Antalya

Antalya, özellikle 80’lerin sonundan itibaren Türkiye’nin dış turizminin odak noktası haline geldi. Daha öncesinde mütevazı bir Anadolu şehriyken de Antalya çok güzeldi; mavi deniz, sıcak güneş hep vardı… Ama 80’ler sonrası bir turizm metropolüne dönen Antalya’nın simgeleri arttıkça arttı; Antalya denince insanların aklına süper lüks görünümlü hoteller, dağların kıyıyla buluştuğu noktalarda tatil köyleri, koy gezileri, yeni buluntularla antik kentler, kumsallar, kıyılar gelir oldu. Ancak Antalya’nın en başından beri hiç değişmeyen bir simgesi var; Kaleiçi…  

Elbette Antalya’da Kaleiçi dışında da görmeye değer çok yer var.  Örneğin  maviyle yeşili birbirine kavuşturan hırçın görünümlü falezler, üzerindeki birbirinden güzel  parklar, kaya plajları ya da bölgedeki tüm eski uygarlıkların bir özetini sunan muhteşem Arkeoloji Müzesi (bu konuda ayrıntılı bilgi için Perge yazısı)… Ama Kaleiçi farklı; orası Antalya’nın başladığı yer… Konyaaltı’ndan Lara’ya kadar doğal bir sur gibi uzanan Antalya’nın ayrıcalığı olan falezlerin denize seviyesine yaklaşıp tekrar yükseldiği o güzelim koy, muhteşem liman… Bu yazıda Antalya’nın çekirdeği, başlangıç noktası olan Kaleiçi’ni gezeceğiz.

Antalya şehir merkezine ilişkin diğer yazımı okumak isterseniz: Antalya Falezler Boyunca Parklar ve Kaya Plajları

Perge Antalya Arkeoloji Müzesi için; Perge Gezi Rehberi: Helenistik Dünyanın İncisi 

Geziye başlamadan önce, bölgenin tarihine göz atalım; burası gezilerin en sevdiğim kısmı… Pamfilya’da bulunup Pisidiya ve Likya bölgelerine komşu olan şehir, bir çok uygarlığa ev sahipliği yapsa da bugün Kaleiçi’nde daha çok Roma ve Selçukluların izlerini görebiliyoruz; o nedenle bölgenin tarihi macerasını anlatırken ‘Meraklısına’ ibaresini de koyalım… İzi silinmiş uygarlıklar, hükmü kalmamış olaylar, tarihler ilginizi çekmez ise gezilecek yerler bölümüne atlayabilirsiniz…

Meraklısına Antalya Tarihçesi

Antalya’nın ilk kurulduğu bu yerin, akla çok yatan bir kuruluş efsanesi var; MÖ 159-138 arası iktidarda olan Pergamon/Bergama Kralı II Attalos, askerlerinden dünyadaki cenneti bulmalarını istemiş; artık inancına göre cennet neyi ifade ediyorsa… Yoksa bu topraklarda dönem hala Zeus’tu, Hera’ydı;, Olimpos’un bugünün magazin sayfalarını aratmayacak maceralarının hüküm sürdüğü bir dönem. Neyse askerler de Antalya’nın bir cennet olduğuna karar verirler. Bölgenin korunaklı yapısı da göz önüne alınarak burada bir şehir kurulur ve adı da kurucusuna atfen Attaleia olur. Adını kurucusundan alan ve antik çağlarda Attaleia adı ile anılan şehir, kimi kaynaklarda Atalia, Adalia; Orta Çağ kaynaklarında Satalia; Arap ve Türk kaynaklarında ise Antaliyye ve Adalya şeklinde anılmış. Sonunda Antalya olmuş.

Strabon’un; bölgenin henüz MÖ 2. yüzyılda Attaleia adı altında kentleşmesinden önce de bir yerleşimi içerdiği şeklindeki aktarımı, Doğu Garajı olarak anılan mevkiinde saptanan nekropol alanı (MÖ 4. yüzyılın sonları) ile kesinleşmiş. Bundan önce bugünkü yat Limanın olduğu bölgede Korykos olarak bilinen bir korsan limanı mevcutmuş. İsmi ile müsemma; Korykos, kaya kovuğu demekmiş. Bölge çevresindeki falezlerin kovuk, mağara oluşumları, bu ismi hak ettiğini gösteriyor. Zaten II Attalos’un esas derdi bölgede askeri bir üs ve korunaklı bir liman yapmak olduğu için, buradaki yerleşimi sağlam bir kaleye dönüştürmüş.

