oslo

Oslo Baltık ülkesi Norveç’in başkenti ve en çok nüfusa sahip şehri. Nedense Avrupa’da turistler için ilk görülecek şehirler arasında yer almasa da, tarihi, müzeleri, yemyeşil ve düzenli parkları ile bu refahı yüksek medeni ülke farklı tatlar yaşatacaktır gezginlere… 

Gezgin olarak alternatif rotaları araştırırken Oslo uygun uçak bilet fiyatları ile cazip bir seçenek olarak karşımıza çıktı ve düşünmeden Oslo biletlerimizi aldık. Ancak her şeyin ucuz uçak bileti olmadığını ve Norveç’in dünyanın en pahalı ülkelerinden biri olduğu gerçeğini daha gitmeden yaptığımız okumalarda anladık.. Tabi artık çok geçti.

Bir haftalık Norveç programımızın üç gününü Oslo’ya ayırdık. Kalan günler için Bergen şehri ve dünyanın en güzel tren yolculukları arasında sayılan Flam treni yolculuğu için Flam kasabası olarak programlandı.

Yanımıza zeytin, peynir, salam, ton balığı, kavurma, kuru yemiş, lavaş gibi hemen bozulmayacak ne varsa aldık. Norveç’te bir bardak balık çorbasına yaklaşık 35 TL verince iyi ki de yanımızda yiyecek getirmişiz dedik. 

Norveç kuzey kutbuna yakın bir ülke olduğundan yılın neredeyse 300 gününün yağışlı ve soğuk geçtiğini okumuştuk. Günlük güneşlik bir ülkeden soğuk bir iklime seyahat edecektik. Bu yüzden kaz tüyü montlarımızı, şapka ve eldivenlerimizi bavulumuza yerleştirdik. Çok şanslıydık ki Oslo’ya ulaştığımız gün dışında gezmemizi engelleyen bir yağış olmadı. Üşüdük tabi ama bizim gittiğimiz hafta öncesinde kar yağdığını duyunca halimize şükrettik.

Ulaşım

30 Nisan’da Esenboğa Havaalanı’ndan bindiğimiz uçağımız İstanbul aktarmalı öğleden sonra Oslo’ya ulaştı. Havaalanından bulduğumuz ilk trenle şehir merkezine gittik. On beş yirmi dakika süren bu kısa seyahat için 180 Norveç Kronu ödeyince hepimizin gözleri yuvalarından fırladı. Havalimanından şehir merkezine iki farklı tren gidiyor. Birisi ekspres tren ve 20 dakikada kalkıyor, diğeri ise normal tren, ilki 180 diğeri 90 Kron tutuyor. Oslo’ya gidecek olanlara bunu hatırlatmak isterim. Neyse ki dönüşümüzde normal tren kullanarak maliyetimizi düşürmüş olduk.

Trenden Oslo Merkez İstasyonu’nda (Oslo Sentralstasjon) inerek otobüs duraklarının bulunduğu geniş alana yürüdük. Otelimize ulaşmak için şehir içi otobüs kullanacağımızdan gazete, dergi satılan bir kiosktan biletimizi aldık. Bir kullanımlık bilet için kişi başı 30 Kron ödeme yaptık. Yani bir otobüs bileti 10 TL’ye mal oluyor.

Konaklama

Dışarıda çok şiddetli bir yağmur vardı. Şansımıza çok beklemeden otobüse bindik ancak indiğimizde gideceğimiz yönü şaşırdık. O sırada karşıdan gelen Norveçli delikanlıya adresi göstererek yolu sordum. O yağmurda hiç erinmeden telefonundan oteli araştırdı. Otelin çok yakın olduğunu ve dümdüz yürüyerek bulabileceğimizi söyledi. Sonra dayanamadı otele kadar bizimle geldi. Norveçlilerin bu yardımsever tutumu ile tüm seyahatimiz boyunca karşılaştık. 

