ANA SAYFA Blog

Bangkok Gezi Rehberi: Muhteşem Karmaşa

Bangkok benim çok sevdiğim ve birkaç kez görme fırsatı bulduğum bir yer. Ama  her gidişimde ‘nereye düştüm ben?’ diyorum. Bu sefer de öyle oldu. Şehrin  karışıklığı, hızı, karmaşası beni bir an duraklattı. Ama tabii  biliyorum; şehirle birlikte hareket edince, şehrin akışına uyum sağlayınca aslında o karmaşanın bir düzeni var. Sakin, ılımlı ve kapsayıcı… Ve tabii büyüleyici. İşte o büyü, tekrar ve tekrar buraya gelme isteğini canlı tutuyor.  Bu son diyordum, yakında yine ucuz bilet bakarım…

Bangkok son yıllarda dünyada en çok turist çeken şehir.  Öncelikle  18 milyonluk bir şehir için gayet güvenli. Bangkok yargılayan değil kabul eden bir şehir; bu kabul, batı dünyası gibi yabancılayan bakışlarla dolu değil, bu dünyada herkese bir yer var diyen bir anlayışla ilgili. Belki dinden, belki geleneklerden… Ayrıca bambaşka bir kültür; daha sakin, daha ılımlı… Gerçi son yıllarda ülkedeki ayaklanmalar bu sakinliğin bir sınırı olduğunu düşündürüyorsa da, gündelik yaşamın akışında o karmaşanın içinde  bir sakinlik, sükunet hakim; tıklım tıklım metrolarda çıt çıkmıyor mesela, çıkıyorsa da ya gereksiz öz güvenli batılıların ya da sınırını bilmez orta doğuluların yaygaraları oluyor. Yemekler harika, hala ucuz, özellikle sokak yemekleri… Doğal güzellikleri parmak ısırtacak cinsten. Esas parmağınızı gece hayatına girdiğinizde ısıracaksınız; neredeyse ne ararsan var havasında, gizlisi saklısı olmadan. Ve alışveriş tutkunları için bir cennet; her bütçeye, her zevke, neredeyse her saatte… Daha ne olsun.

Tayland Kısa Tarihi

Önce Tayland’ın tarihine kısaca göz atalım. Gerçi kelebek etkisi bölge tarihi için pek de geçerli değil. Buralarda olan bitenin etkisinin bölgeyle sınırlı kalmasından mı, yoksa bizler tarihi batının gözüyle görmeye alıştığımızdan mı, Güneydoğu Asya’nın tarihi ile (işte, Fransa’nın İngiltere’nin, sonrasında ABD ve eski SSCB’nin bölgedeki çekişmeleri haricinde) pek ilgilenmeyiz. Ya da ben ilgilenmedim. Ama Tayland’ı anlamak, en azından cadde isimlerinde göreceğiniz kişilerin kim olduğu hakkında üstün körü bir bilgi edinmek için biraz tarih; ilgilisine kısaca…

Bangkok’un başkenti olduğu Tayland, 513.120 km2’lik yüz ölçümüne ve 70 milyon nüfusa sahip. Ülkede Tayların yanında Çin, Khemer, Laos ve Malay kökenli halklar yaşamaktaymış. Resmi dili Tayca olan ülkenin büyük çoğunluğu Budist. Ayrıca  İslam ve animizim de görülen inançlardan. Parlamenter monarşi ile yönetilen Tayland’ta 2016 yılından beri Çakri Hanedanı yönetimde.

Bölgede bilinen en eski insan yerleşimi 40000 yıl öncesine gitmekteymiş. İlk uygarlık  6 yy’da hüküm süren Dvaravati Krallığı ve 8 yy’dan itibaren Sumatra kökenli Srivijaya Krallığıymış. 9 yy’dan itibaren Kamboçya merkezli Khemerler  idareyi ele almış. 10 yy’dan itibaren de Güney Çin’de bulunan Yunnan kökenli oldukları düşünülen Taylar bölgeye girmeye başlamışlar, 13 yy’da zayıflayan Khemerlerin yerine Tay şehir devletleri geçmiş.

1230’larda kurulan Sukhothai ve Lanna krallıkları en önemli Siyam şehir kentleriymiş. Başkent Sukhothai, 1378’de Ayutthaya Krallığı tarafından işgal edilince  başkent de buraya taşınmış. Ayutthaya, 1767’de Myanmar’dan gelen işgalciler tarafından yıkılmış. Ama Chao Tak adında bir komutan yedi ay sonra Ayutthaya’yı geri almış ama başkenti buradan Bangkok sınırlarındaki Thonburi’ye taşımış; kendisi de Taksin adını alıp Thonburi Krallığını kurmuş. Ancak General Chao Phraya Chakri tarafından öldürülmüş, kendisi de I Rama unvanıyla kral olmuş. Başkent ise nehrin doğu kıyısındaki Rattanakosin’e taşınmış ve Bangkok’un temelleri burada atılmış. İktidar bugün de Çakri hanedanlığında olup başta X.Rama bulumaktaymış. Mongkut olarak da  bilinen IV.Rama sayesinde bölgedeki kolonileştirilmemiş tek ülke olarak Tayland kalmış; bu kralın hayatı ‘Kral ve Ben’ filmine de konu olmuş. Çulalongkorn olarak bilinen V Rama ülkede batılılaşmayı amaçlamış. Daha sonra kendisi yarı tanrı olarak kabul edilmiş ve bazı tapınaklarda Buda heykellerinin yanına heykeli konmuş. Bu dönemde Tayland’ın, başta Malay adası olmak üzere bazı yerleri Avrupa devletlerine geçmiş ve Tayland bugünkü sınırlarına çekilmiş. Prajadhipok olarak bilinen VII Rama, ülkeyi mutlak monarşiyle yöneten son kral olmuş, 1932’de kansız bir devrimle ülke anayasal monarşiye geçmiş, 1939’da ise ülkenin ismi Siyam yerine Tayland olarak değiştirilmiş. II Dünya Savaşı’nda kısa bir süre Japonya hakimiyetine giren ülkede ünlü Kwai Köprüsünün inşası sırasında yüz binlerce kişi ölmüş. Daha sonra ülkede bir takım askeri darbeler olmuş, bu darbelerin en sonuncusu 2006’da yapılmış. Güncel siyasi hayat, Sarı ve Kırmızı gömlekliler arasındaki iktidar çekişmeleri ile sürmekte. Önceki Kral Bhumibol ve halk tarafından çok sevilen Kraliçe Sikirit’in oğlu Maha Vajiralongkorn son Tayland kralı.

Bu arada söylemeden edemeyeceğim; Türkiye’de ülkenin kurtarıcısı, cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün resimleri, heykellerinin her yerde olmasına laf edenler Tayland’ı görsün; AVM’lerin girişlerinde bile yakın zamanda vefat eden  Kraliçe Sikirit’in poz poz dev resimleri var; kendisi ülkenin çağdaşlaşması için çalışmış sevilen bir kişilikmiş.

Yola Çıkmadan

Bangkok’un bir cazibesi de, Tayland’ın vize istememesi. Vize yok ama Tayland’a gitmeden önce mutlaka TDAC formunu doldurup QR kodunun görüntüsünü telefonunuza kaydedin. Yolculuğunuzdan 3 gün önce bu form açılıyor. Ayrıca Tayland’ta turistlerin güvenliğini sağlamak için özel bir polis kuvveti mevcut; ‘Tayland Tourist Police’ olarak arandığında ulaşılabiliyor.

Bangkok’ta her bütçeye uygun konaklama seçenekleri var. Booking, airbnb, hostelworld, hotels.com’ gibi uygulamalar bu konuda geniş yelpazelere sahip. Ayrıca agoda, oyo gibi uygulamalardan otel kıyaslamaları yapılabilir. Benim tavsiyem, oteli Bangkok metrosunun (MTR) mavi hattı üzerindeki duraklardan seçin çünkü görmek isteyeceğiniz yerlerin hemen tümü bu hat üzerinde. Ama  mavi metro hattının sky train (BTS) hattı ile kesiştiği noktaları seçerseniz seyahatiniz çok daha kolaylaşacaktır. MTR mavi hat ile BTS hattının kesiştiği noktalar ise Silom/Sala Daeng ve Sukhumwit durakları. Öte yandan Silom ve Sukhunwit, Bangkok gece hayatının en yoğun ve en cüretkar yaşandığı yerler.

Gitmeden veya hava limanına iner inmez yapmanızda fayda olan bir husus da e-sim uygulaması edinmek. Ben seyahat öncesi yapmıştım. Ama hava limanında da esim hattı alabilirsiniz; Ais, Bangkok’ta yoğun kullanılan bir uygulama. Bangkok’taki etkinlikleri takip etmek için klook ve gowabi uygulamaları tercih edilebilir. Ayrıca geziniz boyunca yoğun taksi kullanacaksanız grab veya bolt uygulamalarını indirin; ikisini birden indirip fiyat kıyaslaması da yapabilirsiniz.

Havalimanından çıkmadan önce biraz para bozdurup baht almanız da fayda var ama kurlar hava limanında düşük. Ancak toplu taşıma için nakit baht isteniyor. Ayrıca Bangkok içinde döviz büroları, para bozarken genelde pasaportunuzun aslını da istiyor; gece pazarları bu konuda rahat…

Tayland halkı sakin bir halk; hayatın akışında kavga gürültüye pek rastlanmıyor. Karşısındakine saygılı, edepli. Ama kendi kuralları da var. Örneğin bir Taylının başına dokunmak, büyük saygısızlık olarak kabul ediliyor. Onun için muhabbeti ilerlettiğiniz bir Taylıyla, vay koçum benim diye çok samimi olmamanızı öneririm.

Ulaşım

Bangkok’a yakın havalimanları Don Muang ve Suvarnabhumi, Don Muang daha çok ülke içi seyahatler için kullanılmakta… Tayland dışından Bangkok’a geliyorsanız Suvarnabhumi Havalimanına ineceksiniz.

Suvarnabhumi Havalimanından (BKK) şehir merkezine gelmenin en kolay yolu ARL hattını kullanmak. Havalimanının alt katından her 10-15 dakikada bir kalkan hat, Phaya Thai sky train (BTS) istasyonuna kadar geliyor.  Hat üzerinde (Lat Krabang, Ban Tab Chang, Hua Mak, Ramkhamhaeng, Makkasan, Ratchaprarop ve Phya Thai olmak üzere) 6 durak var. Şehir trafiğine girmeden 30 dakikada son istasyona ulaşan hat, sabah 06.00, gece 12.00 saatleri arasında hizmet veriyor. Eğer metro (MTR) hattına (mavi hat) geçiş yapacaksanız Makkasan durağında inmeniz gerekir. Phai Thai istasyonundan BTS ile istediğiniz bölgeye ulaşabilirsiniz.   Biletler, gideceğiniz durağa göre 15-45 baht arasında tutuyor. Biletler, gişelerden alınabileceği gibi bilet makinelerinden de gideceğiniz yeri seçerek temin edebilirsiniz. Ama sadece baht kullanabilirsiniz. Biletler önceden on line olarak da alınabiliyor. Biletler plastik jeton olarak alınıyor ve girişteki turnikeye basıyorsunuz ama atmıyorsunuz. İstasyon çıkışında turnikedeki cebe atıyorsunuz.

Bir diğer seçenek otobüsler ama bu durumda Bangkok trafiğinin insafına kalacaksınız. Hava limanının birinci katındaki S1 hattı durağından kalkan otobüsler  06.00-20.00 saatleri arasında çalışıyor ve biletler 60 baht tutuyor. Sanamluang Otobüs Terminaline kadar giden hat, şehrin merkezinden de geçiyor.

Ayrıca araç kiralayabilir ya da Grab, Bolt gibi uygulamalardan taksi çağırabilirsiniz. Araç kiralayacaksanız, sürücü ehliyeti, uluslararası sürücü izni, pasaport gerekiyor. Taksi ise gideceğiniz yere bağlı olarak 350-500 baht arasında tutuyor.

Bu arada toplu taşıma (MTR ve BTS) çok da ucuz değil. Biz Türkiye’de genelde sabit 40-50 liraya şehrin bir ucundan diğer ucuna giderken, burada bilet fiyatları gideceğiniz durağa göre değişiyor. Bilet otomatları yanında, bulunduğunuz yer ile gideceğiniz yer arasındaki ücreti gösteren panolar mevcut. Ayrıca gişede gideceğiniz durağı söyleyerek de bileti alabilirsiniz. En yakın durak yaklaşık 25 baht tutuyor ( an itibariyle 1 baht yaklaşık 1.40 TL). MTR günlük bilet uygulaması yok ama BTS için günlük bilet fiyatı 150 baht. Eğer zamanınız varsa bir günlük bilet alıp şehri air train ile yukarıdan gezmenizi tavsiye ederim; zaten 2 kollu bir hat. MTR ile yer altından şehrin trafiğine karışmadan istediğiniz yere gidebilirsiniz ama BTS ile hem trafiğe karışmayıp hem de şehri hafif yukarıdan gezmek bir keyif. Ayrıca rabbit card kullanabilirsiniz; çeşitli taşıma seçenekleri içeren kart bazı mekanlarda indirim hakkı da veriyor. Kartı alırken 100 baht kullanım hakkı, 100 baht depozito olmak üzere 200 baht ödüyorsunuz.

Bangkok’ta otobüsler de ulaşım için bir seçenek ama bana fazla karışık geldiği için hiç kullanmadım. Bulunduğunuz yere yakın otobüs durağından geçen hatları öğrenip kullanabilirsiniz. Bangkok’ta ulaşım için keyifli bir tercih de Chao Phraya nehri üzerinde işleyen tekneler…  Görülecek yerlere gitmek için turuncu ve mavi bayraklı hatlar en uygunu. Mavi bayraklı hattın günlük sınırsız kullanımı 150 baht; Phra Arthit ile Asiatique arasında hop on hop off mantığıyla işliyor. Kanalda genel olarak Chao Phraya Express Boat hizmet veriyor ama bazı hatlarda Thai Smile Boat da çalışmakta. Chao Phraya Express ile mavi hat ile tek seferlik tur da yapabilirsiniz, ücreti 40 baht (Wat Arun durağında sadece bu hattaki tekneler duruyor); aynı hatta Thai Smile Boat 30 baht alıyor. Chao Phraya Express Boat’ta tek seferlik kullanımlar için değişik hatlar var; Nontaburi- Sathorn durakları  arasında işleyen sarı hat 21 baht, aynı hat üzerinde işleyen ekspres tur olan turuncu hat ise 30 baht. Yeşil hat ise Pak Krat-Sathorn arasında işliyor ve ücret mesafeye göre değişiyor. En uzun hat yeşil hat, en turistik olanı mavi hat, en ucuzu sarı hat. Yeşil hat dışındakilerin hepsi Nonthaburi’den başlıyor. Sathorn durağı, Saphan Taksin BTS durağına çok yakın olduğu için şehir ulaşımında kolaylık sağlayabilir.

Ayrıca bazısı konfor ve fiyat olarak daha farklı uzun kuyruklu tekneler var. Bu sayede şehir dışındaki Damnoen Saduak yüzen pazarına gitmeden, merkeze yakın  Khongludmayom Yüzen Pazar, Taung Chan Yüzen Pazar, Orkide Pazarı, Balık çiftliği, Wat Arun, Asiatique gibi yerleri görebilirsiniz. Genel olarak 1 saatliği 1500 baht, 1.5 saatliği 2000 baht, 2 saatliği 2500 baht tutuyor. Bunun yanında şehri karadan da yorulmadan hop on hop off otobüsüyle (Elephant) gezebilirsiniz. 16 durağı olan bu servisin bir günlük ücreti 800 baht, iki günlüğü 900 baht, üç günlüğü ise 1000 baht civarında.

Gezilecek Yerler

Bangkokçok farklı bir kültürün, uygarlığın izlerini taşımakta, onun için neredeyse her şey ilginç geliyor. Şehir bir çok inanca ait tapınaklara ev sahipliği yapmakta; 400 Budist tapınağı, 55 cami, 10 kilise, 2 Hindu tapınağı, 2 sinagog, 1 sikh gurudwara mevcut. Elbette bunların çoğu gezginler için görülmesi gereken yerler değil. Daha çok Bangkok’un simgesi olan, şehrin tarihinde iz bırakan, şehir kültür ve sanat geçmişine ışık tutan noktaları tercih ettim. Ayrıca sadece Bangkok içindeki noktaları ele aldım.

Wat Pho (Wat Phra Chetuphon Wimon Manglaram Ratchawara Mahawihon)

Tayland’daki kraliyet tapınaklarının en önemlisi sayılan ve birinci sınıf kraliyet tapınağı olan Wat Pho, daha önce aynı yerde bulunan bir tapınağın  yerine Kral I Rama tarafından yaptırılmış olup Kraliyet Sarayına çok yakın bir konumda Maha Rat Caddesinde  yer almakta.  Tapınağın  en dikkat çeken yeri, Kral III Rama tarafından yaptırılan 43 metre uzunluğunda, 15 metre yüksekliğindeki altın kaplama olan Yatan Buda heykeli. Yatan Buda, Buda’nın ölümden önce hasta halde uzanıp nirvanaya geçişini temsil ediyormuş.  Buda’nın ayak tabanları ise 3 metre yüksekliğinde, 4,5 metre eninde olup sedef kakma ile süslenmiş, 108 uğurlu sembol ile işlenmiştir. Koridordaki 108 bronz kase de Buda’nın 108 hayırlı halini temsil etmekteymiş; bu kaselere para atılmasının şans getirdiğine inanılıyormuş. Yatan Buda’nın bina duvarları ise ince işçilikle süslenmiş. Tapınağa girişte yapının koridorları, heykel kaideleri muhteşem cam mozaikle süslenmiş Buda’nın türlü hallerini temsil eden onlarca Buda heykeli ile donatılmış. Yapı kompleksinde Chakri hanedanının ilk dört kralına  adanmış porselen ve cam işlemeleriyle süslü 4 adet stupa bulunuyor. Ayrıca tapınak odalarında ayakta duran, oturan budalar da görülebilir. Öte yandan I Rama’nın külleri de burada  muhafaza ediliyormuş. Burası aynı zamanda geleneksel Tay masajı ve tıbbının doğduğu  yer olarak kabul edilmekteymiş meditasyon tekniğinin eğitiminin verildiği bir yermiş ve Tayland’ın ilk üniversitesi olarak kabul edilmekteymiş. Tapınak 08.00-19.30 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş ise 300 baht.  Buraya MTR mavi hat ile gelebilirsiniz; Sanam Chai durağında inip birinci çıkıştan çıkıp  yürüyeceksiniz. Ayrıca Tha Chang veya Wat Pho iskelelerini kullanarak tekne ile de gelebilirsiniz.

Wat Pho’nun hemen hemen karşısında yer alan Davul Kulesi, 1782’de Kral I Rama tarafından yaptırılmış ve  üç katlı binanın her katında bir davul bulunmaktaymış. İlk kattaki davul şafak ve akşam saatlerini, ikinci kattaki davul yangını, üçüncü kattaki davul düşman saldırılarını haber veriyormuş. Önünden geçerken bakmak için…

Wat Pho’ya gelmişken Wat Ratchabophit’e de uğrayabilirsiniz. 1869’da Kral V Rama tarafından yaptırılmış Tapınağın içinde altın renginde domuz heykeli var; Rama V, domuz yılında doğmuş eşlerinden biri içinmiş. Dışı Tay, içi Avrupai tarzda olan Tapınak, 09.00-17.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz.

Wat Phra Kaeo (Wat Phra Sirattana Satsadaram) ve Büyük Saray

Zümrüt Buda olarak bilinen Wat Phra Kaeo, Büyük Saray içinde yer alıyor ve şehrin en kutsal tapınaklarından biri olarak kabul edilmekte. 9 metrelik bir kaidenin üzerinde bağdaş kurmuş şekilde yapılan Buda, 66 cm boyunda; zümrüt olarak bilinse de aslında yekpare yeşim taşından yapılmış, üzeri altın ve elmaslarla süslenmiş. Zümrüt Buda, 1778’de Ayutthaya düşüp Kral Taksin Thonburi’yi yeni başkent olarak düzenlerken bugün Laos’ta bulunan Viantiane’den getirtilmiş ve Wat Arun’a yerleştirilmiş.  Kral I Rama tarafından Büyük Saray yapılınca da 1784’te buraya nakledilmiş.  Tapınak bütünlüğü içinde ziyarete kapalı olan, sedef ve gümüşle süslenmiş Phra Monfop, kutsal Budist yazmalarnın muhaza edildiği yer. Prasat Phra Bidon, Phra Si Ratana pagodaları da alanı süslemekte. Zümrüt Buda’nın altın giysileri mevsimlikmiş ve mevsime göre yılda 3 defa değiştiriliyormuş. Bu giysiler 1996’da eskilerini örnek alınarak yenilenmiş; eski kreasyonları görmek isterseniz onlar da sergilenmekte. Tapınak çevresi ise Çin mitolojisi izlerini taşıyan koruyucu melek ve aslan figürleri bulunmakta.

Zümrüt Buda’nın içinde bulunduğu Büyük Saray ise, Kral I Rama döneminde 1782’de yapımına başlanmış, 1785’te tamamlanmış; yüzyıllarca hanedanın malikanesi olarak kullanılmış, 1932’ye kadar hükümetin ana binası ve Tayland’ın dini merkezi olmuş. Sarayın içi gezilemiyor ama onun yerine Kraliçe Sikirit’in giysilerinin sergilendiği müzeyi görebilirsiniz.

Saray ve Tapınak 08.30-16.30 arası ziyaret edilebilir; giriş 500 baht.  Ancak yukarıda sayılan yerler dışında aynı biletle 7 gün içinde kullanılmak üzere Chalermkung  Thai Tiyatrosunda klasik tai maskeli gösterisini seyredebilirsiniz, ayrıca Ayutthaya’da Kon Kord’taki Kraliçe Sikirit Enstitüsü uzmanlarınca hazırlanan ürünlerini içeren Krallık Sanat Müzesini ziyaret edebilirsiniz. Kraliyet Sarayı ve Zümrüt Buda’yı ziyaret için Wat Pho’ya (Yatan Buda Tapınağı) kullandığınız rotayı kullanabilirsiniz.

Wat Arun Ratchawararam Ratchawararamwihan

Chao Phraya nehri kıyısındaki bu tapınak, renkli seramikler, tropikal deniz kabuklarıyla süslü parıldayan kuleleri ile Bangkok’un en ikonik yapılarından olup birinci dereceden kraliyet tapınağı, ayrıca gün batımını seyretmek için en güzel noktalardan biri. İsmini Hindu tanrısı Aruna’dan alan tapınağın ana çedisi 82 metre, eni 234 metre olup, Ayutthaya Krallığı dönemine ait binlerce porselenle süslenmiş. Bir süre Zümrüt Buda’ya ev sahipliği yapan tapınak, aslında Ayutthaya döneminden beri varmış ancak Kral Krung, Thonburi döneminde burayı birinci dereceden bir tapınak olarak dönüştürmüş; Kral II Rama döneminde tadilat geçirmiş, III.Rama ana kulesini bugünkü haline getirmiş. Bugünkü ismini ise Kral IV Rama döneminde almış. 1851’de tamamlanan Ana kule, Hindu kozmolojisi’ne göre evrenin merkezi kabul edilen Meru Dağı’nı sembolize ediyormuş. Çevresindeki kuleler ise, rüzgar tanrısı Phra Phai’ye adanmış. Kulenin tepesinde Şiva’nın yedi uçlu, üç dişli mızrak var. İkinci terasta üç başlı fil olan Erawan’a binen Hindu tanrısı Indras’nın heykelleri var. Tabanda ise eski Çin askerleri figürleri bulunuyor. Ayai bölgesinde Arun Amarin Yolu üzerindeki Tapınak, 08.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor ve giriş 200 baht. Buraya MTR mavi hattaki Isaraphap durağında inip yürüyebilirsiniz. Ya da mavi hat üzerindeki Sanam Chai’de inip oradan Tha Tien iskelesinden karşıya geçebilirsiniz, tekne ücreti 5 baht ama burası turistik teknelerinde yoğun olarak kullandığı için tekneleri karıştırmayın, yoksa bir seferlik tur parasını alabilirler.

Ulusal Müze

Bana göre Bangkok’ta görülmesi gereken en önemli yerlerden biri; nedense gezi yazılarında kendisine pek itibar edilmemiş. Ancak paleolitik çağdan yakın tarihe kadar Tayland’ın geçirdiği aşamalar, tarihi, kültürü, sanatı hakkında fikir edinebileceğiniz muhteşem bir yer burası. Hemen Büyük Saray’ın karşısı gibi. Yani Büyük Saray ile aynı rota kullanılarak gelinebilir.

Ulusal Müze, ön saray olarak adlandırılan Wang Na’da kurulmuş. Burası 1782’de Bangkok’un yapılandırılması sırasında, Bangkok’un ilk beş valisinin kullanımı için yapılmış. 1887’de Kral V Rama döneminde burada, Büyük Saray’dan getirilen objelerin sergilenmeye başlanmış.  Bu yeni yapılanma, Issara Winitchai Taht Odası, Siweamokkhaphiman Taht Odası ve Phutthaisawan mabedini de içermekteymiş. 1926’da Kral VII Rama döneminde, Ulusal Müze olarak açılışı yapılmış. 1932’de mutlak monarşiden anayasal monarşiye geçildiği sırada Kültür Bakanlığı bünyesinde  Güzel Sanatlar Departmanı kurulunca, Müze buraya bağlanmış ve resmi olarak Ulusal Müze olarak kabul edilmiş. 1967’de ek binalar ile yapı zenginleştirilmiş.

Ana Saray binası olan Phra Wiman’da kraliyet tahtırevan ve arabaları, kıyafetler, müzik aletleri, ev eşyaları, seramikler, ahşap işlemeler, geleneksel silahlar ve rahip eşyaları yer alıyor. Maha Surasinghanat ve Praphat Phiphitthaphan yapılarında, tarih öncesi dönemlerden başlayıp Tayland’ta etkili olan uygarlıkların (Dvaravati, Srivijava, Lopburi-Kimer, Lanna, Sukhothai, Ayutthaya, Thonburi, Rattanakosin) tarihine ve sanatına ışık tutacak objeler sergileniyor. Kırmızı Ev’de tik ağacından yapılma geleneksel Tay evini görebilirsiniz. Phutthaisawan Tapınağında duvar süslemeleri ve Buda heykeli öne çıkıyor. Issaret Rachanuson’da Kral Pin Klao’nın Avrupa tarzındaki konutu var. Nukit Ratchaborihan’da Çin esintili mimari ve duvar süslemeleri görülebilir. Genel Valilerin malikanesi olarak kullanılan Phra Wiman giyim kuşam , Tay tiyatrosu  malzemeleri ve müzik aletleri, ev eşyaları, kraliyet seramikleri, metal işlemeler, ahşap işlemeler, sedef işlemeler, geleneksel silahlar tekstil ürünleri görülebilir. Yalnız koca Müze’de diğer yerler açıkken, Budist rahiplerin törensel malzemelerine ayrılmış olan 613 numaralı oda öğle tatili sırasında kapalıydı; ilgiliyseniz gezinizi bu saatlere göre ayarlayın.  Maha Surasinghanat ve Praphat Phiphitthaphan binalarına tekabül eden 5 ve 6 numaralı kısımlar ise Tayland’taki uygarlıkların sanatını içeriyor. Müze, çarşamba-pazar günlerinde 09.00-16.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Giriş 240 baht.

Ulusal Müze’nin hemen arkasında ise resim ve sanat müzesi olan National Gallery bulunuyor. Bu Müze Çarşamba-Pazar günlerinde 09.00-16.00 saatleri arasında açık, giriş 200 baht. Müze’nin yanında ise Milli Savunma Bakanlığı bulunmakta; hem binası hem silah sergisi görülebilir.

Bu bölge görülecek yerler açısından çok zengin. Buraya gelmişken uğrayacağınız bir nokta ise, San Lak Muang (City Pillar Shrine) olarak bilinen tapınak. Tayland’ın en eski ve kutsal yerlerinden olan bu tapınak, içindeki koruyucu ve kutsal kabul edilen sütunlardan dolayı önemli. Akasya ağacından yapılan sütunun boyu 270 cm olmakla beraber 200 cm lik kısmı da toprağa gömülüymüş. Kral I Rama tarafından 1782’lerde yaptırılan tapınak, halkın dualar edip dileklerinin kabul edilmesi için çiçek, meyve, baharatlar adadığı bir yer. 06.30-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz.

