St. Petersburg

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza, Çernişevski’nin “Nasıl Yapmalı, Gogol’ün Palto, Çehov’un Vişne Bahçesi, Gonçarov’un Oblomov, Puşkin’in Yüzbaşı’nın Kızı, Tolstoy’un Savaş ve Barış, Turgenyev’in Babalar ve Oğullar, Gorki’nin Ana, Şolohov’un Ve Durgun Akardı Don gibi Rus Edebiyatının klasikleri ile bu yazarların diğer romanları, lise yıllarımdan başlayarak beni biçimlendirdi, etkiledi. Lise ve üniversite öğrencisi olduğum yıllar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin henüz dağılmadığı, gizemini koruduğu ve çoğumuz için büyük merak uyandıran yıllardı. 25 Aralık 1991 tarihinde SSCB Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un istifa etmesi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasını tetiklemiştir. Sovyetler Birliği’ni oluşturan cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmalarıyla onbeş yeni devlet kurulmuş, sınırlar açılmıştı. Özellikle Rusya mutlaka gidilmesi gereken, cazibesini hiç yitirmeyen bir ülke olarak yerini aldı benim yaşamımda.

St Petersburg’da düzenlenen bir konferansa konuşmacı olarak davet edilmem muhteşem bir olanak sundu bana. Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”, “Beyaz Geceler”, Çernişevski’nin “Nasıl Yapmalı”, Gogol’ün “Palto”, Andrey Belıy’in “Petersburg” eserlerinden tanıdığım, zihnimde canlandırdığım St. Petersburg’u, cadde ve sokaklarını, roman kahramanlarının peşine takılarak dolaştığım şehri artık yakından görecektim.

St Petersburg

St Petersburg, geniş bulvarları, köprüleri, dingin suları ve çarlık mimarisinin örnekleri, okuduğum yazarların oldukça ayrıntılı tasvirleri ve büyüleyici St Petersburg imgeleri ile gayet tanıdık bir şekilde karşıladı beni. St Petersburg’a ihtişamlı görüntüsünü veren şey şehrin mimari yapısı. Uzun geniş bulvarları, geniş alanları ve parkları, bahçeleri, eşsiz heykelleri, demir parmaklıkları, anıtları ve sarayları ile muhteşem.

42 ada üzerine kurulmuş şehrin hemen her yerinde, şehri sarıp sarmalayan ve şehri ikiye bölen Neva Nehri, onun kolları ve kanalları aklınızı başınızdan alıp götürüyor. Kuşkusuz bunlar üzerindeki çeşit çeşit, irili ufaklı köprüleri (Aniçkov, Aleksandra Nevskogo, Leytenanta Shmidta, Troitsky, Dvortsovyy, Sampsoniyevskiy, Grenaderskiy Volodarskiy köprülerden bazıları) de unutmamak gerek, boşuna Kuzeyin Venedik’i dememişler St. Petersburg’a. 342 köprüden 21’inin kanadı geceleri açılıyor.

Şehir tarihi, kültürel ve mimari önemi dolayısıyla UNESCO tarafından Dünya Kültürel Mirası kabul edilerek korumaya alınmış. Şehri gezerken de fark edildiği gibi, dünyada tarihini bir bütün olarak koruyan tek şehir olduğu söyleniyor. Bir açık hava müzesi gibi olan St Petersburg’da okuduğunuz Rus Klasiklerini düşünerek, köprüler aracılığıyla kanallar arasında gezmek, sokak müzisyenlerinin bazen hüzünlü, bazen keyifli şarkıların dinlemek ve hatta gizem dolu sokaklarında kaybolmak müthiş bir ayrıcalık.

St.Petersburg Putin’in şehri olan St. Petersburg’da Puşkin, Dostoyevski, Anna Akhmatova ve Rimsky-Korsakov de uzun yıllar yaşamış. Şehirde en çok dikkatimi çeken noktalardan biri çalışma yaşamında kadınların ön planda olması, inşaatlarda sıva yapan, çöp toplayan, toplu taşıma araçlarını kullanan, elinde megafon, bağırarak bot gezisinin anonsunu yapan kadınları görebilirsiniz, kısacası her işi, ama her işi yapıyor kadınlar. Ayrıca mağaza müdürlükleri, fabrika genel müdürlükleri, üretim müdürlükleri gibi meslekler için de Rusya’da kadınlar tercih edilmektedir.