Sonunda otelimiz Cochs Pensjonat’ı bulduk. Oslo’ya gideceklere bu oteli şiddetle tavsiye ederim. Hem fiyatı makul hem de konumu mükemmel denecek bir yerdeydi. Üç gece için kişi başı yaklaşık 420 lira gibi bir tutar ödedik. Odalarda mutfak ve ortada bir masa da vardı. Aslında tencere, tabak gibi mutfak eşyalarını da resepsiyondan isteyince veriyorlarmış ama biz bunu ne yazık ki ayrılırken öğrendik. Neyse ki yanımızda bir miktar kağıt tabaklarımız vardı. 

Oslo Gezilecek Yerler

Odalarımıza yerleştikten sonra çevremizi tanımak için yürüyüş yapmaya karar verdik. Otelin önünden giden caddenin her iki tarafında da güzel mağazalar ve binalar vardı.

Pazar olması nedeniyle hemen hemen her yer kapalıydı. Biraz yürüdükten sonra hem ısınmak hem de dinlenmek için Mc Donalds’a girdik. Hepimiz 1000’lik Kronlarımızı da bozdurmak istiyorduk. Neredeyse 10 kişi teker teker 1000 Kron uzatarak sıcak çikolata istedi. Eminim ki kasiyer hayatı boyunca böyle bir durumla karşılaşmamıştır.

İkinci gün sabah Vigeland Sculpture Parkı‘na doğru yola çıktık. Yaklaşık 15-20 dakika yürüdükten sonra cennet gibi bir parkın içine girdik.

Vigeland Parkı tek bir sanatçı tarafından yapılan dünyanın en büyük heykel parkıymış. 1869-1943 yılları arasında yaşamış olan Gustav Vigeland’ın hayatı boyunca yapmış olduğu 200’den fazla bronz ve granit insan heykeli ile 13 adet eskitme dökme demirden oluşan kapıların büyük kısmı, beş ayrı bölümde yerleştirilmiş. Bunlar Ana Kapı, çocukların oyun alanıyla köprü, şelale, Monolith Platosu ve yaşam döngüsü olarak sıralanmış. Vigeland aynı zamanda parkın dizaynını ve mimari yapısını da şekillendirmiş. Kendisinden sonra bu yapıya hiçbir ekleme veya çıkarma yapılmamasını vasiyet etmiş. Ne yazık ki parkın son halini göremeden yaşama veda etmiş ve yapımına 1939 yılında başlanan park son halini 1949 yılında almış. “Çıplak Heykeller Parkı” olarak nitelendirebileceğimiz bu park Oslo’nun en çok ziyaret edilen, turistlerin ve yerli halkın akınına uğrayan bir parkmış. Yirmidört saat açık ve ücretsiz olduğunu da belirteyim. Yılda yaklaşık bir milyon kişi ziyaret etmekteymiş. Binlerce kişi geziyor burada ama bir tek çöp bile yok.

Heykeller dışında 3 bin ağaç ile 150 değişik cinste 14 bin gül ağacından oluşan gül bahçesi bulunan parkta ayrıca eski bir baraj gölü, çocuk parkı, olimpik yüzme havuzu, futbol stadyumu, cafe ve Vigeland Müzesi olarak bilinen Oslo Şehir Müzesi de bulunmakta.