Pergamon Kralı III Attalos, MÖ 133’de öldüğünde krallığını Roma’ya miras bırakınca, Attaleia’da Roma İmparatorluğu’nun rüzgarları esmeye başlamış ve MÖ 126’da Pergamon toprakları Roma eyaleti haline gelmiş. Roma devrinde parlayan şehir, İmparatorluğun önemli limanlarından biri haline gelmiş; hatta MÖ 70’lerde Kilikya’da konuşlanıp ortalığı kasıp kavuran korsanlara karşı, Romalı ünlü komutan ve devlet adamı Gnaeus Pompeius Magnus, burayı ana üs olarak kullanmış. Roma İmparatorluğu döneminde Attaleia, Pamphylia’nın beşinci büyük kentiymiş. Claudius, Pamphylia’yı Likya ile birleştirip büyük bir eyalet haline getirmiş. Roma’nın ilk İmparatoru Augustus, burayı Roma askerlerinin yetiştirildiği bir yer haline getirmiş ama tarihin dedikodu dolu sayfaları, kendisinin burayı Kleopatra’ya hediye olarak verdiği yönünde rivayetlerle dolu.

Ama Attaleia, esas MS 130’da İmparator Hadrianus Antalya’yı ziyaret ettiği dönemde imar edilmiş; zaten Antalya’nın en önemli simge yapılarından biri olan Kapı da o ziyaretten arda kalanlardan. Ayrıca Roma’ya Marcus Aurelius ile birlikte imparatorluk yapan, Hadrianus’un evlatlığı Lucius Verus’un, MS 162-166 arasında Persler üzerine yaptığı seferde Attaleia’ya uğradığı düşünülmekteymiş. Attaleia, MS 3. yüzyılda Roma’nın kolonisi olmuş. Aziz Paulus’un hidayet yolunda çıktığı yolculuğun duraklarından biri olan Attaleia, daha sonraları piskoposluk merkezi olmuş.

Bizans’ın ilk imparatoru I. Konstantinos zamanında burayı tek başına bir eyalet haline dönüştürmüş ve başına da bir vali koymuş. Bizans döneminde Attaleia bölgenin öne çıkan şehri konuma gelmiş ama başı da dertte kurtulmamış; 860’da Arapların yağmalaması, 904’te Tripolili Leon burayı işgal etmesi, şehrin belini bükmüş. Komnenoslar döneminde ise şehir en parlak günlerini yaşamış ve 1084’te Aleksios Komnennos burayı metropolitlik olarak ilan etmiş.

Artık Selçukluların da Anadolu’da boy gösterdiği bu günlerde, muhtemelen Kilikya seferi sırasında Süleymanşah, Antalya’ya bir akın yaptığı rivayet edilmekte… Alamamış ama Antalya bir kere Selçukluların aklına düşmüş, akınlar sıklaşmış; bu nedenle Bizans oralara ordu falan göndermiş. Şehir Bizans-Selçuklu arasında gidip gelmiş. Gerçi o dönemde Rum ve Türk ahali şehirde birlikte yaşamaktaymış. Ama Manuel Komnenos, Myrioakephalon Savaşı’nda Selçuklulara yenilince durum değişmeye başlamış. II Kılıç Arslan Attaleia’ya ciddi bir saldırı gerçekleştirse de şehri alamamış. Bu arada I.Haçlı Seferinde Urfa’da kurulan haçlı devletinin Musul Atabeyi tarafından ele geçirilmesi üzerine düzenlenen II. Haçlı Seferinde, seferin Fransa Kralı VII Louis emrindeki kanadı Antakya ve Urfa yolunda tarumar olup planı değiştirmiş ve hedefe denizden ulaşmak için kapağı Antalya’ya atmış; Şehrin İtalyan valisi Landulf, Haçlıları misafir etmeye çalışsa da imkanlar sınırlı tabii, sadece parası olanlara gemi ayarlanmış, onlar Antakya’ya doğru yola çıkmışlar. Parası olmayan geri kalanlar demir çarık, demir asa, karadan gitmeye kalkmış ama çoğu yollarda telef olmuş.

Bu arada 1204’te IV.Haçlı Seferi sırasında, Konstantinopolis Latinlerin eline geçince Attaleia’da Venedikli maceracıların eline kalmış ve sonunda şehrin idaresi Aldo Brandini isimli bir Latin’e geçmiş. Bu arada Selçuklu Sultanı I.Gıyaseddin Keyhüsrev 1207’de Attaleia’yı Aldo’dan almış ve bir süre buraların tadını çıkarmış. Gerçi 1210’de şehrin Hristiyanları Müslümanları katletmiş, 1212’deyse şehir Kıbrıs Frankları tarafından fethedilmiş. Ama bu durum pek uzun sürmemiş; 1216’da I.İzzeddin Keykavus şehri geri almış. 1243’te Kösedağ Savaşı’nda Moğollara yenilen Selçuklularla beraber Antalya’da silinmeye, solmaya başlamış. II İzzeddin Keykavus, Moğollarla süren gerginlikten bunalıp 1262’ye kadar Antalya’da yaşamış. Selçuklular sonrası Türkmenler, Moğollar tarafından ele geçirilen Attaleia yönetimi, bir ara İlhanlı Hükümdarı Olcayto tarafından Vezir Ahmet Lakuşi’ye verilmiş. 13 yüzyılda ise Teke aşiretinin bir kolu olan Hamidoğulları şehri ele geçirmiş.

