ANA SAYFA Blog

Volga Nehri’nde Gemi Yolculuğu: Beyaz Gecelerde Volga Büyüsü

Volga Nehri sadece Rusya’nın değil aynı zamanda Avrupa’nın en uzun nehri. Uzunluğu 3.692 km olan bu görkemli nehir, Rusya’nın batısından Hazar Denizi’ne uzanıyor ve ülkenin iç kesimleri için hayati bir su yolu görevi görüyor.

Volga Nehri Rusya’nın tarihini, kültürünü, ticaretini ve doğal güzelliklerini bir araya getiren renkli bir yaşam damarı. Rus edebiyatına, şarkılara, öykülere ve efsanelere ilham vermiş bu nehir, farklı arayışlar içindeki gezginlere de unutulmaz deneyimler sunuyor. Volga üzerinde Nehir Gemileriyle yapılacak bir yolculuk, geniş bir coğrafyayı, farklı tarihi ve kültürel deneyimleri keşfetme fırsatı sağlıyor.

Biz de özellikle “beyaz geceler”de Volga Nehri’nde yolculuk yapmak üzere yola çıktık. Beyaz geceler yılın en uzun gündüzlerinin olduğu 21 haziran sonrası. Gezimiz Rusya’nın en çok turist çeken iki şehri olan Moskova ve St. Petersburg’u kapsıyordu; ancak klasik gezilerden farklı olarak iki şehir arasındaki ulaşımı Volga Nehri üzerinde bir gemiyle yapmamız, seyahatimizin en özel yanıydı. Gezimizin 6 gecesi, Volga’nın sakin sularında ilerleyen gemimizde geçecekti.

Volga gibi uzun bir nehirde genellikle üç ayrı rota tercih ediliyor. En yaygın olanı, bizim de tercih ettiğimiz Moskova ve St. Petersburg arasındaki rota. Diğerleri, Moskova’dan başlayıp Astrahan’a kadar Aşağı Volga’ya uzanan rota ve Volga-Don Nehri rotası.

Tarihin İzinde Bir Yolculuk

Volga Nehri, Rus tarihi boyunca Rus Çarlarının çeşitli projeleriyle her daim önemini korumuş ve geliştirilmiştir. 16. yüzyılda Korkunç İvan döneminde Stroganov ailesi, bölgedeki ticari faaliyetleriyle nehrin stratejik ve ekonomik önemini gözler önüne serdi. Stalin döneminde ise nehrin önemini daha da artırmak amacıyla büyük su yolları, kanallar ve barajlar inşa edildi. Bu barajlar sayesinde nehir üzerinde büyük göller oluştu. 

Beyaz Gecelerin Büyüsü

Volga Nehri gezisi için en uygun mevsim, mayıs ve eylül ayları arası. Ancak en keyifli zaman, haziran ve temmuz aylarındaki “beyaz geceler” dönemi. Bu dönemde hava ılık oluyor ve güneş adeta batmıyor; gece yarısına kadar süren alacakaranlık, ay ile buluşarak büyüleyici bir manzara yaratıyor. Biz de gezimizi bu büyüyü yaşayabilmek için temmuz ayının ilk günlerinde yapmayı tercih ettik.

Rotamız ve Keşfettiklerimiz

Gezimize Moskova’da başladık. İki günümüzü bu muhteşem şehri gezmeye ayırdıktan sonra, üçüncü gün Moskova Nehri kıyısında gemimize bindik.

Moskova-St. Petersburg arası Volga Nehri rotası, Yaroslavl, Uglich ve Kizhi Adası gibi duraklarla tarihi öyküleri, yerel yaşamı ve doğayı bir arada sunan muhteşem bir yolculuk vaat ediyor.

Seyrimiz boyunca nehrin kıyılarında sıralanan irili ufaklı tarihi kentleri ve manastırları ziyaret ettik:

Kalyazin: Baraj çalışmaları sırasında bir bölümü sular altında kalmış olan bu yerleşimde, suyun üzerinden yükselen çan kulesi en çarpıcı görüntüydü. Şirin evler arasında yaptığımız yürüyüş oldukça keyifliydi.