St Petersburg

Gece gündüz, sürekli hareketli ve renkli olan St Petersburg, bu şehir hiç uyumaz mı? sorusunu getiriyor insanın aklına.

St.Petersburg “Kahraman kent” unvanına sahip olan St Petersburg (Leningrad) fazlasıyla hak ediyor bu unvanını, öyle ki film ve kitaplara konu olmuş. Aleksandr Buravsky’nin yönettiği Leningrad Kuşatması (2009) filmi ile Sarah Quigley’in Orkestra Şefi – Leningrad Senfonisi (2015) başlıklı romanı izlemeye ve okumaya değer.

Hitler’in Sovyetler Birliği’ni istila etme planının bir parçası olarak, şimdiki adı St Petersburg olan Leningrad’ın düşürülmesi amacıyla 8 Eylül 1941’de Leningrad Kuşatması başlamıştır. Şehrin politik ve askeri önemi Nazilerin Sovyetler Birliği’nde ilk olarak buraya girmesine neden olmuş, kuşatma 872 gün sürmüş ve Nazilerin yenilgisiyle 27 Ocak 1944’te sona ermiştir. Naziler, kente ve çevre yerleşimlerine ulaşan ikmal hatlarını kestiğinden, kışın sıcaklıklar -35 dereceye kadar düştüğünde, insanlar kaynatılmış deri kayışlardan yapılmış çorbaların yanı sıra atlar, kediler, köpekler, hatta sokakta donmuş cesetlerden alınan insan etiyle beslenirler.

Geçen bir yılın sonunda yani 1942’de şehrin sakinleri tam anlamıyla açlıktan kırılırken, Alman savaş makinelerinin gece gündüz havadan ve karadan dövdüğü şehirde beklenmedik bir şey olur. Rus otoriteleri hiçbir zaman gidişatı kabullenmemiş, cephedeki savunmanın yanı sıra Leningradlıların moralini yükseltmek ve Almanlara meydan okumak için ünlü besteci Şostakoviç’i bir beste yapmakla görevlendirirler. 9 Ağustos 1942’de Sovyet yaylım ateşiyle, Almanların olası engellemelerinin önüne geçmek ve müziğin sesinin duyulması için sessizlik sağlamak amacıyla, Nazi kuvvetleri geçici olarak susturulur. Yedinci Senfoni, açlıktan neredeyse ölmek üzere olan müzisyenlerden oluşan bir Radyo Orkestrası tarafından seslendirilir. Müziği cephedeki ön hatlara, hem Almanlara hem de Ruslara ulaştırmak için güçlü hoparlörler kullanılır. Mesaj açıktır: Leningrad yaşıyor! Duydunuz mu? Leningrad yaşıyor! Şostakoviç, senfonisiyle Leningrad’ın acısını notalara dökerek, tüm Sovyet halkına dayanma gücü verir. Dünya tarihinin en olağanüstü konseri için o günün seçilmesinin nedeni Hitler’in bu tarihte Leningrad’ı ele geçireceğini ilan etmiş olmasıdır. Savaştan sonra, esir alınan Alman subayları senfoniyi duyduklarında kenti asla düşüremeyeceklerini anladıklarını itiraf eder. Bir Alman askeri ise konsere ilişkin “Kahramanların senfonisini dinler gibiydik,” der. Daha fazla bilgiyi Orkestra Şefi: Leningrad Senfonisi kitabında bulabilirsiniz.

Naziler sert Sovyet direnci nedeniyle taarruzlarından sonuç alamamıştır. Dünya tarihinin bu 872 gün süren en kanlı ve korkunç kuşatması yaklaşık bir milyondan fazla sivilin hayatını kaybetmesine neden olmuştur.