1361’de ise Kıbrıs Kralı I.Pierre de Lusignan Rodos Şövalyeleri desteğiyle Attelia’yı almış ve Lusinyenler dönemi başlamış. Bu dönem daha öncede şehri yönetmiş olan Teke Bey olarak bilinen Mübarizeddin Mehmed Bey’in 1372’de şehri geri almasına kadar sürmüş. Daha sonra başa geçen Osman Çelebi ve Mustafa Bey dönemlerinde önemini kaybeden şehir 1390’da Yıldırım Beyazıd tarafından Osmanlı topraklarına katılmış ve oğulları İsa ve Mustafa’nın sancak bölgesi olmuş ama şehir 1427’ye kadar Tekeoğulları ile Osmanlılar arasında gidip gelmiş. Attaleia 1502’de ise II Beyazıd’ın oğlu Korkut’un sancak yeri olmuş ve 1509’a kadar burada kalmış. Şehzade Korkut’un Attaleia’nın geçmişinde önemli rolü var; onun yönetimine isyan edenlerin başlattığı Şahkulu İsyanı Osmanlıları bir hayli uğraştırmış. Teke halkının kendini Şah İsmail’in halifesi olarak tanıtan Şah Kulu adında birinin peşine takılıp Antalya’dan Sivas’a kadar bir bölgeye yayılmasıyla şiddetlenen isyan sırasında, Şehzade Korkut’un hazinesi yağmalandığı gibi binlerce insan öldürülmüş. Sonunda 1511’de Sadrazam Hadım Ali Paşa, Amasya sancakbeyi Şehzade Ahmed, Niğde Sancakbeyi Şehzade Mehmed birleşerek isyanı bastırabilmişler. 1659’da ise Körbey olarak bilinen Mustafa Paşa tarafından çıkarılan isyanın daha sınırlı bir etkisi olmuş; Kale içinde mahsur kalan halk kaleyi Osmanlı güçlerine teslim etmiş ve Mustafa Paşa öldürülmüş. Osmanlılar döneminde Teke sancağı, sonrasında Tanzimat ile birlikte Karaman Eyaletine ve Konya vilayetine bağlanan bölge, Kurtuluş Savaşı sırasında İtalyanlar tarafından alınmak istense de, bölge halkının direnci karşısında savaştan çekilmeleri sonucu Türkiye Cumhuriyeti’ne dahil olmuş. Bugünlerde ise Türkiye’nin en önemli metropollerinden biri olan Antalya’nın çekirdeğini oluşturan bölge olarak yerli ve yabancı turizmin gözbebeğidir.

Ulaşım

Kaleiçi, Antalya’nın tam merkezi, bir tür kilit noktası. Antalya’nın iki ana caddesi olan Cumhuriyet Caddesi ile Atatürk Caddesi’nin kesişme noktasını esas alan, Serikler Parkı’ndan Karaalioğlu Parkı’na kadar uzanan bir yer. Yani şehir içinde dolaşmaya çıktıysanız kaçırmanıza imkan yok. Ama yeriniz uzaksa o zaman toplu taşım kullanmanız gerekebilir. O bölgede trafik batıdan (Konyaaltı yönünden) doğuya (Lara yönünde) doğru tek taraflı. Başka bir ifade ile Konyaaltı tarafından gelecekseniz KC06, KL08, KC34, TL94, UC11 hatlı otobüsler Cumhuriyet Meydanı’ndan geçmekte, zaten Saat Kulesi’ni, Yivli Minare’yi göreceksiniz. KL08 ve KC06 ile devam ederseniz Hadrianus Kapısı’nda da inebilirsiniz. Varyant bölgesinden kalkan T1A hatlı tramvay da sizi Cumhuriyet Meydanı’na getirecektir. Eğer Lara tarafından geliyorsanız o zaman yine KL08 ve KC06 ile MarkAntalya Alışveriş Merkezi’ne kadar gelip oradan sahile inen yaya yolundan Kaleiçine ulaşabilirsiniz.

Eğer Havaalanından gelip doğrudan Kaleiçine ulaşmak istiyorsanız, o zaman 400 hatlı otobüse binip Konyaaltı’nda, örneğin 5M Migros durağında inip Alışveriş Merkezi önündeki duraktan KL08 veya KC06’ya binerek bölgeye ulaşabilirsiniz. Antalya’da otobüs ve tramvaylara toplu ulaşım kartıyla biniliyor; binmeden önce havaalanındaki durağın yanında bulunan makineden alabilirsiniz.