Goritsy: Bize Orta Çağ atmosferi sunan sakin bir köy. Rusya’nın erken dönem Hristiyanlık merkezlerinden biri. Köye 10 km uzaklıktaki Kirilov kasabasında devasa surlara ve etkileyici mimariye sahip manastır, adeta bir kaleyi andırıyordu.

Kiji Adası: Onega Gölü üzerinde, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bir açık hava müzesi. Hiç çivi çakılmadan yapılan 22 kubbeli Transfiguration Kilisesi ve geleneksel Rus evlerini gezmek unutulmaz bir deneyimdi.

Svirstroy: Svir Nehri kıyısındaki bu sevimli, küçük kasabada kısa bir yürüyüş yapma fırsatı bulduk.

Valaam Yarımadası: Avrupa’nın en büyük gölü Ladoga’nın kuzeyinde, ruhani bir atmosfere sahip. Doğası ve tarihi manastırlarıyla ünlü.

Uğradığımız her yerde, yerel halkın el emeği ürünlerini, reçelleri, balları ve tütsülenmiş balıkları sattığı tezgahlar kuruluyordu. Gemimiz limana yanaşır yanaşmaz bu tezgahların başında bir hareketlilik başlıyor ve bu durumun yerel halk için önemli bir gelir kaynağı olduğu görülüyordu.

Gemide Yaşam: MS Stavinsky

Bize 6 gece ev sahipliği yapan MS Stavinsky gemisi, okyanuslarda seyreden devasa lüks gemilerden farklı, daha mütevazi ve samimi bir nehir gemisiydi. 3 katlı olan gemimiz, tam da bir nehir gemisinden beklediğimiz tüm konfora sahipti.

Alt güvertedeki kamaralar pencereli, üst güvertedekiler ise balkonluydu. Odalar yeterince geniş ve konforluydu. Gemide ön ve arka güvertede barlar, manzaralı güzel bir restoran ve küçük bir fitness salonu bulunuyordu.

Seyir halindeyken düzenlenen etkinlikler ve müzik gösterileri vakit geçirmek için harika seçeneklerdi. Bizim en çok ilgimizi çekenler ise Rus tarihi dersleri ve Rusça dersleri oldu. Temel kelimeleri, selamlaşmaları, alfabeyi ve sayıları öğrendik. Hatta dersin sonunda öğrendiklerimizi sınayan bir test bile yapıldı ve sınava katılan bir grup olarak sertifika aldık. Üç günlük sıkı Rusça eğitimimizin ardından kibar restoran personeline her fırsatta ‘spasibo’ teşekkür ederim demeyi ihmal etmedik. Diğer Rus turistleri de sıcak selamlamaya başladık. Ayrıca Rus kültürü ve el sanatlarına yönelik atölyelere de katılma fırsatı bulduk. 

Geminin en cazip yanlarından biri de muhteşem mutfağıydı. Sabah kahvaltıları zengin bir açık büfe şeklindeydi. Her akşam, ertesi günün öğle ve akşam yemekleri için en az üç seçenek sunulan bir form dolduruluyordu. Çorbadan ana yemeğe ve tatlıya kadar tercihinizi yapıyordunuz ve ertesi gün seçiminiz önünüze geliyordu. Bu sayede 6 gün boyunca birbirinden lezzetli Rus yemeklerini tatma şansı bulduk.

Personel ise son derece ilgili, özenli ve kibar davranışlarıyla her anımıza değer kattı.

Volga’da Seyirin Keyfi

Moskova’nın hareketli tempoşundan sonra gemiye binip limandan ayrılınca, kendimizi birdenbire sakin ve huzurlu bir ortamda bulduk. İlk akşam güneşi Volga üzerinde batırmak ayrı bir heyecan idi. Nehrin iki yakası yemyeşil doğada, Küçük yerleşim alanları ve ağaçların içine gizlenmiş sevimli evler arasından geçtik.

Volga’ya özgü en ilginç deneyimlerden biri de seviye havuzlarından geçiş oldu. Geminizin dev kapıların arasına girdiğini, kapıların kapandığını ve suyun yükselmesini (veya alçalmasını) bekleyip sonra yolumuza devam ettiğinizi izlemek oldukça etkileyici.