St. Petersburg Lenin’in, devrimin zaferini deklare ettiği kent olması dolayısıyla da Rusya tarihinde özel bir öneme sahip. Kentin devrim sonrası Leningrad adını alması da bu yüzden.

Gezelim Görelim

St.Petersburg

St Petersburg’un temelleri, biz Türklerin “Deli, ” Rusların ise “Büyük” dedikleri Pedro tarafından Neva bataklığının üzerinde 1703 yılında atılmış. Büyük Pedro, Avrupa’yı özellikle Venedik’i gördükten sonra, Rusya’da da Avrupa benzeri bir şehir kurmayı amaçlamış, Avrupa’dan pek çok mimar getirterek şehri inşa ettirmiş. Böylece Avrupa ve Rus sentezi bir birleşimle, St. Petersburg’un güzel ve görkemli bina ve köprüleri ortaya çıkmış. Pedro’nun Rusya’nın taş ustalarını toplayarak, limana gelen her geminin taş getirmesini şart koşarak oluşturduğu ve o dönem herkesi şaşırtan, bir çılgınlık olarak görülen şehir, Rusya’nın kuzey batısında Neva Nehri’nin kollara ayrılarak Fin Körfezi’ne aktığı bataklık bölgede yükselmiş, 200 yıl Çarlık Rusyası’nın başkenti olmuş. Petersburg veya Petrograd olarak anılan kente, Lenin, devrimin zaferini bütün dünyaya buradan ilan etmesi ve Lenin’in ağabeyinin burada idam edilmesi nedenleriyle kente 1924 yılında Leningrad ismi verilmiş, SSCB’nin 1991′de parçalanma sürecine girmesiyle, yapılan halk oylamasında kentin adı St. Petersburg’a çevrilmiştir.

St.Petersburg St Petersburg sınırlı günler içinde gezilecek bir yer değil kuşkusuz. Uzun bir süre, belki de defalarca gitmek gerekir. St Petersburg’da, o kadar çok görülecek ve gezilecek yeri var ki.

Nevsky Bulvarı, Kazan Katedrali, St. Isaac Meydanı ve Katedrali, sayısız suikast teşebbüsünden kurtulduktan sonra kaderine yenik düşen ve bir bombayla hayatını kaybeden II. Aleksander’ın anısına yapılan Yeniden Diriliş Kilisesi, Hermitage Meydanı ve Müzesi, Peterhof Sarayı ve Bahçesi, Vasilyevsky Adası.

Nevksi Bulvarı (Nevsky Prospekt)

St.Petersburg Dört buçuk kilometre uzunluğundaki Nevski Bulvarı’nı özel kılan, her sınıftan insanın bir araya geldiği başlıca yer olması. Nevski Bulvarı, St. Petersburg’un içinden geçen Neva Nehri’nin yakınındadır. Birkaç nehirle de kesişmekte, her kesişme noktasında da köprüler bulunmaktadır. St Petersburg’un kurulmasından kısa bir süre sonra, Rusya’nın ilk tersanesinin bulunduğu sanayi bölgesini, “Aleksandro-Nevskaya Lavra” Manastırı’yla bağlanmak amacıyla inşa edilir, adını da, büyük Rus savaşçı ve Novgorod prensi Aleksandr Nevski anısına yaptırılan bu manastırdan alır.

St.Petersburg Nevski Bulvarı, St. Petersburg’un en eski ve önemli mimari yapılarıyla dolu. İhtişamlı binalar, katedraller, parklar, heykeller var. Nevski’de yer alan birbirinden görkemli yapılarda Alman Georg Johann Mattarnovi ve İsviçre’de doğmuş olan İtalyan Domenico Trezzini gibi dünyaca ünlü mimarların imzası bulunuyor.

Nevski Bulvarı üzerindeki Singer dikiş makinası markası olan Singer şirketinin 1904 yılında yapılan binası görülmeye değer. Başlangıçta Singer makinalarının satıldığı yer olan bina, artık farklı bir mekan. Giriş katındaki kitapçıyı gezmeye, birinci katındaki kafede bir şeyler içmeyi unutmayın.