Gezilecek Yerler

Daha önce bahsettiğim gibi gezimiz batıda (Konyaaltı yönünde) Selekler Parkı’ndan başlayıp doğuda (Lara yönünde) Karaalioğlu Parkı’nın girişindeki Hıdırlık Kulesi’nde bitecek. Bu iki parkın parantezinde kalan bölgenin sınırı Cumhuriyet ve Atatürk Bulvarları ile çizilmiş durumda. Geziye başlamadan önce Selekler Parkı’nda Antalya’nın fatihi Gıyaseddin Keyhüsrev heykelinin altında bir soluklanın; manzaranın nefasetiyle anlayacaksınız Antalya’nın ne kadar güzel bir yer olduğunu…

Kaleiçi Girişleri: Önce girişler… Selekler Parkı’ndan Cumhuriyet Bulvarı üzerinden Recep Bilgin Parkı’na doğru giderken arada bir küçük yokuş var, burası Kaleiçi’nin otoparkına kadar iniyor. Ama bu yolun başka bir özelliği daha var; gecekuşları, alemciler… burası tam size göre, sokağın ucundaki apartmanların her katı ayrı bir eğlence mekanı… Türkü barlar, kulüpler, alem yerleri… Ama hafiften karanlık çehreli, ona göre… Bu sokakta ayrıca ‘Antalya Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’de bulunmakta…Sokağın karşısındaki Yuvam Çay Bahçesi, Askeri Gazino önünden kıvrılarak inen yol da sizi Kaleiçi’nin otoparkına götürecektir. Yolumuzun devamında ise Atatürk Anıtı’nın süslediği Cumhuriyet Meydanı’na ulaşacaksınız. Buradaki seyir terasından limanın harika manzarasının tadını çıkarabilirsiniz. Aynı meydanda Tophane Çay Bahçesi’nin yanında merdivenlerle Kaleiçi’nin en canlı sokaklarından İskele Sokağı’na inen bir merdiven var. Merdivenle uğraşmak istemezseniz aynı meydandaki asansör sizi kolayca limana ulaştıracak.

Biraz ilerlerseniz karşıda Antalya’nın kurucusu II.Attalos’un heykeli sizi karşıdan selamlayacaktır; kendileri bir şekilde Antalya’nın raconuna ters düşmüş olmalı ki, birkaç yıl önce Antalya’nın ağır abileri biz bu heykeli burada istemeyiz diye bir celallendiler. Neyse II Attalos, selam duruşuna hala devam etmekte… Burası Antalya’nın simgelerinden Yivli Minaresi ve Saat Kulesi’nin olduğu yer. Hemen buradan aşağı doğru kıvrılan İskele Sokağı, turistik hediyelik dükkanlar, halıcılar, oteller arasından sizi Kaleiçi’nin ana meydanına götürecektir. Aynı noktada Kaleiçi’nin doğusuna doğru uzanan Çarşı Sokağı da başlıyor.

Bu köşede Cumhuriyet Bulvarı’ndan ayrılıp Atatürk Bulvarı’na dönüyoruz. Yol üzerindeki dönerciler, kuyumcular, halıcılar, tatlıcılar boyunca ilerledikçe ambiyans değişiyor ve yerini şık kafelere, butik mağazalara, zarif parklara bırakacak. Hadrianus Kapısı ise bu yol üzerinde. Bulvar üzerindeki ara sokaklardan da Kaleiçi’ne girişler var tabii bu kadar gelmişken Hadrianus Kapısı’ndan görkemli bir giriş yapmanız daha yerinde olur. Hadrianus Kapısı’nın açıldığı Hesapçı Sokağı ise Antalya’nın gece hayatının nabzını tutan başka bir yer. Ayrıca bu yol sizi Hıdırlık Kulesi’ne ulaştıracak. Yenikapı ise, Atatürk Bulvarı’nın Işıklar Caddesi’ne döndüğü noktadan Kaleiçi’ne giriş yapılan yer; araç trafiğinin de olduğu giriş Karaalioğlu Parkının da yakınında.

Kaleiçi’ne geldiğinizde limanı çevreleyen Kordon Sokağı ve bölgenin en turistik ve canlı yeri olan İskele Sokağı bol bol geçeceğiniz yerlerden… Şimdi Kaleiçi’ndeki önemli yerlere göz atalım.

Surlar: Kaleiçi’ni çevreleyen at nalı şeklindeki surlar MS 2. yüzyılda yapılmış. Helen etkisiyle inşa edilen kaleye Romalılar, Bizans, Selçuklular ve Osmanlılar kendi anlayışlarına uygun eklemeler yapmışlar. İç ve dış hatta iki sıra olan surlar, Evliya Çelebi’ye göre 4400 adımmış ve üzerinde 80 kule bulunmaktaymış; içinde 3000 haneden oluşan dört mahalle varmış. Surların en önemli sükselerinden biri de 40 basamakla limana inilen bölüm. Artık günümüze ne kadarı kalmışsa, geziniz boyunca surlar kemerleriyle, kuleleriyle zaman zaman karşınıza çıkacak.

Saat Kulesi: Cumhuriyet Meydanı’nın İskele Sokağı ile kesiştiği yerde bulunan Saat Kulesi, Kaleiçi surlarının uzantısı gibi duran bir kule… Beşgen bir gövdenin üzerine kare biçimli kulenin yükseldiği yapının dört tarafında dört saat ve tepesinde de çan bulunmakta. II Abdülhamit’in tahta çıkışının 25 yılı nedeniyle Sadrazam Küçük Sait Paşa tarafından 1901’de yapımına başlatılmış, bitimi 1921 tarihini bulmuş.