Açık deniz gem turlarından farklı olarak, sürekli etrafınızda doğayı hissediyorsunuz. Bu gezide her sabah yeni bir limanda uyanmıyorsunuz. Bazen öğlen, bazen akşamüstü küçük bir kasabaya yanaşıyor, birkaç saatliğine karayı keşfedip tekrar gemiye dönüyorsunuz. Yani gemide geçirdiğiniz zaman çok daha fazla. Bu da bizi en önemli soruya getiriyor:

Volga Seyahati Herkese Göre mi? “Mutlaka Yapılmalı mı?

Seyahatin sonrasında birçok arkadaşımın sorduğu bu sorunun cevabı, tamamen sizin beklentinize bağlı. Volga Nehri gemi seyahati, beklentiye göre çok farklı deneyimler sunabiliyor. Artılarını ve eksilerini şöyle sıralayabilirim:

Neden Cazip Olabilir? 

Moskova St.Petersburg arasındaki klasik rota büyük şehirlerin yanı sıra birçok küçük yerleşimi, manastırı ve UNESCO miraslarını görme fırsatı sunuyor.

Avrupa’nın en uzun nehrinde geniş kıyılar, göller, ormanlar ve tarihi yapılar eşliğinde ilerlemek, özellikle de “beyaz geceler”deki gün batımları son derece etkileyici.

Bavulunuzu bir kez açıp kapatıyoruz ve otel konforunda farklı şehirleri keşfediyoruz.
Moskova ve St. Petersburg’un kalabalığından uzakta, sakin ve otantik bir Rusya deneyimi yaşatıyor.

Bu gezi her zevke ve herkese hitap eder mi?

Bu gezi sakin, huzurlu ve yavaş tempolu bir tatil isteyenlere hitap eder. Hızlı tempolu tatil isteyen, eğlence ve gece hayatı bekleyenler için durağan gelebilir.·

Programlar genellikle önceden tur şeklinde hazırlandığı için serbest keşif için zaman sınırlı kalabilir.

Genel olarak Rusya’da yaşam maliyeti uygun olsa da, yabancılara yönelik bu gemi turları lüks segmentte yer alıyor ve bir ölçüde pahalı bulunabilir.

Amazon gibi vahşi ve egzotik bir doğa bekleyenler hayal kırıklığına uğrayabilir. Nehir boyunca ve uğranılan yerleşim yerlerinde  manzara daha çok geniş düzlükler, sakin köyler ve tarihi yapılardan oluşuyor.

Son Söz

Eğer siz; tarih, kültür, sakinlik ve manzaralı bir yolculuktan hoşlanıyorsanız, Volga turu sizin için rüya gibi bir deneyim olacaktır. Ancak hareket, çeşitlilik ve vahşi doğa macerası arıyorsanız, Volga Nehri gezisi size tekdüze gelebilir. Diğer yandan Volga’da beyaz geceler, sakinliğin ve büyüleyici manzaraların tadını çıkarmak isteyenler için unutulmaz bir seyahat vaat ediyor.

Venedik Karnavalı: Bir Maskeyi Sevmek

Venedik, gezginler için başlı başına bir cazibe merkezi. Venedik’i cazibe merkezi yapan ise, en başta kanalları, gondolları ve karnavalı… Venedik karnavalı, zaman zaman şehrin önüne geçen bir üne sahip.

Eğlencenin dibine vurulduğu dönem olarak biliyoruz bu arada karnavalın dinsel bir kökeni de var. Carnavale, ete veda anlamını taşıyormuş. Paskalya öncesinde 40 gün süren hayvansal ürünlerin yenmediği büyük perhize girmeden önceki dönem oluyor Karnaval. Büyük perhizin ilk günü olan Kül Çarşambasından  yaklaşık iki hafta önce başlayıp Büyük Perhiz arifesine kadar süren bir bayram. Kısacası kefaret döneminde yüze külden haç sürüp başlanılan ve  İsa’nın çöllerde aç susuz kalmasına atfen tutulan oruca ruhen ve bedenen bir hazırlık dönemi… Bizim Ramazan Bayramı’nın tam tersi. Müslümanlar önce oruç tutup sonra keyiflerine bakarken bu arkadaşlar, biz peşin peşin  eğlenelim, sonrası Allah kerim diyorlar herhalde… Ama ne eğlence; Ramazan Bayramı Luna Park’ta atlı karınca ise, Karnaval hız treni olur muhtemelen… Bir rivayete göre ise ilk karnaval 1162’de Venediklilerin Aquileia Patriği Ulrico’ya karşı kazandıkları bir zafer sırasında kutlanmış. Hapsedilen Patrik, Venedik’e bir boğa ve 12 domuz hediye etmesi koşuluyla salınıyor. İşte hayvanların San Marco Meydanı’nda kesildiği o gün Venedikliler çılgıncasına eğleniyorlarmış. Ama bu olay, Karnaval sırasında özel bir gün olarak kutlanıyor artık.