Wat Traimit Wittayaram

Altın Buda Tapınağı olarak bilinen yerde, 5.5 ton ağırlığında yekpare 18 ayar altından yapılmış Buda heykeli bulunmakta. 1955’te liman çalışmaları sırasında ortaya çıkarılan heykelin 13-15.yy’a Sukhothai dönemine ait olduğu düşünülüyor. Burmalıların akınlarından gizlemek için sıva ile kaplanmış ve yüzyıllarca böylece korunmuş. Ana heykelin önündeki küçük heykel, inananların dileklerinin kabulü için konmuş.  Tapınak kapısındaki ince altın yapraklar, dileğiniz neyse,ona göre belli bir yere yapıştırılıyor; akıl açıklığı için başa, para isteyenler eline, seyahat isteyenler ayaklarına; olur olmaz dileklerle Buda’nın orasını burasını kurcalamıyoruz tabii… Ayrıca burada  Altın Buda’nın ve Çin Mahallesinin tarihi ile ilgili bir müze de mevcut. MTR mavi hat ile  Hua Lamphong durağında inip 3 nolu çıkıştan çıkarak 450 metre yürüyeceksiniz. Şehir manzarası da görülebilir. Giriş 100 baht. 08.00-17.00 arasında ziyarete açık.

Wat Saket Ratcha Wora Mahawihan

Tarihi Rattanakosin dönemine uzanan ve Altın Tepe olarak bilinen bu tapınak, Tay kültürü, sanatı ve Budist geleneğin önemli bir sembolü.  Aslında burada Ayutthaya dönemine ait birinci dereceden kraliyet tapınağı varmış ve o dönemde ismi Wat Sakae imiş.  Kral I Rama burayı yeniden inşa edip adını Wat Saket olarak değiştirmiş.

Bu yapay tepenin yapımına, Kral III Rama zamanında başlanmış ve Kral V Rama zamanında tamamlanmış. Dini ritüellerde kullanılan davullar, çanlarla çevrili 320 basamaklı merdivenle çıkılan 77 metre yükseklikteki teras sizi muhtelif hallerde resmedilmiş budaların olduğu salona yönlendirecek. Ayrıca nefis bir manzaraya sahip terasın ortasında bulunan   58 metre yüksekliğindeki altın çedi, Hindistan’dan getirilen Buda’nın kalıntılarına da ev sahipliği yapıyormuş. Bu çedi, Kral IV Rama tarafından Ayutthaya’daki Altın Tepe örnek alınarak yapılmış. Çevrede ise ziyaret edilecek başka önemli noktalar da var. Afganistan’dan getirilmiş 2000 yıllık deriye, ağaç kabuğuna, metale  yazılmış Budist yazıtları, 700 yıllık Sukhothai döneminden kalma bronz Buda, meditasyon durumundaki Buda heykeli, Rattanakosin döneminden kalan ve önceden kara Buda olarak bilinen ama sonra altın rengine dönüştürülen Luang Pho Dam, Şans getirmesi için hediyeler verilen Luang Pho To gibi…07.00-19.00 saatleri arasında açık ve giriş 100 baht.  MTR mavi hatta Sam Yot durağında inerek ulaşabilirsiniz. Aradaki mesafe için tuktuk 100 baht.

Wat Paknam Phasi Charoen

Wat Paknam Phasi Charoen, Phasi Charoen bölgesinde Chao Phraya Nehri kıyısında bulunan üçüncü sınıf bir kraliyet tapınağı. Ada şeklinde 32000 metre karelik alana yayılan  ve birçok binadan oluşan tapınak, Ayutthaya döneminde 1610’da inşa edilmiş. Burası önceleri mütevazı bir tapınak iken  meditasyon ustası Luang Pu Sodh Candasaro sayesinde üne kavuşmuş. Tepesinde Maharatchamongkhon adı verilen stupa önemli. Stupanın önünde 64 metre yüksekliğinde Buda heykeli bulunmakta. Bu tapınak Dhammakaya hareketinin kökeninde yer alan Mahayana Nikaya cemaatine aitmiş. Budist rahibelerden  Mae Chi Chandra Khonnokyoong, daha sonra kurduğu Wat Phra Dhammakaya’dan önce burada yaşamış. Şehire uzak olan bu tapınak, yeşillikler, su kanalları, havuzlarla süslü, adeta bir huzur yeri. Tapınak, inananlardan eğitim değeri olan ikinci el eşyalarını istemiş ve gelen eşyalarla  Tay yaşamına ışık tutan güzel bir müze ortaya çıkmış. Yapılar arasında 80 metre yüksekliğindeki, 5 katlı, 12 kenarlı Maharatchamongkhon stupası görmeye değer. Stupanın içindeki neon renkli kubbe ziyaretçilerin gözlerini alıyor. Burada kutsal emanetler, bir sürü Buda heykeli, önemli keşişlerin heykelleri sergilenmekte. Buraya MTR Mavi hat ile gelebilirsiniz; Bang Phai durağında inip 1. çıkıştan çıkacak ve biraz yürüyeceksiniz. Ayrıca burası uzun kuyruklu teknelerin rotası üzerinde. Tha Chang veya Sathorn iskelelerinden de buraya ulaşabilirsiniz. Tapınak, 06.00-20.00 saatleri arasında açık ve giriş ücretsiz.

Wat Suthat Thepwararam

Tayland’ta ender bulunan Ratchaworamahawihan tarzındaki birinci dereceden kraliyet tapınağı olan Wat Suthat, 40000 m2’lik bir alanı kapsıyormuş. 1807’de Kral I Rama tarafından başlatılan ancak 1848’de tamamlanan Wat Suthat’ın ana bölümdeki Sukhothai’den getirilen  8 metrelik  Phra Phutta Si Sakyamun, Tayland’ta Sukhothai döneminden kalma en büyük antik bronz Buda heykeliymiş. Tapınak ismini, Tanrı Indra’nın kutsal şehri Suthat Nakhon’dan almış ve  ana bölümde de bu şehrin bulunduğu ve kozmik evrenin merkezi olarak kabul edilen Meru Dağı tasvir edilmişt. Yapıda 28 tane Çin çedisi mevcut; Theravada’nın 28 budasına atfen yapılmış. Ayrıca burada Phra Phuttha Trikolachet ve Phra Buddha Setthamuni de görülebilir. Bu tapınak, Kral 8.Rama’nın küllerine de ev sahipliği yaptığı için onun adıyla da anılmakta. Hemen önünde  Sao Ching Cha olarak adlandırılan Büyük Salıncak olan Tapınak, Phra Nakhon’da Bamrung Muerang Caddesi üzerinde bulunuyor; 08.00-20.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş 100 baht. Burası Büyük Saray’a yürüme mesafesinde. Ancak 10, 12, 19, 35, 42 numaralı otobüslerle de gelebilirsiniz.  MTR kullanacaksanız mavi hatta Sam Yot durağında  ineceksiniz.

Tapınağın hemen önündeki Sao Ching Cha (Büyük Salıncak) 21 metre yüksekliğinde ve tik ağacından yapılmış. Salıncak, 1784’te Kral I Rama tarafından Şiva’nın yeryüzüne inişi ile ilgili Brahman merasimleri için yapılmış. Salıncakla sallanarak yüksekte asılı bir torba altını almak şeklinde gerçekleşen törenlerde sakatlanmalar olunca 1935’te törenler sona ermiş. Ama salıncak ayakları hala görülebilir.   Buraya Wat Suthat‘a gelir gibi aynı yolla gelinebilir. Metro çıkışında Bamrung Mueang, Dinso ve Unakan Caddelerinden geçeceksiniz. Bu yol, şehrin tarihi havasını yansıttığı gibi, yiyecek ve geleneksel Thai ürünleri, dini törensel malzemelerin de bulunduğu bir bölge.

Wat Mangkon Kamalawat

Chinatown’da bulunan ve Bangkok’un en önemli Çin mabedi olan Tapınak, Charoen Krung Caddesi üzerinde. Tapınak, 1781’de yapılmış ve Çin mimarisinin öne çıktığı bir yapı. Mahayana Budizm okulu olarak da hizmet veriyormuş. Bu bölgede Leng Buai Ia Shrine’da bulunuyor. Buraya MTR mavi hat ile gelebilirsiniz, Wat Mangkon durağında ineceksiniz. 08.00-17.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz.

Wat Mahathat Yuvarat Rangsarit Ratchaworamahawiha

Kral I Rama tarafından yaptırılan ve Büyük Saray’ın hemen yanındaki bu Tapınak, aynı zamanda Budizm çalışmalarının yürütüldüğü Maha Chulalongkorn Üniversitesi’ne de ev sahipliği yapmaktaymış. Kraliyet törenlerinde ve cenazelerinde kullanılıyormuş. 07.30-18.00 arasında ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz.

Wat Ratchaburana Ratchaworawihan (Wat Liap)

Geç Ayutthaya döneminde Çinli bir tüccar tarafından kurulan tapınağın, yeşil stuppası Khemer tarzında, ana yapı ise Ayutthaya ve Rattanakosin uygarlıklarının izlerini taşımaktaymış. Burası Kral II ve III Rama dönemlerinde Üst Patriklik konutuymuş, bazı önemli keşişler hayatını burada geçirmiş. Ben gittiğimde restorasyondaydı, içindeki meşhur duvar süslemelerini göremedim ama genelde 08.00-17.00 saatleri arasında gezilebiliyor. MTR mavi hatta Sanam Chai durağında inip, 4-5 numaralı çıkışlardı kullanarak gelip Çiçek Pazarını boyunca yürüyerek ulaşabilirsiniz.

Wat Pathum Wanaram

Kral IV Rama tarafından 1857’de bölgedeki pirinç tarlaları üzerinde kurulan, Thammayut Nikaya düzeninde üçüncü dereceden kraliyet tapınağı olan Wat Pathum Wanaram, Pathum Wan bölgesinde Siam Paragon ve CentralWorld AVM’lerinin yanında yer almakta. Tapınak, kutsal Meru dağı canlandırması ile ünlü. Tapınak, 07.30-17.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz.

Wat Hua Lumphong

Kefen Tapınağı olarak da bilinen Tapınak, Bang Rak bölgesinde IV Rama Caddesi üzerinde üçüncü dereceden bir tapınak. Taylıların çok rağbet ettiği ama turistlerin çok ilgi göstermediği bu Tapınak, askıda kefen diyebileceğimiz uygulaması ile biliniyor; inananların bağışları ya da oradaki hediyelik ürünleri almalarıyla biriken tutarla, parası olmayanlar için kefen sağlanabiliyormuş. Beklenen bağış 500 baht ama artık gönlünüzden ne koparsa. Merdivenlerle çıkılan tapınakta ana salonuna giriyorsunuz, burada Kral V Rama için ayrılan kutsal alan mevcut. Duvar süslemeleri şehirdeki her tapınakta olduğu gibi göz alıcı. Buraya MTR mavi hatta Silom durağında, BTS ile Sala Daeng durağında inerek gelebilirsiniz.

Wat Benchamabophit

Mermer Tapınak olarak da bilinen ve İtalya’dan getirilen Carrara mermeriyle 1899’da Rattanakosin döneminin ilk tapınağı olan yapı, bir sürü Buda heykeline ev sahipliği yapmakta. Avrupai tarzıyla ve vitray camlarıyla süslü yapıda Phra Buddhajinaraja Buda’sı bulunmakta. 08.00-17.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş 50 baht.

Sri Mahamariamman

Bangkok’taki en eski ve en önemli Hindu Tapınağı olan bu renkli seramiklerle süslenmiş mabet, yağmur ve bereket tanrıçası Mariamman’a adanmış. Dravid tarzıyla rengarenk görüntüye sahip tapınağa ulaşmak için MTR Mavi hatta Silom durağı, BTS’de Sala Saeng durağında inip Silom Caddesi boyunca yürüyeceksiniz;  2 Silom yolu üzerinde. 06.00-20.00 saatlerinde ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz. Tapınağın karşısında ise Silom’un açık sokak pazarları var. Ayrıca burada Mirasuddeen  Mescidi var. Bölgede  Bangkok Camiisi ve Mitrapha Mescidi bulunuyor.

Jim Thompson Müzesi

Tay İpek Kralı olarak da tanınan Amerikalı iş adamı ve mimar James H.W.Thompson’un nehir kenarındaki yaşadığı ev,  kendisinin derlediği Güneydoğu Asya’ya özgü objelerden oluşan bir sanat müzesine ev sahipliği yapmakta. Tay mimarisinin güzel bir örneği olan evin hemen yanında Jim Thompson Sanat Merkezi bulunmakta. Müze, 10.00-17.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş 250 baht. Buraya BTS kullanılarak National Stadium durağında inerek ulaşabilirsiniz. Müzenin istasyonla müze arasında ücretsiz dolmuş hizmeti de bulunuyor.

King Power Mahanakhon Sky Walk

Tayland’ın en yüksek binalarından olan 77 katlı, 314 metre yüksekliğindeki, mimari açıdan da belki şehrin en dikkat çekici yapısı olan bina 2016 yılında tamamlanmış. Gökdelene çıkmak için 1000 baht civarında bir para ödemeniz gerekiyor yoksa sadece ilk iki kattaki penceresiz pop up store dedikleri ıvır zıvır satan mağazaları görebilirsiniz. Ücretler, güneş batımında çıkıp çıkmayacağınıza, gözlem terasına çıkmanıza, cam terası kullanmanıza, L-tilt denen akla ziyan koltuğa oturup aşağıya sarkıtılmanıza kadar her şeye göre değişiyor. Manzara için harika bir seçenek elbette. CentralWorld’te de bir skywalk deneyimi yaşanabilir ama onda bu kadar uygulama yok.

Parklar

Gezip dolaşırken dinlenmek için önünüze çıkan parklar, sizi şehrin karmaşasından çıkarıp doğanın içinde sakin bir ortama kavuşturacak. Bangkok’un en bilinen parkı Silom MTR durağı ve Sala Daeng BTS durağının hemen yanındaki Lumphini Parkı; buraya MTR mavi hattaki Lumphini durağı ile de ulaşabilirsiniz. Ayrıca Wat Pho, Büyük Saray gezileriniz sırasında dinlenmek isterseniz Saranrom Parkı hemen yanı başında. Alışveriş cenneti Chatuchak’ta ise devasa Chatuchak Parkı var. Kraliçe Sikirit Parkı da burada. Ayrıca nehir kıyısında Chao Phraya Sky Park, Yodpiman Riverpark, Santi Chai Prakan Park da nehir manzarasına karşı dinlenebileceğiniz keyifli yerler; Sanam Chai MTR durağını kullanarak gelebilirsiniz, genel olarak Çiçek Pazarının arkası. Sukhumwit’deki Benchasiri Parkı da yine alışveriş yorgunları için iyi bir seçenek.

Başka Yerler

Bangkok’ta benim gitmediğim ama belki sizlerin ilgisini çekebilecek başka yerler de mevcut. Sanam Chai MTR durağından Wat Pho’ya giderken göreceğiniz Siam Müzesi bunlardan biri; İnteraktif bir müze olan Siam Müzesi, Tayland kültürü ve sanatı hakkında görseller içermekte.  Ben Wat görmekten yoruldum ama siz yorulmadıysanız BTS Sanam Taksin durağındaki Wat Suan Phlu ‘ya gidebilirsiniz. Çevresinde Assumption Kilisesi ve Harun Mescidi de var.  Ayrıca Wat Intrawihan ve Wat Ratchanatdaram’da ziyaret edilebilir. Dostlar Tapınağı olarak bilinen Wat Kanlayanamit, Rajini iskelesinin karşısında, giriş ücretsiz, 07.00-17.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.  Wat Rakhang iskelesini kullanarak görebileceğiniz Büyük Saray’ın karşısındaki Çan Tapınağı olarak bilinen Wat Rakhang, yapım sırasında çıkan devasa çandan dolayı bu ismi almış, giriş ücretsiz, 08.00-17.00 saatleri arasında açık. İçinde çeşitli sanat olaylarının düzenlendiği Bangkok Art Culture Center’da salı-pazar günleri arasında10.00-20.00 saatleri arasında gezilebilir, giriş ücretsiz ve National Stadium BTS durağından ulaşabilirsiniz. 20 yy ortalarında Bangkoklu orta sınıf bir ailenin evi nasıldır, diye merak ediyorsanız Bangkokian Müzesi’ne gidebilirsiniz. Bu konuda M.R.Kukrit’s Evi, Bang Rak Müzesi gibi yerler de ilginizi çekebilir.

Gitmeyin

Gezi yazılarında, pek hipster dedikleri Ari’ye, eğer zaman sorununuz varsa gitmeyin, bir numarası yok. Gump’s Ari denilen yere gittim; bizim halk eğitim merkezlerinin hallicesi. Bir iki değişik dizaynlı kafe. Ari BTS durağı yanında La Villa Ari isimli minik bir AVM var, o da mahalle aralarındaki super marketlerin bir çeşidi. Benden söylemesi.

Gelmişken Yiyelim, İçelim, Eğlenelim

Önce karnımızı doyuralım. Tayland mutfağı zaten dünyaca ünlü ama hakkıyla kazanılmış bir ün bu. Benim de yürekten katıldığım bu görüşten dolayı size şuraya gidin burada yiyin falan demeyeceğim. Ben nereye gittiysem hoşnut kaldım. Ayrıca Bangkoklular yiyorlar; sokak aralarında kurulan sofralardan lokantalara kadar neredeyse günün her saati yiyorlar. Denildiğine göre Bangkok’ta evde yemek yapılmazmış, hatta bazı evlerde mutfak bile yokmuş. Bir gözlemim de; batı mutfağı pek tercih edilmiyor. Elbette dünya mutfağına yönelik yerler var, hatta bildiğim kadarıyla Marca isimli bir Türk lokantası da var ancak benim günlük hayatın akışında, örneğin AVM’lerin yemek bölümlerinde, sokak lokantalarında pek hamburgerci, pizzacı görmedim. Olanlar da o kadar rağbet görmüyor. Tay mutfağında acı kullanmak konusunda elini korkak alıştırmıyorlar, onun da dereceleri var. Fakat tatlısı baya tatlı, özellikle içeceklerde. Hatta son olarak yemek standardında şeker ölçüsünü azaltılması kararı alınmış.

Bangkok’ta neredeyse tenceresini, tavasını kapan sokak aralarında yemek yapıyor, en ücra köşelerde bile kaynayan bir tencere bulabilirsiniz. Tabii bu sokak lezzetleri de derece derece; dediğim gibi sokak arasında iki tencere kaynatan da var, sokakta olsa da bir düzeneği olan var, dükkanlaşmış olan var ya da şık AVM’lerin yemek bölümlerinde sokak lezzetleri anlayışıyla düzenlenmiş bölümlerde michelin yıldızlı yerler de var. Hatta bazı MTR istasyon çıkışlarında her biri 2-3 çeşit yemekten oluşan menülerden ikisi 60 bahta olan seçenekler de mevcut. Daha da zorlarsak, Seven Eleven gibi marketlerde ısıttıracağınız hazır yemekler de var.  Ayrıca gerek lüks AVM’lerde gerekse şehir içinde şık ve daha pahalı lokantalar da mevcut. Yani burada aç kalmazsınız. Olmazsa Ban Tad Thad, Talat Phu gibi yemek sokaklarına uğrayın; ucuza hem gözünüz hem mideniz doyar…

Aslında dediğim gibi nerede yerseniz yiyin ağız tadınıza uygun bir şeyler bulacaksınız. Mesele Tayland’ta ne yiyelim. Hemen akla Tayland sınırları aşıp dünya mutfağına mal olmuş bir noodle güzellemesi olan Pad Thai geliyor. Bir başka noodle yemeği olan Boat Noodle aslında bir çorba ama kuru da servis edilebiliyor. Khao Soi’de körili noodle. Buraların bir başka olmazsa olmazı mango sticky rice. Benim esas tavsiyem tom yum gong; acılı karides çorbası ama ne lezzet… acısını ayarlatabiliyorsunuz, bu duru sulu bir çorba ama bazı yerler kremalı da hazırlayabiliyor. Masaman ayrı bir yemek seçeneği. Pad Krapao ise kızartılmış et. Khao man gai ise bir nevi tavuklu pilav. Köri soslu yemekler de bir seçenek; yeşil körili, sarı körili, hindistan cevizi körili seçenekler var.

Bangkok’ta tatlılar da gayet çekici. Tay usulü bir şeyler ararsanız çoğunlukla hindistan cevizli ürünler karşınıza çıkacak; pudinginden dondurmasına, şekerlemesinden pancake’e kadar… Dondurmasını mutlaka deneyin; dondurma yanında fıstıktan pilava kadar bir çok seçenekle sunuluyor. İçecekler ise neredeyse ayrı bir yazı konusu. Tropik meyvelerden yapılan smoothie’ler, kahveler, soğuk veya sıcak içilebilen Tay çayları, meyve suları; hepsi bir seçenek. Tayland’ta iki içecek markası öne çıkıyor; Chang ve Singha… Aslında bunlar bira markası ama soda gibi hafif içecekler de üretiyorlar.

Şimdi geldik Bangkok’u Bangkok yapan unsurlardan biri olan gece hayatına. Gerçi ben bu konuda çok ayrıntılı rehberlik yapamayacağım; gün boyu wat’lardan pazarlara koşturduğumdan gece hayatım genelde  21.00-22.00 civarı otel odasında sona eriyordu. Ama Bangkok,  gece hayatını her durumda gözünüze gözünüze sokuyor.

Bangkok’da bir çok gece klubü var; şık, lüks, ışıltılı ve pahalı… Bunların bir çoğu gökdelenlerin teraslarındaki roof bar’lar; Tichuca, Red Sky, Akara Sky, Emsphere Tribe Bar, Lebuta Sky Bar, Belga, Lacol Roof Bar, Pastel, Octave Roof Bar, Mustache Bar, Lamaya bunlardan bazıları.

Barlara, klüplere gitmek yerine sokaklarda dolaşmak, şehrin ruhunu yakalamak istiyorsanız Kaosan Caddesi, Chinatown, Silom veya Sukhumwit’i tercih edeceksiniz. Chinatown’da ailecek hem gezip hemen yiyip içerek etrafı seyredip gecenin tadını çıkarabilirsiniz. Kaosan Caddesi ise barların, cafelerin eğlencenin dibine vurduğu ve biraz daha cep dostu bir alan, biraz da ucuzluğunu bohemlikle bezeyen bir yer, ona göre çılgınlıkları da barındırıyor tabii. Kaosan Yolu metro MTR ve BTS duraklarına  biraz uzak, ben tekneyle Tha Chang iskelesinden yürüyerek ulaştım.

Silom ve Sukhumwit  ise o kadar masum değil, aileyle elbette gidebilirsiniz ama gecenin getirdiklerine kapılmak gibi bir düşünceniz varsa çok da uygun değil maaile gitmek. Buralarda oturup içkinizi içip etrafı seyredebileceğiniz yerler var ama bu barların hemen yanlarında hanımefendilerin ve hatta beyefendilerin sahnede türlü giysilerle ve bazı durumlarda giysisiz dans ettikleri yerler de var. İlk Tayland seyahatinde turla öyle bir gösteriye götürülmüştük; artık pandoranın kutusu mu desem, gayya kuyusu mu desem, jiletten canlı balığa, gösterideki kızlar mahrem yerlerinden çıkarmadığı şey kalmamıştı. Bazı klüplerde olayların daha ileri gittiğinden bahsedilmekteydi; artık al küllah, ver takke durumu sanırım. Gerçi son yasal düzenlemelerle şovlara bir çeki düzen verilmiş ama sokaklara taşanlara bakılırsa sahne kişilerinin çok da giyinmeye niyetleri yok; buralarda bikinisiyle gecenin bir yarısında sokağın bir ucundan diğerine salına salına yürüyen hanfendileri görmek şaşılacak bir şey değil.  Bir ayrıntıya da değineyim de sonra bir aksilik çıkmasın; Sukhumwit’te Soi Cowboy ve Soi 23 (aslında aynı yer) kadın oyuncuların yer aldığı barlara ev sahipliği yapıyor. Ama Silom’da durum biraz farklı; Patpong caddesi ve Soi 3 sokakta da kadın oyuncular varken Soi 2, Soi4, Patpong’un bir kısmında soyunup dökülenler erkek.

Daha sakin bir eğlence ararsanız, Asiatique iyi bir seçenek; AVM’lerin yanında lunapark, yiyecek ve gezecek yerler de var. BTS’de Saphan Taksin durağının yanındaki ikinci iskeleden 17-00-23.30 arasında ücretsiz olan teknelerle gidebilirsiniz. Diğer tekneler de buraya uğruyor. Ayrıca günübirlik geziyle görebileceğiniz Antik Kent, Samut Prakan’da eski Sukhumwit yolunda bulunmakta; 700 bahta girebileceğiniz açık hava müzesinde Tayland’ın önemli yerleri, bizdeki miniatür mantığıyla sergilendiği 09.00-19.00 saatlerinde açık bir park. Eğer şehir dışına çıkacaksanız Damnoen Saduak Yüzen Pazarı, Maeklong Tren Pazarı, Wat Samphran (Yılanlı Tapınak), Erawan Müzesi, güney terminalinden otobüsle gidebileceğiniz Amphawa Yüzen pazarı bir seçenek ama benim aklımda kalan eski başkent Ayutthaya. Buralara genellikle günü birlik turlarla gidebilirsiniz veya oteliniz size özel araç ayarlayabilir.

Eğer hem eğleneyim hem Tay kültürüyle ilgili bir şeyler yaşayayım derseniz; Sala Chalermkrung Kraliyet Tiyatrosunda, geleneksel Tay maskeli oyunlar, Tay gösterileri izleyebilirsiniz. Siam Niramit gösterisi ise, Tay sanat ve kültürünü 100 oyuncuyla temsil edilen 80 dakikalık bir gösteri; biletler 1500-2350 baht arası. Ya da Rajadamnern Muay Thai Stadyumunda Tay boksu gösterisi izleyebilirsiniz.

Gezdiniz, yediniz, içtiniz, eğlendiniz ve de yoruldunuz. Artık masaj zamanı. Şehrin her yerinde bir çok masaj salonu bulunmakta.  60 dakikalık ayak masajı 300-400 baht, yağlı masaj 600 baht, geleneksel tay masajı ise 350-500 baht civarında tutuyor. En azından ayak masajı yaptırın, tüm yorgunluğunuz gidecek.

Alışveriş

Bangkok bir alışveriş cenneti. Aradığınız herşeyi, bulabilirsiniz; fiyatlar ne ve nereden aldığınıza göre değişiyor. Batılı marka ithal ürünlerde fiyatlar çok ucuz değil ama Muji, Uniqlo, Gu gibi Güneydoğu Asya kaynaklı mallarda istediğiniz fiyatta bir şeyler bulabilirsiniz. Ama burada ucuzun da ucuzu yerler var.  Alışveriş yerlerini ele alırken alış veriş merkezlerini ve sokak pazarlarını ayırdım.

Alışveriş Merkezleri

Bangkok’ta AVM’ler, alışverişe düşkün olmayanları bile kendine çekecek kadar ilginç, adeta sanatsal bir ürün. Gerçi Bangkok’ta neredeyse merkezdeki her BTS durağının yanında en az bir AVM var, hepsi için sanat ürünü demek mümkün değil. Hoş bazılarının da başka avantajları var; bazılarının çok daha ucuz olması gibi.

Bangkok’ta AVM kitabını yeniden yazan bir yer var: IconSiam… Burası sadece AVM olmaktan çıkmış Bangkok’un ziyaret edilecek turistik noktalarından biri olmuş durumda. Nehrin hemen kıyısında yer alan ve yanındaki daha mütevazı Sook Siam AVM’yi de kanatları altına alan bu devasa AVM görülmeye değer. Alışveriş sonrası nehir terasından şehre bakıp burada harcadığınız paralar için ‘değdi ama’ diyebilirsiniz… Buraya BTS ile Saphan Taksin durağında inip, hemen  altındaki iskeleden sadece Iconsiam’a giden teknelerle ulaşabilirsiniz, tekne ücreti 5 baht. Bu iskeleden, diğer gezi tekneleri ile de buraya ulaşabilirsiniz; Chao Phraya Express Boat gezi rotaları dahilinde bu durağa uğruyor ama tabii fiyat daha pahalı. Ayrıca yine BTS ile Saphan Taksin yerine bir sonraki durak Krung Thon Buri’de inip oradan Khlong San hattını alarak da ulaşabilirsiniz.

 

Şehrin diğer önemli AVM’si ise Central World… Iconsiam gibi lüks markalara ev sahipliği yapan AVM’ye BTS hattı ile Siam veya Chit Lom duraklarından ulaşabilirsiniz. Öne çıkan AVM’lerden biri de Siam Paragon; BTS ile Siam durağının hemen yanında. Siam Discovery’de bu civarda. Bölgede dikkat çeken diğer bir AVM’de Platinum Fashion Mall.

