edinburgh

Edinburgh Avrupa’nın en güzel görünümlü kentlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Sadece güzel görünümden ötesinde, attığınız her adımda karşınıza zengin bir tarih çıkabiliyor. Şehir aynı zamanda çok bereketli yemyeşil topraklarla çevrili.

Glasgow’dan sonra İskoçya’nın ikinci büyük kenti Edinburgh, ülkenin doğusunda ve Kuzey Denizi’ne yakın bir konumda bulunmaktadır.

Edinburgh, 1437 yılında İskoçya’nın başkenti olmuş.  Başkent olması nedeniyle şehirde İskoçya Hükümet Binaları, Parlamentosu ve Yüksek Mahkeme binaları bulunuyor. Holyroodhouse Sarayı ise monarşinin İskoçya’daki resmi ikametgahı olarak kullanılıyor.

Şehir uzun yıllardır başta tıp, hukuk, edebiyat, bilim ve mühendislik olmak üzere üniversite eğitiminin merkezi olmuş. 1582 yılında kurulan Edinburgh Üniversitesi 2018 yılındaki Dünya Üniversiteleri sıralamasında 23. olmuş. Şehir, Londra’dan sonra Birleşik Krallığın en büyük finans merkeziymiş. Tarihi ve kültürel zenginliği ile yine Londra’dan sonra yaklaşık yılda 1 milyondan fazla turist çeken ikinci şehir.

Meraklısına Kısa Tarihi

Şehirdeki bilinen en eski yerleşim Mezolitik dönemde M.Ö. 8500 yıllarına aitmiş. Bronz ve Demir Çağına ait bazı kalıntılara şehirdeki tepelik alanlarda rastlanmış. M.Ö. birinci yüzyılda Romalılar Lothian’a geldiğinde burada Votadini olarak kayıtlara geçmiş Kelt bir kavimle karşılaşmış. 638 yılından itibaren bölgenin kontrolü İngilizlere geçmeye ve 12. yy’dan itibaren de şehirler kurulmaya başlanmış.

Mel Gibson’un meşhur William Wallace karakterini canlandırdığı Braveheart filminde konu edildiği gibi 1200’lerin sonu 1300’lerin başlarında İngilizler İskoç kralını desteklemek için bölgeye gelip tahta kendileri çıkıyor. Wallace da İskoçların bağımsız olması için sonu hüsranla biten bir mücadele başlatıyor. İskoçların bu kahramanı için Sterling’de biraz da filmin etkisiyle Mel Gibson’a benzetilen büyük bir heykel dikilmiş.

1544 yılında denizden yaklaşan bir İngiliz donanması şehri istila etmeye çalışmış ve her yeri yakıp yıkmış. İskoç ordusunun mukavemeti ile şehir kurtulmuş ama iki gemi kalenin ambarlarını boşaltarak götürmeyi başarmış. Bu da 16. Yüzyıldaki İskoç reform hareketlerinin ve 17. Yüzyıldaki Antlaşma Savaşlarının (Wars of the Covenant) başlangıcı olmuş. 1603 yılında İskoçya ayrı bir krallık olmakla birlikte İngiliz hanedanı tacın tek kişide toplanmasını (Union of the Crowns) sağlamış. 1638 yılında da Anglican yani İngiliz Kilisesinin Presbiteryan Kilisesi bulunan bu ülkeye getirilmeye çalışılmasından dolayı Üç Krallık Savaşları yapılmış. 1707 yılında her iki ülke Birleşme Antlaşmasını imzalayarak Büyük Britanya Krallığı altında parlamentolarını birleştirmiş. Bunun üzerine 18. yüzyılın ilk yarısında şehir özellikle bankacılık alanında çok gelişmiş ve böylece şehrin nüfusu artmış. 1745’deki Jacobite Ayaklanması sırasında Jacobite Highland Ordusu İngiltere’ye yürümeden önce Edinburgh’da yerleşmiş ve bunlar Culloden’da yenilgiye uğramış. Bu dönemde Şehir Konseyi Alman Hannover Hanedanlığı’na daha yakın durmuş ve hatta bazı sokak isimlerini monarşiden seçmiş.

18.yüzyılın ikinci yarısında şehir İskoçya Aydınlanmasının merkezi olmuş. David Hume, Adam Smith, James Hutton ve Joseph Black şehirde tanınan önemli düşünürlerdenmiş. Edinburgh böylece entelektüel bir merkezi haline gelerek Orta Çağ ve Neoklasik mimarisiyle, Edinburgh Üniversitesi’nin kurulması ve İskoç Aydınlanmasının etkisiyle yükselen kültür düzeyiyle, önemli düşünürleriyle antik Atina’yı anımsattığından “Kuzeyin Atinası” takma ismini almış.

1998 yılında İskoçya Anlaşması imzalanarak İskoçya Parlamentosu ve Hükümeti oluşturulmuş. Bunlar sadece İskoçya’nın içişlerinden sorumlu iken savunma, vergilendirme ve dış işleri Londra’daki Birleşik Krallık sorumluluğunda kalmış. Şehrin Düklüğünü Kraliçe II. Elizabeth’in eşi Prens Philip yapmaktaymış. Prens Philip bu göreve, daha II. Elizabeth kraliçe olmadan önce getirilmiş. Bu nedenle de II. Elizabeth kraliçe olmadan önce Edinburgh Düşesi sıfatını taşımış. Prens Philip’in armasında halen Edinburgh arması bulunuyormuş. Yakın tarihlerde İngilizlerden ayrılmak ve bağımsız olmak için İskoçya’da bir referendum yapılmış ancak hayır çıkmış. Yine de son seçimlerde bağımsızlık yanlısı Ulusal İskoçya Partisi çok fazla milletvekili çıkarmış. Gelecekte ne olur bilinmez ama benim gözlemim İskoçlar İngilizlerden daha özgür bir ruha sahipler.

Şehrin tarihi bölgesi gezmesi kolay olan belirli bir alanda toplanmış. Kayaların üstüne kurulu olan tarihî şehir “Old Town” ile Princes Caddesi’nin diğer tarafında kalan ve sonradan gelişen “New Town” bölgeleri UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde de bulunuyormuş.

Ulaşım

Londra’dan başlayarak Belfast’da 1 gece konakladığım ve ertesi akşam saatlerinde Flybe Havayolları’na ait uçakla devam eden seyahatim Edinburgh’da noktalandı. Ancak uçağı anlatmadan geçemeyeceğim. Yıllardan sonra ilk kez böyle küçük dolayısıyla çok sallanan bir uçakla yolculuk ediyordum. Büyük Britanya içinde seyahat ettiğimiz için herhangi bir pasaport kontrolü olmadı. Bu arada havalimanında bol miktarda THY afişleri gördüm. Türkiye’den direkt uçuşu olan tek havayolu THY ama çok pahalı olduğundan ben Londra üzerinden daha uygun fiyata uçmayı tercih ettim. Bu arada görmediğim bir şehri de (Belfast) gezmiş oldum. (İstanbul-Londra British Airways ile 220 Lira, Londra-Belfast RyanAir ile yaklaşık 120 Lira, Belfast ve Edinburgh Flybe Havayolları ile yaklaşık 100 Lira ödedim.)

Havaalanı çıkışında şehre giden otobüsü bulmak için ileriye doğru yürüdüm. Hemen yakında tramvay durağı var ve Princes Street’e kadar da gidiyormuş. Benim tramvay hakkında bilgim olmadığından otobüse yöneldim. Airlink 100 isimli otobüsler havaalanı ile şehir merkezi arasında ulaşım sağlıyor. Bilet otobüsün yanında beklediği gişeden alınıyor. Tek yön için 4,5 Pound ödedim.