Kökeni ne olursa olsun amaç eğlence… Venedik karnavalının geçmişi  11. yüzyıla kadar gidiyor ama esas ışıltısına Rönesans ile kavuşmuş. 17 yüzyılda Karnaval, artık dünya çapında bir olay haline gelmiş, 18 yüzyılda kumar ve şehvetle anılan Karnaval aylarca sürmekteymiş. Tabii 40 gün et yemeyeceğiz diye aylarca eğlenmeyi zamanın koşulları pek desteklememiş ve 18. yüzyıl sonrası Karnavalın şaşaası kalmamış. Venedik’in 1797’de  Avusturya İmparatorluğu’nun parçası olmasından sonra Karnavalın neredeyse esamesi okunmaz olmuş. 1930’larda faşist yönetimce yasaklanan Karnavalın tekrar hayat bulması 1980’leri bulmuş. O günden beri, her yıl yaklaşık 10 gün boyunca Karnaval sayesinde Venedik büyük bir parti alanı haline dönmekte…

Karnaval Venedik’in olmazsa olmazı… Bu sanata da yansımış; Karnaval özellikle ressamların vazgeçilmez konularından olmuş. Mesela Venedik resimleriyle ünlü Guardi Karnaval hallerini de resmetmiş…

Venedik karnavalının en iyi yanı en önemli gösterilerin sokaklarda ve ücretsiz olması… Tabii özel malikanelerde, otellerde, tiyatro salonlarında ücretli gösteriler, oyunlar, konserler var. Ama Karnavalın en belirgin özelliği, maskeler ve kostümlerle sokaklarda dolaşmak… Maskeniz ve kostümünüz ne kadar gösterişliyse o kadar tadı çıkıyor Karnavalın, çünkü ilgiler sizin üstünüzde oluyor…

Maskeler Karnavalın olmazsa olmazı… Eh, insanlar görünmez olmak istiyorlarsa bir maske onları gizleyebilir… Bu açıdan Venedik Karnavalı, Avrupa’nın katı sınıfsal hiyerarşisine bir tepki de… Karnaval sırasında farklı sosyal tabakadan insanlar, maskelerin arkasına gizlenerek birbiriyle kaynaşabiliyorlarmış… Artık bu kaynaşma neleri kapsıyor, bilmem… Ama 17 yüzyılda Karnaval sırasında Venedik, Avrupa’nın sefahat yuvası olmaktaymış… Sınıfsal kaynaşma, bir maske ardında, kumarhanede yan yana zar atmadan sınıflar arası fazlasıyla fiziksel kaynaşmaya kadar her şeyi kapsamaktaymış…

Maske deyip geçmeyin, onların da sınıfları, tarzları var… Kilden yapılan modelden hareket ederek tutkala batırılmış kağıt ve kumaş parçalarıyla elde edilen hamurların kalıba yerleştirilip astarlanması  ve sonra artık sanatçının yaratıcı gücüne göre süslenip boyanmasıyla elde edilen maskeler şekillerine göre ayrılmakta…