Silom’da ise gidebileceğiniz Dusuit Central Park AVM yine lüks markalara ulaşabileceğiniz bir yer. Burada Lumphiri Park ve şehre yukarıdan bakacağınız yürüyüş yolu görülmeye değer. MTR Mavi hatta Silom durağı, BTS ile Sala Daeng durağı ile buraya ulaşabilirsiniz. Burada birbirine yakın Silom Edge, Silom Complex, Thaniya AVM, daha küçük ölçekli ama günlük ihtiyaçlarınızı temin edebileceğiniz, yemek yiyebileceğiniz yerler.

Şıklık yarışında Central Embassy’de iddialı bir merkez; BTS ile Ploenchit durağından ulaşabilirsiniz. BTS hattında Chit Lom durağı civarındaki Gaysorn Village, özgün bir alış veriş merkezi. MRT Mavi hattındaki Lumphiri durağıyla bağlantılı One Bangkok’ta gidebileceğiniz yerlerden.

Sukhumwit’de ise Emperium ve Emsphere AVM’leri yine lüks markaları barındırmakta ama özellikle Emsphere hem dekorasyonu hem de üst katındaki havuzlu, eğlenceli Tribe Bar ile uzun uzun zaman geçirebileceğiniz bir yer. MTR mavi hat ve BTS ile Sukhumwit durağında inerek ulaşabilirsiniz. Burada araba galerisi bile var.  EmQuartier’de bölgedeki bir başka AVM. Ama burada mutlaka uğrayacağınız yer Terminal 21 olsun; burada nispeten daha ucuza alış veriş yapabilirsiniz, ayrıca AVM katlarına verdikleri dünya şehirlerinin isimlerini (uçuş yeri olarak) arasında İstanbul’u görmek kalbimizi kazanmasının bir başka nedeni. Ucuz alış veriş için BTS ile National Stadium durağından ulaşabileceğiniz MBK AVM’de bir seçenek. Ucuzluğu yanında MBK’nın en sevdiğim yanı, sinema katındaki heykel.

Saphan Taksin BTS durağından tekne ile ulaşabileceğiniz Asiatique’de yolunuz düşerse uğrayabileceğiniz bir AVM. Nehir kenarındaki bir diğer AVM’de Tha Maharaj. Elektronik ürünler için Fortune Town AVM’ye gidebilirsiniz; MRT mavi hatta Phra Ram 9 durağı ile ulaşabilirsiniz. Phom Phong durağından ulaşabileceğiniz Q Mall’de daha ucuza alış veriş yapabileceğiniz bir yer. Bölgeye yakınsanız Ekkamai BTS durağından ulaşabileceğiniz Ekkamai Corner’ı seçebilirsiniz. Nana Plaza ise alışveriş merkezinden gece hayatına yönelik eğlencelere evrilen bir yer ve BTS ile Nana durağı ile ulaşabilirsiniz. Bölgesel bir alış veriş merkezi de BTS üzerindeki Lat Phrao durağı ile ulaşabileceğiniz Central Ladprao ve yanındaki Central Department Store.

Street Mall ise Jodd Fars Gece Pazarı’nın yanında, ucuza alışveriş yapacağınız bir yer; MTK mavi hatta Thailand Cultural Center durağında inerek ulaşabilirsiniz. Öneririm. Size esas önereceğim yer ise, Chatuchak hafta sonu pazarının yanındaki Bangsue Junction; daha retro, daha antika, daha özgün bir yer, alışveriş yapmasanız bile gezmek için bile gitmeye değer. Plak veya yarı değerli taşlarla ilgiliyseniz burası sizi tatmin edecektir. Ayrıca tişört, gömlek tasarımları için de çok çeşit var.

Özgün ve geleneksel bir yer arıyorsanız, MTR mavi hattaki Sam Yot durağından ulaşabileceğiniz Old Siam Plaza; özellikle geleneksel Tay ipeği, Tay geleneksel elbiseleri ve kuyumculuk açısından mutlaka uğramanız gereken bir yer. Alışveriş için olmasa bile  geleneksel Tay takıları ve giysilerini görmek için gitmeye değer. Önünde ise minik bir hayvanat bahçesi var; daha çok egzotik hayvanları besleme yeri. Çevrede ise silah dükkanları mevcut; el tabancasından makineli tüfeğe kadar… Aynı durağın 1. çıkıştan aşağı ilerlediğiniz de ise Mega AVM’ye ulaşıyorsunuz;  burada ise her çeşit oyuncağı bulacağınız bir yer, çocuklar için bir cennet ama aradaki silah dükkanlarına dikkat.

AVM’lerden başka Bangkok’ta günlük ihtiyaçlarınızı sağlayabileceğiniz zincir super marketler var. Bunların başında Seven Eleven geliyor; burası tam bir can kurtarıcı yer. Sadece günlük ihtiyaçlar değil kozmetikten sağlığa türlü malzemelere ulaşabilirsiniz. Ayrıca önemli metro duraklarında bulabileceğiniz Metro’larda  giysiden yiyeceğe çeşitli ürünlerle hizmet veren bir yer. Don Don Donki, daha çok yiyecek, kozmetik açısından aradığınızı bulabileceğiniz bir yer. Aynı mantıkla işleyen Big C ve Tops’ta uğrayabileceğiz yerlerden. Buralarda gündelik sağlık, kozmetik, yiyecek ve içecek alış verişi yapabileceğiniz gibi hazır yemeklerinden de yararlanabiliyorsunuz, isterseniz sizin için ısıtıyorlar.

Sokak Pazarları

Alışveriş merkezleri çok gösterişli ve çekici olsa da Bangkok’un esas olayı sokak pazarları; gündüz açılanı var, geceli olanı, hafta sonu açık olanı var.  AVM’lerin lüksü ve şatafatı olmasa da ihtiyacınız ne varsa gezerek eğlenerek, yiyerek içerek bulabileceğiniz rengarenk yerler buralar.

Açık pazar deyince olduğu gibi kendisi bir pazar olan Chinatown geliyor akla. MTR mavi hatta Wat Mangkon durağı sizi mahallenin tam ortasına getirecek. Özellikle Çin ürünlerinin bulunduğu bölge aynı zamanda sokak lezzetlerinin de tavan yaptığı bir yer. Burada kuyumdan Çin fenerine kadar birçok şey bulabilirsiniz ama benim önerim HT Chine Tea Shop; kilosu 1000 bahttan 22000 bahta kadar envai çeşit Çin çayı bulunuyor, çay keyfini sevenler için.

Aslında benim en çok beğendiği yer Chatuchak Haftasonu Pazarı. Bangsue Junction AVM’ye komşu olan bu pazara, MTR mavi hatla Chatuchak veya Kamphaeng Phet duraklarını kullanarak ulaşabilirsiniz. Burada aynı isimli bir de gece pazarı var. Yani sürgit alışveriş yapılabiliyor. Hele yakınlardaki Mixt gece pazarı ve Liabduan Danneramit gece pazarı ile hepten çeşitleniyor. Chatuchak gece pazarı cuma 18.00-24.00, cumartesi ve pazar 09.00-18.00 saatleri arasında açık, daha sonra vardiyayı daha küçük boyutlu olan gece pazarı almakta. 15000 tezgaha yayılan 26 bölümlük bu çarşıda ne ararsanız bulabilirsiniz. Benim tercihim ise yedinci kısım oldu; burada hem oralara özgü bitkiler, soğanları, kaktüsler hem de yerel sanatçıların eserleri sergilenmekte. Dördüncü bölüm ise yerel tasarım tişörtlere ayrılmış.  Bangkok’taki bir başka büyük gece pazarı ise Pratunam; Ratchaprasong’tan yürüyüş mesafesinde olan pazar ucuzluğuyla Chatuchak’a rakip olabilir.

Upuzun ince bir yol üzerindeki Sampeng Market ise, hem ucuzluğu, hem çeşitleri, hem de özgünlüğü ile çekici. Bir ucu Sam Yot durağına bir ucu Chinatown’a uzanan bu alışveriş maratonunda dinlenme yerleri var neyse ki; Kral I Rama tarafından yaptırılan Saphan Han köprüsünün çevresinde, Ong Ang deresi boyunca uzanan yolda Hint mutfağını tadabileceğiniz lokantalar ve  minik kafelerde nefes alabilirsiniz. Bu bölgede Ban Mo Plaza ve Klong Thom pazarı da ayrıca aklınızı çelebilir. Alışveriş yapacaksanız buraya mutlaka uğrayın, oldukça ucuz.

Patpong Gece Pazarı, artık ne diyeyim, bir yandan birazdan şova çıkacak genç kızların nereyse çıplak dolaştığı, bir yandan  yerel halkın maaile yemek yediği, içinde yine türlü çeşitli eşyaların satıldığı bir yer. Silom MTR, Sala Daeng BTS duraklarını kullanabilirsiniz. Silom’da  (Silom soi 20 civarı ve caddenin iki yanına yayılmış olarak)  çoğu yiyecek üstüne olmak üzere bir çok pazar var. Daha çok yerel halkın gündelik ihtiyaçlarına yönelik.  Sri Mahamariamman Hindu Tapınağının karşısında yer almakta. Silom ayrıca deniz ürünlerinin çoğunlukta olduğu yiyecek üzerine Lalai Sap pazarına da ev sahipliği yapıyor.

Jodd Fars ise Street Mall’un yanı başındaki bir gece pazarı. Thailand Cultural Center durağında inerek ulaşabilirsiniz; 17.00-24.00 saatleri arasında açık. Chatuchak için ne söylenirse alan olarak daha küçük olmakla birlikte burası için de söylenebilir.

Pak Khlong Talat ise içinizi açacak çiçek pazarı. MTR mavi hatta Sanam Chai durağında inip 4. çıkıştan sonra 5 dakikalık bir yürüyüşle ulaşabileceğiniz pazarda, başta orkide olmak üzere türlü çiçekler satılıyor. Pazarın bir bölümü dini merasimlerde adaklık olarak hazırlanan çiçek kolyeler, sunaklar. Yol boyunca kesme çiçek satan yerler de mevcut. Çiçek pazarının alt tarafı ise Chao Phraya Sky Park ve Yodpiman Riverpark’a açılıyor. Bu civarda ayrıca daha çok özgünlüğüyle çekici olan ama çok lezzetli smoothie’lerini de es geçemeyeceğimiz Pakklongtalad’a da uğrayabilirsiniz; önceleri balık pazarıyken sonraları sebze ve meyve alım satım yeri olmuş.

BTS hattında National Stadium durağında inip yeme-içme üzerine olan Banthat Thong Yolu’na da gidebilirsiniz. Gece geç saatlere kadar açık olan bu pazar, alışverişten çok harika tatlılar, sokak lezzetine lezzet katan tezgahlar, renkli ve bol şekerli içecekleri ile çekici. Amulet Market ise, Tayland’a özgü tılsımların, uğurların satıldığı bir pazar. 09.00-16.00 saatleri arasında açık ve Tha Maraj iskelesinden kolayca ulaşabilirsiniz. Aynı türde bir pazar ise Büyük Salıncak’a giden yol üzerinde var. Buralarda dikkatli olun; ben küçük çan diye bir şey alınca dükkan çalışanları gülsünler mi haykırsınlar mı bilemediler; artık çan diye neyi aldıysam…

1927’de kurulan Bobae Talat ise daha çok ucuzluğuyla ve yerel mahsulleriyle ünlü. 06.00-18.00 saatleri arasında açık olan pazara genelde otobüslerle ulaşılabiliyor ama Talad Bobae iskelesine uğrayan tekneler de buraya gelmek için kullanılabilir. BTS hatta üzerindeki Ratchathewi durağına yakın  Bantadhong’da daha çok gıda üzerine bir pazar. Ramkhamhaeng Üniversitesi’ne yakın Ramkhamhaeng ise tercih edeceğiniz başka bir gece pazarı. 09.00-18.00 saatleri arasında açık olan Wang Lang pazarı ise, Chao Phraya nehri kıyısında  Prannok veya Wang Lang iskelelerinden ulaşabileceğiniz bir yer; ara sokaklara yayılan dükkanlarında, yemekleri tatlıları, kitapçıları ve giyim eşyaları ile ziyaretçileri kendine çekiyor. Hint mallarının satıldığı Phahurat pazarı da ilgilenenler için önerilebilir.

Tabii Bangkok deyince akla yüzen pazarları da geliyor. Bunların en ünlüsü Bangkok’un 110 km dışındaki Damnoen Saduak’a karayolu ile ulaşılamıyor, belli bir yere kadar otobüsle gidip oradan turlarla devam ediyorsunuz. Ben Bangkok’a ilk gidişimde turla gitmiştim ve çok da bişeye benzetememiştim.  Bu yazı Bangkok içi ile ilgili olduğu için size Damnoen Saduak havası yaratacak merkeze yakın yüzen pazarların isimlerini vereceğim. Bunlardan bazıları uzun kuyruklu teknelerin rotası dahilinde. Khlong Lat Mayom, Bang Nam, Taling Chan , Bangkok’ta öne çıkan yüzen pazarlar…

Ne Alınır

Bangkok’ta ne arasanız bulursunuz ama Tayland’a özgü ürünler arıyorsanız öncelikle ipekli ürünlere bakacaksınız. Jim Thompson Müzesi ya da Old Siam bunun için ideal yerler. Paranız varsa altın ve kıymetli taşlar da burayı size en değerli anıları hatırlatacak şeylerden. Bunlar bütçeyi zorluyorsa Tayland çikolatası, çayı, kahvesi ve hindistan cevizi tercih edilebilir. Hindistan cevizinin kozmetikten tatlıya girmediği yer yok. Kozmetik deyince salyangoz kremleri, kalojen ürünleri, aklınıza gelebilecek her türlü makyaj malzemesi tercih edilebilir. Yörenin saf sabunları da ünlü, hatta meyve şeklindeki sabunlar öne çıkıyor. Buraya ait diş macunları, diş beyazlatıcılar, saç bakım ürünlerinin ayrı bir kitlesi var. Haliyle baharatlar, meyve çayları buradan götürülecek hediyeler arasında.  Tik ağacından ahşap eşyalar; minicik tabaklardan mobilyaya kadar bir seçenek. Seramik açısından da her kaliteden tercih edebileceğiniz örnekler mevcut; yöreye özgü seramik işçiliği gerçekten çok güzel. Elbette tekstil ürünleri, özellikle tasarım tişörtler, fil desenli pantolonlar, gömlekler size Bangkok ruhunu hatırlatacaktır. Çiçekler başka bir seçenek. Budizmle ilgili objeler, tılsımlar, adaklıklar, Buda heykelleri de aklınızın bir yerinde bulunsun. Bangkok’ta size bir iki günde  kravatıyla, gömleğiyle ceket, pantolon takım dikecek terziler de mevcut. 199 dolara iki ceket, iki pantolon, iki gömlek, iki kravat hazırlayabiliyorlar. MBK gibi AVM’lerde ya da sokak aralarında görebilirsiniz.

Veda

Bangkok, defalarca gelinecek bir yer.  O hıncahınç kalabalıkta insanların sakinliklerini, saygılarını, kibarlıklarını görüp  kendi uygarlığını sorguluyor insan.  Bir süreliğine o huzurlu akışın bir parçası olmak, bizlerin dönüp dönüp tartıştığımız konuların buralarda çoktan aşılmış olması, belki de hiçbir zaman sorun olmaması, saygıdan, sevgiden öte birbirinin varlığına yer açarak yaşamanın uyumu… Bunlar Bangkok’un özleyeceğim yanları. Tabii, o lezzetler, o rengarenk şehir görüntüleri, o çılgın eğlenceler. Bunların tadını da unutamayacaksınız. Yine görüşmek üzere Bangkok.

*Yazıda, Tourism Authority of Thailan’ın Amazing Thailand sayfasından, Explore Thailand sayfasından, Bangkok’taki bilgilendirme levhalarından  ve Wikipedia’dan yararlanılmıştır.

Volga Nehri’nde Gemi Yolculuğu: Beyaz Gecelerde Volga Büyüsü

Volga Nehri sadece Rusya’nın değil aynı zamanda Avrupa’nın en uzun nehri. Uzunluğu 3.692 km olan bu görkemli nehir, Rusya’nın batısından Hazar Denizi’ne uzanıyor ve ülkenin iç kesimleri için hayati bir su yolu görevi görüyor.

Volga Nehri Rusya’nın tarihini, kültürünü, ticaretini ve doğal güzelliklerini bir araya getiren renkli bir yaşam damarı. Rus edebiyatına, şarkılara, öykülere ve efsanelere ilham vermiş bu nehir, farklı arayışlar içindeki gezginlere de unutulmaz deneyimler sunuyor. Volga üzerinde Nehir Gemileriyle yapılacak bir yolculuk, geniş bir coğrafyayı, farklı tarihi ve kültürel deneyimleri keşfetme fırsatı sağlıyor.

Biz de özellikle “beyaz geceler”de Volga Nehri’nde yolculuk yapmak üzere yola çıktık. Beyaz geceler yılın en uzun gündüzlerinin olduğu 21 haziran sonrası. Gezimiz Rusya’nın en çok turist çeken iki şehri olan Moskova ve St. Petersburg’u kapsıyordu; ancak klasik gezilerden farklı olarak iki şehir arasındaki ulaşımı Volga Nehri üzerinde bir gemiyle yapmamız, seyahatimizin en özel yanıydı. Gezimizin 6 gecesi, Volga’nın sakin sularında ilerleyen gemimizde geçecekti.

Volga gibi uzun bir nehirde genellikle üç ayrı rota tercih ediliyor. En yaygın olanı, bizim de tercih ettiğimiz Moskova ve St. Petersburg arasındaki rota. Diğerleri, Moskova’dan başlayıp Astrahan’a kadar Aşağı Volga’ya uzanan rota ve Volga-Don Nehri rotası.

Tarihin İzinde Bir Yolculuk

Volga Nehri, Rus tarihi boyunca Rus Çarlarının çeşitli projeleriyle her daim önemini korumuş ve geliştirilmiştir. 16. yüzyılda Korkunç İvan döneminde Stroganov ailesi, bölgedeki ticari faaliyetleriyle nehrin stratejik ve ekonomik önemini gözler önüne serdi. Stalin döneminde ise nehrin önemini daha da artırmak amacıyla büyük su yolları, kanallar ve barajlar inşa edildi. Bu barajlar sayesinde nehir üzerinde büyük göller oluştu. 

Beyaz Gecelerin Büyüsü

Volga Nehri gezisi için en uygun mevsim, mayıs ve eylül ayları arası. Ancak en keyifli zaman, haziran ve temmuz aylarındaki “beyaz geceler” dönemi. Bu dönemde hava ılık oluyor ve güneş adeta batmıyor; gece yarısına kadar süren alacakaranlık, ay ile buluşarak büyüleyici bir manzara yaratıyor. Biz de gezimizi bu büyüyü yaşayabilmek için temmuz ayının ilk günlerinde yapmayı tercih ettik.

Rotamız ve Keşfettiklerimiz

Gezimize Moskova’da başladık. İki günümüzü bu muhteşem şehri gezmeye ayırdıktan sonra, üçüncü gün Moskova Nehri kıyısında gemimize bindik.

Moskova-St. Petersburg arası Volga Nehri rotası, Yaroslavl, Uglich ve Kizhi Adası gibi duraklarla tarihi öyküleri, yerel yaşamı ve doğayı bir arada sunan muhteşem bir yolculuk vaat ediyor.

Seyrimiz boyunca nehrin kıyılarında sıralanan irili ufaklı tarihi kentleri ve manastırları ziyaret ettik:

Kalyazin: Baraj çalışmaları sırasında bir bölümü sular altında kalmış olan bu yerleşimde, suyun üzerinden yükselen çan kulesi en çarpıcı görüntüydü. Şirin evler arasında yaptığımız yürüyüş oldukça keyifliydi.

Goritsy: Bize Orta Çağ atmosferi sunan sakin bir köy. Rusya’nın erken dönem Hristiyanlık merkezlerinden biri. Köye 10 km uzaklıktaki Kirilov kasabasında devasa surlara ve etkileyici mimariye sahip manastır, adeta bir kaleyi andırıyordu.

Kiji Adası: Onega Gölü üzerinde, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bir açık hava müzesi. Hiç çivi çakılmadan yapılan 22 kubbeli Transfiguration Kilisesi ve geleneksel Rus evlerini gezmek unutulmaz bir deneyimdi.

Svirstroy: Svir Nehri kıyısındaki bu sevimli, küçük kasabada kısa bir yürüyüş yapma fırsatı bulduk.

Valaam Yarımadası: Avrupa’nın en büyük gölü Ladoga’nın kuzeyinde, ruhani bir atmosfere sahip. Doğası ve tarihi manastırlarıyla ünlü.

Uğradığımız her yerde, yerel halkın el emeği ürünlerini, reçelleri, balları ve tütsülenmiş balıkları sattığı tezgahlar kuruluyordu. Gemimiz limana yanaşır yanaşmaz bu tezgahların başında bir hareketlilik başlıyor ve bu durumun yerel halk için önemli bir gelir kaynağı olduğu görülüyordu.

Gemide Yaşam: MS Stavinsky

Bize 6 gece ev sahipliği yapan MS Stavinsky gemisi, okyanuslarda seyreden devasa lüks gemilerden farklı, daha mütevazi ve samimi bir nehir gemisiydi. 3 katlı olan gemimiz, tam da bir nehir gemisinden beklediğimiz tüm konfora sahipti.

Alt güvertedeki kamaralar pencereli, üst güvertedekiler ise balkonluydu. Odalar yeterince geniş ve konforluydu. Gemide ön ve arka güvertede barlar, manzaralı güzel bir restoran ve küçük bir fitness salonu bulunuyordu.

Seyir halindeyken düzenlenen etkinlikler ve müzik gösterileri vakit geçirmek için harika seçeneklerdi. Bizim en çok ilgimizi çekenler ise Rus tarihi dersleri ve Rusça dersleri oldu. Temel kelimeleri, selamlaşmaları, alfabeyi ve sayıları öğrendik. Hatta dersin sonunda öğrendiklerimizi sınayan bir test bile yapıldı ve sınava katılan bir grup olarak sertifika aldık. Üç günlük sıkı Rusça eğitimimizin ardından kibar restoran personeline her fırsatta ‘spasibo’ teşekkür ederim demeyi ihmal etmedik. Diğer Rus turistleri de sıcak selamlamaya başladık. Ayrıca Rus kültürü ve el sanatlarına yönelik atölyelere de katılma fırsatı bulduk. 

Geminin en cazip yanlarından biri de muhteşem mutfağıydı. Sabah kahvaltıları zengin bir açık büfe şeklindeydi. Her akşam, ertesi günün öğle ve akşam yemekleri için en az üç seçenek sunulan bir form dolduruluyordu. Çorbadan ana yemeğe ve tatlıya kadar tercihinizi yapıyordunuz ve ertesi gün seçiminiz önünüze geliyordu. Bu sayede 6 gün boyunca birbirinden lezzetli Rus yemeklerini tatma şansı bulduk.

Personel ise son derece ilgili, özenli ve kibar davranışlarıyla her anımıza değer kattı.

Volga’da Seyirin Keyfi

Moskova’nın hareketli tempoşundan sonra gemiye binip limandan ayrılınca, kendimizi birdenbire sakin ve huzurlu bir ortamda bulduk. İlk akşam güneşi Volga üzerinde batırmak ayrı bir heyecan idi. Nehrin iki yakası yemyeşil doğada, Küçük yerleşim alanları ve ağaçların içine gizlenmiş sevimli evler arasından geçtik.

Volga’ya özgü en ilginç deneyimlerden biri de seviye havuzlarından geçiş oldu. Geminizin dev kapıların arasına girdiğini, kapıların kapandığını ve suyun yükselmesini (veya alçalmasını) bekleyip sonra yolumuza devam ettiğinizi izlemek oldukça etkileyici.

Açık deniz gem turlarından farklı olarak, sürekli etrafınızda doğayı hissediyorsunuz. Bu gezide her sabah yeni bir limanda uyanmıyorsunuz. Bazen öğlen, bazen akşamüstü küçük bir kasabaya yanaşıyor, birkaç saatliğine karayı keşfedip tekrar gemiye dönüyorsunuz. Yani gemide geçirdiğiniz zaman çok daha fazla. Bu da bizi en önemli soruya getiriyor:

Volga Seyahati Herkese Göre mi? “Mutlaka Yapılmalı mı?

Seyahatin sonrasında birçok arkadaşımın sorduğu bu sorunun cevabı, tamamen sizin beklentinize bağlı. Volga Nehri gemi seyahati, beklentiye göre çok farklı deneyimler sunabiliyor. Artılarını ve eksilerini şöyle sıralayabilirim:

Neden Cazip Olabilir? 

Moskova St.Petersburg arasındaki klasik rota büyük şehirlerin yanı sıra birçok küçük yerleşimi, manastırı ve UNESCO miraslarını görme fırsatı sunuyor.

Avrupa’nın en uzun nehrinde geniş kıyılar, göller, ormanlar ve tarihi yapılar eşliğinde ilerlemek, özellikle de “beyaz geceler”deki gün batımları son derece etkileyici.

Bavulunuzu bir kez açıp kapatıyoruz ve otel konforunda farklı şehirleri keşfediyoruz.
Moskova ve St. Petersburg’un kalabalığından uzakta, sakin ve otantik bir Rusya deneyimi yaşatıyor.

Bu gezi her zevke ve herkese hitap eder mi?

Bu gezi sakin, huzurlu ve yavaş tempolu bir tatil isteyenlere hitap eder. Hızlı tempolu tatil isteyen, eğlence ve gece hayatı bekleyenler için durağan gelebilir.·

Programlar genellikle önceden tur şeklinde hazırlandığı için serbest keşif için zaman sınırlı kalabilir.

Genel olarak Rusya’da yaşam maliyeti uygun olsa da, yabancılara yönelik bu gemi turları lüks segmentte yer alıyor ve bir ölçüde pahalı bulunabilir.

Amazon gibi vahşi ve egzotik bir doğa bekleyenler hayal kırıklığına uğrayabilir. Nehir boyunca ve uğranılan yerleşim yerlerinde  manzara daha çok geniş düzlükler, sakin köyler ve tarihi yapılardan oluşuyor.

Son Söz

Eğer siz; tarih, kültür, sakinlik ve manzaralı bir yolculuktan hoşlanıyorsanız, Volga turu sizin için rüya gibi bir deneyim olacaktır. Ancak hareket, çeşitlilik ve vahşi doğa macerası arıyorsanız, Volga Nehri gezisi size tekdüze gelebilir. Diğer yandan Volga’da beyaz geceler, sakinliğin ve büyüleyici manzaraların tadını çıkarmak isteyenler için unutulmaz bir seyahat vaat ediyor.

Venedik Karnavalı: Bir Maskeyi Sevmek

Venedik, gezginler için başlı başına bir cazibe merkezi. Venedik’i cazibe merkezi yapan ise, en başta kanalları, gondolları ve karnavalı… Venedik karnavalı, zaman zaman şehrin önüne geçen bir üne sahip.

Eğlencenin dibine vurulduğu dönem olarak biliyoruz bu arada karnavalın dinsel bir kökeni de var. Carnavale, ete veda anlamını taşıyormuş. Paskalya öncesinde 40 gün süren hayvansal ürünlerin yenmediği büyük perhize girmeden önceki dönem oluyor Karnaval. Büyük perhizin ilk günü olan Kül Çarşambasından  yaklaşık iki hafta önce başlayıp Büyük Perhiz arifesine kadar süren bir bayram. Kısacası kefaret döneminde yüze külden haç sürüp başlanılan ve  İsa’nın çöllerde aç susuz kalmasına atfen tutulan oruca ruhen ve bedenen bir hazırlık dönemi… Bizim Ramazan Bayramı’nın tam tersi. Müslümanlar önce oruç tutup sonra keyiflerine bakarken bu arkadaşlar, biz peşin peşin  eğlenelim, sonrası Allah kerim diyorlar herhalde… Ama ne eğlence; Ramazan Bayramı Luna Park’ta atlı karınca ise, Karnaval hız treni olur muhtemelen… Bir rivayete göre ise ilk karnaval 1162’de Venediklilerin Aquileia Patriği Ulrico’ya karşı kazandıkları bir zafer sırasında kutlanmış. Hapsedilen Patrik, Venedik’e bir boğa ve 12 domuz hediye etmesi koşuluyla salınıyor. İşte hayvanların San Marco Meydanı’nda kesildiği o gün Venedikliler çılgıncasına eğleniyorlarmış. Ama bu olay, Karnaval sırasında özel bir gün olarak kutlanıyor artık.