Otobüsün son durağı Waverley Tren İstasyonu’ydu ve benim bir durak önce Princes Street’de inmem gerekiyordu. Saat akşam 8-9 civarı olmasına rağmen bölge oldukça canlıydı. Otobüsten indikten sonra hosteli Princes Street’in paralel caddesi olan Queen Street üzerinde buldum. Ancak beni kötü bir sürpriz bekliyordu ve çaldığım kapı açılmadı. Yurt dışı seyahatlerimde bu üçüncü kez başıma geliyordu. Uzun süre zili çalmaya devam ettim, internete bağlanmaya çalıştım. Tam o sırada bisikletiyle bir genç geldi. Ona rezervasyonum olduğunu ve içeri giremediğimi söyledim. Dış kapı ve oda kapısının şifresinin bana gönderilmesi gerektiğini söyledi. İçeri lobiye girdik ve wi-fi şifresini alarak internete bağlandım. Kendi mail adresime baktığımda herhangi bir şifre göremedim. Eyvah gecenin bu saatinde ortada kaldım diye düşünürken genç risk alarak bana dış kapı ile oda kapısı şifresini verdi ve bunu kimselere söylemememi tembihledi. Hemen odaya gidip uyumaya çalıştım. Yeni günde çözüm bulmak daha kolay olacaktı.

Yeni günle birlikte dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan Edinburg’u gezmeye başlayabiliriz.

Gezilecek Yerler

Edinburg’ta birçok yeri toplu taşım kullanmadan yürüyerek dolaşmak mümkün. İlk gün tabii ki program Edinburgh Kalesi ile başlamalıydı, öncelikle kale ve civarı adım adım gezilecekti.

Sabah Princes Street’e kadar yürüdüm ve İskoçya Ulusal Galerisi’nin önünde bulunan meydana ulaştım. Galeriyi daha sonra gezeceğim için öncelikle meydanda ilerideki merdivenlere yürüdüm. Her basamakla şehri kuş bakışı görme imkanı buluyordum. Bu bölgedeki binaların mimarisi de şahaneydi. Kaleye çıkmak için ileride gözüken yokuşa tırmanmaya başladım. Yolun sol tarafında muhteşem yapılardan oluşan Edinburgh Üniversitesi’nin New College Kampüsü bulunuyor.

Burası İskoçya İlahiyat Okuluna ve İskoçya Kilisesinin Genel Kurul Salonuna ev sahipliği yapıyormuş. 1846 yılında yapımına başlanmış olan binalar sanki bir masaldan fırlamış gibi geliyordu.

Ben göremedim ama dışı kadar binaların iç kısmı da etkileyiciymiş. 1843 yılında kurulan kütüphanesi Birleşik Krallıktaki en büyük teolojik kütüphaneymiş. Rainy Hall ise hanedanlık armalarıyla süslenmiş gotik tarzda bir yemek salonuymuş ve halen yemek ve toplantılar için kullanılıyormuş.

New College’in ana kapısından girince karşımıza çıkan avluda 16.yüzyılda İskoç Bakanlığı yapmış, reform hareketinin lideri, teolojist ve yazar John Knox Heykeli bulunuyor.

Yokuşun başında köşede Camera Obscura ve İllüzyon Dünyası Müzesi yer alıyor. Camera Obscura karanlık oda anlamına geliyormuş. 1835 yılında kurulan Edinburgh’un bu en eski turistik faaliyeti 2013 yılında TripAdvisor’ın İskoçya’da yapılacaklar listesinde birinci ve Birleşik Krallıkta’da ikincilik ödülünü almış. Burası Edinburgh Kalesi’nden çıkınca hemen sol tarafta ve Royal Miles üzerinde bulunduğundan turistlerin doğal olarak ilgisini çekiyor. İçeri girecek kadar ilgimi çekmemekle birlikte girişinde yer alan aynaların önünde durarak eğlenmekten tabi ki geri kalmadım.

Altı katlı müzede ışık, renk ve göz yanılmasına dayalı illüzyonist faaliyetler interaktif olarak yapılıyormuş. Ayrıca burada bulmacalar, labirent aynalar ve girdap tünelleri de bulunuyormuş. Binanın çatısında Edinburgh’un seyredileceği bir teleskop varmış. Çocuklar için özellikle eğlenceli olabilir ama giriş ücreti biraz pahalı gibi. Yetişkinler için 15 ve çocuklar için 11 pound olduğunu söyleyeyim.

Aynaların önünde biraz eğlendikten sonra kaleye doğru yöneldim. İki yol ağzında çok büyük ve gotik stili olan bir yapı bulunuyor. The Hub adlı bina 1845 yılında İskoçya Kilisesi olarak inşa edilmiş. O zaman hem kilise olarak hem de Genel Kurul Salonu olarak hizmet vermiş. Zaten bu yüzden o yıllarda Victoria Hall olarak biliniyormuş. 1999’dan sonra adı The Hub olarak değiştirilmiş. Edinburgh Uluslararası Festivali başta olmak üzere çeşitli festivallere, konferanslara ve düğünlere ev sahipliği yapıyormuş. Siyah ve ürkütücü siluetiyle Edinburgh’da gördüğüm en ilginç binaydı.

Yukarıya doğru yürümeyerek kale gişelerine ulaştım. Çok sayıda gişe olmasına karşın sabahın erken saatinde bile oldukça uzun bir kuyruk vardı.  On dakika içinde 18,50 Pound ödeyerek biletimi aldım. Yaz sezonu için yani Nisan-Eylül ayları arası kale 09:30-18:00 saatleri arası açıkmış.

Kale rehberli turlarla veya 8 dilde sunulan sesli rehberlik ile gezilebilir.

Kalenin ana giriş kapısı Portcullis Gate Lang Kuşatmasından sonra 1574-1577 yılları arasında yapılmış. Son yıllarda İskoçya’daki bir numaralı turistik aktivite olarak Edinburgh Kalesi gösteriliyormuş. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunan bu kaleyi gezmek için en az 3-4 saat ayrılması gerekiyor.

İskoçya’daki en meşhur kalenin tarihi de oldukça zengin. En eski kısmı olan St Margaret’s Chapel 12. yüzyılda yapılmış. Büyük Salon (the Great Hall) IV.James tarafından 1510 yılında, Yarım Ay Bataryası (the Half Moon Battery) Regent Morton tarafından 16. Yüzyılda ve İskoç Ulusal Savaş Anıtı ise Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılmış.

Tarihi kalenin Edinburgh’a tamamen hakim olan konumundan dolayı bu muhteşem ve etkileyici bir yerden şehir 360 derece açı ile seyredilebiliyor. 

Argyle Battery olarak adlandırılan ve yan yana duran altı adet top bataryası kalenin kuzey kısmını savunmak için 1730-1732 yılları arasında yerleştirilmiş.

Giriş kapısının hemen sol tarafında yukarıya çıkılan Lang merdivenleri bulunuyor. Bu merdivenler Orta Çağ’da kalenin zirvesine ulaşmak için ana yol olarak kullanılmış. 15. yüzyılda ağır silahları kaleye taşımak için yukarıya ulaşan mevcut yol yapılmış.

Portcullis Kapısı’nın hemen üstüne 1887 yılında inşa edilen Argyle Kulesi 9. Argyle Kontunun 1685’deki idamından önce tutulduğu bir yermiş. Bu kulenin merdivenlerini çıktım ama kule açık değildi. Bu da kulenin merdivenlerinden çektiğim bir fotoğraf.

Düzlük alanda ise Mons Meg isimli meşhur top bulunuyor. Zamanının en etkili savaş aracı olan, 6,6 ton ağırlığında, 150 kg top güllesini 3.2 kilometre uzaklığa fırlatabilme kapasitesine sahip top dünyanın en meşhur Orta Çağ silahıymış. Top 1454 yılında Fransa’nın Burgonya Dükü tarafından Kral II. James’e hediye olarak gönderilmiş. 16. Yüzyılın ortalarına kadar sadece törenlerde kullanılmış ama bir törende alev alıp yandığından kullanılamaz hale gelmiş. 1754 yılında Londra Kulesi’ne götürülen  top ancak İskoçların yoğun kampanyası sonucu 1829 yılında tekrar kaleye getirilmiş..

Kalede bulunan St. Margaret Şapeli, Edinburgh’da bugünlere gelebilen en eski yapı olup 1130 yılında yaptırılmış. Muhtemelen büyük taş kulenin bir parçasıymış. Kalede 1000’li yıllarda yaşayan bir azize adandığı için ismi St. Margaret Şapeli olmuş. Romanesk mimarinin örneği olarak gösterilen yapı 19.yüzyılda restore edilmiş. Günümüzde vaftiz törenleri ve düğünler için kullanılıyormuş.