Yivli Minare: Selçukluların en parlak dönemine damgasını vuran Sultan I.Alaeddin Keykubad döneminde yaptırılan 38 metre yüksekliğinde, kare bir temel üzerinde yükselen minare sekiz yarı daireyle çevrelenen yapısından dolayı yivli minare olarak anılmakta. Kesme taştan yapılan kare planlı kaide üzerinde yükselen gövdede tuğla ile firuze ve lacivert renkli çini süslemeleri mevcut.

Yivli Cami: Minarenin yanında yer alan cami ise, önce Alaeddin Keykubat dönemindeki ilk vali Mübarizeddin Ertokuş tarafından yaptırılmış; daha sonra bugüne kalan cami 1373’te Hamidoğlu Beyi Mubarizettin (Zincirkıran) Mehmet Bey tarafından Balaban Tavaşi’ye yaptırılmış. Altı kubbe ve havalandırma deliği olan cami, kubbeli cami türünün ilk örneklerindenmiş. Restorasyon çalışmaları sırasında çıkarılan su boru sistemi camlı bölmeden izlenebilir.

İmaret Medresesi: 13. yüzyıla ait bu medrese, dört eyvanlı plan tipinde dikdörtgen alana yapılmış ve duvarları kesme taş ve moloz taşla inşa edilmiş. Medresenin en gösterişli yanı, kesme taş cephenin ortasındaki mukarnaslı taç kapısı; üzerindeki kitabe okunamadığı için banisi bilinmiyormuş. Bugün el sanatlarının satıldığı bir bedesten olarak kullanılmakta.

Atabey Armağan Medresesi: Yivli minarenin tam karşısındaki medrese, 1239’da II Gıyaseddin Keyhusrev döneminde Atabey Armağan tarafından yaptırılmış. Bugüne sadece taç kapısı ulaşmış.

Mevlevihane: Ulucami’nin kuzeyinde teraslanmış alanda yapılmış, asıl hüviyeti bilinmeyen yapı, Selçuklular tarafından yivli minare külliyesi ile birlikte inşa edilmiş ve 18. yüzyılda Tekeli Mehmed Paşa tarafından mevlevihaneye dönüştürülmüş. Kemerli girişli, aydınlık fenerli kubbeye sahip ana odaya açılan beş tali hücre bulunmakta. Bugün müze olarak kullanılan bölümde canlandırma yoluyla Mevlevi ritüelleri sergilenmekte.

Zincirkıran Mehmet Bey Türbesi: Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından fethedilen Antalya’nın elden çıkmasından sonra 1373’te tekrar topraklara katan komutan olan Hamidoğlu Mehmet Bey, Antalya limanına gerilen zinciri koparmasından dolayı Zincirkıran Mehmet Bey olarak anılmış. Türbe ise 1377’de Zincirkıran Mehmet Bey tarafından oğlu Emirzade Ali için yaptırılmış. Baştan başa kesilmiş taş duvarla örülü türbe, sekizgen gövdeli ve piramit külahlı yapıda önceden çinilerle kaplı olduğu söylenen kendisine, oğluna ve bir Mevlevi şeyhine ait üç sanduka mevcut.

Nigar Hanım Türbesi: Mevlevihane ile Ulucami arasındaki bulunan Türbe, II.Beyazıd’ın oğlu Şehzade Korkut’un annesi Nigar Hanım için 1503’te altıgen planlı olarak yapılmış. Kaidesi kesme taş, gövdesi moloz taşlardan yapılmış.

Yivli Minare Hamamı: Mevlevihane’nin hemen bitişiğinde bulunan hamamın kitabesinde Sultan Alaeddin Keykubad’ın adı geçmekteymiş.

Hadrian Kapısı-Üç Kapılar: Antalya’nın bir başka simge yapısı olan Hadrian Kapısı, Roma’nın gezgin imparatoru Hadrian’ın Attaleia gezisi için MS 130’larda yapılmış tipik Roma zafer takı görümünde bir yapı; iki sütunlu, dört kapı kuleli ve üç kemeriyle bugüne kalan yapının üzerinin zamanında heykel süslemeleri varmış. Yapıldıktan sonra surların uzatılmasıyla kapı kapanmış ve uzun süre kullanılmamış ama kalıntıların temizlenmesiyle kapı ortaya çıkmış.

Sütunlar hariç her tarafı beyaz mermerden yapılan kapıdan bugüne kalan taş süslemeler, rölyefler muhteşem… Kemerin sol tarafındaki kule Roma dönemine aitken, sağdaki kulenin alt kısmı Roma, üst kısmı Selçuklular döneminde tarihlenmekteymiş. Burası Kaleiçi girişlerinin en görkemlisi; Girişin devamındaki Hesapçı Sokağı ise Kaleiçi’nin en hareketli yerlerinden ve doğrudan Hıdırlık Kulesi’ne uzanmakta…

Hıdırlık Kulesi: Karaalioğlu Parkı’nın Kaleiçi’yle buluştuğu noktadaki Hıdırlık Kulesi, silindir gövdeli kare planlı 14 metre yüksekliğinde bir yapı… MS 2. yüzyıla tarihlenen yapının yapılış amacı karışıklığa yol açmış; planına bakıldığında Roma dönemi mozolelerini anımsatıyormuş ama aslında deniz feneri ya da gözlem kulesi olarak kullanıldığı düşünülmekte. Bu dönemde tadilatta olan yapının çevresinde yapılan kazılarda bir Roma hamamı kalıntısı bulunmuş.