Kökeni ne olursa olsun amaç eğlence… Venedik karnavalının geçmişi  11. yüzyıla kadar gidiyor ama esas ışıltısına Rönesans ile kavuşmuş. 17 yüzyılda Karnaval, artık dünya çapında bir olay haline gelmiş, 18 yüzyılda kumar ve şehvetle anılan Karnaval aylarca sürmekteymiş. Tabii 40 gün et yemeyeceğiz diye aylarca eğlenmeyi zamanın koşulları pek desteklememiş ve 18. yüzyıl sonrası Karnavalın şaşaası kalmamış. Venedik’in 1797’de  Avusturya İmparatorluğu’nun parçası olmasından sonra Karnavalın neredeyse esamesi okunmaz olmuş. 1930’larda faşist yönetimce yasaklanan Karnavalın tekrar hayat bulması 1980’leri bulmuş. O günden beri, her yıl yaklaşık 10 gün boyunca Karnaval sayesinde Venedik büyük bir parti alanı haline dönmekte…

Karnaval Venedik’in olmazsa olmazı… Bu sanata da yansımış; Karnaval özellikle ressamların vazgeçilmez konularından olmuş. Mesela Venedik resimleriyle ünlü Guardi Karnaval hallerini de resmetmiş…

Venedik karnavalının en iyi yanı en önemli gösterilerin sokaklarda ve ücretsiz olması… Tabii özel malikanelerde, otellerde, tiyatro salonlarında ücretli gösteriler, oyunlar, konserler var. Ama Karnavalın en belirgin özelliği, maskeler ve kostümlerle sokaklarda dolaşmak… Maskeniz ve kostümünüz ne kadar gösterişliyse o kadar tadı çıkıyor Karnavalın, çünkü ilgiler sizin üstünüzde oluyor…

Maskeler Karnavalın olmazsa olmazı… Eh, insanlar görünmez olmak istiyorlarsa bir maske onları gizleyebilir… Bu açıdan Venedik Karnavalı, Avrupa’nın katı sınıfsal hiyerarşisine bir tepki de… Karnaval sırasında farklı sosyal tabakadan insanlar, maskelerin arkasına gizlenerek birbiriyle kaynaşabiliyorlarmış… Artık bu kaynaşma neleri kapsıyor, bilmem… Ama 17 yüzyılda Karnaval sırasında Venedik, Avrupa’nın sefahat yuvası olmaktaymış… Sınıfsal kaynaşma, bir maske ardında, kumarhanede yan yana zar atmadan sınıflar arası fazlasıyla fiziksel kaynaşmaya kadar her şeyi kapsamaktaymış…

Maske deyip geçmeyin, onların da sınıfları, tarzları var… Kilden yapılan modelden hareket ederek tutkala batırılmış kağıt ve kumaş parçalarıyla elde edilen hamurların kalıba yerleştirilip astarlanması  ve sonra artık sanatçının yaratıcı gücüne göre süslenip boyanmasıyla elde edilen maskeler şekillerine göre ayrılmakta…

Örneğin Bautalar, tamamen yüzü kapsayan bir maske; Almanca korumak fiilinden türetilen bu maskeler  beyaz oluyor ve genelde korsan şapkası gibi olan tricorn şapka ve pelerinle kullanılıyor. Bu maske, 18 yüzyılda bazı politik durumlarda anonimliği sağlamak için de  kullanılmış… Bir de bunun neredeyse dikdörtgen formunda yüzü tamamen kapatan ve insanı Yıldız Savaşları’ndan fırlamış Darth’a benzeten bir türü var ki tam taş surat yapıyor takanı… Colombina ise sadece gözleri kapayan,  yanaklarda biten ama her tarafı yaldızlarla, pırıltılarla süslü bir maske; commedia della arte’deki karakterden ismini alıyormuş… Medico della peste ise uzun bir gagadan oluşuyor, veba doktoru olarak bilinen bu maske veba salgını sırasında doktorların taktıkları maskeden esinlenmiş; pelerin, siyah şapka ve beyaz eldivenle kullanılıyor genelde. Volto ise tamamen yüzü kapsayan bir maske… Tabii zaman içinde maskelerde çeşitlilik artmış, hatta maske takmadan makyajla kendine yeni bir yüz edinene de çok rastlanılıyor yollarda.

Gerçi zaman zaman maskeler takmak yasalarla engellenmiş; örneğin 1339’da ahlaka mugayir maskeler takmak ve maskelerle dini yerlere girmek, yüzü boyamak yasaklanmış… Hoş, bugün de maskelerle kiliselere girmek yasak.

Yıllar sonra bu sene tekrar Venedik’e gittim ve güzel tesadüf, gezi dönemim Karnaval’a denk geldi. Bu sene (2019) 16 Şubat-5 Mart’ta yapılan Karnavalın ikinci haftasında Venedik’te olunca, gezim birden düklerle, düşeslerle yapılan bir geziye döndü; dükler, düşesler çakmaymış, ne gam, Karnaval havasının estiği Venedik, çok daha şenlikliydi.

Karnaval gerçekten Venedik’i türlü çeşitli renklere bürüyor çünkü genel olarak her şey yollarda, meydanlarda oluyor. Sabahın erken vaktinden gecenin geç saatlerine kadar sokaklar her renkten kumaşlar, kurdaleler, danteller, tüylerle süslü kıyafetler ve maskelerle dolaşan insanlarla doluyor. Sanki şehrin bütün soyluları giyinip süslenmişler ve sokağa fırlamışlar… Karnaval boyunca sokaklarda herkes prenses, herkes prens…

Tabii sokaklarda dolaşmanın yanında otellerde, saraylarda balolar, yemekler; salonlarda konserler, müzelerde sohbetler, konuşmalar, maske yapım atölyeleri de Karnavalın etkinliklerinden. Örneğin Scuola Grande San Giovanni Evangelista’da moda atölyeleri, hayvan biçimli maske sergileri; Teatro La Fenice’de konserle, operalar; Peggy Guggenheim Müzesi’nde konferanslar, resitaller, ayrıca buz pateni gösterileri, rehberli Karnaval yürüyüşleri, heykel sergileri, konserler Karnavalı renklendiren etkinlikler… Başta San Marco Meydanı olmak üzere, şehrin belli başlı merkezlerinde yapılan akşam konserleri de yüzlerce insanı kendinden geçiriyor; gün boyu kurum kurum gezinen bir kontesi akşam kat kat tafta elbiseleri, kafasındaki tüyler, mücevherlerle süslü maskesi ile hoplayıp zıplayarak dans ederken görebilirsiniz mesela…

Aslında Karnaval gelişi güzel eğlenceler, partiler demek değil, kendi ritüelleri de var… Örneğin Karnaval’ın açılış gecesinde düzenlenen ‘Festa Veneziana sull’acqua’ kanallar boyu düzenlenen bir ışık ve renk gösterisi… Karnavalın ne kadar renkli olduğunun ilk işareti… Bu gösterinin devamı ertesi gün yapılıyor. Punta della Dogana’dan başlayan su korteji Grande Canale’den geçip Rio di Cannaregio’ya varıyor. Bu görsel şölene, Kanal boyunca kurulan yiyecek büfeleri ile mide şöleni de ekleniyor.

Ama Karnavalın en önemli festivali bu sene 23-24 Mart’ta düzenlenen Festa delle Marie… Günler boyu süren bu şenliğin sonunda Karnavalın Kraliçesi seçiliyor. Geleneğe göre Dük, eskiden sıradan insanlar arasından 12 kız seçip onların çeyizini sağlıyormuş. Bu şenlik boyunca kraliçeliğe aday kızlar, geleneksel kıyafetler içinde geçit yapıp halka tanıtılıyor. Kraliçe olarak seçilen kıza artık çeyiz falan verilmiyormuş ama gelecek yılın uçan meleği olma hakkını veriliyormuş ki gösteriyi gördükten sonra bunun ödül mü ceza mı olduğuna karar veremedim.

Ben bu şenliği seyredebildim. Marie’lerin geçidi olarak isimlendirilen bu tören San Pietro di Castello’dan başlayıp San Marco Meydanı’nda bitiyor.  San Marco’da kurulan sahne-platformda önce artık geçmişten geleceğe kim varsa kostümleri, maskeleriyle resmi geçit yaptılar; cellattan meleğe, yargıçtan kraliçeye, halayıktan efendiye herkes önümüzden sırayla geçti. Daha sonra Campanile Kulesi’nden Meydandaki sahneye uzanan bir halat boyunca melek kılığında bir kız aşağıdakileri selamlayarak ve aşağıya konfetiler atarak yere kadar süzüldü. İşte kuleden aşağıya uçan bu melek, geçen senenin Karnaval Kraliçesiymiş. Bu gösteriyle birlikte Karnavalın en iyi kostümü yarışması da başlıyor ve Karnavalın son gününde kazanan açıklanıyor. Ayrıca sonraki hafta  ünlü bir kişi aynı kuleden yine aşağıya, bu sefer kartal kılığında uçuyormuş, bu da Kartal Uçuşu oluyormuş. Hoş, benim bulunduğum gün Kule’den melek yanında başka biri daha uçtu ama pek kartala benzer hali yoktu, daha çok pelerini fazla uzun kaçmış bir şövalye gibiydi.

Karnaval boyunca Mestre’de konserler, gösteriler, danslar sergilenirken  Burano Adası’nda da daha az gösterişli Karnaval kutlamaları yapılıyor. Ayrıca en iyi kostüm, en iyi maske yarışmalarının kazananları da Karnavalın son günü açıklanıyor. Karnaval, San Marco Meydan’ında Kule’den aşağıya sarkıtılan arslan işlemeli Venedik bayrağı altında son geçitler yapılarak tamamlanıyor.

Ayrıca 1162’de  Dük Vitale Michiel II’nin Patrik Ulrico ve 12 vassala karşı kazandığı zaferin anısına düzenlenen Boğa dansı da gösteriler arasında. Zafer sonrası Patrik Düke aralarında 1 boğa ve 12 domuzun da olduğu hediyeler göndermek zorunda kalmış. Bu olayı temsilen Karnavalda bir boğa maketi getirilip San Marco Meydanında dolaştırılmaktaymış.

Ziyafet ve balo kısmına katılmak ise her turistin harcı değil. Ca Vendramin Calergi’de Karnaval boyunca birkaç kez düzenlenen baloya katılmak için kişi başı 500 euroyu gözden çıkarmak gerek; bu tutar, söz meclisten içeri, bazı turistlerin zaten tüm gezi bütçesi… Ama baloda sazlı cazlı yemekten kumara kadar her şey mevcut… Palazzo Pisani Moretta’da düzenlenen Dükler Balosu ise, özel bir organizasyon ve giriş 1500 euro. Bu 1994’te moda tasarımcısı Antonia Sautter’in başlattığı ve ünlü kişilerin katıldığı, dünyanın en ünlü maskeli balosuymuş. Sautter’in hazırladığı kostüm ve maskelerle katılan ünlü film yıldızları, şarkıcılar, sporcular, şefler, sizin yemek arkadaşınız olabilir, tabii maskelerinden kendilerini tanıyabilirseniz; ama o parayı verdikten sonra insan kendini bile tanımaz, o başka…

Biz yine sokaklara dönelim, bizi sokaklar paklar… Ayrıca Karnavaldan sokaklara yansıyanlar görüntüler de yeterince renkli. Zaten Karnaval bir noktada maske ve kostüm gösterisine dönüyor. Bu nedenle türlü türlü kostümler içinde insanlar sabahtan akşama, sokaklarda dolaşıyorlar, insanlarla resim çektiriyorlar. Tabii resim çekilirken öyle ahbap çavuş pozu değil mutlaka bir atraksiyon, bir duruş olması gerekiyor, eller bir  şekle giriyor, vücut bir havaya sokuluyor… Hatta özellikle insanların  yoğun olduğu Venedik’in önemli yerlerinde görünmeye özen gösteriyorlar sanki; Santa Maria della Salute Kilise’sinin merdivenlerinde, Ca Rezzonico’nun verandasında kat kat etekleri, tüylü taşlı maskeleriyle gece kuşlarından tutun da saray soylularına kadar türlü çeşitli karakterle karşılaşabiliyorsunuz…

Artık bir süre sonra  tuhaf tuhaf kılıktaki insanları görmeye alışıyorsunuz. Pazardan sebze meyve almış yaşlıca bir kadının yüzündeki bir maske ya da gündelik iş kıyafetinin üstüne atılan bir pelerin artık size normal geliyor. Eğer Karnaval’a hazırlıksız geldiyseniz bile hiç üzülmeyin. Bir yanıyla ticari sektöre dönüşmüş Karnaval…  Dantelli taftalı şık kostümlerden hallice masa örtüsü kıvamındaki pelerinlere kadar her keseye uygun bir şeyler bulabilirsiniz.

Karnaval sırasında maske ve kostüm satılan pazarlar bile kuruluyor; örneğim Campo Santo Stefano’daki küçük pazara yorgun bir turist olarak girip iddialı ve şaşaalı bir Karnaval şahsiyeti olarak çıkabilirsiniz ama fiyatlar biraz pahalı. Daha ucuza bir şeyler derseniz; o zaman maskenin hamuruna kostümün taftasına bakmadan, her yerde karşınıza çıkan turistik dükkanlarda, büfelerde satılan türlü türlü plastik maskelere, etrafı teğelle tutturulmuş pelerinlere razı olacaksınız. Dert değil; gece ve eğlence hepsini harika bir kostüme dönüştürüyor. Ama ben işin ciddiyetine vakıfım derseniz, yine alış veriş caddelerinde gerek top top kumaşların gerekse hazır dikilmiş dört başı mağmur kostümlerin sizi beklediğini unutmayın. Bunun için  Calle Larca San Marco gibi ana alış veriş caddelerinde dolaşmanız yeter, karşınıza çıkacaktır.

Ayrıca maske yapımı da başlı başına bir sanat işi. Aslında Venedik tarihinde Karnaval dışında da kimliğini gizli tutmak için kullanılagelen maskelerin yapılıp satıldığı özel dükkanlar, atölyeler var. Bunların içinde Ca Macana’nın tescillenmiş bir üne sahip; Stanley Kubrick’in ‘Gözleri Tamamen Kapalı’ filmindeki maskelerin hepsi burada yapılmış. Maskeler arkasında hepimiz Tom Cruise, hepimiz Nicole Kidman’ız derseniz yolunuz buraya uğrasın, Venedik’ten alınacak en iyi hatıralık bence… Dorsodura’daki bu dükkanda maske boyama kursları da veriliyor. Bir diğer ünlü maske yapımcısı ise Ca del Sol… Accademia, San Marco, Corte del Teatro’da bulabileceğiniz Ca del Sol’da müthiş bir maske çeşidi var, ayrıca buradan Karnaval kostümü de tedarik edebilirsiniz. Fiyatlar ise 100-150 Euro civarında. Ben iki yeri de gezdim, ikisi de fevkaladeydi ama fiyatlar sanki Ca Macana’da daha uygundu. Maskemi de oradan aldım; takmalık değil duvara asmalık bir maskeydi ama daha tuhafı kumarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen seçtiğim maske iskambil kağıtlarıyla çevrelenmiş bir joker oldu. Maskeler, bilinçaltımızı da mı ortaya çıkarıyor, nedir…

Kostümlerle, maskelerle donananlar herhalde biraz da kamuoyu oluşturmak için sürekli sokaklarda dolaşıyorlar demiştik. İnsanlarla poz poz resim çektiriyorlar, resim çektirirken mutlaka özel bir poz veriyorlar. Ama sabahın köründen gecenin yarısına kadar bir afra tafra dolanmak zor. Onun için zaman zaman üstünü başını düzelten bir düşes, cep telefonuyla konuşmaktan poz veremeyen bir kont, bir kafede keyif çatan bahar perileri, yorgunluktan kaldırıma çökmüş bir kraliçe gözünüze çarpabilir. Sadece masalsı veya tarihi tasvirler değil; çizgi roman kişilikleri, süper kahramanlar, roman karakterleri de Karnaval da kendine yer buluyor. Bir bakıyorsunuz Süpermen yanınızdan geçiyor, Yıldız Savaşçıları ellerinde yıldız silahlarıyla köşeden dönüyor… Ya da Anna Karanina, yanında Vronsky ile birlikte karşınıza çıkabiliyor, üzerinde kendini tren altına atacağı gündeki kırmızı palto ama yüzünde gördüğü ilginin getirdiği kocaman bir tebessüm… Tavus kuşunu kafasına oturtmuş gibi duran bir gece prensi, müzik ve içkinin etkisiyle kendinden geçse de, bir resim teklifinde hemen kendine geliyor çünkü her şey biraz daha ilgi için…

Andy Warhol’un herkesin dünyada 15 dakika ünlü olması gerektiği düsturunu doğrularcasına Karnavalda herkes bir anlık dikkati üzerinde toplamak için giyinmiş, kuşanmış, süslenmiş, takmış takıştırmıştır. Karnaval sırasında herkes kostümlerle, maskelerle büründüğü kişilik olur; o maske kimse,  o karakter olur insanlar… Bir maskeyi taşımak zordur; maskelerin hakimiyeti nerede başlar, nerede biter, bazen karışır. Donuk bir maske ile ufka dalıp giden bir düş prensesi, belki de içi kıpır kıpır, Karnaval birincisi olmayı hayal ediyordur.

Ama işte o buz gibi soğuk, donuk maskenin arkasından gelen sımsıcak bir kahkaha  aslında maskelerin bir yanıyla bizi, en hassas yanımızı, dış dünyadan koruduğunu, o narin özü kendimize saklamak için maskelere ihtiyacımızın olduğunu anımsatır. Taktığımız maskeyizdir artık.  İçimizdeki dünyamızı korumak için maskemizi biraz daha benimseriz. Belki de Karnaval, taktığımız maskeleri sevmek için bulunmaz bir fırsattır. Kim bilir!

 

 

Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası: Taşın Dile Geldiği Şaheser

Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası Anadolu Selçuklu dönemi mimarisinin en önemli eserlerinden bir başyapıt. Ulu Cami ve Darüşşifası taş işçiliği, sanatsal detayları ve mimari özellikleri ile taş işçiliğinin şaheseri olarak  kabul ediliyor. Sivas’ın Divriği ilçesinde yer alan, Fırat Nehri’nin kollarından Çaltı Çayı vadisine saklanmış eser günümüzde de ziyaretçilerini hayran bırakıyor. 13. yy’dan günümüze uzanan bu  eşsiz eser, bir ibadet yerinin ötesinde bir sanat, bilim ve şifa merkezi. Anadolu’nun Elhamrası olarak da anılan eseri, Evliya Çelebi benzersizliğini ‘Metninde diller kısır, kalem kırıktır’ şeklinde ifade etmiştir.

Bir Beyliğin İmzası: Tarihin ve Aşkın Hikayesi

Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı Mengücekoğulları Beyliği döneminde, beyliğin hükümdarı Ahmed Şah Ulu 1228-1243 yılları arasında Ulu Cami’yi yaptırırken, şahın eşi Melike Turan Melek camiye bitişik Darüşşifayı yaptırmıştır. Bu yapıtta kadın ve erkeğin birlikte toplum için yaptıkları, kadın erkek eşitliği ve hayırseverliğin bir simgesi olarak yorumlanmaktadır.

Yapının mimari Ahlatlı Hürrem Şah ve Tiflisli ustalar, taşlara on binlerce motifi dantel gibi işlemişler. İlk bakışta motiflerin simetrik bir düzeni varmış gibi görünse de, yakından baktığınızda her bir motifin asimetrik ve birbirinden farklı olduğunu fark edeceksiniz. İslam sanatında var olan simetri anlayışı bu özgün tasarım ile yıkılmış. Semboller, çiçekler, geometrik desenler, hayvan figürleri ile bezenen ve güneş ışığına göre gölgelerle dans eden taşlar insanın aklını başından alıyor.

Ulu Cami dikdörtgen planlı, tamamen kesme taştan yapılmış. Dışı süslemelerle bezenmiş dış mekanın aksine içi daha sade tutulmuş. 

Caminin minberi de Anadolu camileri arasında benzersizdir. Abanoz ağacından, küntekari tekniği ile yapılan minber de ağaç işçiliği açısından önemli bir eserdir. Minbere kabartma yazılar ile ayet ve hadisler işlenmiş, bitkisel motiflerle de süslenmiştir. Minber cami ile aynı dönemde yapılmış ve orijinalliğini korumuştur.  Caminin taş mihrabı da dikkat çekicidir.  Saray kapıları havasındaki mihrap sivri kemerli bir niş şeklinde yapılmış. Mihrabın üzeri ters, içi dolu ve içi boş kalplerle süslenmiş, tepe noktasına da lale motifi yerleştirilmiştir. Mihrabın önündeki alanın üzerindeki kubbede yıldız şeklinde dört küçük pencere yer almakta. Gün ağarırken pencerelerden süzülen ışıklar sabah yıldızı görüntüsü vermektedir. Camideki bazı ahşap oymalar Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmektedir.

Cami içinde taştan oyulmuş iki emanet sandığı ve bir sadaka taşı bulunmaktadır. Emanet sandığına insanlar bir yere  giderken değerli varlıklarını emanet ederken, sadaka taşına da ihtiyaç sahiplerinin alması için varlıklı kişiler bağışlar koymaktadır. 

Caminin kuzeybatı köşesindeki kesme taş minarenin 1565 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırıldığı kitabede yer almakta. 

Ulu Cami’nin güneyine bitişik Darüşşifa yer almakta. Bu darüşşifa Anadolu’da yapılan ve günümüze ulaşan darüşşifaların en eskisi ve en önemlileri arasındadır. Şifahane Osmanlı döneminde pozitif ve dini ilimler verilen medrese olarak da kullanılmıştır.

Darüşşifa iki katlı, avlulu, eyvanlı bir hastane formunda inşa edilmiş. Giriş kapısının karşısında büyük bir eyvan ve yanlarında küçük eyvanlar bulunmakta. Sağlı sollu hasta odaları da yapılmıştır. Yapının ortasındaki sekizgen havuzdan yükselen su sesi, özellikle ruh ve sinir hastalıklarının tedavisinde şifa kaynağı olarak kullanılmış.

Şifahanenin ortasındaki havuzun, taş duvarlardaki motiflerin sağladığı dinginlik boş duvarlara rağmen bugün de hissediliyor. 

Şifahanenin içinde bir odada Ahmet Şah, eşi Turan Melek ve ailesinin kabirleri de yer almaktadır. Türbe kapısının üzerinde tasavvufi ve sembolik anlamlı bir motif işlenmiş. Motifin üst bölümü tabut kapağına benzemektedir. Motif, ortasında ters kalp ile birleştirilmiş ve kefelerinde kalplerin tartıldığı bir teraziye benzemektedir. Bu motifin anlamı; bu dünya bir sınav yeridir, bu dünyadan ayrılırken malınız, mülkünüz değil teraziye konulacak şeyler kalplerinizin içindekiler olarak yorumlanmaktadır. 

Kapılar: Taşa İşlenmiş Gizemli Hikayeler

Camiye giriş ve çıkış için kuzey, batı ve doğu yönlerinde üç anıtsal kapı bulunmaktadır. Şifahanenin de bir giriş kapısı bulunmaktadır. Her bir kapı farklı bir sanat anlayışını yansıtır, taş işçiliği olağanüstüdür. 

Dışarıdan sade görünen yapıya ve kapılara yaklaştıkça karşılacağınız detaylar sizi büyüleyecek. Özellikle anıtsal kapılar, bu kompleksin kalbi. Her biri bir sanat eseri, her biri bir sır taşıyor:

Batı Kapısı (Tekstil Kapı): Gölgelerin Dansı

Bu kapıdaki incecik taş işlemeler, Anadolu kilim desenlerini andırdığı için ona Tekstil Kapı adı verilmiş. Kapının orta yerindeki lale motifleri Allah’ın birliğini fısıldarken, sağdaki Çift Başlı Kartal güç ve asaletin simgesi ve soldaki başı eğik Şahin Mengüceklerin Selçuklu’ya bağlılığı sembolize ediyor. 

Ancak bu kapının en çarpıcı yönü: Gölge Oyunu! İkindi vakti, güneşin açısı değiştiğinde, ışık ve gölge müthiş bir ustalıkla birleşiyor ve kapının üzerine namaza duran bir insan silueti düşüyor. Bu “sciography” (gölge yazımı) tekniği, 13.yy’da bir mimarın mühendislik dehasını ortaya koyuyor.

Aslında bu gölge oyunu yıllarca farkına varılmamış. Bir turist 2005 yılında fotoğraflayınca bu gölgeyi, bu mühendislik harikası ortaya çıkmış. Biz bu inanılmaz görüntüyü fotoğraflayabilen şanslılar arasında yerimizi aldık. Bu kareyi görüntüleyecek zamanı  yakalamadan ayrılmamalısınız diye vurgulamalıyım.

Cennet Kapısı: Yaşam ve Sonsuzluk

Caminin kuzey cephesindeki Cennet Kapısı kompleksin en görkemlisi. Barok tarzını andıran kapıda hayat ğğacı, sonsuzluk rozetleri ve bereket motifleriyle cennet simgelenirken, alt kısımdaki ateşler üzerindeki sade kazanlar cehennemi hatırlatıyor. Motifsiz ve “boş” bırakılan kazan figürleri ile cehennemin boş kalması umudu simgelenmiş. Bu sembolizm düşündürüyor insanı.

Darüşşifa Taç Kapısı: Şifanın Kapısı

Cami ve Darüşşifa’nın bir arada olması ile ortaya konan sosyal işlevi bu kompleksi eşsiz kılıyor.  Darüşşifanın kapısı da cami kapıları kadar ihtişamlı. Burada Selçuklunun sembolü beşgen ve sekizgen yıldızların yanı sıra, dikkatli bakarsanız hilal ve yıldız motiflerini de görebilirsiniz. Burası, inanç farkı gözetmeksizin herkese şifa dağıtan bir merkezdi. 

Bu arada Darüşşifa kapısında kadın ve erkek figürleri olduğu, ancak 19.yy’da tahrip edildiği için yüzlerinin seçilemediği belirtilmekte. Kadın figürün Selçuklu dönemine ait örme saçları olduğu düşünülmektedir.

Bu muhteşem eser UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne Türkiye’den giren ilk mimari eser olma onurunu taşıyor. Bu ayrıcalığın nedenlerine gelince;

1. Eşsiz taş işçiliği ve yüksek kabartma tekniği
  • Yapıda kullanılan üç boyutlu, yüksek kabartma tekniği ile işlenmiş, danteli andıran taş oymacılığı dünyada benzeri olmayan bir sanatsal değer taşıyor. Bu incelikli işçilik, anıtsal kapıları adeta birer heykel sanatına dönüştürüyor.
  • İlk bakışta simetrik gibi dursa de birbirini tekrarlamayan binlerce motifin kullanılması, dönemin Türk-İslam sanatındaki simetri anlayışını yıkan özgün bir estetik sunuyor.

2. Mimari ve fonksiyonel özgünlük
  • Cami ve darüşşifa işlevini tek bir kompleks içinde barındırılması, mimari ve sosyal açıdan dönemi için nadir örnektir. 
  •  Mengücekli Beyliği dönemine ait, Anadolu Selçuklu mimarisinin etkilerini taşıyan en nadide ve anıtsal eserlerden biri olması.
3. Bilimsel ve sanatsal deha: gölge oyunları 
  • Batı Kapısı’nda görülen ve güneş ışınlarının açısına bağlı olarak namaz kılan insan silueti ortaya çıkaran gölge oyunları, mimarlık tarihinde bilim ve sanatın çarpıcı birleşimi olarak kabul edilir.

Bu benzersiz özelliklerin bütünü, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’nın “üstün evrensel değere” sahip olduğunu kanıtlamış ve 1985 yılında Türkiye’den UNESCO Dünya Mirasları Listesi’ne giren ilk mimari eser olmasını sağlamıştır.

En İyi Ziyaret Zamanı: Batı Kapısı’ndaki gölge siluetini görmek için ikindi vakti idealdir.

Nasıl Gidilir: Sivas merkezine yaklaşık 180 km mesafede bulunuyor. Sivas Havalimanı’ndan yaklaşık 2 saatlik bir araç yolculuğu ile ulaşabilirsiniz. Erzincan veya Malatya üzerinden de havayolu ile ulaşım mümkündür.

Son Söz

Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, taşa fısıldanan bir destan. Sadece taş bir yapının ötesinde tarihin, sanatın, matematiğin, astronominin, maneviyatın, inancın ve insani değerlerin iç içe geçtiği taşın dile geldiği bir şaheser.

“Anadolu’nun Elhamra’sı” unvanını sonuna kadar hak eden bu şaheseri görünce mimari mirasımızın zenginliğini bir kez daha anlayacaksınız. Anadolu’ya vurgun gezginlerin yollarını Divriği’den geçirmelerini, bu  başyapıtı görmelerini söyleyerek bitirmeliyim yazımı.

Aki Matsuri: Japonya’da Sonbaharın En Renkli Festivali

Aki-Matsuri

Japonya’da yılın her mevsim ayrı bir festivalle kutlanır. Biz burada mevsimleri sadece takvimden değil, sokaklardan, insanların heyecanından ve festival seslerinden anlarız. Baharın gelmesiyle kiraz ağaçları çiçek açtığında olduğu gibi, sonbaharın gelişi de büyük bir şenlik havası taşır. Sonbahar geldiğinde, ülkenin dört bir yanında aynı heyecan başlar: Aki Matsuri, yani Sonbahar Festivali zamanı!