Şapelin ilerisinde bulunan meydanın etrafında National War Museum (Ulusal Savaş Müzesi), Crown Jewels House (Saray Mücevherleri Müzesi), The Great Hall (Büyük Salon) bulunuyor.

National War Museum İskoçya’nın 17. yüzyıldan itibaren yaptığı savaşlarda kullanılan askeri objelerin, katılanların isimlerinin yer aldığı listelerin, çeşitli anıtlar ve duvar resimlerinin bulunduğu bir müzeydi. Çok da ilgimi çektiğini söyleyemem.

Bu binada bulunan İskoç Ulusal Savaş Anıtının bulunduğu yerde Orta Çağ’da St. Mary Kilisesi bulunuyormuş. Bu anıt, I ve II. Dünya Savaşlarında ölenler için yapılmış. Buradan Savaş Müzesi’nin tam karşısında olan Büyük Salon’a girdim.

Büyük Salon 1503-1513 yıllarında Kral IV. James tarafından yaptırılmış. İlk yıllarda törenlerde kullanılan salon, 1650 yılında asker kışlasına çevrilmiş. Bugün ise çeşitli devlet ve saray faaliyetleri için kullanılıyor. Salonun duvarlarında çeşitli zırhlar, kılıçlar ve mızraklar sergileniyor.

Büyük Salonun bulunduğu binanın diğer tarafında başka bir giriş kapısı ile The Royal Palace’a yönlendirildik. Saray iç içe geçmiş birçok salondan oluşuyordu. Kral ve kraliçeler için çok zengin bir şekilde dekore edilmişti. Mary’nin 1566’da doğan Kral VI. James’i doğurduğu küçücük odada hiç mobilya yoktu. Fotoğraf çekeceğimi düşünen bir kadın buranın ruhani bir yer olduğunu fotoğraf çekemeyeceğimi söyledi. Zaten çekme niyetim de yoktu, boş odanın nesini çekeyim!

Buradan çıkınca önünde uzun bir kuyruk bulunan Mücevher Müzesi‘ne girmeye niyetlendim. Hava çok sıcaktı ama gördüklerim beklediğime değdi. Müzede sergilenen objeler 15 ve 16. yy’dan günümüze ulaşabilen İngiliz adalarındaki en eski mücevherlermiş. Taç giyme törenlerinde kullanılan taç, kılıç, asa gibi çok kıymetli mücevherlerle süslenmiş eşyalar sergileniyordu. Ne yazık ki bunların fotoğrafının çekilmesi yasak olduğundan çekim yapamadım. Binanın dışından görünüşü ile yetinmek zorundayız.

Mücevher Müzesi’nin tam karşısında altında bir cafe bulunan Kraliçe Anne Binası bulunuyor. Ancak binanın cafe dışındaki kısımları ziyarete açık değil. Orta Çağ’da burada sarayın silah deposu varmış ve Mons Meg’in ilk konulduğu yer de burasıymış. 1708 yılındaki Jacobite isyanından sonra 1710 yılında memur kışlası olarak ve kalenin silahçıları için inşa edilmiş.

Yol üzerinde viski tanıtımı ve satış yeri yapan bir dükkan gördüm. Kaleyi gezenlere ücretsiz tanıtım ve tadım  yaptırıyorlar. Viski ilgi alanım olmamasına rağmen yine de dükkanı gezip boy boy ve çeşit çeşit viskilerin görüntüsüne ve fiyatlarına baktım. Pound kuruyla hesaplayınca çoook pahalı geldi bana.

İskoç kültürünün vazgeçilmez içkisi viski genel olarak Single Malt, Single Grain ve Blend olmak üzere üç tipte üretiliyormuş. Yıllandırılmış single malt viskiler ise en makbul olanıymış.

İskoç viskileri ile kısa tanışma sonrası kalenin bir diğer önemli bataryası olan Half-Moon Battery’yi gördüm. Bu batarya, 1571-1573 yıllarındaki uzun kuşatmadan sonra Kraliyet Sarayı’nı korumak amacıyla 1573-1588 yıllarında kurulmuş. Buraya yerleştirilen toplar 1810 yılında Napolyon Savaşları sırasında yapılmış. Topların bulunduğu platformun altında 1329-1371 yılları arasında yaşamış olan Kral II. David’in mezarı bulunuyormuş.

Half-Moon Battery’nin hemen arkasında bir merdivenle inilen David’s Tower kulesi yer alıyor. Bu kule David II tarafından yaptırılmış ama tamamlandığını göremeden ölmüş. Kule 1300’lerin sonunda kalenin ana merkezini oluşturuyormuş ve o zaman 30 metre yüksekliğindeymiş. Burası 100 yıla yakın sarayın yabancı diplomatların karşılandığı önemli bir yer olmuş. 1573 yılında bir kuşatma sırasında kulenin üstü bir top atışıyla büyük ölçüde tahrip olmuş.

Bir başka batarya Forewall Battery 1544 yılında Kral V.James tarafından Orta Çağ ihtiyaçlarına göre kurulmuş. Silahlar ise 1810 yılında yapılmış.

Sağlam gözüken bir diğer yapı Governor’s House ,Yönetici Evi. 1742 yılında yapılan bu binada eskiden kale komutanı ya da yöneticisi, silahtarbaşı ve ambar amirinin evleri varmış. Ancak ziyarete açık değil.

Edinburgh Castle’da birbirinden bağımsız iki ayrı askeri alay müzesi olan Regimental Müzeler var. Bunlardan birisi The Royal Scots Dragoon Guards Museum, diğeri de The Royal Scots Museum olarak adlandırılıyorlar. Bu müzeler, İskoçya tarihinin en eski iki askeri alayının anılarını anlatıyor. İskoç kıyafetleri özellikle çok ilginç.

Sırada merdivenlerle inilen ve çok ilginç olan Prisons of War isimli hapishane vardı. 1758 yılında Fransa ile yapılan Yedi Yıl Savaşları’ndan sonra yakalanan korsanlar buraya hapsedilmiş. Bu hapishane pek çok milletten insanı ağırlamış. Bunlardan en ilginci 1805 yılındaki Trafalgar Savaşı sırasında yakalanan 5 yaşında bir trompetçi çocukmuş.

Bir de 1842’de yapılan Military Prison, Askeri Hapishane var. Burada küçük küçük hücreler yapılmış ve ekstra bir özellik görmedim.

Küçük meydanın ortasındaki büyük, atlı Earl Haig Heykeli Bombay’lı bir asil tarafından hediye edilmiş.

One O’Clock Gun ise kalede yer alan diğer bir top. Bu top ile her gün (pazar günleri hariç) öğlen saat 1’de top atışı gerçekleşiyormuş. Denizcilerin saatlerini ayarlaması için yapılan ve ilk olarak 1861 yılında başlayan bu atış gelenek haline gelmiş. One O’Clock Gun fotoğraftaki en uçta gözüken top.

Kalenin bir diğer kapısı da Foog’s Gate, Edinburgh Kalesi’nin üst kısma açılan ana giriş kapısıymış. Kapının iki tarafındaki duvarlar Kral II. Charles tarafından savunmayı güçlendirmek için 17. yüzyılda yaptırılmış.

Kale gez gez bitmiyordu. Artık vakit öğleye yaklaşmıştı. Hemen hostele dönüp konaklama sorunumu çözmem gerekiyordu. Bu arada tüm kaleyi iki sırt çantasıyla gezdiğimi söylemeliyim. 

Şehrin en merkezi yerinde Princes Street’teki National Gallery of Scotland’ın (İskoç Ulusal Galerisi) içinde çok önemli eserler bulunan İskoçya’nın en önemli ve hatta dünyanın en iyileri arasında olduğu söylenen müze de görülecek yerler arasında ilk sıralardaydı.