Kesik MinareŞehzade Korkut Camisi: Hesapçı Sokağı üzerinde yer alan ve yakın zamana kadar külah kısmı olmadığı için Kesik Minare olarak bilinen yapı, Roma döneminde Osmanlılara kadar uzanan süreçte sürekli değişim geçirmiş. MS 2. yüzyılda burada bir Roma tapınağı yapılmış, 6. yüzyılda ise üzerine bir kilise inşa edilmiş. 7. yüzyıldaki Arap baskınları sırasında yıkılan yapı, 9. yüzyılda eklemelerle onarılarak tekrar kilise haline getirilmiş. Selçuklularla birlikte cami olan yapı, 1360’larda Kıbrıs Kralı I.Peter’in hakimiyeti sırasında yine kilise olmuş. Nihayetinde Osmanlılar döneminde I.Beyazıd padişahlığı sırasında sancak beyi olarak buralara gelen Şehzade Korkut zamanında eklenen minare ile birlikte camiye dönüştürülmüş. İşte Kesik Minare, o minare… Ama zaman içinde yangın dolayısıyla tahribata uğrayan cami yakın zamana kadar metruk haldeydi. Şimdilerde restorasyonda; restorasyon sırasında kesik minarenin külahı da eklenmiş.

Karatay Medresesi: Karadayı Sokağı üzerindeki taç yapısıyla dikkati çeken dikdörtgen şeklindeki bina, 1250’lerde Sultan II İzzeddin Keykavus döneminde yapılmış; banisi ise Celaleddin Karatay’mış. Antalya fatihi I Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından Kilikya seferi sırasında esir alınan bir Ermeni olduğu düşünülen Celaleddin Karatay, I. Alaeddin Keykubat ile sarayda çalışmaya başlayıp II. İzzeddin Keykavus döneminde devlet ricaline girmiş, hızla yükselmiş haznedar, atabeg ve sultan naibliği bile yapmış. 15×30 metre boyutlarında olup taç kapısıyla göz dolduran , eyvanlı, açık avlulu yapı içinde Selçuklu Sultanlarının kısa hayat hikayeleri mevcut.

Ahi Yusuf Cami ve Türbesi: Mermerli Sokak’ta bulunan ve Ahi Yusuf adına 1249’da yapılan kare planlı ve tek kubbeli cami, moloz taşla inşa edilmiş. Cephede çift kanatlı kapı ve dikdörtgen pencereler mevcut. Kuzeyinde yer alan türbe ise, iki katlı; alt katta mezar, üstte zaviye varmış. Ahi Yusuf’un sandukasının bulunduğu türbe’nin üst katında blok taştan yapılma kemer mevcut.

Tekeli Mehmet Paşa Cami: Saat kulesinin karşısında bulunan Tekeli Mehmet Paşa Cami’nin 1606 ile 1616 arasında yaptırıldığı düşünülmekteymiş; Evliya Çelebi’nin 17. yüzyıla ait Seyahatname’sinde bu camiden bahsetmiş. Yüksek bir kasnak üzerinde yükselen kubbesi, doğu-batı-güney yönlerinde birer yarım kubbe, güneyde ise üç kubbe ile desteklenmiş. Halen tadilatta olan caminin içini göremedim. Tekeli Mehmet Paşa ise, III Mehmed’in çavuş başısı iken sonra beylerbeyi olmuş, 1616’da Van valisi iken ölmüş.

İskele Cami: Yat Limanı’nda yer alan, 46 metrekarelik alanıyla Antalya’nın en küçük camisi olan İskele Cami, 1903’te Kenan Paşa ve Şakir Efendi tarafından yapılmış. Daha önce burada bir Selçuklu camisi olduğu düşünülmekteymiş. Köşk mescit şeklinde dört sütun üzerine altıgen planlı olan caminin tabanında su kaynağının olduğu küçük bir havuz bulunmakta. Tabanı sudan oluşan çok özgün bir cami; küçük ama sevimli…

Sultan Alaaddin Cami: Kılınçarslan Mahallesi’ndeki bu cami, 1834’de üç nefli Panhagia Kilisesi’nden dönüştürülmüş. 1922-1934 arası arkeoloji müzesi olarak kullanılmış, sonra apsis kısmına minber eklenerek camiye dönüştürülmüş. 1958’de minare eklenmiş ama çanı yerinde kalmış. Cami tavandaki haç, yıldız, melek süslemeleri dikkat çekici…

Ahi Kızı Mescidi: Ahi Yusuf’un kızına ait bir mescit olup 1300’lü yıllara ait olduğu düşünülmekteymiş. Türbe içindeki mermer sanduka Hamidoğulları dönemine aitmiş. Mescit ise Selçuklu dönemine tarihlenmekte olup temel olarak kale burçlarından çevrilmiş.