Örneğin Bautalar, tamamen yüzü kapsayan bir maske; Almanca korumak fiilinden türetilen bu maskeler  beyaz oluyor ve genelde korsan şapkası gibi olan tricorn şapka ve pelerinle kullanılıyor. Bu maske, 18 yüzyılda bazı politik durumlarda anonimliği sağlamak için de  kullanılmış… Bir de bunun neredeyse dikdörtgen formunda yüzü tamamen kapatan ve insanı Yıldız Savaşları’ndan fırlamış Darth’a benzeten bir türü var ki tam taş surat yapıyor takanı… Colombina ise sadece gözleri kapayan,  yanaklarda biten ama her tarafı yaldızlarla, pırıltılarla süslü bir maske; commedia della arte’deki karakterden ismini alıyormuş… Medico della peste ise uzun bir gagadan oluşuyor, veba doktoru olarak bilinen bu maske veba salgını sırasında doktorların taktıkları maskeden esinlenmiş; pelerin, siyah şapka ve beyaz eldivenle kullanılıyor genelde. Volto ise tamamen yüzü kapsayan bir maske… Tabii zaman içinde maskelerde çeşitlilik artmış, hatta maske takmadan makyajla kendine yeni bir yüz edinene de çok rastlanılıyor yollarda.

Gerçi zaman zaman maskeler takmak yasalarla engellenmiş; örneğin 1339’da ahlaka mugayir maskeler takmak ve maskelerle dini yerlere girmek, yüzü boyamak yasaklanmış… Hoş, bugün de maskelerle kiliselere girmek yasak.

Yıllar sonra bu sene tekrar Venedik’e gittim ve güzel tesadüf, gezi dönemim Karnaval’a denk geldi. Bu sene (2019) 16 Şubat-5 Mart’ta yapılan Karnavalın ikinci haftasında Venedik’te olunca, gezim birden düklerle, düşeslerle yapılan bir geziye döndü; dükler, düşesler çakmaymış, ne gam, Karnaval havasının estiği Venedik, çok daha şenlikliydi.

Karnaval gerçekten Venedik’i türlü çeşitli renklere bürüyor çünkü genel olarak her şey yollarda, meydanlarda oluyor. Sabahın erken vaktinden gecenin geç saatlerine kadar sokaklar her renkten kumaşlar, kurdaleler, danteller, tüylerle süslü kıyafetler ve maskelerle dolaşan insanlarla doluyor. Sanki şehrin bütün soyluları giyinip süslenmişler ve sokağa fırlamışlar… Karnaval boyunca sokaklarda herkes prenses, herkes prens…

Tabii sokaklarda dolaşmanın yanında otellerde, saraylarda balolar, yemekler; salonlarda konserler, müzelerde sohbetler, konuşmalar, maske yapım atölyeleri de Karnavalın etkinliklerinden. Örneğin Scuola Grande San Giovanni Evangelista’da moda atölyeleri, hayvan biçimli maske sergileri; Teatro La Fenice’de konserle, operalar; Peggy Guggenheim Müzesi’nde konferanslar, resitaller, ayrıca buz pateni gösterileri, rehberli Karnaval yürüyüşleri, heykel sergileri, konserler Karnavalı renklendiren etkinlikler… Başta San Marco Meydanı olmak üzere, şehrin belli başlı merkezlerinde yapılan akşam konserleri de yüzlerce insanı kendinden geçiriyor; gün boyu kurum kurum gezinen bir kontesi akşam kat kat tafta elbiseleri, kafasındaki tüyler, mücevherlerle süslü maskesi ile hoplayıp zıplayarak dans ederken görebilirsiniz mesela…

Aslında Karnaval gelişi güzel eğlenceler, partiler demek değil, kendi ritüelleri de var… Örneğin Karnaval’ın açılış gecesinde düzenlenen ‘Festa Veneziana sull’acqua’ kanallar boyu düzenlenen bir ışık ve renk gösterisi… Karnavalın ne kadar renkli olduğunun ilk işareti… Bu gösterinin devamı ertesi gün yapılıyor. Punta della Dogana’dan başlayan su korteji Grande Canale’den geçip Rio di Cannaregio’ya varıyor. Bu görsel şölene, Kanal boyunca kurulan yiyecek büfeleri ile mide şöleni de ekleniyor.