Benim yaşadığım Osaka’da bu dönem gerçekten bambaşka bir atmosfer yaratır. Sokaklarda rengarenk fenerler, davul sesleri, çocuk kahkahaları… Her yıl o heyecanı yeniden yaşarım. Bu yazım ile sizinle bu heyecanı paylaşmak isterim.

Tanrılara Şükran, Toprağa Saygı

“Aki” Japonca’da sonbahar, “Matsuri” ise festival anlamına gelir. Bu törenler, Japonya’nın kadim dini olan Şintoizm’le yakından bağlantılıdır. Bizim için bu, sadece bir kutlama değil; tanrılara (kami) pirinç hasadı için şükretmenin, doğaya minnettarlığımızı göstermenin bir yoludur. Festivalde  sonbaharın gelişi ve pirinç hasatı şarkılarla, dualarla, her yaştan mahalle halkının katılımıyla hep birlikte kutlanır.

Pirinç Japonya’nın tarih boyunca en önemli besin kaynağı olmuştur. İlkbaharda tarlalara ektiğimiz çeltik, yazın güneşle dolup olgunlaşır, sonbaharda ise bereketli bir hasatla toplanır. Hasat biter bitmez, köylerde ve şehirlerde taiko (Japon davulu) sesleri yankılanmaya başlar — o tanıdık ritim: “do-don-ga-don!” Bu ses, festivalin yaklaştığını müjdeler.

Yaguralar, Fenerler ve Birlik

Osaka’da bizim yaşadığımız mahallede kutlamalar özellikle renklidir. Her mahallenin kendi yagurası (ahşaptan yapılmış, tekerlekli tapınak maketi) vardır. İki dev tekerlekli, yaklaşık iki ton ağırlığındaki yaguralar, festival zamanı o güne özel şarkılar söylenerek kalın urganlarla çekilir. Yaguralar çocuk, büyük her yaştan kişilerin elbirliği ile Sinturizm tapınağına taşınır. Bu süreçte sokaklarda yankılanan “Wasshoi! Wasshoi!” sesleri, hem ritim hem de birlik duygusunu taşır.

Hazırlıklar yaklaşık bir ay önceden başlar. Mahallede herkesin görevi bellidir: kimisi süslemelerle ilgilenir, kimisi bağış toplar, kimisi çocuklara flüt melodilerini öğretir. Gençler davul çalma provaları yapar. Tüm festival tamamen gönüllülük esasına dayanır. Gelirler bağışlarla karşılanır; iş yerleri, aileler, hatta küçük dükkan sahipleri katkıda bulunur. Her semtin “halk evi” panosunda bağış yapanların isimlerini görmek, kimin ne kadar emek verdiğini hatırlatır.

Çocukların Günü

Üç gün süren festivalin ilk günü çocuklara aittir. 

Büyüklerin gözetiminde minik eller yagurayı çeker; anne babalar, büyükanneler, dedeler onları izler, fotoğraf çeker, tezahüratlar yapar. Akşam olunca semtin sokakları kağıt fenerlerle (chōchin) ışıl ışıl olur. O gece şehirdeki tüm yaguralar fener alayıyla bir araya gelir. Trafik biraz karışır ama kimse bundan şikayet etmez; çünkü o anlarda şehir gerçekten “yaşıyor” gibi hissedilir.

Tapınakta Buluşma

İkinci gün her semtin yağuraları tapınağa götürülür. Tapınağın merdivenlerinden yaguranın çıkarılışı, en heyecanlı anlardandır. Halk kendi semtinin yagurası merdivenleri tırmanırken alkışlarla destek olur. Tapınak alanı çocukların kahkahaları, sokak yiyeceklerinin kokusu ve davul sesleriyle dolar.

Geçmişte bu günlerde kadınlar geleneksel kimonolarını giyerlermiş; şimdi eskisi kadar yaygın olmasa da, genç kızların özenle örgülü saçları hâlâ o geleneğin bir parçasıdır.

Mikoshi Günü

Üçüncü gün en kutsal ve en heyecanlı gündür: Mikoshi Günü.

Bu defa yaguralardan daha küçük ama kutsal sayılan mikoshiler — yani tanrının ruhunu taşıyan minyatür tapınaklar — genç erkeklerin omuzlarında denize taşınır. İnanca göre, tanrının ruhu denizde yıkanarak kötülüklerden arınır.

Bu yıl mikoshiyi denize taşıma sırası bizim mahallemizdeydi. Gençler sulara yarı beline kadar girip, coşku içinde şarkılar söylediler, dans ettiler. Herkesin yüzünde aynı duygu vardı: hem gurur, hem huzur.

Aki-Matsuri

Tapınak rahibi de törende hazır bulunur. Eskiden ata binip mikoshiye eşlik edermiş; günümüzde ise bu geleneği rahip, takım elbisesini giyerek arabası ile gitmek şeklinde gerçekleştirmektedir. Gelenekler şekil değiştiriyor ama anlamı hâlâ aynı: saygı, şükran, birlik.

Bayram Sofrasında Huzur

Festivalin sonunda yaguralar, tapınakta özel odalara kaldırılır; bir yıl boyunca orada dinlenirler. Biz de ailece eve döner, o güne özel hazırladığımız suşilerimizi yeriz. Sofrada herkesin yüzünde tatlı bir yorgunluk, içimizi derin bir huzur kaplar.

Aki Matsuri, bana her yıl şunu hatırlatıyor:

Bu ülkenin gücü, sadece teknolojisinde ya da düzeninde değil, insanların bir araya gelip ortak bir ruhu yaşatmasında.

Çocuklar, gençler, yaşlılar… hepimiz aynı ritimde, aynı “Wasshoi” sesinde buluşuyoruz.

Ve belki de Japonya’nın en güzel yanı bu: geçmişle bugün el ele, aynı festivalde dans ediyor.

Yazımızın başında Japonya’da mevsim değişikliklerinin festivallerle kutlandığını belirtmiştik. Blogda Japonya Günlükleri yazı serimizde İlkbahar Festivallerini anlatan yazılarımızı okuyabilirsiniz.

Japonya’da Sakura Kiraz Çiçekleri İle Bahar

Japonya’da Baharın Müjdecisi Ume Çiçekleri

Yeşilyurt Gezi Rehberi: Efsane Dağın Eteğinde Bir Köy

İçimden Geçen Köy

“Gezginim Gezgin” gezi bloğuna yazan biri normalde gezdikçe gezdiği bir yerleri yazar. Benim de bu tür yazılarım bu sitede bir süredir yayında. Ancak ‘Yeşilyurt köyü Gezi Rehberi’ sitenin ruhuna ve amacından farklı bir yazı olacak; çünkü bu yazıda gezdikçe gezdiğim bir yeri değil, uzun yıllardır kaldığım, evim olan bir yeri yazacağım. Bu köy beni ve ailemi, ilk gördüğümüz 1997 yılından beri gönül verdiğim bir köy.

Bugünkü adı: Yeşilyurt, geçmişteki adı: Büyük Çetmi. Yeri: Edremit Körfezi’nin kuzey yakası ve İda (Kaz) Dağları’nın yamacı.

Bu yazıda tarafsız olmam mümkün değil, çünkü “içimden geçen köy” diye başlık atmışım, daha ne diyeyim… Sevgili okuyucu yazımı bu uyarıya göre okumanız gerekiyor demek ki!

Yesilyurt

Yeşilyurt köyü 1453 yılı sonrası oluşmuş, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fetheden donanmasını inşa eden Çepni boyundan yörüklerin yerleşip kökleştiği bir köy. Sonraki yüzyıllarda Osmanlı tebaasındaki Rumlar da köyümüze yerleşmiş ve taa mübadele zamanına kadar kardeşçe yaşamışlar. 1924 mübadelesinde köyümüzün yarısı Midilli’ye göçmek zorunda kalmış, ama Yunan anakara ve adalarından köye göç eden olmamış, çünkü oralardan gelenler, o zamanlar neredeyse adı bile olmayan Küçükkuyu’da yerleşimleri sağlanmıştır. 

Cumhuriyetimizin kuruluş yılları ve sonrasında köyümüz özellikli konumunu korumuş, içinden geçen Çanakkale-İzmir yolu, ilkokulun varlığı, halkının modern hayata uyumluluğu (Köy meydanında her 29 Ekim’de Cumhuriyet Baloları yapılır ve tüm köy halkı ile etraftan insanlar katılırmış) ile hep örnek bir köy olmuş. Ama yıllar geçip yolun köy dışına alınması ve halkın evini toprağını satıp deniz kıyısına, Küçükkuyu’ya yerleşmeye başlaması ile birlikte ivmesini kaybetmeye başlamış ve nüfus Küçükkuyu’da yoğunlaşmış. 1960’lı yıllarda oluşan bu durum köyün sosyal hayatını, doğal olarak olumsuz etkilese de yirmi yıl kadar süren gerileme döneminde bile köyümüz karakteristik özelliklerini korumuş, köklü bir sosyal yapıya sahip olmanın avantajı ile Küçükkuyu dışında göç vermemiş. Zeytin ve türev ürünlerine, mandıra ürünlerine ve doğada doğal olarak bulunan tarımsal bitkilere bağlı ürünlere dayalı ekonomisini korumuş. Sonra 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren farklı bir gelişme ortaya çıkmış ve büyük şehir insanları bu güzel köyü fark etmiş ve mülk satın alarak buraya yerleşmeye başlamışlar. Ben ve ailem de bu insanlardanız ve biraz gecikme ile 1997 yılı başından bu yana evimiz ve hayatımızın rengi Yeşilyurt Köyü olmakta.

Yukarıda kısaca vermeye çalıştığım yaklaşık 600 senelik geçmişi olan bir yerin insanlarının köklü bir yaşam biçimi ve gelenekleri olduğunu tahmin etmek hiç zor değil. Köyümüzün halkı köyüne bağlıdır, göç neredeyse yoktur, göç eden de birkaç kilometre yakındaki Küçükkuyu’ya göç eder. Mimari doku tamamen Kuzey Ege stilidir, kalın taş ve kayrak denen ve Kaz Dağları’nda bol bulunan ince katmanlı taş ev yapımında en çok kullanılan malzemelerdir. Son yıllarda kalın taş daha az bulunabildiği ve pahalı hale geldiği için bazı evler normal yöntemler ile kabası inşa edilip sonra dışarıdan kayrak taşı kaplanarak görünümü aynen korunmaktadır. Nasıl yapılırsa yapılsın, her ev “hatıl” atılarak yapılır. Hatıl taş binaların deprem sırasında esnemesini sağlayan bir metre uzunluğundaki tahta parçasıdır ve küçük aralıklarla taşların arasına konulur. Hem çok eski bir korunma tekniği, hem de estetik görüntü olarak çok güzel görünür. Bunlardan başka, eski tuğla da köy mimarisinin çok belirgin ögelerinden biridir.

Yesilyurt

Köyde düğün, sünnet, doğum, cenaze ve askere uğurlama gibi özel durumlar mutlaka tüm halkın yanı sıra köyde bulunan ziyaretçilerin katılımı ile gerçekleştirilir. Cenazelerin üç, yedi ve kırkıncı günlerinde “hayır” niyetiyle köy meydanında yemek verilir, ya da lokma veya pişi ikram edilir. Düğünler ise tam bir festivaldir. Köyün her bireyi katıldığı gibi gelen her ziyaretçi de düğüne dahil edilir, ikramlar yapılır. Bu anlamda, Ege Denizi’ndeki Yunan adaları ile görünüm aynıdır. Şansınız varsa böyle bir düğüne yaz günlerinde denk gelirseniz çok ilginç bir deneyim yaşamanız garantidir. Komşumun kızı evlendiğinde üç gün, üç gece aynı tempo düğünü bizzat yaşamışlığım vardır. Köyde Ramazan aylarında mutlaka herkese açık bir iftar yemeği meydanda kurulan açık hava sofrasında verilir.

Kaz Dağları’nın yamaçlarına kurulu olduğu için Yeşilyurt Köyü eğimli bir alana yayılmıştır, düzlük bulmak pek kolay değildir. Hatta birçok ev taraça gibi birbirinin çatısını görecek ve manzarayı engellemeyecek şekilde inşa edilmiştir. En alttaki ev ile en tepedeki ev arasında yüz metre civarı yükseklik farkı vardır. Köy dağın iki yamacı arasındaki eğimli vadide kurulu olduğu için, dağların zeytin ve çam başta olmak üzere doğal yeşilliği çok hoş bir görüntü verir. Bu nedenle, hakikaten adı gibi, yemyeşil bir yurt köşesidir.

Denize ulaşmak ise çok kolaydır, birkaç kilometrelik araba yolculuğu ile yüzmek için de, yemek ve eğlenmek için de Kuzey Ege’nin mavi suları emrinizdedir.

Yesilyurt

Köye Küçükkuyu-Ayvacık karayolunun 4.kilometresinden ayrılan ve bir dakika süren kısa bir bağlantı yolu ile ulaşılır. Bu yol sizi doğrudan meydana getirecektir. Arabanızı meydana veya ücretsiz otoparka bırakabilirsiniz. Meydandaki açık Köy Kahvesi temiz ve ferahtır, özellikle tamamen doğal bitki çayları ve mevsiminde karadut ile koruk gibi doğal meyve suları denenmeye değer.

Yine Meydandaki asırlık cami iç ve dış mimari olarak farklı bir camidir, ben içindeki özenli ağaç işleri ile boyalarına hayranım, gelen misafirlerimi de mutlaka oraya götürürüm.

Eski Taş Mektep ise artık okul işlevini görmemekte, yerine film ve dizilere doğal set görevi görmektedir.

Köyün ara sokakları, buralardaki evler ve ev kapıları ile avluları birbirinden şirindir. Yokuş aşağı ve yukarı gezmeye çalışın, beğeneceğinizden eminim.

Kısa ziyaretlerde fark etmeyebilirsiniz ama bir iki gün bile kaldığınızda bol oksijen ve temiz havanın beden ve ruh sağlığınıza çok iyi geleceğini söyleyebilirim. Bizim bir gecekalmak için bile İstanbul’dan gidip geldiğimiz çok olmuştur. 

Nerede Kalınır?

Köyün içinde son yirmi yılda çok kaliteli ve özel oteller yapıldı. Bunların arasında Manici Kasrı, Nadas, Casa Mila, Taş Konak, Kariye Otel-Müze (içinde Kültür Bakanlığı belgeli harika bir teknoloji müzesi var) sayılabilir. Bu otel fiyatları yörenin normal fiyatlarının biraz üzerindedir ama özel ve kaliteli bir deneyim olacağından emin olabilirsiniz. Pansiyon olarak ise Sardunya, Erguvanlı Ev ve Sahaf ilk aklıma gelenlerden. Üçü de normal rakamlara kalanı mutlu edecek yerlerdir.

Nerede Yenir?

Eğer zarif bir akşam yemeği beklentisindeyseniz Manici Kasrı’nın mutfağı yaz ve kış size mükemmel lezzetler sunacaktır. Mutfak sanatlarında uzman personelin ve yılların tecrübesine dayanan işletmeciliğin kollarına kendinizi bırakın, yemekler ve uyumlu içkilerle başka bir üst boyuta geçmeniz garantidir.

Nadas Otel’in restoranı gerçek anlamda gastro tutkunlarını kendine hayran bırakacak lezzetler sunar. Yılın bazı günlerinde hem yöreden, hem de uluslararası mutfaklardan birçok ünlü şefin önderliğinde çok farklı lezzetler tadılabilir.  Aynı zamanda barındaki kokteyller yenilikçi ve yörenin bitkisel zenginliklerini meraklılarına sunar. Köy meydanında Nadas otele ait Nadas Fırın da adından anlaşılacağı gibi hamur işi lezzetlerinin yanı sıra yeni nesil değişik kahveleri de menüsünde bulundurur.

Casa Mila Otel’in restoranı, Trattoria Leo, Kuzey Ege bölgesinin Toscanası olabilecek derece İtalyan lezzetleri sunar. İtalyan mutfağının özel tabaklarını mükemmel şarap kavı eşliğinde tatmak mümkündür. Özellikle tremisu tatlı severlere kendisini hayran bırakacak kadar güzel.

Köyün karakteristik ve her ziyaretçiye hitap edecek yerleri Köy Kahvesi (Yeşilyurt Konağı), Kakule Kafe ve Radika Kafe’dir. Hepsini köy meydanında görebilirsiniz. Kahvaltıdan başlayarak akşam yemeğine kadar yerel tatları para/lezzet dengesinde tecrübe edebilirsiniz. Köyümüzün klasik yemekleri Ege mutfağından çok farklı değildir, ot yemekleri, kabak çiçeği dolması, otlu gözlemeler ve hamur işi ürünler yukarıda saydığım yerlerin hepsinde bulunur. Ancak bu mekanlarda sunulan ve başka bir yörede rastlayamayacağınız bir yemekten bahsetmeden edemeyeceğim: Bildiğiniz kıymalı gözlemenin üstüne sımsıcak haldeyken dökülen sarmısaklı yoğurt ve kızdırılmış zeytinyağı/pulbiber/kuru nane/sumak kombinasyonu, yani Manlama kesinlikle vejetaryen veya vegan olmayan herkese hitap edebilecek yerel bir lezzettir.

Farklı Olarak Ne Yenir?

Bunların dışında sadece evlerde bulabileceğiniz çok özel yemekler var (hepsinde yörenin nefis zeytinyağı illa ki olacaktır). Bunlar:

  • Bandırık: İri bulgurun ıslatılıp koruk suyu, nar ekşisi, tuz, taze nane, bulabildiğiniz ot ve bol baharat ile hallenip sıcak suda on dakikada bekletilmiş körpe asma yaprağının bandırılmasıyla yenilen yaz yemeği
  • Bamya kızartması: Cuma günleri kurulan Küçükkuyu pazarında yaz aylarında bulacağınız iri bamyaların on dakika buzlu suda bekletilip teriyaki sos benzeri bir sosa bulanarak zeytinyağında kızartıldığı yaz yemeği
  • Keşkek: Her Anadolu yöresinde güzeldir, nefistir ama buradaki bir başka güzeldir, çünkü has zeytinyağı ile pişirilir. Törenlerin başyemeğidir.
  • Fırında oğlak: İlkbaharın ilk günlerinde, hatta nisanın ortalarına kadar yenmesi tavsiye edilen muhteşem bir lezzettir. Tabii vejetaryen veya vegan değilseniz…
  • Koruk suyunda bebek kabak: Bebek kabakların bütün halde kaynayarak altı kapatılmış suda on dakika bekletildikten sonra verev kesilip taze koruk suyu ve az tuz ile yarım saat kadar buzdolabında çiğ pişirmeye tabi tutulduğu, üzerine lor peyniri konulduğu, ince kıyılmış bol dere otu,baharat, bir diş sarımsak, tuz, zeytinyağı sosu dökülüp, mürdüm eriği, incir veya şeftali ile zenginleştirilen tipik bir yaz yemeği.
  • Güveç: Anadolu’nun her yöresinde yaz ve kış güveç baş yemektir. Burada yapılan güveç de özünde farklı değil. Ama Balıkesir yöresinin kuzularının gerdan kısmını koyup zeytinyağı ve yörenin tereyağı ile lezzet katılan güveç başka bir güzelliktir.
  • Otlu Dondurma: Yörenin kekik, lavanta, melissa, feslegen, zencefil gibi otlarından yapılan sütlü dondurma

Nerede Yürünür?

Yeşilyurt Köyü

Köy dağ yamacında kurulu olduğundan şehir insanları alışkanlığı ile düz yürüme alanı bulmak zor. Ama doğru olan da bu değil zaten, çünkü Kaz Dağları gibi bir cennet var burada. O zaman yürüyüş meraklılarına rotaları çizelim. Köy meydanından yukarı doğru çıkan ana yoldan yürümeye başlıyorsunuz, köyden çıktıktan sonra yokuş yukarı orman yoluna giriyorsunuz, on beş dakika kadar çamların arasında yürüyorsunuz. Sonra bir yol ayrımına geliyorsunuz, sağa dönerseniz ormanın ve dağın içine gidebildiğiniz kadar gidersiniz. Sola dönerseniz yirmi dakika kadar yürüdüğünüzde Küçükkuyu-Ayvacık asfaltını solunuzda göreceksiniz, aradaki patikadan aşağı indiğinizde Aynalı Çeşmeye ve asfalta ulaşacaksınız. Burada bir yirmi dakika asfalt üstünde yürüdüğünüzde yeşillikler ve Edremit Körfezi manzarası ile bir seyir terasına, buralıların deyimi ile “Turistik” e varacaksınız. Bence burada nefis manzarada bir soluklanın. Sonra asfalttan ayrılıp soldaki ara yola girin. Bu yol yöre insanlarınca “Roma Yolu” diye adlandırılır. Zeytinliklerin arasında on beş dakika kadar yürüdüğünüzde köyümüzün alt kısmına ve Manici Kasrı’na ulaşacaksınız. 6.5-7 kilometre arası süren bu yol yürüyüş severlerin favori rotalarından biridir ve yürümesi çok keyifli bir rotadır.

Bu yürüyüşte şimdiye kadar herhangi bir tehlike ile karşılaşmadım ve karşılaşanı duymadım. Ama tedbirli olmakta fayda var, elinizde orta boy bir dal olsun ki buraların dost hayvanları olan sincap, yaban domuzu veya engereklerle karşılaşma durumu olursa kendinizi güvende hissedebilesiniz.

Bu bölgenin son yıllarda çok beğeni ile karşılanan bir etkinliği olan İda Ultra etkinliğinden bahsetmeden sözlerimi bitiremeyeceğim. Aşağıda linkini verdiğim internet sitesinden göreceğiniz üzere, her meraklı için farklı parkurlar var ve en kısa parkur Yeşilyurt ile Adatepe Köyü arasındaki on beş kilometrelik orman ve dağ parkuru. Bu etkinlik her yıl kasım sonu veya aralık başında gerçekleşmektedir.

https://www.idaultra.com/

İçimden Geçen Son Söz

Sözlerime başlarken tarafsız olamayacağımı söylemiştim. Bu nedenle yazdıklarımı iskonto ederek okuyabilirsiniz, bu tüm okuyucuların hakkı. Ben sadece sizlere bu cennet vatanın cennet bir köşesini ve burayı tam bir cennet yapan pırıl pırıl insanları ile kültürünü anlatmaya çalıştım, yani ismi gibi yeşil, yemyeşil olan bir yurt köşesini, yani Yeşilyurt’u…

 

Aizanoi Antik Kenti: Zeus Tapınağı’nda Geçmişe Yolculuk

aizanoi

Aizanoi Antik Kenti, dünyanın en iyi korunmuş Zeus Tapınağı, dünyanın ilk borsa yapısı ve birbiri ile bağlantılı dünyanın ilk Stadyum- Tiyatro kompleksi ile gezenleri geçmiş yolculuğuna çıkarıyor adeta… Antik kenti gezerken, her adımınızda dipten gelen taş seslerini, gladyatörleri izleyenlerin çığlıklarını, rahiplerin ilahi seslerini, alışveriş yapan kalabalıkların gürültüsünü ve sütunlu yoldan geçen atların ayak seslerini duyuyorsunuz sanki…

Kütahya’nın şehir merkezine 58 km uzaklıktaki Çavdarhisar İlçesinde bulunan bu antik kentteki ilk kazılar 1926 yılında, ikinci kazılar ise 1970 yılında başlamış. 1970 yılında yaşanan Gediz depremi sonrasında yıkılan okul, cami gibi yapılar yenilenmek istenirken, temel kazılarında büyük taş bloklar ve antik şehrin kalıntıları bulunmuş.

Aizanoi Antik Kenti en parlak dönemini M.S. 2. yy’da yaşamış, büyük imar faaliyetleri görmüş ve bu dönemde birçok yapı inşa edilmiş. Erken Bizans döneminde piskoposluk merkezi iken, 7. Yüzyıldan itibaren bu önemini yitirmiş. Tapınak düzlüğü Orta Çağ’da bir hisara dönüştürülmüş. Selçuklular döneminde Çavdar Tatarları tarafından üs olarak kullanılmasından dolayı buraya Çavdarhisar adı verilmiş.

Efes, Side ve Bergama’da bulunan antik kentler ile çağdaş olan Aizanoi’de ikisi sağlam kalmış 5 köprü, Zeus Tapınağı, 15.000 kişi kapasiteli tiyatro, tiyatroya bitişik nizamda yapılmış 13.500 kişilik stadyum, 2 hamam, ticaret borsa binası, sütunlu cadde, 2 agora, nekropoller, mezar taşları, su yolları ve kapı yapıları bulunmakta.

Macellum

aizanoi

1970 yılındaki Gediz depremi sonrası, üzerinde bulunan caminin yıkılması sonucu ortaya çıkan yapı, M.S. 2.yy’da yapılmış ve bugün dünyanın en eski borsası olduğu söylenen, çoğunlukla gıda satışı yapıldığı tahmin edilen bir pazar yapısı. Yuvarlak biçimli yapının duvarlarında Latince ve Grekçe yazıtlar bulunuyor. Bu yazıtlarda satılan malların fiyatlarına ilişkin açıklamalara yer verilmiş ve tavan fiyatlar belirlenmiş. Örneğin bir yazıtta, 16-40 yaşlarındaki bir erkek kölenin iki eşeğin fiyatına, üç erkek kölenin bir atın fiyatına eşdeğer olduğu belirtilmiş.

M.S. 301 yılında Roma İmparatoru Diocletianus tarafından ilan edilmiş “tavan fiyat kararnamesi”nin bir kopyası Macellum binasının kenar duvarlarına yazılmış. Bu kararnamede, “insanların aç gözlülüğü ve aşırı hırsı nedeniyle devletin içinde ekonomik huzurun kalmadığı ve bu nedenle İmparatorun bu fermanı yayınlamak zorunda kaldığı” belirtilerek, imparatorlukta fiyat dengelemesine gidildiği bildirilmiş.

Bana ilginç geldiği için yazıtta yer alan bazı ücret ve fiyatları aşağıda sizinle paylaşmak istedim:

Avukat ya da hukukçu: Şikayet başına 250 Denarii

Saray muhafızı: Yıllık 5.500 Denarii

Öğretmen: Öğrenci başına 50 Denarii

Bilim adamı: Aylık 50 Denarii

Mimarlık öğretmeni: Öğrenci başına 100 Denarii

Veteriner: Hayvan başına 20 Denari

Heykeltıraş: Günlük 70 Dinarii

Tarım işçisi: Günlük 25 Dinarii

Balık: 453 gr. 24 Dinarii

Liste böyle uzayıp gidiyor. Bu liste hem dönemin ticaret trafiği hakkında, hem de imparatorluğun sosyo-ekonomik yapısı hakkında fikir vermekte. Mesleklere verilen önem de ücretlere yansıtılmış.

Sütunlu Cadde

aizanoiBorsa yapısının arka tarafında, M.S. 400 yıllarına tarihlenen bir sütunlu cadde bulunuyor. Ana cadde tapınaktan başlıyormuş geçmişte… Savaş dönüşü askerlerin ganimetler ile halkı selamladığı dört kilometrelik bu yürüyüş yolundaki sütunların, daha önceki dönemlere ait antik yapılardan sökülerek buraya getirildiği tahmin ediliyor.

Yolun kenarlarındaki duvarlarda, oyma desenleri olan taşlar dizilmiş. Yürüyüş yolunda yerde ceylan kabartması olan bir taş bulunuyor. Bu taşın bir Artemis Tapınağından getirilmiş olduğu tahmin ediliyor.

Bu taşı yolun zeminine yerleştirerek Romalılar, “Artemis, artık önemli değilsin, senin sembolünü ayaklar altına alıyoruz” demek istemişler.

Bu alandan ayrılıp, köyün içine doğru yürümeye başladığınızda Kocaçay (Penkalas) üzerinde yer alan, antik çağda iki yakayı birbirine bağlayan köprüleri görüyorsunuz. Günümüze iki tanesi ulaşan bu köprüler antik çağda beş tane imiş; birisi yayalar için yapılmış ahşap köprü, diğer dördü ise kemerli taş köprü imiş.

Köprünün korkuluk kaidesi üzerindeki yazıttan, köprünün açılış töreninin M.S. 157 yılında yapıldığı bilgisine ulaşılıyormuş. Kentin zenginlerinden birisi olan Marcus Ulpius Appuleius Eurykles’in Roma’dan dönerken denizde geçirdiği kaza sonrasında yaptırdığı bir adak olduğundan söz ediliyormuş. Kabartmalarda deniz canlıları ve gemi kabartması betimlenmiş.

aizanoi

Köprülerden sonra, köy evlerinin arasından yürürken, karşıdaki tepeden Zeus Tapınağı tüm heybeti ile görünmeye başlıyor. Günümüzdeki köy yaşamı ile antik çağ kalıntıları öylesine içli dışlı ki, kafanızda zaman kavramı karışmaya başlıyor.