Yeni Kapı Kilisesi – Hagios Alypios Kilisesi: 1844’de moloz taştan yapılan tek nefli Rum Ortodoks Kilisesi, 1920’lerde kaderine terk edilmiş, 2007’ye kadar depo olarak kullanılmış, şu an tekrar ibadete açılmış.

Oyuncak Müzesi: Asansörün hemen yanında yer alan Oyuncak Müzesi, dünden bugüne türlü oyuncakların sergilendiği bir müze. Antik çağdan, çizgi film kahramanlarına uzanan bir yelpazede her çeşit oyuncak mevcut. Çocuklar yanında, içimizde bir yerlerde olduğunu düşünmekten hoşlandığımız çocuğun da sevebileceği bir yer. Benim içimde çocuk, mocuk olmadığı için pek bir şey ifade etmedi. Pazartesi hariç her gün 09.00-18.00 saatleri arasında açık ve ücretsiz. O güzelim Kaleiçi’nin sokakları dururken Nuh nebiden kalma oyuncakları görmeyi tercih ederseniz, buyrun…

Deniz Biyolojisi Müzesi: İskele Caddesi’nin Yat Limanı’na yakın kısmındaki müze, yaklaşık 500 tür deniz canlısının sergilendiği Türkiye’nin ilk Deniz Biyolojisi Müzesi… Nedense korsan gemisi temalı düzenlenen iki katlı bu minik müzedeki karidesten köpekbalığına kadar, biraz solgun, biraz rengi atmış haldeki deniz canlılarına yakından bakmak isterseniz, pazartesi hariç her gün 9.30-18.00 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyarete açık.

Etnografya Müzesi: İki ayrı konaktan oluşan müze, Antalya’nın geçmişine, yaşamına ışık tutan bir yer.

Konaklar bile başlı başına gezmeye değer yerler; konaklar son dönem Osmanlı mimarisinin özgün örneklerinden. Ahşap işçiliğinden, kapı tokmak ve anahtarlarına, halılardan müzik aletlerine, hat eser ve malzemelerinden giysilere, silahlardan mutfak eşyalarına, Osmanlıların son dönemlerine ait eşyalar ilk binada sergilenirken ikinci binada aynı döneme ait porselen ve cam objeler, silahlar, mühürler, cep saatleri yer almakta. Bahçede ise kitabeler, mezar taşları ve savaş topları görülebilir. Ayrıca Osmanlı gündelik hayatına dair canlandırmalar da müzenin ilgiyi çeken başka bir yanı. Müze her gün 08.30-17.30 saatleri arasında ücretsiz olarak görülebilir. Kaleiçi’nde bir müzeye gitmeyi düşünüyorsanız bence o müze, burası olmalı.

Suna-İnan Kıraç Müzesi: Başka bir etnografya müzesi olan ve Suna-İnan Kıraç’a adanan yer, iki binadan oluşmakta; biri 19. yüzyıla ait tipik eski Antalya evi, diğeri 1863 tarihli Aya Yorgi (Agios Georgios) Kilisesi… Ancak pandemi nedeniyle ziyarete kapalı. Akdeniz Araştırma Enstitüsü de aynı yerde bulunmakta. Kaleiçi’nde göremediğim ve aklımın kaldığı tek yer burası oldu.

Hamamlar: Kaleiçi’nde dolanırken dört hamama rastladım. Nazır Hamamı Hamamaralığı Sokağı’nda yerden bitme bir yapı. Sefa Hamamı ise, Kocatepe Sokak’ta 600 yıllık olduğunu iddia eden bir yer, dışardan öyle görünmüyordu. Balıkpazar Hamamı ise Balıkpazarı Sokağı’nda, Antalya’nın ilk hamamlarındanmış. Yenikapı Hamamı ise kapısına kilit vurulmuş halde; üçgen alınlıklı beşik çatı ile örülü Hamam, Yenikapı’nın girişinde…

Cam Teras ve Keçili Seyir Terası: Mermerli’nin üzerinde Antalya’nın, Kaleiçi’nin keyfini çıkaracağınız bir alan var. Ahşap keçi heykellerin ve Rodos işi siyah-beyaz çakıl mozaik döşeli yolların süslediği terasa, yanınızda isteğinize göre bir içecek alıp manzaranın tadına varacağınız bir yer.

Mermerli Plajı: Kaleiçi’nin doğu ucunda Mermerli Parkının altındaki kaya plajı, günü denizde geçirmek isteyenler için harika bir seçim.

Tekne Gezisi: Kaleiçi’nde yapılacak şeylerden biri de, limanda sıra sıra duran korsan gemisi kılıklı teknelerden biriyle gezintiye çıkmak… Bir saatlik çevreye göz atma turu yanında 2 saatlik Düden Şelalesi’ne kadar süren uzun tur ve 6 saatlik yemeli içmeli, denize girmeli uzun tur seçenekleri mevcut. Antalya’yı denizden görmek için kaçırılmayacak bir fırsat.