Müzede erken Rönesans döneminden günümüze dek gelen önemli sanatçıların eserlerini ve ayrıca İskoç sanatçılarına ait önemli eserleri görmek mümkün. Girişin ücretsiz olduğu galeride, Boticelli, Raffaello (Raphael), Titian, Monet, Van Gogh, Turner, Tiziano, Rubens, Rembrandt, Vermeer, Constable, Gauguin gibi dünyaca ünlü isimlerin eserleri bulunuyor. Koleksiyonun en dikkat çeken kısmı ise İskoç resim sanatının tarihini de gösteren Ramsay, Raeburn, Wilkie ve McTaggart gibi önemli isimlerin eserlerine yer verilmesiymiş.

1859 yılında halka açılan Scottish National Gallery başlangıçta bağımsız bir bina olarak inşa edilmiş. Bu bina ve Royal Scottish Academy Building  neoklasik bir mimari stilde tasarlanmış. Bu iki binanın tarihlerinin iç içe geçmesi nedeniyle 2004’den bu yana bahçe seviyesinde birbirine bağlanmış. Uzun uzun gezdiğim galeriden fazla yer kaplamamak için sadece birkaç foto paylaşabiliyorum, siz de gezmeyi ihmal etmeyin.

Four Male Figures – Perugino, The Virgin Adoring the Sleeping Christ Child – Sandro Botticelli

The Madonna of the Yarnwinder- Leonardo da Vinci eserleri de aşağıda.

Vakitten kazanmak için hemen meydanda bulunan diğer müzeye yöneldim. Scottish National Gallery of Modern Art‘ı kapanma saatine çok az zaman kaldığından hızlı gezmek zorunda kaldım.

Modern Sanat Müzesi’nin de bulunduğu Princes Street Edinburgh’un en hareketli caddesi. “New Town” bölgesinin en güney bölümünde yer alıyor. Edinburgh’un tarihi ve turistik ana merkezi Old Town (Eski Şehir) ve New Town (Yeni Şehir) olmak üzere iki bölümde toplanmakta.

Edinburgh’da gezilip görülmesi gereken pek çok yer ağırlıklı olarak 14-16. yüzyıllar arasında kurulmuş Old Town’da yani Eski Şehirde bulunuyor. Gezmiş olduğum Edinburgh Kalesi, eski şehrin önemli simgelerinden olan Edinburgh Üniversitesi, Camera Obscura, Royal Miles’da sıralanan tarihi kilise St. Giles Katedrali, Edinburgh Kilisesi, yolun sonunda bulunan Holyrood Sarayı, Holyrood Parkı ve buraya yakın volkanik tepe Arthur’s Seat, Holyrood’da bulunan Parlamento Binası ve ismini sayamadıklarımın hepsi bu bölgede görebileceğiniz tarihi zenginlikler arasında yer alıyor. Old Town’daki her bir sokak ayrı bir dünya gibi ve ansızın karşınıza farklı bir tablo çıkıveriyor. Edinburgh’da bulunduğum sürece bu sokaklarda gezmelere doyamadım. Ünlü yazar J.K. Rowling’in Harry Potter kitaplarını yazmış olduğu The Elephant House da Royal Mile civarında bulunuyormuş ama uzun süre aradığım halde bir türlü burayı bulamadım.

New Town -Yeni Şehrin kuruluşu da, bakmayın yeni denmesine, o bölge de on sekizinci yüzyıldan itibaren yapılaşmaya başlamış. Bu bölgede daha çok alışveriş yapılabilecek ünlü mağazalar ve restoranlar bulunuyor. Bu iki bölgeyi birbirinden ayıran ve mutlaka görülmesi gereken cadde ise yürümeye başladığım Princes Caddesi. İskoçya’nın Oxford Street’i olarak kabul edilen ve özel araç trafiğine kapalı olan bu cadde önemli alışveriş mağazalarına ev sahipliği yapıyor. Kale manzarasını en iyi bu caddeden görebildiğinizi söylemeliyim.

Yolda yürürken gayda çalan sokak sanatçılarını, restorantları, mağazaları, cafeleri, İskoçya’nın simgesi kiltlerden ve ekose kumaştan yapılmış bir sürü giyim eşyası ve aksesuarı göreceğiniz hediyelik eşya dükkanları ile oldukça renkli bir cadde burası.

Bu arada yeri gelmişken İskoç erkeklerinin giydiği pileli, ekose kumaştan kısa etek Kiltten söz edelim. İskoçya’da özel günlerde giyilen bu etekler ulusal gururun, aile ve klan ilişkilerinin önemli bir sembolüymüş. Kilt İskoçlar için ayrıca gücün, romantikliğin ve dramatizmin de en önemli sembolüymüş. Kilt kostüm, ceket, yelek, gömlek, kravat, bel çantası, kilt iğnesi, dize kadar yün çorap, kurdele ve hafif takım elbise ayakkabılarından oluşuyormuş.

Kilt giyilmesinin tarihçesi 1500’lü yıllara kadar gidiyormuş. İskoç erkekleri ava giderken dizlerinin üzerinde kalan bir omuz atkısı kullanıyormuş. Zaman içerisinde daha geniş atkılar kullanmışlar ve üstlerinde çok fazla kumaş taşımak istemedikleri için de üst kısmını atıp sadece alt kısmını giymeye başlamışlar. 1747 yılında İngiltere Kralı II. George Kilt giyilmesini yasaklamış. Bunun üzerine İskoçyalılar protesto eylemlerinde Kilt giymeye başlamışlar. Yasak 1782 yılında kaldırılsa da Kilt, İskoç sosyalizminin de bir sembolü haline gelmiş.

Geçmişte aristokrasinin simgesi olması nedeniyle, her aile kendi tartan desenini kullanırmış. Mağazalarda kilt fiyatlarının oldukça yüksek olduğunu gördüm. Bunlar set olarak da satılıyor ve bir yerde set fiyatının 900 pound civarında olduğunu görünce gözlerim yuvalarından fırladı.

İskoçya’da kullanılan poundun değeri TL’ye göre çok yüksek olduğundan alışveriş yapmak gibi bir niyetim yoktu. Yine de vitrininde %70 indirim yazan ve outdoor ürünler satan bir mağazaya girmekten kendimi alamadım. Tabi ki mağazaya bu girişim 20 pound ödeyerek bir polar mont alımıyla sonuçlandı.

Yürümeye devam ettim ve sağ taraftaki bir caddeye dönerek uzaktan gözüken St. Mary’s Katedrali‘ni yakından gördüm. Gotik stilde 19. yüzyılın sonlarında inşa edilen episcopal bir kiliseymiş ve koruma altına alınmış.

Princes Caddesi’nin ters istikametine geri dönerek önce kale manzarası eşliğinde St. John’s Kilisesi‘ni gördüm.

Sonra yola devam ederek Tren İstasyonunu uzaktan da olsa görebildim. Edinburgh Waverley Tren İstasyonu’nun ismi Scott’un Waverley romanlarından geliyormuş. Yazarlara, edebiyatçılara böyle sahip çıkılması çok güzel! Tren istasyonu dar bir vadiye konuşlanmış ve ülkenin ikinci büyük tren istasyonuymuş.

Edinburg’ta ikinci günümde Prenses Caddesi’nin yukarı kısmını keşfetmeye çalıştım. Önce Scott Monument karşısında bir süre mola verdim. Scott Anıtı Princes Street’de yer alan çok büyük ve görkemli bir anıt. Victorian Gotik tarzda inşa edilmiş taş bir kule olup, 1832 yılında ölen ünlü İskoç yazar Sir Walter Scott‘ın anısına 1846 yılında inşa edilmiş. Dünyada bir yazara ithaf edilen ikinci en büyük anıt olarak tarihe geçmiş. Anıtın tam ortasında yazarın bir heykeli var ve Scott Anıtı üzerinde de ayrıca 68 adet heykelcik bulunuyor.

Bu anıtın tepesine 5 pound ödeyerek çıkılabiliyor. Spiral bir merdivenle tırmanılan anıttan muhteşem bir Edinburgh manzarası izlenebiliyor. Anıtın yüksekliği yaklaşık 62 metre civarında ve tepesine kadar 288 basamak bulunuyor.