St.Petersburg Hem Bulvar üzerinde hem de bulvara açılan sokaklarda Rus mutfağından olduğu gibi dünya mutfağından restoran ve kafelere rastlayabilirsiniz.

Bulvar üzerindeki muhteşem yapılardan biri kuşkusuz Kazan Katedrali.

Kazan Katedrali

St.Petersburg 1801 – 1811 yılları arasında Türk – Rus Savaşları döneminde yapılan bu Katedral, ismini Tataristan’ın Kazan şehrindeki büyük yangından sonra bulunan ve uğur getirdiğine inanılan Kazan aziz tasvirlerinden (ikon) alır. Katedral, Çar I. Alexandr, Türklerin Rus İmparatorluğu ile baş edemeyeceği bir dev olduğunu kanıtlamak için inşaatı başlatır, inşaat devam ederken Türk-Rus Savaşları, Rusların zaferi ile sonlanır. Bunun üzerine katedralin güney kolonlarının yapılmaması kararı alınır, Yalnızca Nevsky Bulvarı’na bakan kuzey kolonları inşa edilir. Dev sütunları ve ihtişamlı mimarisiyle ortaya çıkan yapı uzun süre katedral olarak kullanılır, Sovyetler Birliği döneminde ise müze haline getirilir.

St Isaac Meydanı ve Katedrali

St.Petersburg

Diğer görülmeye değer bir mekan ise, St. Isaac Meydanı ve Katedrali. Katedral ismini Deli Petro ile aynı günde doğan bir azizden almış. Yapımı kırk yıl süren katedral kırk sekiz sütun üzerine kurulmuş.

Dünyanın en büyük kubbeli yapılarından biri olarak kabul ediliyor. Kubbesinde yüz kilo altın kullanılan katedral; kubbesi, iç ve dış mimarisi, muhteşem tavan süslemeleri, heykelleri ve kapılarıyla gerçekten görülmeye değer.

İlk olarak, 1710 senesinde inşa edilir, 1712’de I. Petro ve Katerina bu kilisenin kubbesi altında evlenirler. Daha sonra, değişik tarihlerde iki kez yıkılıp yeniden yapılan kilise, şu anki durumuna 1818-1858 yılları arasında kavuşmuş. Katedral, 1937 yılından itibaren müze olarak kullanılmakta. 300 basamaklı kubbesine tırmanarak şehir panoramik olarak izlenebilmektedir.

Yeniden Diriliş Kilisesi / Saçılan Kanlar Kilisesi

St.Petersburg

Griboedov Kanalı’nın kenarında yükselen Yeniden Diriliş Kilisesi, beş kubbesiyle cıvıl cıvıl masal aleminden fırlamış gibi yükseliyor gökyüzüne.

Çar II. Alexander’ın 1881’de uğradığı suikastta ölümcül yara aldığı yere inşa edilen katedralin adı bu nedenle Yeniden Diriliş Kilisesi ya da halkın deyimiyle Saçılan Kanlar Kilisesi. Ayrıca, 7500 m2 mozaik kaplamasıyla, dünyada Amerika’daki St. Louis Katedrali’nden sonraki en geniş ikinci mozaik süslemesine sahip kilise, büyülenmemek elde değil. 5 kubbeli kilisenin en büyük kubbesi 81 metre ile Çar’ın öldüğü yılı, 67 metre yüksekliğindeki ikinci büyük kubbe ise Çar’ın öldüğü yeri temsil ediyor.

St.Petersburg

Kilise civarında hediyelik almak isteyenler için ufak tezgahlar var. Pek çok çekici ve güzel hediyelik eşya, uygun fiyatlarla alınabilir.

Hermitage Müzesi: Kışlık Saray

St.Petersburg St. Petersburg’a gidip Hermitage Müzesi’ni görmeden dönmek olmazdı. Devasa Saray Meydanı (Palace Square) üzerinde bulunan Hermitage Müzesi’nin karşısında şu an kullanılmakta olan Bakanlık binası ile meydanda dünyadaki en büyük tek parça tarihi Alexander sütunu bulunuyor, 1834 yılında yerleştirilmiş ve kendi ağırlığı ile durduğundan, çok rüzgarlı günlerde yere sabitlenmediği hissedilebiliyormuş.