Zeus Tapınağı

Yapımına M.S. 92 yılında Roma İmparatoru Domitianus (M.S. 81-96) döneminde başlanmış ve İmparator Hadrianus (M.S. 117-138) döneminde devam etmiş. Tapınak Anadolu’daki antik çağ yapıları arasında ilk şeklini koruyarak günümüze ulaşmış nadir örneklerden biri…

Tapınak pronaos, naos, opistodomos ve tapınağın alt kısmındaki tonozlu bir bölümden oluşuyor.

Mermerden yapılmış tapınağın kısa yanlarında 8, uzun yanlarında 15 İon sütunu bulunuyor. Yapının oturduğu alan ise 53 x 35 metre. Sütunlar yekpare taştan yapılmış ve boyları 9,3 metre. Yapının, bu planı ile Anadolu’da çok yaygın kullanımı olmayan mimari özellikler gösterdiği belirtiliyor.

Tapınağın yapımı için gerekli harcamalar, geniş tapınak arazilerinin kiraya verilmesi ile sağlanmış. Tapınak toprağını kiralayanlar uzun yıllar para ödemeye direnmiş. Ancak İmparator Hadrianus’un kararı ile paralar ödenince, yeni tapınak inşaatına başlanmış. Tapınağın yazıtlarının kesme taşlarının üzerinde, sonraki dönemlere ait savaş sahneleri, günlük hayata dair sahneleri gösteren çizimler de bulunmakta.

Bu çizimlerin 13.yy’da tapınağın çevresine yerleşen Çavdarlar’ın yaşamlarından sahneleri betimlediği düşünülmekte.

Son yıllarda yapılan araştırmalarda, tapınak çevresinde Erken Bronz Çağı II’ye (M.Ö. 2800-2500) tarihlendirilen seramik parçaları da bulunmuş.

aizanoi

Tapınağın bulunduğu alana girdiğinizde mangala oyunu oynanan taşı görüyorsunuz. İç içe geçen kareler üzerine taşlar yerleştirilerek oynanan bu oyun iki kişi ile oynanıyormuş. İki tarafa verilen belirli sayıdaki taşları, kurallar çerçevesinde yer değiştirerek maksimum sayıdaki taşa sahip olma oyunu, dokuz taş gibi dünyanın en eski oyunlarından biri imiş.

Tapınak etrafına dizilmiş onlarca mezar stelini (tek parça taştan yapılmış ve üzerinde oyma desenler bulunan mezar taşı) görüyorsunuz. Üzerlerinde bulunan her sembol ayrı bir anlam taşıyor ve ölenin statüsüne ilişkin bilgiler veriyormuş.

Zeus Tapınağı’nın hemen önünde bulunan Kibele heykelinin deprem ile yer değiştirdiği aslında tapınak sütunlarının üzerinde yer alan alınlık olduğu tahmin ediliyor.

Tapınağın alt bölümünün ise mimari olarak dünyada tam bir benzeri olmadığı belirtilen bir bölüm var. Kilitleme tonozlama metoduyla inşa edilen alt bölüm, orijinal haliyle günümüze kadar gelmeyi başarmış.

Tanrılara sunulan hediye ve sunakların saklandığı depo, tapınağın kehanet odası, Anadolu’nun toprak ve bereket tanrıçası Kibele’nin kült yeri olarak kullanılmış. 1855 yıldır ayakta kalmayı başarmış ve tapınak inşa edildiği günden bu yana bölgede yaşayan insanların izlerini üzerinde barındırıyor.

Bu bölüm o kadar ilginç ve etkileyici ki, sadece burayı görmek için bile gitmeye değer Aizanoi’ye… Alt kata sonradan yapılmış bir asma merdiven ile iniliyor. Orijinal halinde merdiven yokmuş. Sadece rahiplerin inebildiği bu bölüme geçici olarak tahta bir merdiven uzatılıyormuş; rahipler indikten sonra merdiven yukarı çekiliyormuş.

Tapınak rahiplerinin kehanette bulunmak için indiği ve tapınağa sunulan hediyelerin saklandığı bölüm ve içeriye dizilmiş mezar stelleri de aydınlatılmış.

Kapalı bir mekanda ve neredeyse toprak seviyesinin altında olmamıza rağmen bunalma veya daralma olmaksızın, tuhaf bir ferahlama ve huzur hissettim bu mekanda. Merdiven basamaklarına oturup gözlerimi kapadım; rahiplerin fısıltıları mı, rehberin anlattıkları mı? Ayıramadığım sesler arasında ruhumun arındığını, hafiflediğimi hissettim; sanki dünya bu mekanın dışında gibi geldi bana…

Tiyatro – Stadyum

aizanoi

Aizanoi antik kentindeki stadyum-tiyatro kompleksinin dünyada başka bir benzeri yokmuş. M.S.  2. ve 3.yy’da inşa edilen komplekste, 13.500 kişi kapasiteli stadyum ve 15.000 kişi kapasiteli tiyatro iki ana kapıyla birbirine bağlanmış. Bu dünyada benzeri olmayan ilk ve tek kombinasyonmuş.

200 metre uzunluğunda 50 metre genişliğinde olan stadyum, bir tepenin içi oyularak, yamaçlara da tribünlerin yerleştirilmesiyle inşa edilmiş. Antik dönemde her dört yılda bir şehir olimpiyatları düzenlenir ve şehir olimpiyatlarında şampiyon olan sporcular kenti temsil etmesi için Atina’ya gönderilirmiş. Stadyum giriş kapısının hemen doğu kısmındaki onur kürsüsüne, şampiyon olan sporcuların isimleri yazılırmış.

Yapının orijinali bir arena yapısı şeklinde. O dönem arenalarda üç çeşit spor yapılırmış. Bu spor gösterileri, gladyatör–gladyatör, gladyatör–suçlu, gladyatör–yabani hayvan mücadelesi şeklinde olup, birinin diğerini öldürmesi ile sonuçlanana kadar devam ediyormuş.

Tiyatro, 15.000 kişi kapasiteli ve klasik bir Grek tiyatrosu şeklinde. Üç ana kapıdan tiyatroya girişler sağlanıyormuş. Tiyatro ve stadyumu birbirinden ayıran duvarın yüksekliği 30 metre ve 3 katlı imiş; ancak depremler neticesinde 30 metrelik duvarın sadece 10 metrelik kısmı ayakta kalmayı başarabilmiş.

aizanoi

Güçlü bir akustik sisteme sahip bu tiyatroda, sergilenen oyunların biletleri de taş tabletler şeklinde yapılıyormuş.

Kent nüfusunun 100-120 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Roma şehirlerinde nüfus tahmini tiyatro kapasitesine göre 7 veya 10 ile çarpılarak belirleniyormuş.

Mozaikli Hamam

Tiyatro alanından yürüyerek mozaikli hamama gidiliyor.

Romalılar için en önemli sosyal faaliyetlerden biri hamama gitmekmiş. Kadınların sabah, erkelerin öğleden sonra olmak üzere ayrı ayrı gittikleri söyleniyor.

Romalı mühendisler, hamamlarda ocaktan çıkan sıcak havanın, tabandaki içi boş tuğlalar arasından geçerken tabanı ve üzerindeki mermer plakayı ısıtması temeline dayanan bir ısıtma sistemi kurmuşlar. (Hypocaust Sistemi)

Hamamın tabanında, sağlam kalabilmiş mozaiklerde Satry ve Maenad figürleri seçilebiliyor.

Aizanoi Antik Kenti kalıntılarını gezdikten sonra, köyün içinden ve muhteşem manzarası olan dere kenarından yürüyerek tekrar ilçe merkezine dönüyorsunuz. Burnunuzda doğal yaşamın kokusu, antik kent kalıntılarının görkemli görüntüsü ile antik kent gezinizi tamamladığınızı sanmayın.

Kütahya’da her köşe başında göreceğiniz çeşmelerde, Ulu Cami’nin sütunlarında, şehirdeki neredeyse her yerde Aizanoi antik kentinden gelmiş taşlar ile karşılaşacaksınız.

Kaynakça

Kütahya Kültür ve Turizm Müdürlüğü ”Kütahya Tanıtım Broşürü”

 

Kemaliye (Eğin) Gezi Rehberi: Fırat’ın Kollarında Bir Cennet

Anadolu’nun gizli kalmış hazinelerinden biri Kemaliye… Eski adıyla Eğin, Fırat Nehri kıyısında, yüksek dağların arasına gizlenmiş bir Anadolu kasabası. Sadece bir coğrafi konum değil; Daha yolun başında anlıyoruz burası sıradan bir değil. Doğası, tarihi, kültürü ile başka bir zamana açılıyor kapılar. Dağların ardında, vadiye kurulmuş, her sokağında ayrı bir tarih, her köşesinde ayrı bir hüzün ve ayrı bir heyecan fısıldayan bir rüya…

Kemaliye son yıllarda gezginlerin rotasına girmeye başladı. Kimi doğanın sessizliği, kimi tarihin izlerini, kimi de adrenalin yüklü doğa sporları için çıkıyor yollara.

Benim için bir yolculuktan çok keşif oldu. Geçmişin fısıltıları, doğanın gücünü ve insan azminin ve birlikteliğinin gücünü hissettim.

Bir Destanın Adı: Karanlık Kanyon ve Taş Yol

Kemaliye ilçe merkezine varmadan Karanlık Kanyon’un tepeden etkileyici görüntü ile karşılıyoruz. Dünyanın en derin kanyonları arasında gösterilen bu doğa harikası, insanı kendine hayran bırakacak kadar ihtişamlı, ürpertecek kadar derin. Fırat’ın devasa kayaların arasında usul usul akışını izlemek, tekne turuna çıkıp dev kayalıkların arasında kaybolmak, unutulmaz bir deneyim. Özellikle güneş ışığının kısıtlı girdiği “Karanlık” bölümü, adeta doğanın katedrali gibi. Biz de Kemaliye gezimizde ilk sabah güne tekne turu ile başladık. Ağır akan suyun şırıltısı ile ağır ağır süzüldük kanyonda.

Kanyonun hemen yanı başında ise insan azminin ve dayanışma ruhunun bir anıtı yükseliyor: Taş Yol. 1870’lerde kazma kürekle, insan gücüyle kayaları oyarak başlanan, inşası yıllar süren bir yol. Eğin halkının alın teri ve umuduyla 2002’de tamamlanan 8 kilometrelik tüneller viyadükler arasında bir yolculuk bekliyor bizi. Bu yolda araçla ilerlerken, bir yanda uçurum, diğer yanda devasa kayalar, size sadece heyecan değil, aynı zamanda derin bir saygı hissi uyandırıyor.

Karanlık Kanyon tekne turu ve Taş Yolu safarisi üzerine kıyıdaki kafede kahvenizi içtikten sonra adrenalin sevenleri başka bir sürpriz bekliyor.  Fırat Nehri üzerinde zip line yapmak ister misiniz? Bizim yaşadığımız bu deneyimi kesinlikle öneriyorum.

Tarihin Fısıldadığı Sokaklar: Kemaliye Evleri

Karanlık Kanyon ve Taş Yolu’nda hem sakin hem heyecanlı sabah sonrası sıra Kemaliye merkezinde  yamaca yaslanmış Osmanlı’nın son döneminden kalma, birbirinden güzel cumbalı taş evler ve dut kokulu sokaklarda dolaşmaya geliyor. 

Mavi, yeşil, sarı cepheleri, oymalı kapıları ve her biri sanat eseri olan kapı tokmakları ile bu evler, adeta zamanda yolculuğa çıkarıyor sizi. Bu arada merkezde çok orijinal kapı tokmakları yapan bir dükkan olduğunu da hatırlatayım.

Ali Demirsoy Doğa Tarihi Müzesi

Kemaliye merkezinde sizi şaşırtacak bir müze Doğa Tarihi Müzesi. Erzincan Üniversitesi Hacı Ali Akın Meslek Yüksek Okulu’nun içinde eserlerin sergilendiği bir müze. Doğal varlıklarımızın bilimsel bir müzede sergileniyor.

Prof. Dr. Ali Demirsoy yurtiçinden yurtdışından ve bölgeden topladığı koleksiyonu ile kendi memleketinde bir müze yapmış.

Okulun girişinde Hindistan’dan gelen Ankara Hayvanat Bahçesinde yaşayan ve orada ölen Şeker Fil Mohini’nin  iskeleti karşılıyor. Böcekler, fosiller, mineraller, taşlar ile çok zengin bir koleksiyon geniş bir alanda sergileniyor.

Bir Şiirin Gerçeğe Dönüştüğü Yer: Apçağa Köyü

“Orada bir köy var uzakta / Gitmesek de, görmesek de / O köy bizim köyümüzdür…” Ünlü şairimiz Ahmet Kutsi Tecer, bu unutulmaz dizeleri, babasının köyü olan Apçağa için yazdığı söyleniyor.

Kemaliye’ye 6 km mesafedeki bu şirin köy. Köyün evleri restore edilmiş, Ahmet Kutsi Tecerin Köyün girişindeki anıt, restore edilmiş taş evleri ve muhteşem Fırat manzarası ile Apçağa, fotoğraf severler ve huzur arayanlar için vazgeçilmez bir durak. Apçağa Köyü zengin kültür mirası ve özgün dokusu ile korunmuş köylerden biri.

Köy halkının çabaları ile tarihi evlerden biri Ahmet Kutsi Tecer Kültür Evi olarak düzenlenmiş. Evin giriş katı bir yaşam alanı olarak üst katı ise müze olarak düzenlemiştir. Düşük bir ücret ile evi gezebilirsiniz görmeye değer. 

Hasreti Dizelere Döküldüğü Yol: Mani Yolu

Osmanlı döneminde, ekmek parası için İstanbul’a kasapçılık yapmaya giden Eğinli erkeklerinin Eğin’de kalan eşleri, sevgilileri, anaları onların hasretini manilere dökmüş.

İşte Mani Yolu, bu duyguları günümüze taşıyan dokunaklı bir proje. Dut ağaçlarının gölgelendirdiği, manzaraya hâkim bu yürüyüş yolunda, o dönemden kalma maniler asılı. Okuduğunuz her dize, yüzyıllık bir özlem ve sevda yüklü.

Modern Bir Köy Modeli: Ocak Köyü ve Ali Gürer Müzesi

Kemaliye’ye 40 dakika mesafedeki Ocak Köyü (Hıdır Abdal Sultan Ocağı), Alevi kültürünün önemli bir merkezi.

Burası sıradan bir köy değil; içinde müzesi, kütüphanesi, spor tesisi ve hamamı olan örnek bir yerleşim. Köydeki Ali Gürer Müzesi bölgenin etnografik ve kültürel mirasını sergileyen, kesinlikle görülmesi gereken özel bir müze.

Önceleri Şeyhler köyü olarak bilinen köy için genelde Hıdır Abdal Sultan Ocağı ismi kullanılır. Köy 13. Yüzyılda Hz. Muhammet soyundan gelen seyitlere tanınan Yeşil Sarık Sarma hakkına sahip Hıdır Abdal Sultan görüşünü benimseyen 12 haneyle kurulmuş.  Hz. Ali’nin torunu olan Hıdır Abdal Sultan anısına etkinlikler de düzenlenmektedir.  

Başpınar Vali Recep Yazıcıoğlu Köprüsü: Fırat’ın İki Yakasını Birleştiren Dayanışma Öyküsü

Kemaliye gezimizde Başpınar Köprüsü’nü de görmeden olmaz dedik ve merkeze 25 km uzaklıktaki köprüyü de programımıza aldık. Köprünün destansı bir öyküsü var. Yıllarca Fırat’ı aşmak için 25 köyün halkı sallarla, sandıklarla mücadele ettikten sonra 1957 yılında iki yaka arasındaki ulaşımı sağlayan köprü yapılmış. Ancak Keban Barajı ile köprü sular altında kalınca köylerin Kemaliye ile ulaşımı ortadan kalkar. Halk 30 yıl kadar köprü yapılması için derdini anlatmaya çalışır, bağışlar toplar, projeler hazırlar ancak sonuçlanamaz köprü işi.

1990’larda Erzincan’a gelen vali Recep Yazıcıoğlu köprü sorununa çözüm için halk ile birlikte çözüm arar. Köprünün inşası imece ile yapılır. Köylülerin bağışları, emeği köprünün yapımını sağlar. Devlet, millet imecesi ve valinin emekleri filmlere konu olur. Başpınar Köprüsüne valinin adı verilir.

Tarihten Bugüne Kemaliye

Eğin önce Perslerin sonra Roma ve Bizans egemenliğinde kalmış. Malazgirt Savaşı ile bölge Türklerin eline geçmiş,  Selçukluların Anadolu’ya egemen olmasıyla da Selçuklu topraklarına katılmış. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Kafkasya’dan aileler Eğin’e yerleştirip,  bu ailelerin İstanbul’da et satışını yönetmeleri üzerine bir ferman bulunmaktadır. IV. Murat döneminde odun ve kömür kethüdalığı da Eğin’e verilmiş. Günümüzde büyük şehirlerdeki Eğinliler halen bu geleneği sürdürmektedirler.

Kemaliye adının da bir hikayesi var. 1922 yılına kadar adı Eğin imiş ilçenin. İlçe halkı Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’e telgraf gönderip milli mücadeleye katılmak istediklerini yazmışlar. Atatürk ise ‘siz kemale ermiş kişilersiniz adınız Kemaliye olsun’ diye cevap vermiş. Bu toprakların ruhunu anlatan en güzel cümle bu olsa gerek.

Kemaliye’de Nerede Kalınır? Ne Yenir?

Konaklama için ilçe merkezindeki tarihi taş evlerden dönüştürülmüş butik otelleri tercih edebilirsiniz. Bu otellerde kalmak, Kemaliye ruhunu içinde hissederek yaşamak demektir. Biz otel olarak inşa edilmiş Vadi Kemaliye Oteli’nde kaldık. Vadide, yeşillikler içinde, temiz, yemekleri güzel, personeli çalışkan otel bizi rahat ettirdi.

Lezzet molası vermek ise ayrı bir keyif. Mutlaka Lökhane’ye uğrayıp, dut, ceviz ve baldan yapılan yerel tatlı Lök’ü denemelisiniz. Ardından, yöreye has Eğin Tava’sı, bumbar, sırın, tirit ve keşkek gibi lezzetlerin peşine düşebilirsiniz. Kemaliye’de etlerin lezzeti de meşhurdur. Biz yemeğimiz de Lökhane’nin hemen üstünde güzel bir restoranda yedik.

Ulaşım

Kemaliye’ye en yakın havalimanları Erzincan, Elazığ ve Malatya’dadır. Bu illerden yaklaşık 2.5 – 3 saatlik bir karayolu yolculuğu ile ulaşılabilir. Doğu Ekspresi ile Bağıştaş İstasyonu’na gelip, oradan servislerle de ulaşım mümkün.

  • Ne Zaman Gidilir? İlkbahar (Nisan-Haziran) ve Sonbahar (Eylül-Ekim) mevsimleri, hem hava koşulları hem de doğanın renkleri açısından idealdir.
  • Unutmayın: Kemaliye’de doğa sporları (rafting, kaya tırmanışı, trekking, jeep safari) yapma imkanı da bulunuyor. Macera tutkunları için de bir cennettir.
Son Söz

Kemaliye, hızlı turizmin kalabalığından uzak, “yavaş seyahatin” ve “anın tadını çıkarmanın” en güzel adreslerinden biri. Burada amacınız bir “yapılacaklar listesi”ni tamamlamak değil, ruhunuzu dinlendirmek olmalı. 

Tarihe, doğaya, huzura ve samimi insan hikayelerine ilgi duyan her gezgin, hayatının bir döneminde mutlaka yollarını Kemaliye’ye düşürmeli. Çünkü burası, gitmeseniz de, görmeseniz de, sizin de içinizde bir yerde hep saklı duran o köydür…

St. Petersburg Gezi Rehberi: Sanat, Tarih ve Beyaz Geceler Büyüsü

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza, Çernişevski’nin “Nasıl Yapmalı, Gogol’ün Palto, Çehov’un Vişne Bahçesi, Gonçarov’un Oblomov, Puşkin’in Yüzbaşı’nın Kızı, Tolstoy’un Savaş ve Barış, Turgenyev’in Babalar ve Oğullar, Gorki’nin Ana, Şolohov’un Ve Durgun Akardı Don gibi Rus Edebiyatının klasikleri ile bu yazarların diğer romanları, lise yıllarımdan başlayarak beni biçimlendirdi, etkiledi. Lise ve üniversite öğrencisi olduğum yıllar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin henüz dağılmadığı, gizemini koruduğu ve çoğumuz için büyük merak uyandıran yıllardı. 25 Aralık 1991 tarihinde SSCB Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un istifası Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasını tetiklemiştir. Sovyetler Birliği’ni oluşturan cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmalarıyla on beş yeni devlet kurulmuş, sınırlar açılmıştı. Özellikle Rusya mutlaka gidilmesi gereken, cazibesini hiç yitirmeyen bir ülke olarak yerini aldı benim yaşamımda.

St Petersburg’da düzenlenen bir konferansa konuşmacı olarak davet edilmem muhteşem bir olanak sundu bana. Rus klasiklerinin sayfalarında tanıdığım, zihnimde canlandırdığım St. Petersburg’u, cadde ve sokaklarını, roman kahramanlarının peşine takılarak dolaştığım şehri artık yakından görecektim.

St Petersburg

St.Petersburg, geniş bulvarları, köprüleri, dingin suları ve çarlık mimarisinin örnekleri, okuduğum yazarların oldukça ayrıntılı tasvirleri ve büyüleyici St.Petersburg imgeleri ile gayet tanıdık bir şekilde karşıladı beni. St Petersburg’a ihtişamlı görüntüsünü veren şey şehrin mimari yapısı. Uzun geniş bulvarları, geniş alanları ve parkları, bahçeleri, eşsiz heykelleri, demir parmaklıkları, anıtları ve sarayları ile muhteşem.

42 ada üzerine kurulmuş şehrin hemen her yerinde, şehri sarıp sarmalayan ve şehri ikiye bölen Neva Nehri, onun kolları ve kanalları aklınızı başınızdan alıp götürüyor. Kuşkusuz bunlar üzerindeki çeşit çeşit, irili ufaklı köprüleri (Aniçkov, Aleksandra Nevskogo, Leytenanta Shmidta, Troitsky, Dvortsovyy, Sampsoniyevskiy, Grenaderskiy Volodarskiy köprülerden bazıları) de unutmamak gerek, boşuna Kuzeyin Venedik’i dememişler St. Petersburg’a. 342 köprüden 21’inin kanadı geceleri açılıyor.

Şehir tarihi, kültürel ve mimari önemi nedeniyle UNESCO tarafından Dünya Kültürel Mirası kabul edilerek korumaya alınmış. Şehri gezerken de fark edildiği gibi dünyada tarihini bir bütün olarak koruyan tek şehir olduğu söyleniyor. Bir açık hava müzesi gibi olan St Petersburg’da okuduğunuz Rus Klasiklerini düşünerek, köprüler aracılığıyla kanallar arasında gezmek, sokak müzisyenlerinin bazen hüzünlü, bazen keyifli şarkıların dinlemek ve hatta gizem dolu sokaklarında kaybolmak müthiş bir ayrıcalık.

St.Petersburg Putin’in şehri olan St. Petersburg’da Puşkin, Dostoyevski, Anna Akhmatova ve Rimsky-Korsakov de uzun yıllar yaşamış. Şehirde en çok dikkatimi çeken noktalardan biri çalışma yaşamında kadınların ön planda olması, inşaatlarda sıva yapan, çöp toplayan, toplu taşıma araçlarını kullanan, elinde megafon, bağırarak bot gezisinin anonsunu yapan kadınları görebilirsiniz, kısacası her işi ama her işi yapıyor kadınlar. Ayrıca mağaza müdürlükleri, fabrika genel müdürlükleri, üretim müdürlükleri gibi meslekler için de Rusya’da kadınlar tercih edilmektedir.

St Petersburg

Gece gündüz, sürekli hareketli ve renkli olan St.Petersburg, bu şehir hiç uyumaz mı? sorusunu getiriyor insanın aklına.

“Kahraman kent” unvanına sahip olan St.Petersburg (Leningrad) fazlasıyla hak ediyor bu unvanını, öyle ki film ve kitaplara konu olmuş. Aleksandr Buravsky’nin yönettiği Leningrad Kuşatması (2009) filmi ile Sarah Quigley’in Orkestra Şefi – Leningrad Senfonisi (2015) başlıklı romanı izlemeye ve okumaya değer.

Hitler’in Sovyetler Birliği’ni istila etme planının bir parçası olarak, şimdiki adı St.Petersburg olan Leningrad’ın düşürülmesi amacıyla 8 Eylül 1941’de Leningrad Kuşatması başlamıştır. Şehrin politik ve askeri önemi Nazilerin Sovyetler Birliği’nde ilk olarak buraya girmesine neden olmuş, kuşatma 872 gün sürmüş ve Nazilerin yenilgisiyle 27 Ocak 1944’te sona ermiştir. Naziler kente ve çevre yerleşimlerine ulaşan ikmal hatlarını kestiğinden, kışın sıcaklıklar -35 dereceye kadar düştüğünde, insanlar kaynatılmış deri kayışlardan yapılmış çorbaların yanı sıra atlar, kediler, köpekler, hatta sokakta donmuş cesetlerden alınan insan etiyle beslenirler.

Geçen bir yılın sonunda yani 1942’de şehrin sakinleri tam anlamıyla açlıktan kırılırken, Alman savaş makinelerinin gece gündüz havadan ve karadan dövdüğü şehirde beklenmedik bir şey olur. Rus otoriteleri hiçbir zaman gidişatı kabullenmemiş, cephedeki savunmanın yanı sıra Leningradlıların moralini yükseltmek ve Almanlara meydan okumak için ünlü besteci Şostakoviç’i bir beste yapmakla görevlendirirler. 9 Ağustos 1942’de Sovyet yaylım ateşiyle, Almanların olası engellemelerinin önüne geçmek ve müziğin sesinin duyulması için sessizlik sağlamak amacıyla, askeri kuvvetleri geçici olarak susturulur. Yedinci Senfoni açlıktan neredeyse ölmek üzere olan müzisyenlerden oluşan bir Radyo Orkestrası tarafından seslendirilir. Müziği cephedeki ön hatlara, hem Almanlara hem de Ruslara ulaştırmak için güçlü hoparlörler kullanılır. Mesaj açıktır: Leningrad yaşıyor! Duydunuz mu? Leningrad yaşıyor! Şostakoviç, senfonisiyle Leningrad’ın acısını notalara dökerek, tüm Sovyet halkına dayanma gücü verir. Dünya tarihinin en olağanüstü konseri için o günün seçilmesinin nedeni Hitler’in bu tarihte Leningrad’ı ele geçireceğini ilan etmiş olmasıdır. Savaştan sonra esir alınan Alman subayları senfoniyi duyduklarında kenti asla düşüremeyeceklerini anladıklarını itiraf eder. Bir Alman askeri ise konsere ilişkin “Kahramanların senfonisini dinler gibiydik,” der. Daha fazla bilgiyi Orkestra Şefi: Leningrad Senfonisi kitabında bulabilirsiniz.

Naziler sert Sovyet direnci nedeniyle taarruzlarından sonuç alamamıştır. Dünya tarihinin bu 872 gün süren en kanlı ve korkunç kuşatması yaklaşık bir milyondan fazla sivilin hayatını kaybetmesine neden olmuştur.

St. Petersburg Lenin’in, devrimin zaferini deklare ettiği kent olması dolayısıyla da Rusya tarihinde özel bir öneme sahip. Kentin devrim sonrası Leningrad adını alması da bu yüzden.

Gezelim Görelim

St Petersburg’un temelleri, biz Türklerin “Deli, ” Rusların ise “Büyük” dedikleri Pedro tarafından Neva bataklığının üzerinde 1703 yılında atılmış. Büyük Pedro, Avrupa’yı özellikle Venedik’i gördükten sonra, Rusya’da da Avrupa benzeri bir şehir kurmayı amaçlamış, Avrupa’dan pek çok mimar getirterek şehri inşa ettirmiş. Böylece Avrupa ve Rus sentezi bir birleşimle, St. Petersburg’un güzel ve görkemli bina ve köprüleri ortaya çıkmış. Pedro’nun Rusya’nın taş ustalarını toplayarak, limana gelen her geminin taş getirmesini şart koşarak oluşturduğu ve o dönem herkesi şaşırtan, bir çılgınlık olarak görülen şehir, Rusya’nın kuzey batısında Neva Nehri’nin kollara ayrılarak Fin Körfezi’ne aktığı bataklık bölgede yükselmiş, 200 yıl Çarlık Rusyası’nın başkenti olmuş. Petersburg veya Petrograd olarak anılan kente, Lenin’in .devrimin zaferini bütün dünyaya buradan ilan etmesi ve Lenin’in ağabeyinin burada idam edilmesi nedenleriyle kente 1924 yılında Leningrad ismi verilmiş, SSCB’nin 1991′de parçalanma sürecine girmesiyle, yapılan halk oylamasında kentin adı St. Petersburg’a çevrilmiştir.