Scott Monument’in bulunduğu alan East Princes Street Gardens olarak adlandırılırken İskoç Kraliyet Akademisi ve sanat galerisi olan National Gallery’nin diğer tarafı West Princes Street Gardens  adlandırılıyor. Caddede bir kısmı otele çevrilen çok güzel tarihi binalar da bulunuyor.

1897 yılında açılan tarihi Kuzey Köprüsünden geçerek Eski Şehre doğru yürüdüm. Ağzım bir karış açık bir başka dünyaya gitmişim gibi çevremi seyrediyordum.

En sonunda Royal Mile’a ulaştım. Royal Mile (Kraliyet Yolu), Edinburgh Kalesi’nden başlayıp Hollyrood House Palace’a kadar uzanan yaklaşık 2 km uzunluğunda bir yol. Şehrin turistik caddesi ve tam bir açık hava müzesi görünümünde olan Royal Mile’da 16, 17 ve 18. yüzyıldan kalma birçok yapı bulunuyor. Bir anlamda burası İskoçya’nın tarihi başkentinin kalbi niteliğinde. Binaların arasında Arnavut kaldırımlı çıkmaz sokaklar ve dar merdivenlerle birbirine bağlanan gizli bir dünya bulunmakta.

The Real Mary King’s Close ya da the Scottish Storytelling Centre, St Giles Katedrali gibi tarihi binalar ve şehrin en iyi yeme- içme mekanlarıyla burası mutlaka görülesi bir yer haline geliyor. 

Royal Mile’ın köşesinde Tron Kirk Kilisesi yer alıyor. 1647 yılında yapımı tamamlanan bu kilise 1829’da çıkan bir yangın sonucu yanmış. Tron ismini 18. yüzyılda burada bulunan tartı, baskül gibi aletlerden almış. 1952 yılından sonra kilise olarak kullanılmamış ve yaklaşık 50 yıl boş tutulmuş. Günümüzde ise turistler için danışma ofisi olarak hizmet veriyor.

Caddenin alt taraflarına doğru Edinburgh Üniversitesinin Holyrood Kampüsünü gördüm. Bu arada Edinburgh Üniversitesi’nden bir çok ünlü kişinin mezun olduğu belirtiliyor. Telefonun mucidi Alexander Graham Bell, penisilinin mucidi Alexander Fleming ve Sherlock Holmes karakterinin yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle bu ünlülerden birkaçı.

Yolun en sonunda sağ tarafta kalan değişik dizaynıyla Parlamento Binası’nı ve hemen karşısında bulunan Queen’s Gallery’yi sabahın erken saatlerinde görmüş oldum.

Hedefim bu güzergahtan yürüyerek Arthur’s Seat Tepesi‘ne ulaşmaktı. Holyrood Park’ın büyük bir bölümünü oluşturan tepelerin ana zirvesi olan Arthur’s Seat Edinburgh’un panoramik manzarasını görmek için ideal bir yer. Arthur’s Seat, sönmüş bir yanardağ zirvesinde ve deniz seviyesinden 251 metre yükseklikte yer alan rüzgarlı bir tepe, aynı zamanda en geniş ve en iyi şekilde korunmuş bir kale bölgesi. Tarihi yaklaşık 2000 yıl öncesine dayanan 4 tepe kalesinden biri Arthur’s Seat olarak gösteriliyor. Bu bölgedeki flora ve jeolojinin çeşitliliği nedeniyle aynı zamanda özel bilimsel ilgi alanı olarak da gösteriliyor.

Caddeden yukarıya kestirme giden bir patika yol keşfettim ve hızla tırmanmaya başladım. Yukarıya çıkış çok da yorucu değil. Günün bu erken saatinde benim gibi tırmananlar da vardı.Tek başıma olsam da ıssızlıktan hiç ürkmedim. En tepeye ulaştığımda Edinburgh ayaklarımın altındaydı.

Tepeden indikten sonra sırada olan Parlamento Binası rehber eşliğinde ücretsiz gezilebiliyor. Dönüş yolum üzerinde olduğundan hemen içeri girdim. 414 milyon pounda inşa edilen binanın dış cephesi oldukça ilginç yapılmış, bakalım içerisi nasıl inşa edilmiş görelim.

Girişte kimse bir şey sormuyor sadece x-ray cihazından geçiyorsunuz. Binanın dışı gibi içi de oldukça değişik tasarlanmıştı. İçeri girdiğimde bir görevli beni karşıladı ve kısa bir açıklama yaparak rehberli bir grubun kısa bir süre sonra tura başlayacağını söyledi. Şansımıza o gün genel kurul salonunda bir toplantı olduğundan salonu görüp hatta toplantıyı da izleyebilecektik. Rehberimiz önce lobide bizi bir sergi masası etrafında toplayarak İskoç seçim sistemi, partiler ve bulunduğumuz bu bina hakkında oldukça detaylı bilgiler verdi.

İskoçya, 17. yüzyıla kadar bağımsız bir devlet iken 1707 yılında İngiltere Krallığı’yla birleşmiş ve sonrasında da İskoçya Parlamentosu dağıtılmış. Vergiler dahil tüm yetkiler Birleşik Krallık Parlamentosu’na devredilmekle birlikte hukuki sistem ve kilise dahil olmak üzere birçok kuruluş İngiltere’den ayrı olarak işlemeye devam etmiş.

Bağımsızlık veya sınırlı özerklik seçimi için ilk referandum 1979’da yapılmış ama çok fazla kabul görmemiş. 1997’de gerçekleşen ikinci referandumda, İskoçlara iki soru yöneltilmiş. “İskoçya bağımsız parlamentoya sahip olmalı mı?” sorusuna % 74.3, “İskoç Parlamentosu’nun vergileri değiştirebilme gücü olmalı mı?” sorusuna ise İskoç halkının % 63.5’i ezici çoğunlukla “evet” yanıtını vermiş. Böylece 1999 yılında 129 üyeli ilk İskoçya “Özerk” Parlamentosu kurulmuş.

Parlamento, sağlık, eğitim, yerel yönetim, sosyal hizmet, vergi, ekonomik kalkınma gibi alanlarda yasama yetkisine sahip olmakla birlikte, savunma, maliye ve dış politika konularında kararlar hala İngiliz Parlamentosu tarafından verilmekteymiş. Sadece sınırlı olarak vergi toplama hakkı İskoç Parlamentosuna verilmiş. Birleşik Krallık Parlamentosunun, İskoçya Parlamentosu’nu dağıtma yetkisi de bulunuyormuş.

Bu bilgilendirmeden sonra hep beraber genel kurul salonuna gittik. Dünyanın öbür ucundan gelip İskoç Parlamentosu’nun toplantısını izleyebilme şansını bulmak heyecan vericiydi.

Parlamentonun hemen karşısında Holyrood Palace bulunuyor. İngiltere kraliyet ailesinin İskoçya’daki resmi ikametgahı olan Holyrood Sarayı 16. yüzyıldan bu yana resmi davetlere ve törenlere ev sahipliği yapıyormuş. Sarayın tarihe geçişinin en önemli sebebi ise Mary Stuart’ın zaman zaman burada ikamet etmesindenmiş. Holyrood Sarayı’nda bulunan Great Stair, süslemeleri ve dekorasyonu ile etkileyici Royal Dining Room, The Evening Drawing Room, Morning Drawing Room, Royal Gallery’den bazı parçaları bünyesinde barındıran Queen’s Gallery ve Throne Room görülecek yerler olarak belirtiliyor. Queen’s Gallery, 2002 yılında Kraliçe II. Elizabeth tarafından kendi Altın Jübile kutlamalarının bir parçası olarak açılmış. Giriş ücretinin 14 pound olduğunu görünce nedense burayı gezesim gelmedi. 