Hermitage Müzesi, 3 milyondan fazla sanat eseriyle dünya üzerindeki en önemli sanat merkezlerinden biri olarak biliniyor, müzeyi her eseri görerek gezmek isterseniz birkaç ay ayırmamız gerektiği söyleniyor. 1764 yılında ünlü Rus Çariçesi II. Katerina’nın Berlin’den 225 parçalık resim koleksiyonunu getirtmesiyle kurulan Hermitage Müzesi, aynı zamanda tarih boyunca Rusya’nın en önemli yönetim merkezi olan Kışlık Saray olarak da bilinir.

Çok sayıda çar ve çariçeye ev sahipliği yapan Kışlık Saray, yeni sahipleri tarafından da yeni eserler eklenmesi nedeniyle korunmuş ve zenginleşmiş.

Ekim Devrimi sırasında Vladimir Lenin silahlı ayaklanmayı “Dün devrim için erkendi, yarın geç olabilir,” sözlerinin ardından bu sarayın dar merdivenlerinden kalabalıklar kışlık saraya girmiş… 1917 yılına kadar halkla alakası olmayan ve sadece saray halkının kişisel sanat galerisi olarak görev yapan eserler bölümü, 1917 Ekim devrimi ile sarayın tamamıyla birlikte müze haline getirilmiş.

Hem Ekim Devrimi sırasında hem de daha önceki yıllarda yaşanan savaşlar nedeniyle taşınma ve kaçırma gibi olaylar sırasında eser kayıpları yaşayan müze, buna rağmen İngiltere’deki British Museum’dan ve Fransa’daki Louvre Museum’dan sonra dünyanın en büyük ve en önemli 3 müzesinden biridir.

Müzenin tablo koleksiyonunda Rembrandt, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Van Gogh, Raphael, Renoir ve Picasso’nun eserleri yer alıyor. Müzede, tabloların yanı sıra, resimler, gravürler, antik çağ eserleri, heykeller, Batı Avrupa dekoratif ve uygulamalı sanat eserleri, silahlar, sikkeler, madalyalar, arkeolojik eserler ve kitaplar da bulunur. Daha sonra, çarlara ve çariçelere ait bazı eşyalar, saklandıkları yerlerden çıkartılıp elden geçirilerek sergi koleksiyonuna dâhil edilmiş.

Hermitage Müzesi dış mimarisi, bahçe düzeni ve kapı girişlerinde bulunan heykelleriyle etkileyici bir müze. Sergilenen eserlerin çokluğundan dolayı birbiriyle bağlantılı beş binaya yayımlı, bunların başında kuşkusuz ana bina yani bir zamanlar Rus çarlarının yaşadığı Kışlık Saray geliyor. Bu, yeşil-beyaz saray, tüm güzelliği ve ihtişamıyla Neva Nehri’nin hemen kıyısında yer alıyor. İkinci Dünya Savaşı döneminde eserlerin bir bölümü trenlerle Moskova Devlet Müzesi’ne kaçırılmış, St. Petersburg sınırları içerisinde yaklaşık 306 müze bulunduğunu öğrendiğimde, ülkemdeki müzeler, ziyaretçi sayılarını, verilen önemi düşünmeden edemedim ve içim sızladı tabii ki.

Yeni evlenen çiftlerin gelinlik ve damatlıklarıyla Hermitage Meydanı’nda hatıra fotoğrafı çektirmeleri Rusya’da bir adetmiş. Ayrıca, müzisyenlere, dansçılara da rastlamak mümkün meydanda.

Müzeden çıkıp, meydanda sola dönüp küçük bir köprüden karşıya geçtiğinizde, köprünün çaprazında Puşkin’in özel eşyalarının sergilendiği ve müzeye dönüştürülen Puşkin’in Evi bulunuyor.