St.Petersburg St.Petersburg sınırlı günler içinde gezilecek bir yer değil kuşkusuz. Uzun bir süre, belki de defalarca gitmek gerekir. St Petersburg’da, o kadar çok görülecek ve gezilecek yeri var ki.

Nevsky Bulvarı, Kazan Katedrali, St. Isaac Meydanı ve Katedrali, sayısız suikast teşebbüsünden kurtulduktan sonra kaderine yenik düşen ve bir bombayla hayatını kaybeden II. Aleksander’ın anısına yapılan Yeniden Diriliş Kilisesi, Hermitage Meydanı ve Müzesi, Peterhof Sarayı ve Bahçesi, Vasilyevsky Adası.

Nevksi Bulvarı (Nevsky Prospekt)

St.Petersburg Dört buçuk kilometre uzunluğundaki Nevski Bulvarı’nı özel kılan, her sınıftan insanın bir araya geldiği başlıca yer olması. Nevski Bulvarı, St. Petersburg’un içinden geçen Neva Nehri’nin yakınındadır. Birkaç nehirle de kesişmekte, her kesişme noktasında da köprüler bulunmaktadır. St. Petersburg’un kurulmasından kısa bir süre sonra, Rusya’nın ilk tersanesinin bulunduğu sanayi bölgesini, “Aleksandro-Nevskaya Lavra” Manastırı’yla bağlanmak amacıyla inşa edilir, adını da büyük Rus savaşçı ve Novgorod prensi Aleksandr Nevski anısına yaptırılan bu manastırdan alır.

St.Petersburg Nevski Bulvarı, St. Petersburg’un en eski ve önemli mimari yapılarıyla dolu. İhtişamlı binalar, katedraller, parklar, heykeller var. Nevski’de yer alan birbirinden görkemli yapılarda Alman Georg Johann Mattarnovi ve İsviçre’de doğmuş olan İtalyan Domenico Trezzini gibi dünyaca ünlü mimarların imzası bulunuyor.

Nevski Bulvarı üzerindeki Singer dikiş makinası markası olan Singer şirketinin 1904 yılında yapılan binası görülmeye değer. Başlangıçta Singer makinalarının satıldığı yer olan bina artık farklı bir mekan. Giriş katındaki kitapçıyı gezmeye, birinci katındaki kafede bir şeyler içmeyi unutmayın.

St.Petersburg Hem Bulvar üzerinde hem de bulvara açılan sokaklarda Rus mutfağından olduğu gibi dünya mutfağından restoran ve kafelere rastlayabilirsiniz.

Bulvar üzerindeki muhteşem yapılardan biri kuşkusuz Kazan Katedrali.

Kazan Katedrali

St.Petersburg 1801 – 1811 yılları arasında Türk – Rus Savaşları döneminde yapılan bu Katedral, ismini Tataristan’ın Kazan şehrindeki büyük yangından sonra bulunan ve uğur getirdiğine inanılan Kazan aziz tasvirlerinden (ikon) alır. Katedral, Çar I. Alexandr, Türklerin Rus İmparatorluğu ile baş edemeyeceği bir dev olduğunu kanıtlamak için inşaatı başlatır, inşaat devam ederken Türk-Rus Savaşları, Rusların zaferi ile sonlanır. Bunun üzerine katedralin güney kolonlarının yapılmaması kararı alınır, Yalnızca Nevsky Bulvarı’na bakan kuzey kolonları inşa edilir. Dev sütunları ve ihtişamlı mimarisiyle ortaya çıkan yapı uzun süre katedral olarak kullanılır, Sovyetler Birliği döneminde ise müze haline getirilir.

St Isaac Meydanı ve Katedrali

St.Petersburg

Diğer görülmeye değer bir mekan ise, St. Isaac Meydanı ve Katedrali. Katedral ismini Deli Petro ile aynı günde doğan bir azizden almış. Yapımı kırk yıl süren katedral kırk sekiz sütun üzerine kurulmuş.

Dünyanın en büyük kubbeli yapılarından biri olarak kabul ediliyor. Kubbesinde yüz kilo altın kullanılan katedral; kubbesi, iç ve dış mimarisi, muhteşem tavan süslemeleri, heykelleri ve kapılarıyla gerçekten görülmeye değer.

İlk olarak, 1710 yılında inşa edilir, 1712’de I. Petro ve Katerina bu kilisenin kubbesi altında evlenirler. Daha sonra değişik tarihlerde iki kez yıkılıp yeniden yapılan kilise, şu anki durumuna 1818-1858 yılları arasında kavuşmuş. Katedral, 1937 yılından itibaren müze olarak kullanılmakta. 300 basamaklı kubbesine tırmanarak şehir panoramik olarak izlenebilmektedir.

Yeniden Diriliş Kilisesi / Saçılan Kanlar Kilisesi

St.Petersburg

Griboedov Kanalı’nın kenarında yükselen Yeniden Diriliş Kilisesi, beş kubbesiyle cıvıl cıvıl masal aleminden fırlamış gibi yükseliyor gökyüzüne.

Çar II. Alexander’ın 1881’de uğradığı suikastta ölümcül yara aldığı yere inşa edilen katedralin adı bu nedenle Yeniden Diriliş Kilisesi ya da halkın deyimiyle Saçılan Kanlar Kilisesi. Ayrıca, 7500 m2 mozaik kaplamasıyla, dünyada Amerika’daki St. Louis Katedrali’nden sonraki en geniş ikinci mozaik süslemesine sahip kilise, büyülenmemek elde değil. 5 kubbeli kilisenin en büyük kubbesi 81 metre ile Çar’ın öldüğü yılı, 67 metre yüksekliğindeki ikinci büyük kubbe ise Çar’ın öldüğü yeri temsil ediyor.

Kilise civarında hediyelik almak isteyenler için ufak tezgahlar var. Pek çok çekici ve güzel hediyelik eşya, uygun fiyatlarla alınabilir.

Hermitage Müzesi: Kışlık Saray

St. Petersburg’a gidip Hermitage Müzesi’ni görmeden dönmek olmazdı. Devasa Saray Meydanı (Palace Square) üzerinde bulunan Hermitage Müzesi’nin karşısında şu an kullanılmakta olan Bakanlık binası ile meydanda dünyadaki en büyük tek parça tarihi Alexander sütunu bulunuyor, 1834 yılında yerleştirilmiş ve kendi ağırlığı ile durduğundan, çok rüzgarlı günlerde yere sabitlenmediği hissedilebiliyormuş.

Hermitage Müzesi, 3 milyondan fazla sanat eseriyle dünya üzerindeki en önemli sanat merkezlerinden biri olarak biliniyor, müzeyi her eseri görerek gezmek isterseniz birkaç ay ayırmamız gerektiği söyleniyor. 1764 yılında ünlü Rus Çariçesi II. Katerina’nın Berlin’den 225 parçalık resim koleksiyonunu getirtmesiyle kurulan Hermitage Müzesi, aynı zamanda tarih boyunca Rusya’nın en önemli yönetim merkezi olan Kışlık Saray olarak da bilinir.

Çok sayıda çar ve çariçeye ev sahipliği yapan Kışlık Saray, yeni sahipleri tarafından da yeni eserler eklenmesi nedeniyle korunmuş ve zenginleşmiş.

Ekim Devrimi sırasında Vladimir Lenin silahlı ayaklanmayı “Dün devrim için erkendi, yarın geç olabilir,” sözlerinin ardından bu sarayın dar merdivenlerinden kalabalıklar kışlık saraya girmiş… 1917 yılına kadar halkla alakası olmayan ve sadece saray halkının kişisel sanat galerisi olarak görev yapan eserler bölümü, 1917 Ekim devrimi ile sarayın tamamıyla birlikte müze haline getirilmiş.

Hem Ekim Devrimi sırasında hem de daha önceki yıllarda yaşanan savaşlar nedeniyle taşınma ve kaçırma gibi olaylar sırasında eser kayıpları yaşayan müze, buna rağmen İngiltere’deki British Müzesi’nden ve Fransa’daki Louvre Müzesi’nden sonra dünyanın en büyük ve en önemli 3. müzesidir.

Müzenin tablo koleksiyonunda Rembrandt, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Van Gogh, Raphael, Renoir ve Picasso’nun eserleri yer alıyor. Müzede, tabloların yanı sıra, resimler, gravürler, antik çağ eserleri, heykeller, Batı Avrupa dekoratif ve uygulamalı sanat eserleri, silahlar, sikkeler, madalyalar, arkeolojik eserler ve kitaplar da bulunur. Daha sonra, çarlara ve çariçelere ait bazı eşyalar, saklandıkları yerlerden çıkartılıp elden geçirilerek sergi koleksiyonuna dâhil edilmiş.

Hermitage Müzesi dış mimarisi, bahçe düzeni ve kapı girişlerinde bulunan heykelleriyle etkileyici bir müze. Sergilenen eserlerin çokluğundan dolayı birbiriyle bağlantılı beş binaya yayımlı, bunların başında kuşkusuz ana bina yani bir zamanlar Rus çarlarının yaşadığı Kışlık Saray geliyor. Bu, yeşil-beyaz saray, tüm güzelliği ve ihtişamıyla Neva Nehri’nin hemen kıyısında yer alıyor. İkinci Dünya Savaşı döneminde eserlerin bir bölümü trenlerle Moskova Devlet Müzesi’ne kaçırılmış, St. Petersburg sınırları içerisinde yaklaşık 306 müze bulunduğunu öğrendiğimde, ülkemdeki müzeler, ziyaretçi sayılarını, verilen önemi düşünmeden edemedim ve içim sızladı tabii ki.

Yeni evlenen çiftlerin gelinlik ve damatlıklarıyla Hermitage Meydanı’nda hatıra fotoğrafı çektirmeleri Rusya’da bir adetmiş. Ayrıca müzisyenlere, dansçılara da rastlamak mümkün meydanda.

Müzeden çıkıp, meydanda sola dönüp küçük bir köprüden karşıya geçtiğinizde, köprünün çaprazında Puşkin’in özel eşyalarının sergilendiği ve müzeye dönüştürülen Puşkin’in Evi bulunuyor.

Puşkin’in Evi

Ünlü Rus Şairi Aleksandr Puşkin’in evi (6 Haziran 1799 – 10 Şubat 1837) şehir merkezinde yer alıyor. Şairin dramatik bir düelloda hayatını kaybetmesinden sonra yaşadığı ev müzeye çevrilmiş. Puşkin, George Charles d’Anthès adında bir Fransız delikanlının, karısı Natalya Puşkin’e kur yaptığını öğrenince kendisini düelloya davet eder. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d’Anthès, Puşkin’i karnından yaralar. Puşkin İki gün can çekiştikten sonra ölür. Düelloda kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilmektedir. Puşkin’in kütüphanesini, çalışma odasını ve düelloda karnından yaralanınca üzerine uzandığı ve iki gün sonra can verdiği kanepeyi görebilirsiniz.

Puşkin’in hayatını kaybettiği düelloya gitmeden önce son kez oturup kahve içtiği yer olan Literary Cafe (Edebiyat Kafe)’ye gitmeden olmazdı. Rusya edebiyat çevrelerinin gittiği bu kafenin girişinde Puşkin’in heykeli karşılıyor gelenleri.

Peterhof Sarayı ve BahçeleriSt.Petersburg Büyük Petro’nun Peterhof’taki yazlık konutu inanılmaz gösterişli. Büyük Petro, 1709’da Poltava’da İsveçlilere karşı kazandığı büyük başarıdan sonra Baltık kıyısında büyük bir saray yaptırmaya karar verir.

Peterhof Sarayı 1714–21 yılları arasında inşa edilir. 1717’de Fransa’da Versailles Sarayı’nı gezen Büyük Petro, sarayın Versaille’dan daha gösterişli olmasını ister. 1714’de başlayan inşaat müthiş bir hızla devam eder ve Peterhof resmi olarak 1723 yılında açılır. Alman işgalinde zarar gören saray, yetenekli ustalar sayesinde bugünkü haline dönüştürülür.

Yazlık sarayın bahçesinin ihtişamı inanılmaz, altın heykeller, çeşmeler, akan sular.. Sanki bir açık hava sarayı inşa edilmiş. Her bir parça ayrı ayrı incelenebilir. Daha önce de belirttiğim gibi tek sefer gitmek kesinlikle yetmez. 64 adet fıskiyesi, otuz yedi yaldızlı bronz heykeli, devasa bahçeleri, çeşitli meyve ağaçları, fıskiyeleri, sincapları ve kuşları ile inanılmaz bakımlı bir bahçe. Sanki köşeden Çar ve Çariçe çıkacaklar ve gezeceklermiş gibi bakımlı bahçelerde. Peterhof Sarayı’nın bahçesi muhteşem, Finlandiya körfezine kadar uzanıyor ve karşıda Finlandiya kıyılarını görebiliyorsunuz.

St.Petersburg

Kısıtlı süre içinde saray mı? bahçe mi? seçim yapmak zorunda kaldım. Bu büyük bahçenin içinde dolaşmak çok zaman alıyor, sarayın iç kısmına girmek için ise başka sefer demek zorunda kalıyorsunuz.

Peterhof Sarayı, 1941 – 1944 Leningrad Kuşatması sırasında Nazi orduları tarafından üs olarak kullanılmış, saldırı öncesi, bahçede yer alan heykellerin büyük kısmı, zarar görmemesi için halk tarafından sökülerek ve suya gömülerek saklanmış, savaştan sonra eski yerlerine yerleştirilmişler.

Puşkin Köyü ve Katherina Sarayı

St. Petersburg’a sadece şehir merkezine odaklanmak yeterli olmayacaktır. Çünkü şehrin 25 kilometre güneyinde, yemyeşil doğanın içindeki Puşkin Köyü (Tsarskoye Selo), Rusya’nın imparatorluk ihtişamını ve şiirsel ruhunu canlandıran büyülü bir yer.

Puşkin Köyü 18. yüzyılda Romanov ailesinin yazlık yaşam yeri olarak kurulmuş. Daha sonra Rusya’nın en büyük şairlerinden Aleksandr Puşkin burada okuduğu için köye de onun adı verilmiş.

Köyün kalbi ise tartışmasız şekilde Katherina Sarayı.

Adını Rusya’nın en güçlü hükümdarlarından Büyük Petro’nun eşi I. Katerina’dan alıyor. Aslında mütevazı bir yazlık konut olarak inşa edilen yapı, Petro’nun kızı İmparatoriçe Yelizaveta tarafından görkemli bir saraya dönüştürülmüş. Daha sonra iktidara gelen Çariçe II.Katerina sarayı barok ve rokoko mimarisinin en güzel örneklerinden birine dönüştürmüş.

Mavi-beyaz renkleri ve altın işlemeleriyle sarayın dışardan görünüşü adeta bir masal şatosu gibi. İçeriye adım atar atmaz karşılaştığımız ihtişam ise göz kamaştırıcı.

Büyük Salon, sarayın en gösterişli salonu. Balolar ve resmi törenler için düzenlenen salon freskler, devasa aynalar ve altın detaylar ve sanat eserleri ile göz alıcı.

Sarayın en ünlü odası ise Amber Odası. Odanın duvarları tamamen kehribar panellerle kaplanmış. Ancak salonun kehribarları Nazi işgali döneminde Almanya’ya götürülmüş sonrasında da bulunamamış. Yıllar sonra Rus ustalar tarafından aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş Amber Oda 2003 yılında tekrar ziyarete açılmış. Odaya girdiğinizde farklı tonlardaki kehribar taşları üzerinde ışığın kırılışını görmek gerçekten tarifsiz bir deneyim. Bu odada fotoğraf çekmek yasaklanmış.

II. Katherina’nın odaları ve eşyaları, resimleri de özel olarak görülmeye değer. 

Sarayın bahçesi de en az içi kadar etkileyici. Katherina Parkı, Fransız tarzı düzenlenmiş yolları, göletleri, köprüleri ve heykelleriyle bir tablo gibi düzenlenmiş.

St. Petersburg merkezinden trenle Puşkin istasyonuna 30-40 dakikada ulaşabilirsiniz. Ayrıca otobüsler ve özel turlar da mevcut. Katerina Sarayı St.Petersburg’da Hermitage Müzesi ile birlikte en çok ziyaret edilen yerdir. Yazın çok kalabalık olduğundan biletin önceden internetten alınması gerekir. 

St.Petersburg’u Işıltılar İçinde Gezmek

St. Petersburg, gündüzleri ihtişamıyla sizi etkilerken geceleri bambaşka bir kimliğe bürünüyor. Şehir özellikle yaz aylarında beyaz geceler döneminde sanki hiç uyumuyor. Gökyüzü sabaha kadar alacakaranlıkta kalıyor, sokaklar ve nehir kıyıları ışıklarla parlıyor, Neva Nehri kıyısındaki tarihi binaların ışıklandırılmış cepheleri suya yansıyor; Özellikle Hermitaj Müzesi ve Kışlık Saray gibi binalar, görkemli yapılar sarı ve beyaz ışıklarla parlayarak adeta bir masal diyarını andırıyor.

Kültür ve eğlencenin birleşimi olan geceleri şehirde ışık şöleninin yanında müzik, sanat ve eğlence de sokaklara taşınıyor. Açık hava konserleri, sokak sanatçılarının performansları ve nehir kenarındaki kafelerin canlılığı, Petersburg’un gece hayatını renklendiriyor.

Gece yarısının en önemli ritüeli, ışıklar altındaki St. Petersburg’un en ikonik anlarından biri köprülerin açılışı. Gece yarısı saat 1.00-2.30 arasında, büyük gemilerin şehir içinden geçişi için Neva  Nehri üzerindeki devasa köprüler açılıyor. Yerli yabancı yüzlerce kişi nehir kıyılarında toplanıp bu muhteşem manzarayı izliyor ve fotoğraf çekiyorlar. Renkli ışıklarla süslenen bu manzara, fotoğraf makinelerinin deklanşör sesleriyle birleşiyor.

Gündüzü ayrı güzel, gecesi ayrı güzel bu şehir geçmişle bugünün arasında bir yolculuk yaşatıyor insana …

St. Petersburg, hayal gibi, masal gibi bir şehir Dostoyoveski’nin de söylediği gibi,

“Petersburg’da yok yok, desene?”
“Evet kardeş, bu Petersburg’da yok yoktur!”
(Suç ve Ceza)

Fas Gezi Rehberi: Renklerin Dans Ettiği Ülke

Fas;  egzotik, modern, şahane mimarili, çok farklı iklimlerin yaşanabildiği, güzel insanların yaşadığı bir coğrafya. Avrupa, Arap, Berberi kültürleri harmanı. Hayallerimin ötesindetam bir sürpriz.

Fas bir Mağrip ülkesi; 458 bin kilometre karelik, 37 milyonluk nüfusu ile.

Meraklısına; Bu bölümde Fas tarihi ve coğrafyasına ilişkin bilgiler yer alıyor. İsteyenler bir sonraki bölüme atlayabilir.

Mağrip ülkeleri Afrika’nın geri kalanından Atlas Dağları ve Sahra Çölü ile ayrılırlar. Coğrafi ve kültürel olarak Akdeniz Havzası’nın bir parçası sayılabilirler. Günümüzde Mağrip dar anlamda Tunus, Cezayir, Fas ve Batı Sahra’yı içerir. Geniş anlamda Libya ve Moritanya da bu ülkelere dâhildir.

Fas’ı gezmek dağlar, ovalar, çöller, vadiler, vahalar arasında gidip gelmek demek. Ilıman Akdeniz iklimi yanında güneyde çöl iklimi görülüyor. Fas’ın komşu ülkeleri Cezayir ve Tunus, kuzey ve batısında Akdeniz ve Atlas Okyanusu yer alıyor.

Etnik yapı yerli halk berberiler ve 7. yy da bölgeye yerleşen Araplardan oluşuyor. Bölgeye ilk yerleşenler M.Ö 1000 yıllarında Liksos kolonisini kuran Fenikeliler. Daha sonra aynı soydan gelen Kartacalılar bu topraklarda şehirler kurmuş. Yunanlı tüccarlar bu bölgenin iç kısımlarında yaşayan vahşi yerlilere  “bizden olmayan” anlamına gelen barbaroi /berberiler, (barbar da aynı kökenden gelir) adını vermişler. Berberilerin kökeni tam olarak bilinmemektedir. Keltler, Basklar, hatta kuzey Lübnan’daki Kenanlılarla ilişkilendirilmektedir. M.Ö 5. ve 6. yy’da Kuzey Afrika’da yayılan Capsein (M.Ö 8000-2700 yılları arasında Mağrip merkezli Mezolitik ve Neolitik bir kültür) olma ihtimali yüksektir. Berberiler kendi dil ve geleneklerini günümüze dek korumuşlar. Kartacalılardan sonra Roma daha sonra İslam hakimiyetine giren topraklar, Osmanlı izlerinin görülmediği bir coğrafya. İdrisiler, Murabıtlar, Muvahhidler, Meriniler, Sadiler, Filaliler sırasıyla yönetimi ele geçiren aile/kabileler. Şu anda yönetimde bulunan Kral VI. Muhammed Filalilerden.

Başkenti Rabat. En büyük şehri Casablanca. Para birimi Fas Dirhemi. Ülkede resmi dil Arapça olmasına karşın, İspanyolca, Fransızca, Berberice de konuşuluyor.  Ülke krallıkla yönetilmesine rağmen seçilmiş bir başbakan bulunuyor. 2011 Reformu ile başbakanın yetkileri genişletilmiş. Demokrasi endeksinde melez rejim diye değerlendiriliyor. ABD’yi dünyada ilk tanıyan ülke olan Fas, NATO dışı başlıca müttefik statüsünde. Fas Afrika’nın en güvenli iki ülkesinden biri, diğeri Namibya. Kişi başına milli geliri 3000 Amerikan doları civarında. Turizm, madencilik (fosfat), tarım başlıca geçim kaynakları. Fas için önerilen seyahat mevsimi kasım-mart  arası. 

Gezelim Görelim

Fas’a İstanbul’dan THY ile uçtuk, yaklaşık 4,5 saat sonra Casablanca’da VI.Muhammed Havalimanı’na ulaştık.

Fas haritası ve geniş bir coğrafyayı kapsayan rotamız aşağıda yer alıyor.

Casablanca, 1515’te Portekizlilerin Atlantik kıyısında kurdukları kente Casa Branca (Beyaz Ev, Beyaz Saray, Arapça’ da Darü’l Beyza), 18′ yy’da İspanyollar Casablanca olarak adlandırmış. Casablanca 1907 Fransız işgali sonrası hızla büyüyerek, bugün Fas’ın en büyük limanı, en kalabalık şehri haline gelmiş. Şehir ülkenin endüstriyel üretiminin yarısından fazlasını üretiyor ve krallığın sanayi ve finans başkenti.

Casablanca’da önce Habous’a (Yeni Medina) gidiyoruz. Burası Fas’ın her yerinden gelen tüccarları barındırmak için, 1920-1930 arası inşa edilmiş. Fransız mimarlar geleneksel alışkanlık ve stillere saygı duyarak,  modern şehircilik kurallarına uygun bir medina inşa etmişler. Bugün Sultan Muhammed Bin Yusuf Cami, Hispano-Mağribi tasarımıyla ünlü bir yönetim binası olan Mahakma al-Pasha gibi binaların yanında  esnaf, zanaatkâr, kitapçı, sebze-meyve satıcıları ile turistik bir cazibe merkezi.

Daha sonra V. Muhammed Bulvarı ve Birleşmiş Milletler Meydanı’na gidiyoruz. Meydanı ve Mağribi tarzında yapılmış Belediye Binası, Adliye ve diğer yapıları fotoğraflıyoruz.

Casablanca’nın sahili Corniche Caddesi yani kordon, Casablanca’nın gezinti yeri, oldukça kalabalık. Corniche’in devamı plajlar ve beyaz evleri ile Ayn Diab.

Morocco Mall’ın önünden dönerek II. Hasan Camisi‘ne yürüyoruz.

Dünyanın en büyük camilerinden, iç mekân 25 bin, avlusu 80 bin kapasiteli. Bir milyar dolardan fazlaya mal olmuş. İç mekan Fas el sanatları ve mimarisinin güzel bir örneği. Atlas Okyanusu kenarında görkemli ve muhteşem bir yapı.

Sırada Sidi Abderrahman Adası, kemerli bir köprü ile kıyıya bağlanmış küçük bir ada. Ada hakkında çeşitli efsaneler var. Bağdatlı Sidi Abderrahman 18.yy’da adaya yerleşir. Fakir, kuran okuyamayan münzevi, lavtasını çalarak lanet bozma, hastalık iyileştirme işleriyle uğraşır. Halk arasında Sidi Abderrahman’ın bir şifa gücü olduğuna inanılır. Ölümünden sonra da evliya olarak kabul ediliyor. Gelgitlerle suyun çekildiği zaman yürüyerek ulaşılabilen adaya bir köprü yapılır. Bugün Sidi Abderrahman Türbesi etrafında kendini şifacı kabul eden 40-50 evlik bir topluluk yaşıyor. Faslılar dilek dilemek, şifa bulmak için adayı ziyaret ediyorlar.

1943 Oscar ödüllü unutulmaz Casablanca filminin, Casablanca’da değil stüdyoda çekildiğini unutmuyoruz. Casablanca filmindeki “Rick’s Cafe“ turistik amaçlı, 1942 yapımı filmde kullanılan bir mekan değil. Kalacağımız 4 yıldızlı New Hotel’e gidiyoruz. Tertemiz bir otel.

Casablanca Fas geleneksel kültürünü deneyimleyebileceğiniz bir yerden çok modern büyük şehir havasında.

Ertesi gün Casablanca’dan  85 km uzaklıkta Rabat’a hareket Rabat Bou Regreg Irmağı’nın ağzında kurulmuş, aynı ırmakla Sala/Sale kentinden ayrılmış. Ortaçağın önemli ticaret merkezi Sale, bugün Rabat’ın banliyösü konumunda. 1912 de Fransız himayesinin başlaması ile başkent, Fez‘den buraya taşınmış. 1956 yılında bağımsızlık yeniden kazanıldığında başkent değiştirilmemiş. Nehrin sağında Sale, solunda Rabat var. Rabat, Fas’ın ikinci büyük şehri. (Rabat/Sale diye bahsediliyor)

Rabat’ta ilk durağımız Dar al-Makhzen (El Mechouar Essaid-Mutluluk Mekanı). Saray IV. Muhammed tarafından 1864’de inşa edilmiş, kralın 12 sarayından biri. Önünde kocaman bir tören alanı, geniş bakımlı bahçeleri var. Kral ve ailesi Dar es –Salaam Sarayı’nda yaşıyor, elçi kabullerini yapıyormuş. Kraliyet muhafızlarının bir kısmı da burada oturuyor. Sarayın sadece bahçesi halka açık, gezilebiliyor.

Rabat surlarının hemen dışında kalan bir alanda Shella Nekropolü var. Burası 1154 yılında terkedilerek bugünkü Sale oluşturulmuş. 14. yüzyılda Meriniler burayı mezarlık olarak kullanmaya başlamışlar. Bölgenin çevresini surlarla örmüşler. Surları dışarıdan fotoğraflıyoruz.

Şimdi V.Muhammed’in Anıt Mezarı ve  II.Hasan Kulesi‘ni görmeye gidiyoruz. V. Muhammed  1956 yılında Fas’a bağımsızlığını kazandıran kral. Anıt Mezar 1960’larda yapılmış, geleneksel Fas sanatlarına adanmış bir yapı. Kralın iki oğlu da buraya gömülü. Girişin iki yanında muhafızlar bekliyor.

Anıt Mezar, 12.yy sonunda Muvahhid Hükümdarı Yakub el-Mansur tarafından yaptırılan Hasan Cami kalıntılarına bakıyor. Yakub el-Mansur yapıyı tamamlayamadan ölmüş. 1755 Lizbon depremi Fas’taki pek çok yapı gibi burayı da etkilemiş. Bugün projeden kalanlar, yıkılmış tuğla duvar kalıntılarıyla çevrili birbirine paralel kısa sütunlar ve Hasan Kulesi olarak bilinen minare.

Bir sonraki durağımız, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Casbah Oudaias. 12.yy dan kalma, daha sonra eklemeler yapılmış pitoresk bir Casbah. Beyaz, çivit mavisi renkli binalar, demirli pencereler arasındaki  labirent sokaklardan yürüyüp Platform Semaphore geliyor, Regreg Irmağı’nın Atlas Okyanusu’na kavuşmasını, plajları, Rabat’ı fotoğraflıyoruz.  Surlarla çevrili Casbahın yanında çok güzel, oldukça bakımlı bir Endülüs Bahçesi var.