Parkta bulunan heykellerin en önemli özelliği, bir kaç istisna haricinde tamamının insan figürü olması ve bu insan figürlerinin tamamen çıplak olmalarıymış. İnsan heykelleri doğum, çocukluk, gençlik, yetişkinlik, yaşlılık, ölüm gibi yaşam evreleri ile neşe, hüzün, özlem, kızgınlık, kıskançlık gibi duyguları da anlatıyormuş.Peki kim bu Gustav Vigeland biraz da onu tanıyalım. Gustav Vigeland, Norveç’in güneyinde küçük bir sahil kasabası olan Mandal’da doğmuş. Eğitimi için Oslo’ya gönderilen Vigeland burada ahşap oyma sanatını öğrenmiş. Babasının ölümü üzerine geri dönerek Vigeland kentinde bir çiftlikte büyükbabasıyla yaşamaya başlamış. Daha sonra 1888 yılında Oslo’ya dönen Vigeland heykeltraş olmaya karar vermiş ve zamanın ustalarından olan Bryunjulf Bergslien’den dersler almış. İlk yapıtının ismi “Hagar ve İsmail” olan Vigeland, Kopenhag, Paris, Berlin ve Floransa’da bir süre bulunmuş ve bu dönemde kadın-erkek ilişkileri üzerinde çalışma fırsatı bulmuş. Norveç’in bağımsızlığını kazandığı 1905 yılından sonra Henrik Ibsen ve Niels Henrik Abel gibi ülkenin önde gelen kişilerin anısına heykel ve büstlerini yapması istenmiş. 1924 yılında Vigeland Nobels’deki atölyesine taşınmış ve böylece Frogner Park’da yaptığı eserleri sergileme olanağı bulmuş. Buranın adı artık Vigeland Park olarak bilinmekteymiş. Vigeland’ın naaşı yakılmış ve külleri çan kulesinden saklanmaktaymış. Nobels’deki bu yapının adı daha sonra Vigeland Müzesi olarak değiştirilmiş.

Parkın içinde bir süre yürüdükten sonra heykellerin olduğu aksisin tam ortasına geldik. Önce Sütunu (Monolith) görmek istedik ve o tarafa yürüdük. 

Daha sonra Monolith Platosu’na doğru yürümeye devam ettik. Platoya giriş sekiz döküm demir kapıdan yapılıyormuş ve bu kapılarda da insan figürleri var. Daha uzaktan sütunun güzelliği ve haşmeti görülebiliyor.

Yekpare 14,12 metre uzunluğundaki granit sütun birbiri üzerine yığılmış 121 insan figürünün yaşam döngüsünü ifade ediyormuş. Sütun, Vigeland tarafından bulunan devasa granitin işlenerek bugünkü halini almasıyla sonuçlanmış. Sütun merdivenle çıkılan bir alanın ortasında yer alıyordu. Merdivenlere çıkışta üçlü gruplar halinde 12 sıra dizilmiş ve hayatın çeşitli evrelerinde bulunan kadın erkek figürlerinden oluşan 36 heykel grubu sizi karşılıyor.

Bu eserin tamamlanması tam 14 yıl sürmüş ve ancak Vigeland’ın ölümünden kısa bir süre önce tamamlanabilmiş. Hayranlıkla bakmaktan kendimizi alamıyoruz.

Köprü’nün her iki yanı da heykellerle doluydu. Burası 100 metre uzunluğunda ve gerçek boyutlarında tek ya da ikili insan heykellerinin olduğu 58 parçadan oluşmakta. Vigeland bu kısmı 1926-1933 yılları arasında tamamlamış.

Köprüdeki en önemli ve ilgi çeken eser “Kızgın Çocuk” olarak isimlendirilen heykelmiş. Bu Heykel politik bazı protestoların da adresi olmuş. Üzerine birkaç kere boya dökülmüş, bir seferinde sol eli altın rengine boyanmış, bir diğerinde heykelin poposuna siyah bant yapıştırılmış. 1992 yılında çalınmış ve ancak  bulunabilmiş. Bu yüzden 40 kilo ağırlığındaki heykel bir daha yerinden oynatılamaması için bulunduğu kaideye sabitlenmiş.

Köprünün bitiminde ufak bir bahçe içinde bebek heykelleri yerleştirilmiş. Bu heykellerin tam ortasında ise yine meşhur bir heykel olan “Kafa Üstü Duran Bebek Heykeli” bulunmaktaydı.

Bu heykel parkın ikinci ünlü heykeliymiş. Ayrıca bebek heykellerinin güzelliğinin yanı sıra burada harika bir göl manzarası da vardı. Ördekler, kuşlar, suyun, yeşilin güzelliği adeta mest olmuştuk.

Dört saat yakın süren park gezimizden sonra müzeleri gezmek istedik. Şansızlığımız o gün 1 Mayıs resmi tatildi ve sonraki gün müzelerin çoğunun kapalı olduğu Pazartesi olacaktı. Gitmek istediğimiz Viking Müzesi ise o gün açıktı ve vakit kaybetmeden gitmek istedik. Çünkü bu Müze bir ada üzerinde bulunuyordu ve teknelerle gidilmesi gerekiyordu.