Sarayın diğer tarafında ise Holyrood Park uzanıyor. Holyrood Parkı, çok sayıda tepe ve bazalt kayalıktan oluşan 650 dönümlük büyük bir arazi. 12. yüzyılda avlanma sahası olarak kullanılıyormuş. Holyrood Parkı’nın içinde 15. yüzyıldan kalma St. Anthony’s Chapel’in kalıntıları bulunuyormuş. Ayrıca kuş çeşidinin zengin olduğu Duddingston Gölü de görülebiliyormuş. Ne yazık ki fazla zamanım olmadığından bu parkta sadece Arthurs’s Seat’e gitmiş oldum.

Royal Mile üzerinden geri dönerken yol üzerinde bulunan tarihi Cannongate Kilisesi‘ne girdim. Bölge Cannongate olarak adlandırılıyor. 1691 yılında Parish Kilisesi olarak inşa edilen kilise zamanının eşsiz bir örneği olarak gösteriliyor. Mavi sandalyeleriyle iç açıcı bir havası vardı. İçeride çok şahane bir Frobenius Org bulunmaktaymış. Kapının girişinde de Kral David’in hikayesine atfen geyik boynuzları ve bir haç yerleştirilmiş.

Burada bir de mezarlık varmış, arka tarafında olduğu için ben gözden kaçırdım. Girişinde de mezarlıkta defnedilen önemli kişilere ait bir liste bulunuyormuş. Bunlardan en önemlisi Adam Smith’e ait olan mezarmış.

Canongate Mezarlığı’nın İskoçya’nın önemli şairi Robert Burns’le yakın bir ilişkisi var. Burns’ün erken dönem çalışmalarında İskoçya’nın bir diğer önemli şairi olan Robert Fergusson’un etkisi büyükmüş. Fergusson daha 24 yaşındayken Edinburgh Bedlam’da düşmesi nedeniyle başından yaralanmış ve 1774 yılında trajik bir şekilde ölmüş. Burns 1787 yılında Edinburgh’a geldiğinde Canongate Mezarlığına gelerek Fergusson’un buradaki mezarını ziyaret etmiş ve mezar başına da bir şiiri yazdırılmış.

Mezarlık Burns’ün ümitsiz aşkına da ev sahipliği yapmaktaymış. Burns Edinburgh’u ziyaret ettiğinde eşinden ayrı yaşayan Mrs Agnes McLehose’e vurulmuş. Kadın da Burns’den etkilenmiş ancak evli olması ve zamanın ahlaki değerleri nedeniyle adı çıkmasın diye ihtiyatlı davranmış. Yüz yüze görüşemeseler de McLehose “Clarinda” takma ismiyle ve Burns de “Sylvander” takma ismiyle sayısız yazışma yapmışlar. Burns pek çok şarkı ve şiiri ona ithaf etmiş. Bunlardan en güzel ve en üzücü olarak kabul edilen şarkı “Ae Fond Kiss” adlı şarkıymış. İşte bu kadıncağız Burns’ün ölümünden 35 yıl geçtikten sonra öldüğünde 1841 yılında bu mezarlığa gömülmüş. Mezar taşında ise kısaca “Clarinda” ismi bulunuyormuş.

Canongate Kilisesinin hemen önünde kaldırıma trajik şekilde ölen Robert Fergusson’un bir heykelini de yerleştirilmiş.

Yolun biraz ilerisinde sarı renkli, canlı mimarisi ile Museum of Edinburgh bulunuyor. 16. yüzyılda inşa edilen bu tarih müzesinde İskoçya’nın geçmiş dönemlerden günümüze kadar geçirdiği değişim görülebiliyor.

Ücretsiz olarak ziyaret edilen müzede çok çeşitli hikayeler eşliğinde sunulan objelerle, animasyon gösterileriyle ve interaktif sergilerle her yaştan kişi ağırlanmakta.

Royal Mile boyunca çok değişik ve birbirinden güzel binalar göz alıyor.Caddenin kendisi de, her sokağı her bölgesi de görülmeye değerdi.

Cadde çok turistik olduğundan yol boyunca sayısız turistik eşya mağazası bulunuyor. Ayrıca İskoçya viskisiyle de dünyaca biliniyor olduğundan turistlere yönelik viski mağazaları da açmışlar. Bunlardan birine girdiğimde çeşit çeşit boy ve türde sıralanan bir viski dünyasına girmiş oldum. Ancak fiyatları bana yüksek geldi.

Şehirde Whisky Experience Turları da düzenleniyormuş. Bu turlarda viski yapımı anlatılıyor ve viski tadımı yapıyormuşsunuz. Kalenin hemen yanında The Scotch Whiskey Experience bulunuyor. Benim ilgi alanımda olmasa da viski sevenlere bu tur özellikle tavsiye olunur.

En sonunda High Street üzerinden St.Giles Katedrali’nin olduğu meydana kadar geldim. St. Giles’in batı girişinin tam karşısında kaldırım üzerinde mozaiklerden bir kalp şekli yapılmış. Heart of Midlothian ismi taşıyan bu kalp 1400’ler civarında burada bulunan ve 1817’de kaldırılan Edinburgh hapishanesi, mahkemesi ve çeşitli belediye binalarının giriş yerini işaret ediyormuş. William Brodie de dahil olmak üzere halka açık bir çok idam burada gerçekleştirilmiş. Bazı insanlar buradan geçerken hala eski hapishaneyi ve kamu otoritesini aşağılamak için bu kalp şeklinin ortasına tükürüyormuş. Çok hızlı gezmeye çalıştığım için ben bu mozaik şeklini göremedim. Web’den bulduğum bir fotoğrafını ekliyorum ki siz kaçırmayın.

Bu bölgede bulunan bir diğer önemli heykel de 1711-1776 yıllarında yaşamış, Edinburgh sakini ve İskoç Aydınlanmasının önemli filozoflarından birisi olan David Hume Heykeli. Bu heykel Yüksek Mahkeme binasının önüne yerleştirilmiş. 1995 yılında yapılan meşhur heykel bronzdan, orijinal ölçünün 1,5 katı büyüklüğünde ve bir platform üzerine yapılmış.

Hume, filozof, tarihçi, ekonomist olarak ve radikal felsefik empirisizm, skeptisizm ve natüralizm konusunda makaleleriyle meşhur. Bu görüşleriyle Alman filozof Immanuel Kant olmak üzere takip eden bir çok felsefeciyi etkilemiş.

Hume’un sağ ayağının baş parmağını okşadığınızda Hume’un öngörü ve bilgeliğinin size aktarılacağı yönünde bir inanış bulunuyormuş. Zaten parmak dokunulmaktan pırıl pırıl olmuş.

Gelelim önemli bir tarihi bina olan St. Giles Katedrali’ne. Burası 1124 yılında inşa edilen ve 16. Yüzyılda İskoçya’nın reform hareketinin odak noktasını oluşturan tarihi bir katedralmiş. İsmi Edinburgh’un baş azizi kabul edilen St. Giles’den gelmekteymiş. Şehrin en ünlü tarihi yapılarından biri olan Katedral kendine özgü mimarisi ve çan kulesi ile büyük ilgi görüyor. Dünya Presbiteryen Ana Kilisesi olarak kabul edilen kilise halen konserlere, sergilere, törenlere ve toplantılara ev sahipliği yapıyormuş. Giriş ücretsiz ama fotoğraf çekmek için 2 pound ödemeniz gerekiyor.

Bence Kilisenin en ilginç bölümü güney-doğu köşesinde bulunan Thistle Şapeli ve buraya giderseniz mutlaka görün derim. Şapel 1911 yılında inşa edilmiş ve tavanı, duvarları ve ahşap sandalyeleri ile olağanüstü bir işçilik sergilenen bir oda.

Gayda çalan bir melek heykeli, 18 şövalyenin armaları bulunan tavan süslemesi ve önlerinde armalarının bulunduğu ahşap şövalye bölmeleri muhteşem bir şekilde dizayn edilmiş. Katedralin içinde John Knox’a ait çok büyük bir heykel de bulunuyor.

Katedralin hemen köşesinde çok büyük bir heykel bulunuyor. İskoçyalı, dünyaca ünlü filozof, ekonomist ve “Ulusların Zenginliği”nin yazarı Adam Smith Heykel‘i 10 feet uzunluğunda ve bronzdan yapılmış. 1723-1790 yıllarında yaşayan Adam Smith 1776 yılında yayınladığı “Ulusların Zenginliği” çalışmasıyla serbest ticaret teorisini geliştirerek modern ekonominin temellerini atmıştır.