Fas Parlamentosu önünden geçiyoruz. Parlamento  milletvekillerinden oluşan Temsilciler Meclisi ve yerel yönetimler ile sivil toplum kuruluşlarının-meslek odaları, sendikalar, işveren temsilcilerinden oluşan Danışmanlar Meclisi olmak üzere iki kanatlı bir yapıya sahiptir.

Uzaktan yapılmakta olan, Afrika’nın en yüksek ikinci kulesi VI. Muhammed Kulesi‘ni fotoğraflıyor, öğle yemeği için teknelerin olduğu bir yat limanına geçiyoruz.

Fas  ziyaretçileri Rabat’ı pek programlarına almıyor, bence görülmeye değer bir şehir.

Tanca’ya yola çıkıyoruz. 250 km.lik yol 3 saat civarında sürüyor. Tanca, Afrika ve Avrupa’nın Cebelitarık Boğazı’nın  iki yakasının birbirine baktığı bir noktada. Cebelitarık 6.7 kilometrekarelik alanda Britanya’nın denizaşırı toprağıdır. Tanca Fenikeliler tarafından bir ticaret kolonisi olarak kurulmuş. Roma,  Bizans, Arap, İspanyol, Portekiz egemenliklerinde kalmış. 1912 yılında uluslararası bölge ilan edilmesi ile Avrupa ve Amerikalı maceraperest ve entellektüellerin ilgi odağı olmuş. Ressam ve heykeltraş Henry Matisse  bir süre  Tanca’da yaşamış. Eserlerinde bu dönemin büyük etkisi olduğu söyleniyor. Fas’ın en önemli ikinci sanayi merkezi.  PSA Grup-Peugeot- ve Renault grubunun Fas’da bulunan fabrikalarının bir kısmı Tanca’da. Deniz kenarında yabancılar, özellikle Avrupalılar için kurulan pek çok tatil sitesi var.  Avrupa’ya yakınlığı ve fiyatların ucuz olması nedeniyle cazip bir yer. Turizm ve tarım, özellikle narenciye diğer geçim kaynakları. Tanca Rabat arası hızlı tren var, ücreti 26 Euro.

Tanca’da önce Spartel Burnu‘na gidiyoruz. Cebelitarık girişinde, bir tarafı Atlas Okyanusu bir tarafı Akdeniz olan güzel bir deniz fenerinin bulunduğu turistik bir alan. Etraf koruluk ve pek çok domuz var. Güneşi burada batırıyoruz.

Spartel Burnu’nda 14 km uzunluğunda bir ucu denize, bir ucu karaya açılan muhtemelen Fenikelilerin taş oyarak oluşturdukları bir mağara var. Hakkında çeşitli efsaneler üretilen, bu mağaranın adı Herkül Mağarası

Medina (Kuzey Afrika ülkelerinde eski şehir merkezine verilen ad) çarşılar, riadlar (geleneksel Fas evi), müzeler, kafeler, çeşitli pazarlar  ile kaplı. Zaman zaman dar labirent sokaklardan geçiliyor. Petit Soco (küçük çarşı) medinanın odak noktalarından. Amerika’nın, Amerika dışında ilk mülkü ve elçiliği olan bina da burada. Tabii şimdi elçilik değil. Casbah, Medina’nın kuzey ucundaki bir parçası. Çağdaş Sanat Müzeleri, İbn Batutta Müzesi gibi müzeler var. Medina, yeni Tanca’dan Grand Socco denilen yarı dairesel bir kavşakla ayrılıyor. Palmiyelerle kaplı Grand Socco’nu bir tarafında da Mendoubia Bahçeleri yer alıyor.

Medina ve Casbah’da ondan fazla kapı var. En etkileyicilerinden biri Bab Al Bahr.

Tanca’da 4 yıldız Kenzi Solazur Otel’de konakladık. 

Afrika’nın, Avrupa’ya bakan pırıltılı şehri, Tanca  Fas’ta ziyaret edilmesi gereken bir yer.                                                                       

Tanca’dan Chefchaouen/ Şafşavan’a doğru yola çıkıyoruz. Şafşavan Rif Dağları‘nın batı kısmının eteklerinde denizden 600 metre yükseklikte, biyolojik çeşitlilik açısından zengin bir bölge. Bölgedeki Talassemtane ve Bouhachem Milli Parkları UNESCO Biyosfer Rezervine dahil edilmiş. Dağların arasından Şafşavan’a giderken bu dağlardan sağlanan su kapasitesinin yıllık 29 milyar metreküp olduğunu öğreniyoruz. Yollarda arka arkaya bend gölleri var.

Zeytin, incir, tahıl, keçi yetiştiriciliği nedeniyle UNESCO Akdeniz diyeti için bölgeyi tanır ve Şafşavan’ı 2020’de UNESCO küresel öğrenen şehirler ağına ekler.  Şehir iki tane tepenin yamacında yer alıyor. Şafsavan ismini de Berberice iki boynuz anlamına gelen bu konumundan alıyor. Tarihi 12. yy’a dayanan bir kent. İspanya’dan Yahudilerin kovulmasından sonra sonra pek çok Yahudi buraya yerleşmiş. Şu anda Fas’da yaşayan Yahudi sayısı azalmış olsa da  Fas yahudi dostu bir Arap ülkesi olarak kabul ediliyor. Fas’ta 3000’i Casablanca’da olmak üzere 5000 civarı Yahudi yaşadığı söyleniyor. Casablanca’da Arap ülkelerindeki tek Yahudi müzesi bulunuyor.

Şafşavan’ın nüfusu 40 bin civarında (2000’i Medina’da yaşıyor). Gürültüsüz, sakin, huzurlu  Şafşavan  3-4 yıldır dünyanın dikkatini çekmeye başlamış. Mavi şehirde Hammam Meydanı’ndan gezmeye başlıyoruz.

Öğlen Restoran Casa Hassan’ da  tavuk tajin yiyoruz, çok beğeniyorum. Fas mutfağı, Berberi, Orta Asya,  Endülüs, Fransız esintileri taşıyan egzotik bir mutfak. Harira-koyun etli,  nohutlu çorba, Tajin, et, tavuk balıkla toprak kapta yapılan güveç,kuskus, kefta dedikleri sulu köfteleri, şahane çörek, tatlı hamur işleri ile çok etkileyici bir mutfak.

Ras El Ma’da yürüyüşü bitiriyor, geri Hammam Meydan’ına dönüyor, kahve içip, dolaşıp akşam otelimize geliyoruz. Şafsavan’da Jibal Chaouen Hotel’de kalıyoruz. Hava oldukça soğuk. Otel de soğuk.  Dünyanın çok farklı noktalarında çok daha kötü şartları gördüğüm için rahatsız değilim. Gerçek bir gezgin değilseniz, değişik bir deneyim yaşamak istemiyor, konfor arıyorsanız Şafşavan’da konaklama önermiyorum. Doğaya meraklı gerçek bir gezginseniz burada 2 -3 gece konaklayıp Rif Dağları’nda yürüyüş yapıp doğa ile bütünleşebilirsiniz. Şafşavan görülmeden Fas gezisi yarım kalır.

Sabah, dünyanın en büyük ve en iyi korunmuş Orta Çağ İslam kentlerinden biri olan Fez’e gitmek üzere yoldayız. VIII. yy da 2. Moulay İdris tarafından kurulan şehrin adının nereden geldiği bilinmiyor. Orta Atlas Dağları’nın Berberice adı olan Fazaz’dan geldiğine inanan da var, Fez Nehri’ni ikiye ayıran bir balta hikayesinden geldiğine inanan da (Arapçada Fez balta anlamında). 1070 yılına dek karışıklığın hakim olduğu şehir Almoravid yönetimi altında şekillenerek, 200 bin nüfusu ile dünyanın en büyük şehri haline gelir. 1250 yılında yönetimi ele geçiren Merenidler Fez’i başkent yaparlar. Fez kültürel ve entelektüel bir merkez haline gelir. Endülüs ve Almohad geleneklerinin karışımı olan Fassi tarzı doğar. Bugün Fez manevi başkent olarak Afrika’nın Atina’sı, batının Mekkesi olarak biliniyor. Orta Atlas Dağları’nın kuzey batısında, denizden 414 metre yükseklikte. 200 km.lik yolu 4 saate yakın bir sürede alıyoruz. 19.yy sonuna dek fes üreten tek yer olan Fez’in ekonomisi el sanatları, dericilik, turizm, tarım, hayvancılığa dayanıyor. Fas’ta otobüs ile seyahat ederken tarıma verdikleri önemi görmemek mümkün değil. Etraf zeytinliklerle dolu. 2019 verilerine göre zeytin üretiminde dünya altıncısı. Ama o kadar çok yeni dikilmiş zeytinlik gördük ki bu sıra yükselecektir. 1 Milyon palmiye/hurma ağacı var. Her ay 500 fidan dikiyorlar. Dünya hurma üretiminde ilk ikiye girmek istiyorlarmış. Hayvancılığın gelişmiş olduğu, etin kilosunun 1 dolar altında olmasından belli, petrolde dışarıya bağımlı. 

UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan Fez Medina‘sına 1913 de inşaa edilen mavi mozaik karolu heybetli Bab Boujeloud Kapısı‘ndan giriyoruz.

İçeriye araç alınmıyor, yerel rehberiniz olsa bile bu labirente girerken 2 medina rehberi de bize eşlik ediyor. Yoksa burada yolunuzu  bulup çıkamazsınız, 9454 sokak, 300 cami ve 1200 yıllık surlarla çevrili bir yer burası. Gözüme ilk çarpanlar canlı hayvanlar, kasaplar.

Önce Bou Inania (Ebu İnaniye) Medresesi’ne gidiyoruz. Marinidlerin 13 yy.da yarattığı en büyük ve en önemli medrese. Lizbon depreminden sonra pek çok  onarım görmüş. Zamanında cami  özelliği taşıyan tek medrese. Bu nedenle minaresi var. Minareler Fas’ta dikdörtgen. Mermer döşemeli avlu, Mukarnas tavanlar, geometrik yıldız desenli ve Arapça kaligrafik yazı bantları olan duvarlar, geometrik yıldız desenli yüksek sedir kapıları ile görülmeye değer bir yer

Başka bir 13. yy Marinid Medresesi olan Al Attarin Medresesi‘ne, bu yılların en güzel örneğini gördüğümüz için içeriye girmiyoruz.                                                           

Al-Karaouine Medresesi’ni ziyaret ediyoruz. 857-859 yıllarında küçük bir cami olarak kurulmuş, şehrin en simgesel yapılarından biri ve Fas mimarisinin en iyi temsilcilerinden. Pek çok kez restore edilmiş, genişletilmiş, sağlamlaştırılmış. Fez’in kültürel ve dini kimliğinin merkezinde  yer  alan yapı, zamanla önemli bir eğitim merkezi haline gelmiş. Din bilginlerini, felsefecileri, coğrafyacıları ağırlamış. 1940 yılında kadınların kabul edilmeye başladığı medrese  1963 yılında üniversite statüsüne alınmış. İslam din ve hukuk bilimlerine odaklanan kurumda İslam dışı dersler de veriliyor. UNESCO ve Guinness Dünya Rekorları kaynaklarına göre dünyanın sürekli faaliyet gösteren en eski multidisipliner yüksek öğrenim kurumu olarak kabul ediliyor.   

Labirent sokaklarda yürümeye devam ederek Nejjarine Meydanı‘na geliyoruz. Meydan Fez’in en atmosferik küçük meydanlarından biri. Meydanın 1244 yılından beri var olduğu söyleniyor. Burada bulunan Funduk al-Nejjarine yıllar boyunca kervansaray, ticari depo, Fransız Karakolu olarak kullanılmış (Nejjarin Marangoz, Funduk: kervansaray demek) Bugün Ahşap Sanatlar ve El Sanatları Müzesi olarak kullanılan bina Fas Riad mimarisinin en önemli örneklerinden. Meydanda iki sütun arasına, ahşap bir gölgelik yerleştirilmiş Nejjarine  Çeşmesi var.

Öğlen yemeğini Medinada atmosferi çok güzel bir yer olan Palais Mnebbi’de yiyoruz.  Erikli, etli tajin  yiyorum.

Medinada pek çok tabakhane var, biz Chouara Tabakhanesi’ne gidiyoruz. İşçiler sarı, pembe, kahverengi, beyaz, kırmızı ve diğer renklerin oluşturduğu bir renk cümbüşü içinde, küçük havuzlarda derileri boyuyorlar. Chouara’nın satış bölümü ve seyir terası var. Seyir terasından medina çok etkileyici görünüyor.

Medinayı fotoğraflayarak, bu labirent benzeri rüya mekandan ayrılıyoruz.

Marinid Mezarlarına gidiyoruz. Fez üç bölümlü bir şehir. Medinanın içinde olduğu Fez el-Bali, Fez el-Jdidve Ville Novelle denilen Fransızlar tarafından inşa edilen yeni bölge. Mezarlar Fez el-Bali’nin yukarısında bir tepede. 13-15 yy. da Fas’ı yöneten Marinid Hanedanının Nekropolü. Bugüne kadar kapsamlı bir arkeolojik kazı yapılmadığı gibi, harap edilmiş, anıt mezarların içinde hayvanlar dolaşıyor. Tepeden Fez el-Bali için çok güzel bir gözetleme noktası.

Bundan sonraki ziyaretimiz  Fez el-Jdid‘de  bulunan Dar al-Makzen’e. Sarayın çoğu 17-20’yy da yapılsa da ilk temelleri 1276 da Marinidlerin kraliyet kalesi olan Fez el Jdid’e dek uzanıyor. En büyük kraliyet sarayı hala kullanılıyor. Sarayın bazı bölümleri kralın olmadığı zamanlar ziyarete açık. Yedi kapılı, kapılardan bir tanesi sadece kraliyet üyeleri için ayrılmış. 

Fas’ın  pek çok şehrinde mellah (Yahudi mahallesi) var. Fas’da ki  mellahların en eskisi Fez’de ama bugün burada çok az Yahudi yaşıyor. Çoğu Casablanca, Fransa, israil’e taşınmış. Yahudiler  kral korumasında oldukları için saraya yakın yerleşmeyi tercih etmişler.  Pencereleri iç avluya bakan Fas evlerinin aksine, dış cephesi ferforjeli balkonlu Yahudilerin evleri. 

Otelimiz 5 yıldızlı Palais Medina Hotel. Fez, Fas’ı  en güzel tanımlayan şehir.                                                    

Sabah Erfoud’ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Atlas Dağları’nı aşacağız. Yol sık sık karla kapandığı için yol değişikliği yapabiliriz. Kar durumuna göre yapacağımız değişiklik sonucu yolumuz 410, 475 veya 525 km aralıklarında bir şey olabilir. Bu nedenle erkenden yoldayız. Atlas Dağları, Kuzey Afrika’da, Atlantik Okyanusu ve Akdeniz’i, Sahra Çölü’nden ayıran sıradağlardır. Zirvesi 4167 metre ile Fas’ta bulunur. Demir, bakır, gümüş, kurşun, civa, mermer, kaya tuzu, kömür, doğal gaz, fosfat  gibi doğal kaynaklar açısından zengindir. Atlas Dağları dört bölgeye ayrılıyor; 1. Anti Atlas, Orta Atlas, Yüksek Atlas-Fas’ta- 2.Tell Atlas-bir kısmı Fas’ta- 3. Aures Dağları 4. Sahra Atlası. Biz en kuzeyde olan Bir çeşit kireçtaşı platosundan oluşan Orta Atlasları geçiyoruz. Yamaçları ormanlık. Dar kanyonlardan geçerek bir Orta Atlas kasabası olan İfrane’ de kahve ve fotoğraf molası veriyoruz. Buradaki Alp  iklimi nedeniyle yazın serin olduğu için 1928 de Fransızlar burada Alp tarzı dağ evleri yapmışlar. İfrane denizden  1665 metre yükseklikte. Yerli dilinde mağaralar demek. Muhtemelen buranın ilk sakinleri mağaralarda barınmışlar. İkinci Dünya Savaşı’nda esir kampı olarak da kullanılmış. Bugün burada açılan üniversite iç turizmi de canlandırmış, Şehir Fas’ın tatil beldesi ve kayak merkezi olmuş.

Orta Atlaslarda dar vadilerde yolumuza devam ediyor, Midelt yakınlarında öğle yemeği ve fotoğraf molası veriyoruz. Midelt Orta Atlas ve Yüksek Atlas Sıradağları arasında bir düzlükte, denizden 1508 metre yükseklikte bir kasaba. Atlas Dağları ile çevrili bu kasaba  çevredeki Berberi köylerini ziyaret ve trekking için öneriliyor.

Erfoud’a ulaşınca otele öncelikle eşyalarımızı bırakıp, sonra  4×4  araçlara atlayıp, Merzuğa’ya   güneşi batırmaya gidiyoruz.  Merzuga, Fas’ın Cezayir sınırına yakın çölde küçük bir köy. Eskiden Timbuktu’ya giden tüccarların  geçiş noktası iken, bugün turistlere çöl deneyimi yaşatan bir yer.  

Çölde güneş batısı sonrası 4 yıldızlı şık ve güzel Palais de Desert Hotel’e dönüyoruz.

Erfoud bir vaha şehri. Çevredeki çöl film yapımcıları için film platosu. Mumya, Pers Prensi filmlerinin bazı sahneleri burada çekilmiş. Fas’ın bu bölgesi görünüş ve jeolojik olarak Mars’a benzediğinden Mars analog saha araştırması için ilgi görüyormuş. 2013 yılında Avusturya uzay formu burada bir ay geçirmiş. Ayrıca etrafta 3000 yıl önce kumullara gömüldüğü  düşünülen bir şehir için arkeolojik kazı çalışmaları başlamış.   

Sabah ilk ziyaret yerimiz  bir fosil atölyesi. Erfoud 500 milyon yıl önce sular altındaydı. Balık, dinazor, timsah kalıntılarının olduğu söyleniyor. Pek çok fosil atölyesi var. Bir atölyede de ammonitleri, nautiloidleri, krinoidleri, trilobitleri görüyoruz.

Fosil atölyesinden ayrılıp Todgha Kanyonu‘na ulaşıyoruz. Yüksek Atlas Dağları’nda kireçtaşından oluşmuş bir nehir kanyonu. Kanyon duvarları bazı yerlerde 400 metreye dek yükselebiliyor. Kuru mevsimde ziyaret edilmesi öneriliyor. Kuru mevsimde tabandan akan cılız su, yağmurlarla sele dönüşebiliyor. Kilometrelerce süren kanyonun kısa bir bölümünde yürüyüş yapıyoruz. Kaya tırmanışı yapanları fotoğraflıyoruz. Sonra, Fas halılarının olduğu  bir üreticiye yöneliyoruz.

Tinghir’e gidiyoruz. Yüksek Atlaslar ve Küçük Atlaslar arasında 30 km uzunluğunda, 4 km genişliğinde  vaha. Todgha Kanyonu ile komşu. Palmiye/hurma ağaçları yoğun. 

Quarzazate gideceğiz, yolumuz uzun 175 km civarı, molalarla birlikte 3 saate yakın sürüyor. 4 yıldız Al Baraka Des Loisirs Hotele yerleşiyoruz.

Quarzazate, Fas’ın  orta güneyinde, denizden 1160 metre yükseklikte bir platoda kurulmuş. Draa Vadisi ve çöldeki gezintiler için başlangıç noktası. Draa Vadisi Quarzazate ve Zagora şehirleri arasında 100 km.lik, onlarca Casbahın olduğu, Qued Draa Nehri’nin Atlas Dağları’ndan indikçe kaybolduğu, binlerce palmiye ağacı ile kaplı toplam 6 vahanın olduğu bir vadi. Yamaçlardaki mağaraların, kaya oymalarının güzelliği maceraperestlerin ilgisini çekiyormuş. Biz Tinghir üzerinden geldiğimiz için bu vadiden geçmedik. Quarzazate bulunmamızın nedeni, dünyaca ünlü filmlerin çekildiği  stüdyoları ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Aıt Benhaddou’yu görmek.

Sabah 1983 yılında kurulan  Atlas Film Stüdyolarındayız. 322 bin metrekareden fazla bir alanı kaplıyor. Nil’in Mücevheri, Babil, Alaaddin, Cennet Krallığı, Gladyatör, Astriks ve Oburiks, Atlantis, Vikingler, Mumya, Game of Thrones, Büyük Tur, Hapishaneden Kaçış, İnanılmaz Yarış Atlas Stüdyosu’nu kullanan bazı dizi ve filmler.

Sırada Aid Ben Haddou var. Burası Sahra ve Marekeş arasında eski bir kervan yolu üzerinde bir köy. Unesco Dünya Mirası Listesi’nde, Fas toprak mimarisinin harika bir örneği. Köyün tarihi 11.yy’a kadar uzanmakta. Bugün  stratejik önemini kaybettiğinden köyde çok az aile yaşıyor. UNESCO korumasında olması ve 20 den fazla Hollywood Film çekiminde kullanılması nedeniyle büyük kısmi restore edilmiş. Ounila Nehri’nin yanındaki bir tepenin yamacına kurulmuş. Mütevazi küçük evler yanında, kuleli gösterişli evlerde mevcut. Cami, kervansaray, kamu binaları, Müslüman ve Yahudi mezarlıkları, tahıl ambarları.

Buradan Marekeş’e doğru yola çıkıyoruz. Yaklaşık 200 km yolumuz var. Marakeş ve Quarzazate’ı bağlayan Yüksek Atlas Dağları üzerindeki Tiz n’Tichka Geçidi‘nden geçiyor, fotoğraf çekiyoruz. En yüksek yeri 2207 metre. Kuzey Afrikanın en yüksek ana dağ geçidi. Bu yol kışın kapalı olabiliyor. Ama seyahat kitapları gezginlere öneriyor.

Yolda, bir argan yağı üretim tesisinde  mola veriyoruz. Burası kadınların üretim yaptığı bir kooperatif. Argan ağacı, Fas’ın güneybatısı ve Cezayir de kireçli, yarı çöl topraklarda yetişen, fundagillerden endemik bir ağaç. Birleşmiş Milletler 10 Mayıs Uluslararası Arganya Günü ilan etmiş. Fas’ta UNESCO Biyosfer Rezervi olarak kabul edilen yaklaşık 8300 kilometrekarelik bir argan ağacı ormanı var. Keçiler bu ağacı çok seviyor ve tahrip ediyor. Bir ağaca insan yardımsız bir keçinin tırmanması mümkün değil. Fas’ta gördüğünüz argan ağacına tırmanmış keçiler insan eliyle gerçekleştirilmiş, turistik bir gösteri. Argan yağı yiyecek olarak kullanıldığı gibi kozmetik alanda da kullanılıyor.

Yol molalarla bir 5 saati aşıyor. Fas Hükümeti, Marakeş ve Quarzazate  arasını 1,5 saate indirmek için 10 km.lik bir tünel yapmayı planlıyormuş. Son üç gündür Atlas Dağları, geçitler, çöller arasındayız. İfrane,  Midelt, Erfoud, Merzuga, Todgha Geçidi, Quarzazate Atlas Film Stüdyoları, Aid Ben Haddou’yu görmeden Fas’ı anlamak mümkün değil.

Marekeş’teyiz. Tensift Nehri vadisinde, Atlas Dağı eteklerinde yer alan şehir, Afrika’nın en işlek şehirlerinden biri. Bir ekonomi ve turizm merkezi. ”Kızıl Şehir”” Çölün Kızı” gibi adlarla anılıyor. Neolitik Dönemden beri berberi çiftçilerin yaşadığı bir yer. 180 binden fazla palmiye ağacı, portakal, incir, nar, zeytin ağaçları ile tarımın yapıldığı bir vaha. Fas’ın eski imparatorluk şehirlerinden birisi. FIA Formula II Şampiyonası, Dünya Binek Araçları Şampiyonasına ev sahipliği yapmışlığı da var. Orta Çağ’dan, 20.yy başına dek krallığın başkenti. 2000’li yıllarla birlikte gerek kültürü, gerek mülklerin ucuzluğu nedeniyle Avrupa jeti için  revaçta bir yer haline geliyor. Onlarca şık otel yapılıyor. Marekeş’e iner inmez ilk gözümüze çarpan, Kutubiyya Camisi‘nin minaresi oluyor. 1147 yılında inşaa edilen cami, 1158’de yeniden yapılmış. Almohad ve Fas mimarisinin klasik ve önemli bir örneği. Minare 77 metre yüksekliğinde, çeşitli geometrik kemer motifleriyle süslü, tepesinde sivri bir uç ve metal küreler var. Rabat’taki II.Hasan Kulesi, Sevilla Giralda ile aynı döneme ait. Minare Jemaa el-Fnaa Meydanı’na çok yakın.   

                                                                                    Jemaa el-Fnaa Meydanı ve Medina UNESCO Dünya Mirası listesinde ve 11.yy dan beri şehrin simgelerinden. Medinanın girişinde yer alan etrafı lokantalar, standlar, binalar ile çevrili bu meydan günlük ticari faaliyetlerin yürütüldüğü, çeşitli eğlencelerin yaşandığı bir alan. Geleneksel tıp, kına, vaaz, falcılık gibi hizmetler sunulup, yiyecekler satılıyor. Hikaye anlatıcıları, şairler, dansçılar, yılan oynatıcıları, berberi müzisyenler, doğaçlama yapan performans sanatçıları ile meydan Fas kültürünün bir konsantrasyonunu yaşatıyor. Önemli bir kültür alışveriş yeri. Turizm nedeniyle olumsuz etkilenmesinden korkuluyor. Meydanın etrafındaki sokaklarda geleneksel pazarlar var. Kumaşçılar, deri ve hasır çantalar, fener, sandalet,  kayısı v.b yiyecekler, ahşap işleri satılıyor.  Burayı görünce Fas’ın karmaşık ruhu diyorsunuz. Burada yankesicilere karşı dikkatli olmanız ve alışveriş yaparken sıkı bir pazarlık yapmanız öneriliyor. Biz hava kararırken ve aydınlıkta iki kez meydanı ve çevredeki sokakları gezme şansı bulduk. 5 yıldızlı Da Palm Plaza Hotel’e geliyoruz. Otelin mutfağı oldukça iyi, akşam otelin kulübünde çok hoş müzikler dinliyoruz, sanki İzmir veya İstanbul’dayız.

Ertesi sabah Bahia Sarayı‘na gidiyoruz. Sarayın geçmişi 19.yy ortalarına dayanıyor. 2 hektarlık bir alanı kaplayan saray, etrafı odalarla çevrili avlulardan oluşuyor. Bu tip geleneksel Fas evleri Riad diye adlandırılıyor. Sarayın özelliği dekorasyonu. Duvarlarındaki Arapça yazılar, geometrik desenler, tavan detayları dikkat çekici.

Majorelle Bahçeleri‘ne gidiyoruz. Jacques Majrelle Fransız oryantalist bir ressam. 1917 de buranın yöneticisi Fransız general tarafından buraya davet edilir. Marekeş’e hayran olur ve 1923 de burada yaşamaya karar verir. Bir hurma korusu alır. 1931 de Art Deco tarzında bir sanatçı inşaat için görevlendirilir. Duvarlar Majjorelle mavisine boyanır ve sanat eseri olarak bahçe tasarlanır. 1947 de bahçeyi halka açar. 1962 de ölünce bahçe terk edilir. 1980 de Pierre Berge ve Yves Saint Laurent burayı satın alır ve çok çeşitli bitkiler eklenir. Ressamın atölyesine de Berberi kültürüne adanmış bir müze açılır. 2008 yılında YSL’nin ölümü sonrası Pierre Berge burayı YSL Vakfına bağışlar.

İsteyen Jemaa el-Fnaa Meydanı’na alışverişe yönleniyor, isteyen sokaklarda yürüyerek otele dönüyor. Markete gitme alışkanlığım Fas’ta da devam ediyor. Avokado, peynir, şarap, ekmek, balık…    Her şey Türkiye’den ucuz. AVM lerde ki markalarda uygun fiyatlı. Bu arada Fas’ta çok Türk giyim mağazası var.

Akşam yemekten sonra Chez  Ali ye gidiyoruz. Turistik gösterilerin yapıldığı bir eğlence mekanı. Gösteriler sıradan, ortam çok görkemli, görülmeye değer.

Fas çok renkli coğrafyası, zengin kültürü, tarihi ve lezzetli mutfağı ile görülmeye değer bir ülke. 

  • Fotolarımızın çoğunluğu ve en güzelleri Cem Uşakligil’in çekimleridir. Fotoğraflarını kullanma izni verdiği için çok teşekkürler Cem Uşaklığil’e…