Bir kullanımlık biletlerimizi 7 Eleven marketinden aldık ve otobüs ile limana geldik.  Müze adası diye tabir edilen Bygdøy bölgesine Nobel Barış Merkezi’nin önünden kalkan teknelerle ulaşılıyor. Bu tekneler iki ayrı yerde duruyor. Biz Viking Müzesi’nin bulunduğu durakta indik. Viking Müzesi’nde grup indirimi aldık ve kişi başı 100 Kron ödeyerek içeri girdik.

Müzede 9.yüzyıldan kalma dünyanın en iyi korunmuş Viking gemi kalıntıları, Viking dönemine ait çadırlar, mezarlar, ahşap oyma işleri, kızaklar, bir at arabası, giysiler, kullandıkları eşyalar sergileniyordu.

Buradan tekneye dönerken Norveç Halk Müzesi (Norwegian Folk Museum) tabelası görmüştük. Gelmişken orayı da görmek istedik. Bilet almak için ofise girdiğimizde Müzenin sergi kısmının saatin geç olması nedeniyle kapandığını ancak bahçe kısmını gezebileceğimizi söylediler.

Önce bahçeyi gezip de ne olacak diye düşünürken geniş bir alanda ev, okul, kilise, tiyatro sahnesi gibi yapılar bahçede olduğunu gördük. Norveç tarihi yaşam alanları karşımıza çıkmaz mı! Burası Viking Müzesi’nden daha renkli göründü bize. Ahşap yapıların pencerelerinden içerideki ev ve okul yaşamına dair izleri de görebildik.Tabi biz gittiğimizde saat geç olduğundan muhtemelen gün içerisinde daha canlı olacaktır.

Norveç Halk Müzesi’nde 155 adet birbirinden farklı geleneksel ev ve 13. yüzyılda ahşaptan inşa edilen Stave Kilisesi bulunmakta.

Müzenin açık olduğu saatlerde müze çalışanları bu evlerin içerisinde o dönemin yaşamını canlandırıyorlar, çok çeşitli yaşam kompozisyonu sergileniyormuş. Çok geniş bir alana yayılan bir müze olduğundan en az yarım gününüzü ayırmanız gerekebilir.

Vaktimiz kısıtlı olduğundan bir saat içerisinde gezimizi tamamladık ve geldiğimiz yoldan dönerek gelen ilk tekneye bindik. Limanda Nobel Peace Center önünde tekneden indik. 1 Mayıs resmi tatiline denk geldiği için içeriyi gezme şansımız olamadı böylesine özel bir binayı.

2005 yılında yaptırılan Nobel Barış Merkezi, Alfred Nobel hakkında ve geçmişten günümüze Nobel Barış Ödülü alanların bilgilerinin yer aldığı, geçici sergilerin ve konferansların da düzenlendiği bir kültür-sanat merkezi. Norveç ve İsveç kraliyet ailesi üyelerinin katıldığı törenle Nobel ödülleri veriliyormuş. Nobel Barış Ödülü Norveç tarafından verilmekteyken, diğer ödüller İsveç tarafından veriliyormuş. Nobel Barış Ödül töreni ise 1990 yılından bu yana Oslo City Hall (Oslo Belediye Binası)’de yapılmaktaymış. 