Katedralin bulunduğu meydanda ve bu çevrede çok ilginç gösteri yapanları görüyoruz.

Katedralin karşısında Parlamento Meydanı bulunuyor. L şeklindeki meydanın bir tarafında Edinburgh Mercat Cross ve diğer tarafında da Parlamento Binasına bitişik Yüksek Mahkeme bulunuyor. Meydanın ortasında da Büyük Alexander’ın atı Bucephalus ile birlikte bir heykeli var. 

Mary King’s Close da Şehir Meclisi binasının altında yüzlerce yıldan sonra keşfedilmiş bir yer. Mary King’s Close, efsaneler, masallar, perili evler, hayaletler ve cinayet hikayeleri ile ilginç bir yer. Yer altına kurulmuş evler ve sokaklardan oluşan Mary King’s Close, ürkütücü ve ilginç atmosferi ile görülmesi gereken turistik noktalar arasında bulunuyor. İsmini 17. Yüzyılda burada yerleşmiş tüccar bir kadın olan Mary King’den alıyormuş. Buraya rehberli turistik turlar düzenleniyormuş. Önceliğim olmadığı ve zamanım da yetmediğinden burayı gezmedim.

Netherbow Limanı olarak bilinen doğu savunma kapısı Eski Şehri ve Cannongate’i birbirinden ayırmak için bir zamanlar burada bulunuyormuş. Çünkü Cannongate 1865 yılına kadar ayrı bir Burgh olarak biliniyor. Daha sonra Edinburgh’a katılmış. Netherbow kapısının içinde kalan bölge World’s End “Dünyanın Sonu” olarak biliniyormuş.

Yoldan sağ tarafa girdiğimde Writers’ Museum  gördüm.

Müze İskoçya’nın üç dev yazarına atfen kurulmuş ve onların yaşamlarına dair objeler sergileniyormuş. Bu yazarlar İskoçların gurur duydukları Robert Burns, Sir Walter Scott ve Robert Louis Stevenson. Burns’ün yazı yazdığı masa, Scott’un Waverley romanlarının ilk kez basıldığı baskı makinesi ve çocukken oynadığı at, Stevenson’un binici botları ve Samoan şefi tarafından ona verilen üzerinde “hikaye anlatıcı” anlamına gelen “Tusitala” yazılı bir yüzük Müze de görülecek objeler arasında. Aynı zamanda Burns’ün alçıdan yapılmış bir heykeli de görülebilir.

Bu müzeden çıktıktan sonra bu sefer caddenin sol tarafında kalan ve otobüs trafiğinin yoğun olduğu bir caddeye doğru döndüm. Önce çok güzel binası olan National Library of Scotland yani Milli Kütüphane binasını gördüm.

Bu caddenin ilerisinde yine tarihi bir kilise olan Augustine United Church bulunuyor.

Biraz ileride acıklı hikayesiyle meşhur olan Greyfriars Bobby isimli küçük köpek heykeli görülüyor. Olay 19. yüzyılda geçiyor ve Terrier cinsi bu köpek sahibi öldükten sonra 14 yıl sahibini beklemiş. 1873 yılında tamamlanan bu heykelin alt tarafına köpeğin sadakat ve dayanıklılığından ilham alarak hem insanlar hem de köpekler için birer de çeşme yapılmış. İyi şans getirdiğine inanıldığı için köpeğin burnu okşanıyormuş ve bu yüzden de parlamış.

Heykelin bulunduğu yer Greyfriars Kirkyard, yani kilise ve mezarlığa çok yakındı. Kilisenin içine de şöyle bir baktım. Mezarlık çok daha ilginç gözüküyordu. 16.yüzyılın sonlarından itibaren ünlü kişiler bu mezarlığa gömülmeye başlamış. 1872 yılında öldüğü belirtilen Bobby Köpek için mezarlık girişine bir mezar taşı konulmuş. Ancak gerçek mezar yeri burası değilmiş ve nerede olduğu bilinmiyormuş. Mezarlık adeta bir park gibiydi, oturanlar ve çimlerin üzerine uzananlar bile vardı.

George Harriet’s School da bu bölgede bulunuyormuş. Zaten Rowling de Hogwarts fikrini aristokrat ve zengin çocukların gittiği George Harriet’s School’dan almış. Tom Riddle ismini de Greyfriars Kirkyard yani mezarlıkta gezinirken bir mezar taşında gördüğünü söylemiş.

Calton Hill’e gitmek için hızlıca Prenses Caddesi’ne yürüdüm. Caddenin doğusunda yer alan Calton Hill, UNESCO Dünya Miras Listesi’nde bulunuyor. Önce Princess Caddesinin sağ tarafında kalan Old Calton Burial Ground isimli bir mezarlığı gezdim. Ünlü filozof David Hume olmak üzere pek çok tanınmış kişinin mezarı buradaymış.

Caddeden devam ederek sol tarafta kalan dik merdivenleri tırmanmaya başladım. Bu kadar yükseğe tırmanınca şehir adeta ayaklarımın altında süzülmeye başladı.

Tepede olan sadece muhteşem bir Edinburgh manzarası değil. Ulusal Anıt olarak adlandırılan çok büyük ve tamamlanmamış bir Atina Akropolü gökyüzüne doğru süzülüyor. Napolyon’un Waterloo’da yenilmesinden bir yıl sonra 1816 yılında başlanan bu akropole Napolyon savaşlarında ölenler için bir anıt bırakılmak istenmiş. Ancak yapımı için yeterince kaynak bulunamayınca bu şekilde yarım kalmış. Ancak bu haliyle çok popular olunca şimdi de halk tamamlanmasını desteklemiyormuş.

Bunun dışında tepede iki gözlemevi bulunuyor. Birisi 1792 yılında inşa edilen Eski Gözlemevi, diğeri ise gece gökyüzünü izlemek ve sergiler açmak amacıyla 1818 yılında inşa edilen Şehir Gözlemevi olarak gösteriliyor.

Trafalgar’da büyük zafer kazanan İngiliz Amirali Nelson için bir anıt da var. Nelson gemilerde kullanılan kronometrelerin ayarlanması için ünlü bir zaman topu mekanizması geliştirmiş. 30 metre yüksekliğinde olan Nelson Anıtı 1807 yılında inşa edilmiş. Her yıl ölüm günü olan 21 Ekim’de bu anıttaki denizci bayrakları yarıya indiriliyormuş.

İskoçyalı filozof Dugald Stewart Anıtı ve 15. yüzyıldan kalma ve dünyayı gezmiş tarihi bir top da burada görülebilir.

Princes Caddesi üzerinden geri dönmeye başladım. Ara sokaklara girip çıkıyordum. Böyle sokaklara girip çıkarken meğer şehrin en ilginç bölgesine gelmişim. Cowgate bölgesi, Holyrood ve Royal Mile’a paralel uzanan ucuz barların, hostellerin ve klüplerin bulunduğu bir yer. IV. George Köprüsünün yanı başındaki binada duvara toslamış inekleri görünce Cowgate bölgesinde olduğumu anladım.

Akşamları pek de güvenilir bir yer olmadığı söyleniyor. Ancak çevredeki objelerden ve dizayndan eğlenceli bir yer olduğu anlaşılıyor. Hatta ünlü Trainspotting filminin bir kaç sahnesi de burada geçiyormuş.

Köprünün altından geçerek biraz daha yürüdüğümde Grassmarket’e yine çok turistik bir bölgeye ulaştım. Grassmarket, Orta Çağ’da at, sığır gibi büyükbaş hayvan pazarıymış ve aynı zamanda halka açık idamların gerçekleştirildiği bir meydan olmuş. Günümüzde ise cafelerin, restorantların, pubların, barların, hediyelik eşya dükkanlarının bulunduğu eğlenceli bir bölge haline gelmiş.