Puşkin’in Evi

Ünlü Rus Şairi Aleksandr Puşkin’in evi (6 Haziran 1799 – 10 Şubat 1837) şehir merkezinde yer alıyor. Şairin girmiş olduğu dramatik bir düelloda hayatını kaybetmesinden sonra yaşadığı ev müzeye çevrilmiş. Puşkin, George Charles d’Anthès adında bir Fransız delikanlısının karısı Natalya Puşkin’e kur yaptığını öğrenince kendisini düelloya davet eder. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d’Anthès, Puşkin’i karnından yaralar. İki gün can çekiştikten sonra ölür. Düelloda kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilmektedir. Puşkin’in kütüphanesini, çalışma odasını ve düelloda karnından yaralanınca üzerine uzandığı ve iki gün sonra can verdiği kanepeyi görebilirsiniz.

Puşkin’in hayatını kaybettiği düelloya gitmeden önce son kez oturup kahve içtiği yer olan Literary Cafe (Edebiyat Kafe)’ye gitmeden olmazdı. Rusya edebiyat çevrelerinin gittiği bu kafenin girişinde Puşkin’in heykeli karşılıyor gelenleri.

Peterhof Sarayı ve Bahçeleri

St.Petersburg Büyük Petro’nun Peterhof’taki yazlık konutu inanılmaz gösterişli. 1709’da Poltava’da İsveçlilere karşı kazandığı büyük başarıdan sonra, Baltık kıyısında büyük bir saray yaptırmaya karar verir.

Peterhof Sarayı, 1714 – 21 yılları arasında inşa edilir. 1717’de Fransa’da Versailles Sarayı’nı gezen Büyük Petro, sarayın Versaille’dan daha gösterişli olmasını ister. 1714’de başlayan inşaat müthiş bir hızla devam eder ve Peterhof resmi olarak 1723 yılında açılır. Alman işgalinde zarar gören saray, yetenekli ustalar sayesinde bugünkü haline dönüştürülür.

Yazlık sarayın bahçesinin ihtişamı inanılmaz, altın heykeller, çeşmeler, akan sular.. Sanki bir açık hava sarayı inşa edilmiş. Her bir parça ayrı ayrı incelenebilir. Daha önce de belirttiğim gibi tek sefer gitmek kesinlikle yetmez. 64 adet fıskiyesi, otuz yedi yaldızlı bronz heykeli, devasa bahçeleri, çeşitli meyve ağaçları, fıskiyeleri, sincapları ve kuşları ile inanılmaz bakımlı bir bahçe. Sanki köşeden Çar ve Çariçe çıkacaklar ve gezeceklermiş gibi bakımlı bahçeler. Peterhof Sarayı’nın bahçesi muhteşem, körfeze kadar uzanıyor ve karşıda Finlandiya kıyılarını görebiliyorsunuz.

St.Petersburg

Kısıtlı süre içinde saray mı? bahçe mi? seçim yapmak zorunda kaldım. Bu büyük bahçenin içinde dolaşmak çok zaman alıyor, sarayın iç kısmına girmek için ise başka sefer demek zorunda kalıyorsunuz.

Peterhof Sarayı, 1941 – 1944 Leningrad Kuşatması sırasında Nazi orduları tarafından üs olarak kullanılmış, saldırı öncesi, bahçede yer alan heykellerin büyük kısmı, zarar görmemesi için halk tarafından sökülerek ve suya gömülerek saklanmış, savaştan sonra eski yerlerine yerleştirilmişler.

St Petersburg’u tekne ile Neva Nehri üzerinde gezmek şehrin başka güzelliklerini serdi önümüze.

St.Petersburg Özetle, gündüzü ayrı güzel, gecesi ayrı güzel bu şehir geçmişle bugünün arasında bir yolculuk yaşatıyor insana …

St. Petersburg, hayal gibi, masal gibi bir şehir Dostoyoveski’nin de söylediği gibi,

“Petersburg’da yok yok, desene?”
“Evet, kardeş, bu Petersburg’da yok yoktur!”
(Suç ve Ceza)

Yorumunuzu Buraya Yazabilirsiniz

Yorumunuzu Giiniz
Please enter your name here