Bir tarafta deniz diğer tarafta restoranların ve cafelerin sıralandığı güzel bir yoldan yürümeye başladık. Limanda denizin etkisiyle hava soğumuştu ve iyice sarınıp sarmalanmıştık. Buna rağmen yol üzerinde gördüğümüz Hennig Olsen’in meşhur bir dondurmacı olduğunu öğrenince o soğukta dondurma yemekten kendimizi alamadık. Hepimiz istediğimiz çeşitleri söyledik. Şenay ve Oya dondurmalarını orijinal bir sosa batırdıklarını ve soğan tadı aldıklarını söyleyince ne olduğunu anlamak için dondurmacıya yöneldim. Ön tarafta bir kasede kıtırlaşmış ve sarartılmış minik taneler vardı. Ne olduğunu anlamak için bakmaya çalışırken dondurmacı gülerek onun soğan olduğunu ve hotdog için kullanıldığını söyledi. Bizim arkadaşlarımız dondurmacılarımızda olan fındık gibi bir şey sanıp dondurmalarını soğana bulamışlar. Buna epeyce gülüp eğlendik. Tadının çok güzel olduğunda ısrar ettiler ama bize pek inandırıcı gelmedi.

Son günümüzde ilk hedef Royal Palace idi. Otelimize yakın olan sarayın bahçesine yürüyerek girdik. Neoklasik tarzdaki Saray 1848 yılında tamamlanmış, Norveç’in en önemli tarihi yapıları arasında. Norveç kraliyet ailesinin yaşadığı 173 odalı sarayın önünde Norveç-İsveç kralı Karl Johan’ın bir heykeli yer almakta. Yaz aylarında sarayın belirli bölümleri rehberle gezilebiliyormuş.  Sarayın önündeki geleneksel giysili askerler her gün 13.30’da nöbet değişimi yapıyorlarmış ve çok renkli oluyormuş. Biz tabi bu saati bekleyemedik. Askerle, Sarayla ve Heykelle bilumum fotoğraflar çektirip yolumuza devam ettik.

Sırada National Theater vardı. Bahçesinde pek çok güzel heykel bulunuyordu. Norveç’in drama tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Ulusal Tiyatro 1899 yılında Norveç’in ünlü oyun yazarı Henrik Ibsen’in bir oyunuyla açılmış. Mimarisi Barok tarzda olan binanın etkileyici bir görünümü vardı. Dünyada sergilenen pek çok ünlü eserin ilk kez burada seyirci karşısına çıktığı da söylenmektedir.

Yolun karşısında güzel bir bina vardı. Bunun Oslo Üniversitesi’nin bir fakültesi olduğunu öğrendik. Bu arada Kraliyet Sarayı’nın önünden başlayan Karl Johans Gate Oslo’nun en canlı ve alışverişin en yoğun yaşandığı bir caddesi. Burada ünlü markaların mağazalarını görebilirsiniz.

Üniversitenin yanındaki sokağa girerek National Gallery‘ye ulaşmaya çalıştık. Kapıdaki açılış saati 10 olarak görünüyordu. Açılış saatine kadar kahve içmek için sokağın başındaki cafeye oturduk. 

Saat geldiğinde Müze önünde hiçbir hareket göremeyince biraz işkillendik. Gidip açılış günlerini doğru düzgün okuyunca Pazartesi günleri kapalı olduğunu öğrendik. Müzeyi görememize hayıflansak da Müze önünde sıralandık ve fotoğrafımızı da çektirdik.

Ulusal Müze Norveçli ve Avrupalı birçok sanatçının sanat eserine ev sahipliği yapmakta. Pazar günleri ücretsiz ziyaret edilebilmekte. Ulusal Galeri’nin en değerli eseri Norveçli ressam Edvard Munch’un dünyaca ünlü “Çığlık” (Scream) Tablosu. Çığlık, Mona Lisa tablosundan sonra tanınan en meşhur tablo. Çığlık resminin ön planında acı çeker gibi görünen bir figür, arka planında ise Ekeberg Tepesi’nden Oslofjord’un görünümü yer alıyor. Oslofjord göğü ise kan kırmızısı renginde. Edvard Munch tarafından çizilmiş 4 adet versiyon bulunmakta. 1994 ve 2004 yıllarında çalınan tablo neyse ki bulunmuş. 2012 yılında ise 119.9 milyon dolar gibi rekor bir fiyata satılmış. Bu ünlü tabloyu müzeyi gezip çekemesem de Oslo’yu gezerken hatırlamadan olmaz  diye internetten fotosunu eklemeliyim.

Amazon.com

Buradan yola devam ettik ve bir süre sonra Parlamento Binası’nın önüne geldik.