Meydandaki Orta Çağ mimarisiyle yapılmış binalar, muhteşem açıdan görülen kale manzarası ve şehrin en çok sevilen bölgelerinden birisi olması nedeniyle hareketli rengarenk hali burayı eşsiz bir yere dönüştürmüş. Birçok işletme dışarıya masalar koyarak açık havada yenilip içilmesini sağlamış. Çok içip küfelik olanlar için bisikletli tuktuklarla hizmet veriliyormuş.

1784 yılında bu meydanda yapılan idamlara son verildikten sonra The Last Drop ve Maggie Dickson’s gibi bazı geleneksel publar karışık geçmişten bazı kanlı hikayeleri canlı tutmaya başlamış. The White Hart Inn ise Robert Burns gibi birçok ünlü ismi ağırlamış.

Grassmarket’den kalenin görünüşü de başka güzel.

Biraz dinlendikten sonra bu sefer Meydana açılan Victoria Caddesi‘ne doğru yürüdüm. Aman nasıl güzel bir cadde öyle anlatamam. Bu renkli binalar size biraz fikir verecektir diye düşünüyorum.

Yine bu bölge civarında bulunduğunu öğrendiğim The Elephant House adlı cafeyi aradım ama bulamadım. Burası J.K. Rowling’in beş parasız olduğu dönemlerde Harry Potter’ı bir peçete üzerine yazmaya başladığı café olduğundan önem taşıyor.

Artık akşam olmaya başlamıştı ve hostele yakın olduğu için Princes Street Gardens yani parkı gezmek istedim.

Güzel parkta gençler çimlere uzanmış, çocuklar oynuyor, piknik yapanlar, banklarda gazetesini, kitabını okuyanlar ne ararsanız var.

Çok bakımlı olan parkta çok sayıda heykel de bulunuyor. Restore edilmekte olan ancak gördüğüm kadarıyla çok renkli ve değişik olan bir havuz da var. Alt tarafta deniz kızları, orta kısımda bilimi, sanatı, şiiri ve endüstriyi temsil eden 4 melek heykeli ve en üstte de bereketi temsil eden bir figür bulunmaktaymış.

Bu arada Edinburgh’daki taksiler siyah renkte ve çoğunun üzerinde aşağıda göreceğiniz gibi reklamlar bulunuyor. Bence çok güzel bir uygulama olmuş.

Edinburg’ta son günümde gezdiğim Hostelin yakınlarındaki Rose Street, Thistle Street ve George Street civarından biraz söz edelim.

New Town bölgesinde bulunan ve araç trafiğine kapalı olan Rose Street ve Thistle Street, küçük butiklerin yanı sıra pek çok bar ve cafeye ev sahipliği yapıyor. George Street de ise ünlü giyim mağazaları ve mücevher mağazaları bulunuyor. Bu bölgede ilgilenenler için Hard Rock Cafe de var.

Yine George Street üzerindeki The Dome’a da mutlaka uğrayın derim. Çok pahalı bir bar ancak adı üstünde içindeki kubbesi kesinlikle görülmeye değer. Burası ilk olarak 1847 yılında İskoçya Ticaret Bankasının merkezi olarak inşa edilmiş. Binanın ön yüzü Greko-Roman stilinde dizayn edilmiş ve girişinde corinthian sütunları kullanılmış.

Buranın yakınlarında tarihi eski olan St Andrew’s ve St George’s West Kilisesi bulunuyor. Parish Kilisesi olan bu bina 1784 yılında tamamlanmış.

Son olarak Edinburgh’tan ayrılacağım sabah görmek istediğim ancak gezemediğim Scottish National Portrait Gallery (Ulusal Portre Müzesinden) söz etmek istiyorum. Saat 10’da açılacağı için otobüs terminaline gitmeden önce 30-45 dakika kadar gezebileceğimi planlamıştım. Hostelden doğruca müzeye gittim. Tam kapıdan içeri doğru girmeye yeltenmiştim ki görevli beni durdurdu ve içeri sırt çantasıyla giremeyeceğimi söyledi. Emanet eşya dolapları vardı ve eşyalarımı bırakmak için 1 pound ödemek gerekiyordu. Ne yazık ki yanımda bozuk para yoktu ve resepsiyondakilere para bozdurup bozdurmayacaklarını sordum. Kabul etmediler ve çevrede öyle para bozduracak, alışveriş yapacak hiçbir yer yoktu. Büyük bir hüsranla oradan ayrılmak zorunda kaldım. Ben gezemedim ama kısaca bilgi verirsem gidenler için belki faydası olur.

The Scottish National Portrait Gallery, Edinburgh’un en çarpıcı binalarından biridir. Büyük kırmızı kum taşlarından yapılan neo-gotik bina Sir Robert Rowand Anderson tarafından İskoçya’nın kahramanlarına adanmış. 1889 yılında halka açılan bina dünyadaki portre galerisi olarak açılan da ilk müzeymiş.

Galerideki sergiler İskoçya ve halkının hikayesinin farklı yönlerini ortaya koyuyormuş. İskoçya’nın Mary Queen’i, Prens Charles, Edward Stuart ve Robert Burns gibi ünlü tarihi şahsiyetlerin yanı sıra bilimde, sporda ve sanatta öncü olan kişilerin portrelerine de yer verilmiş. Fotoğraf galerisi ve atmosferik Victorian Kütüphanesi özellikle görülmeye değermiş. Sergiler düzenli bir şekilde değiştiriliyormuş ve bu nedenle her zaman görmeye değer yeni bir şey oluyormuş.

Yeme İçme

İskoç yemekleri de oldukça sağlıklı. Hayvancılık ve tarım son derece gelişmiş. Ancak ucuz mu derseniz işte bu soruya evet diyemeyeceğim.

İskoçya’nın en ünlü yemeği haggis, kuzunun karaciğer, kalp, akciğer gibi iç organlarına soğan, yulaf ezmesi, iç yağı, çeşitli sebze ve baharatlar ile salça eklenerek hazırlanan iç harcı kuzunun işkembesine dolduruluyor ve birkaç saat kısık ateşte pişiriliyormuş. Ben tadamadım ancak öneriliyor.

Ana yemeklerde, İskoçya’nın Aberdeen Angus adlı sığır türü ile yapılan yemekleri öne çıkıyormuş. Bunun yanında keklik, geyik, sülün, beç tavuğu, bıldırcın, yaban tavşanı gibi av hayvanlarının da sıkça tüketildiği belirtiliyor. Balıklar, İskoç usulü balık pişirme yöntemi olan tütsüleme yöntemi ile servis ediliyormuş ve genellikle başlangıç tabağı olarak görülen balık, şarap ve sebzeler ile birlikte pişiriliyormuş.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi Edinburgh’da da Türk restoranları bulunuyor. Bunlardan birisi Royal Mile’ın sonuna doğru giderken sol tarafta kalan Truva Cafe isimli bir yer. Damak tadı yabancı tatları kaldırmayanlar için önerilebilir.

İskoçlar tatlı konusunda da oldukça iyilermiş. Özellikle Abernethy bisküvileri, cranachan, ecclefechan ve sıcak marmelat sosu ile servis edilen kuru meyve, portakal parçaları, viski ve badem ezmesi katılarak yapılan Dundee cake mutlaka denenmesi önerilen tatlılar arasında sayılıyor.

İçeceklere gelince, İskoçya deyince hemen akla viski geliyor. Viski üretimi ve viski çeşitleri açısından dünyada bir numara. İskoçlar hem üretiyor hem de doya doya içiyorlar. Bu arada birayı unutmayalım. Ünlü İskoç publarında İskoç yerel biraları yanı sıra İngiliz ve İrlanda biralarını deneyebilirsiniz.

Son Söz

Edinburgh’u her yönüyle çok sevdim. Burada çok yağmur yağdığından uzun süre sokaklarda dolaşamayacağımı düşünmüştüm. Şansıma hava gezmek için çok uygun olunca şehri gezmelere doyamadım. İskoçlar gerçekten bugüne kadar tanıdığım en hoş, en neşeli, en samimi ve en sıcak insanlar oldular.

Yorumunuzu Buraya Yazabilirsiniz

Yorumunuzu Giiniz
Please enter your name here