Ama Karnavalın en önemli festivali bu sene 23-24 Mart’ta düzenlenen Festa delle Marie… Günler boyu süren bu şenliğin sonunda Karnavalın Kraliçesi seçiliyor. Geleneğe göre Dük, eskiden sıradan insanlar arasından 12 kız seçip onların çeyizini sağlıyormuş. Bu şenlik boyunca kraliçeliğe aday kızlar, geleneksel kıyafetler içinde geçit yapıp halka tanıtılıyor. Kraliçe olarak seçilen kıza artık çeyiz falan verilmiyormuş ama gelecek yılın uçan meleği olma hakkını veriliyormuş ki gösteriyi gördükten sonra bunun ödül mü ceza mı olduğuna karar veremedim.

Ben bu şenliği seyredebildim. Marie’lerin geçidi olarak isimlendirilen bu tören San Pietro di Castello’dan başlayıp San Marco Meydanı’nda bitiyor.  San Marco’da kurulan sahne-platformda önce artık geçmişten geleceğe kim varsa kostümleri, maskeleriyle resmi geçit yaptılar; cellattan meleğe, yargıçtan kraliçeye, halayıktan efendiye herkes önümüzden sırayla geçti. Daha sonra Campanile Kulesi’nden Meydandaki sahneye uzanan bir halat boyunca melek kılığında bir kız aşağıdakileri selamlayarak ve aşağıya konfetiler atarak yere kadar süzüldü. İşte kuleden aşağıya uçan bu melek, geçen senenin Karnaval Kraliçesiymiş. Bu gösteriyle birlikte Karnavalın en iyi kostümü yarışması da başlıyor ve Karnavalın son gününde kazanan açıklanıyor. Ayrıca sonraki hafta  ünlü bir kişi aynı kuleden yine aşağıya, bu sefer kartal kılığında uçuyormuş, bu da Kartal Uçuşu oluyormuş. Hoş, benim bulunduğum gün Kule’den melek yanında başka biri daha uçtu ama pek kartala benzer hali yoktu, daha çok pelerini fazla uzun kaçmış bir şövalye gibiydi.

Karnaval boyunca Mestre’de konserler, gösteriler, danslar sergilenirken  Burano Adası’nda da daha az gösterişli Karnaval kutlamaları yapılıyor. Ayrıca en iyi kostüm, en iyi maske yarışmalarının kazananları da Karnavalın son günü açıklanıyor. Karnaval, San Marco Meydan’ında Kule’den aşağıya sarkıtılan arslan işlemeli Venedik bayrağı altında son geçitler yapılarak tamamlanıyor.

Ayrıca 1162’de  Dük Vitale Michiel II’nin Patrik Ulrico ve 12 vassala karşı kazandığı zaferin anısına düzenlenen Boğa dansı da gösteriler arasında. Zafer sonrası Patrik Düke aralarında 1 boğa ve 12 domuzun da olduğu hediyeler göndermek zorunda kalmış. Bu olayı temsilen Karnavalda bir boğa maketi getirilip San Marco Meydanında dolaştırılmaktaymış.

Ziyafet ve balo kısmına katılmak ise her turistin harcı değil. Ca Vendramin Calergi’de Karnaval boyunca birkaç kez düzenlenen baloya katılmak için kişi başı 500 euroyu gözden çıkarmak gerek; bu tutar, söz meclisten içeri, bazı turistlerin zaten tüm gezi bütçesi… Ama baloda sazlı cazlı yemekten kumara kadar her şey mevcut… Palazzo Pisani Moretta’da düzenlenen Dükler Balosu ise, özel bir organizasyon ve giriş 1500 euro. Bu 1994’te moda tasarımcısı Antonia Sautter’in başlattığı ve ünlü kişilerin katıldığı, dünyanın en ünlü maskeli balosuymuş. Sautter’in hazırladığı kostüm ve maskelerle katılan ünlü film yıldızları, şarkıcılar, sporcular, şefler, sizin yemek arkadaşınız olabilir, tabii maskelerinden kendilerini tanıyabilirseniz; ama o parayı verdikten sonra insan kendini bile tanımaz, o başka…