Bina öyle güvenlik çemberine falan alınmış değil. Gayet rahat bir şekilde çevresinde gezebileceğiniz bir bina. Rehber eşliğinde içi de gezilebiliyor. Biz içeri girmeden yola devam ettik.

Biraz daha ilerleyince Oslo Katedrali‘ni gördük. İçeri girmek istedik ama içeride ayin yapıldığından gezemeyeceğimizi sonra gelmemizi söylediler. Arkadaşlar Türkçe konuşan bir Ermeni görevliyle konuşurken biz birkaç kişi içeri girerek Katedralin hem içini hem de ayini görme fırsatı bulduk.

Haritaya bakarak arkadaşları Norveç Ulusal Opera ve Bale Binası’na yönlendirdim. Oslo Opera Binası kutupları ilham alarak inşa edilmiş. Çatısına da yürüyerek çıkabiliyor ve Oslo’yu panoramik olarak seyredebiliyorsunuz. Üçgen yapısı ve beyaz cephesiyle sudan çıkıyormuş görüntüsü verilmiş.

Binanın içi ise meşe kullanılarak yapılmış ve giriş holü bir at nalı şeklinde dizayn edilmiş. Binanın çatısına  çıkıp Oslo manzarasını  da seyredebilirsiniz. Tabii biz de Oslo’da Opera izleyemesek de, Oslo manzarasını seyrettik bu güzel binanın çatısında.


Bundan sonra Grönland’a doğru yürümeye devam ettik. Ancak belki bizim gittiğimiz sokaklar öyleydi, bölge bize çok döküntü ve düşük gelirli halkın yaşadığı bir yer gibi geldi. Ortadoğulu ve Afrikalıların çoğunlukta olduğu, mağazaların, marketlerin daha salaş olduğu bir bölgeydi. Herkes bir araca binip bir an önce buradan ayrılmak için sızlanmaya başladı. Ekip başı olarak onların sızlanmalarına kulaklarımı tıkayarak hedefime doğru onları yürümeye zorladım, hedef Munch Müzesi (Munch Museet) idi..

En nihayet Müzeyi bulduk ve 10 kişi olduğumuz için yine grup indirimli biletlerimizi aldık. Ancak içeri çanta almadıkları için ben fotoğraf makinesini de almayacaklarını düşünerek bütün eşyalarımı oturan arkadaşlara bıraktım. Sonra nasıl pişman oldum. Keşke o tabloları fotoğraflayabilseydim. Müzede Edvard Munch’un eserleriyle birlikte Mayıs sonuna kadar 1989 yılında ölen kışkırtıcı fotoğrafları ile ünlü fotoğrafçı Mapplethorpe eserleri de sergileniyordu.

Müze çıkışında tekrar yürümeye başladık. Şimdiki hedefimiz rengarenk sokakları olan Grünnerlokka’ydı. Önce bir sokağın üzerinde devasa bir avize gördük.


Devam edince rengarenk boyanmış sokağı bulduk.

Fotoğraf çektirirken birkaç Norveçli sporcu genç grubun parçasıymış gibi bizim fotoğraf karemize girdiler. Biz de bu espriye karşılık onların fotoğraflarına dahil olduk.

Bu sokağı da gördükten sonra yürüyerek merkeze yani Karl Johans Gate bulvarına geldik. Oslo’da son gecemizde akşam yemeğimizi dışarıda yiyecektik. Önce bulduğumuz bir hediyelik eşya mağazasına girerek altını üstüne getirdik. Mağaza sahipleri bizimle yakından ilgilenince yemek yiyebileceğimiz bir yer ismi istedik. Tavsiye edilen restoranda Oslo’da son akşam yemeğimizde lezzetli balıklar yedik.

Oslo kuzeyin pahalılığına, soğuğuna rağmen gelişmiş, yeşil, demokrat, kibar, yardımsever insanları ile  güzel şehri.

 

 

Yorumunuzu Buraya Yazabilirsiniz

Yorumunuzu Giiniz
Please enter your name here