Antalya’yı denizin altından görebileceğiniz bir de denizaltı turu vardı; Kaleiçi’nden Kemer yolundaki Sıçan Adası’na kadar deniz altında yirmi bin fersah macerasının girizgahını yaşayabileceğiniz bir seferdi. Mayıs-Ekim arasında düzenlenen turların akibeti pandemiden dolayı belli değil.

Sokaklar: Kaleiçi’nin tadı sokaklarda çıkar. Kaleiçi’nin geleneksel konaklarının, kafelerin, lokantaların süslediği sokaklarda dolanın. 1972’de Antalya İç Limanı ve Kaleiçi semti, ‘Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’ tarafından SİT bölgesi olarak korumaya alınmış. Konaklar, iki ya da üç katlı olup avlu ve taşlıkla çevrelenmiş.

Sokağa bakan taraf yüksek pencerelerle aydınlatılırken arka taraf bahçeye açılmaktaymış. Üst kat odaları sofaya açılıp, orta katlar kışlık alan ya da depo olarak kullanılmaktaymış. Evlerin çakıl mozaik döşeli avluları, kalem işi süslemeleri, ahşap tavanı dikkati çekmekte. Yollarda dolaşın; kalem işi süslü bir ahşap yapı, kapı önünde duran tarihi bir heykel, ev kenarlarını süsleyen bir rölyef, duvar resimleri bu sokakların sürprizleri, hatta kim bilir, portakalını kaybetmiş altın portakallı kadın heykeli karşınıza çıkabilir.

Yeme İçme-Eğlenme-Konaklama-Alışveriş

Kaleiçi’nde restore edilmiş eski Antalya konaklarından yapılan oteller başlı başına bir tecrübe sunuyor. Her bütçeye uygun, pansiyonlardan lüks otellere kadar muhtelif seçenekler mevcut. Tercih size kalmış.

Yeme, içme, eğlenme konusunda da Kaleiçi bir çok seçenek sunmakta. Mermerli, Tophane gibi çay bahçeleri hem manzaralı hem keyifli. Kafe ve barlar açısından da bölge çok zengin; Limandaki Aynalı hem kafe hem lokanta olarak tercih edilebilecek bir yer. Ayrıca Hesapçı Sokak’tan mutlaka geçin; kayda değer kafe, lokanta, meyhaneler orada… Velespit gayet özgün bir yer. Beerzone’da sosisli sandviçler tercihte öne çıkıyor.

Ayrıca Davidpeople, Route, Varuna, Demlik dikkat çekici yerlerden. Hıdırlık manzarasıyla Telator, meyhaneler arasında farklı ama Yemenli, Ayar, Meyhanet de kayda değer. Seraser, Arma bütçeyi zorlayabilecek şık mekanlardan. Barlar açısından da Hesapçı Sokak ve çevresi önemli bir nokta; Jimmy’s, Ronin, Dubhlinn, Edinburg sayabileceğim yerlerden. Alış veriş açısından ise halı, mücevher gibi cep boşaltan lüks mallardan giysi, hediyelik eşya satan daha mütevazı dükkanların çoğu İskele Sokağı’nda ama yine Hesapçı Sokak’ta alternatifler bulabilirsiniz. Benim sevdiğim dükkanlardan biri de yine Hesapçı Sokak üzerinde Demlik Kafe’nin karşısındaki eskici…Plaktan sikkeye ne ararsanız var.

Kaleiçi Antalya’nın özü; Antalya ile ilgili her şeyin başladığı yer. Mutlaka uğramanız, gezmeniz gereken bir nokta. İster 1-2 saatte gezer dolaşırsınız ister tüm günü burada geçirirsiniz. Her şey var; Kaleiçi’nden hiç çıkmadan, Roma’dan Osmanlılara kadar uzanan bir tarihte gezinebilir, bir çay bahçesinde yorgunluk atarken manzaranın tadını çıkarabilir, canınız isterse denize girip kafelerinde vakit geçirebilir, alışverip yapıp gece de ya bir meyhanede, ya da bir barda eğlencenin dibini bulabilirsiniz…Daha ne olsun…

Gezdiğim müzelerin ücretsiz oluşu pandemi ile ilgili bir durum olabilir, daha öncesinde söz konusu müze girişlerinde ücret alınıyormuş.

*Yazıda, Antalya Valiliği İl Turizm ve Kültür Müdürlüğü’nün yayınlarından, İstanbul Üniversitesi Açık Öğretim Tarih Bölüm Türkiye Selçuklular Tarihi ve Haçlılar Tarihi ders notları ve Sayın Özgen Kurt’un Kaleiçi’nin (Antalya) Kuruluşundan 16.Yüzyıla Kadar Mekansal Değişimi isimli Yüksek Lisans Tezi’nden faydalandım.

2 COMMENTS

  1. Çok güzel bir yazı olmuş. Bir Antalya lı olarak çok şey öğrendim. Elinize sağlık…

Yorumunuzu Buraya Yazabilirsiniz

Yorumunuzu Giiniz
Please enter your name here