ve granit kayaların bulunduğu, Ürdün’ün en büyük vadisi. Ürdün’ün en yüksek zirvelerinin olduğu vadi, kanyonlar, petrogliflerin bulunduğu mağaralar ile dikkat çekiyor.

Nebatiler dahil olmak üzere pek çok kültürün yaşadığı bölge hem doğal, hem kültürel özellikleri ile UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde ve son yıllarda çok turist çeken bir bölge. I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’ya karşı Arap ayaklanmasında Lawrence ve Faysal Bin Hüseyin karargahlarını buraya kurmuşlar. 1962 yapımı Arabistanlı Lawrence filminin pek çok sahnesi burada çekilmiş. Wadi Rum da bu filmden çok daha çok dikkat çekmiş. Daha sonra pek çok filmde de (Kızıl Gezegen, Mars Görevi, Prometheus v.b) film stüdyosu olmuş.

Wadi Rum’da kaya tırmanışı yapabilir, balon ile dağların üzerinde dolaşabilir ya da bizim gibi 4×4 araçlarla çevreyi dolaşabilirsiniz. Buraya günübirlik gelebilir, kendi olanaklarınızla kamp yapabilir, ya da bizim tercih ettiğimiz gibi keçeden yapılmış çadır otellerde konaklayabilirsiniz. Keçe çadırların içinde duş, W.C, klima bulunuyor. Wadi Rum da bir gecelik deneyim önerilir.

Akşam tandırda pişen açık büfe yemeğimizi yiyor, biraz yıldızları seyrediyor ve çadırlara dağılıyoruz. Her ne kadar çadırlar konforlu diyorsam da, gündüz başka bir çadırda gördüğüm akrep yüzünden tedirgin oldum sonuçta çölde konaklıyoruz. Sabah kahvaltı sonrası Wadi Rum’da safari başlıyor.

Öğle yemeğimiz sonrası Kızıl Çöl’den ayrılarak, Akabe’ye gidiyoruz. Akabe ile Wadi Rum arası 70 km, yol bir saat sürüyor. Bayram nedeniyle kaliteli oteller dolu olduğu için Akabe’de konaklama şansımız olamadı.

Akabe 70 bin nüfuslu, Ürdün’ün denize açılan tek liman şehri. Denizden İsrail, Mısır, Suudi Arabistan ile komşu. Kısa süre Haçlılarda kalsa da çoğunlukla Müslümanların elinde olmuş bir şehir. Osmanlı’nın elinden, Lawrence yardımı ile dramatik bir şekilde alınmış. Sahil yolu sonunda bir kalesi var. Şehri dolaşıyor, deniz kenarında oturuyoruz.

Daha sonra bizi limanda bekleyen teknemize biniyor, denize açılıyoruz. İsteyen Kızıldeniz’de yüzüyor, isteyen bir şeyler içiyor. Akşam yemeğini teknede alıyor, güneşi burada batırıyoruz.

Gece Amman’a dönüyoruz. Başkent Amman Lübnan iç savaşından sonra Amman finans merkezi olma yolunda. Biz daha çok Amman’ın tarihi bölümü ile ilgileniyoruz.

Sabah Amman Kalesi için yoldayız. Amman adını (İncil ve eski dönemlerdeki adı ile Rabbath Ammon), bir Sami halkı olan Ammonlulardan alıyor. (Rabbath başkent anlamında) M.Ö 13.-6. yy arası Ammonluların başkenti. Burası Ortadoğu’da bilinen en eski Neolitik yerleşim yerlerinden biri.

Bugünkü şeklini 1900’li yılların başında Osmanlının, Ruslar tarafından topraklarından edilen Çerkezleri, buraya yerleştirmesi ile alıyor. Başlangıçta yedi tepe üzerine kurulmuş dağlık bir şehir. Bugün Amman da çok az Ammonit kalıntısı bulunmakta. Daha çok Helenistik Döneme ait kalıntılar var. Amman Kalesi’nde de ayakta kalan yapıların çoğu Roma, Bizans ve Emevilere ait. Denizden 850 metre yükseklikte olan bu yapılar, Ceraş kadar iyi korunabilmiş değil.

M.S 138-161 yıllarında inşa edilen, karşıdan gördüğümüz, 6000 kişilik Roma Tiyatrosu en etkileyici kalıntılardan. Roma Tiyatrosu ile aynı zamanlarda yaptırıldığı düşünülen Herkül Tapınağı’nda, 12 metreden daha büyük olduğu düşünülen, Herkül olduğu düşünülen heykelden üç parmak ve dirsekten oluşan parçaları kalmış.

Kalede bulunan Arkeoloji Müzesi’ni de geziyoruz. Yine kalede 6.yy’dan kalan bir kilise var. Korint sütun başlıkları olan kiliseye daha sonraları Emeviler tarafından eklemeler yapılmış olabilir.

Ayrıca 8.yy’ın ilk yarısında inşa edilmiş, büyük ölçüde harap olmuş, bir Emevi Saray Kompleksi var. Kubbesi restore edilmiş.Yenilenmiş Ammon Kapısı diğer dikkatimi çeken bir köşe. Henüz kazı çalışmaları bitmemiş alanda; Su sarnıcı, mezarlar, kemerler, merdivenler arasında dolaşıyor, tepelerdeki Amman’ı fotoğraflayarak Ürdün gezimizi bitiriyor, havaalanına doğru yola çıkıyoruz.

Kayalara Oyulmuş Gül Renkli Petra, Muhteşem Wadi Rum, büyülendiğim Shobak ve Çöl Kaleleri, Ceraş, Madaba, değişik bir Beytanya, Ölü Deniz, Akabe anılarımıza yerleşirken, zaman zaman fakülte sınıf arkadaşlarımızla gençlik günlerimize döndüğümüz bir geziyi bitiriyoruz.

** En güzel fotolarımız gezi arkadaşımız Ferit Büyükaşık‘ın çekimleridir.

Yorumunuzu Buraya Yazabilirsiniz

Yorumunuzu Giiniz
Please enter your name here