Biz yine sokaklara dönelim, bizi sokaklar paklar… Ayrıca Karnavaldan sokaklara yansıyanlar görüntüler de yeterince renkli. Zaten Karnaval bir noktada maske ve kostüm gösterisine dönüyor. Bu nedenle türlü türlü kostümler içinde insanlar sabahtan akşama, sokaklarda dolaşıyorlar, insanlarla resim çektiriyorlar. Tabii resim çekilirken öyle ahbap çavuş pozu değil mutlaka bir atraksiyon, bir duruş olması gerekiyor, eller bir  şekle giriyor, vücut bir havaya sokuluyor… Hatta özellikle insanların  yoğun olduğu Venedik’in önemli yerlerinde görünmeye özen gösteriyorlar sanki; Santa Maria della Salute Kilise’sinin merdivenlerinde, Ca Rezzonico’nun verandasında kat kat etekleri, tüylü taşlı maskeleriyle gece kuşlarından tutun da saray soylularına kadar türlü çeşitli karakterle karşılaşabiliyorsunuz…

Artık bir süre sonra  tuhaf tuhaf kılıktaki insanları görmeye alışıyorsunuz. Pazardan sebze meyve almış yaşlıca bir kadının yüzündeki bir maske ya da gündelik iş kıyafetinin üstüne atılan bir pelerin artık size normal geliyor. Eğer Karnaval’a hazırlıksız geldiyseniz bile hiç üzülmeyin. Bir yanıyla ticari sektöre dönüşmüş Karnaval…  Dantelli taftalı şık kostümlerden hallice masa örtüsü kıvamındaki pelerinlere kadar her keseye uygun bir şeyler bulabilirsiniz.

Karnaval sırasında maske ve kostüm satılan pazarlar bile kuruluyor; örneğim Campo Santo Stefano’daki küçük pazara yorgun bir turist olarak girip iddialı ve şaşaalı bir Karnaval şahsiyeti olarak çıkabilirsiniz ama fiyatlar biraz pahalı. Daha ucuza bir şeyler derseniz; o zaman maskenin hamuruna kostümün taftasına bakmadan, her yerde karşınıza çıkan turistik dükkanlarda, büfelerde satılan türlü türlü plastik maskelere, etrafı teğelle tutturulmuş pelerinlere razı olacaksınız. Dert değil; gece ve eğlence hepsini harika bir kostüme dönüştürüyor. Ama ben işin ciddiyetine vakıfım derseniz, yine alış veriş caddelerinde gerek top top kumaşların gerekse hazır dikilmiş dört başı mağmur kostümlerin sizi beklediğini unutmayın. Bunun için  Calle Larca San Marco gibi ana alış veriş caddelerinde dolaşmanız yeter, karşınıza çıkacaktır.

Ayrıca maske yapımı da başlı başına bir sanat işi. Aslında Venedik tarihinde Karnaval dışında da kimliğini gizli tutmak için kullanılagelen maskelerin yapılıp satıldığı özel dükkanlar, atölyeler var. Bunların içinde Ca Macana’nın tescillenmiş bir üne sahip; Stanley Kubrick’in ‘Gözleri Tamamen Kapalı’ filmindeki maskelerin hepsi burada yapılmış. Maskeler arkasında hepimiz Tom Cruise, hepimiz Nicole Kidman’ız derseniz yolunuz buraya uğrasın, Venedik’ten alınacak en iyi hatıralık bence… Dorsodura’daki bu dükkanda maske boyama kursları da veriliyor. Bir diğer ünlü maske yapımcısı ise Ca del Sol… Accademia, San Marco, Corte del Teatro’da bulabileceğiniz Ca del Sol’da müthiş bir maske çeşidi var, ayrıca buradan Karnaval kostümü de tedarik edebilirsiniz. Fiyatlar ise 100-150 Euro civarında. Ben iki yeri de gezdim, ikisi de fevkaladeydi ama fiyatlar sanki Ca Macana’da daha uygundu. Maskemi de oradan aldım; takmalık değil duvara asmalık bir maskeydi ama daha tuhafı kumarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen seçtiğim maske iskambil kağıtlarıyla çevrelenmiş bir joker oldu. Maskeler, bilinçaltımızı da mı ortaya çıkarıyor, nedir…

Kostümlerle, maskelerle donananlar herhalde biraz da kamuoyu oluşturmak için sürekli sokaklarda dolaşıyorlar demiştik. İnsanlarla poz poz resim çektiriyorlar, resim çektirirken mutlaka özel bir poz veriyorlar. Ama sabahın köründen gecenin yarısına kadar bir afra tafra dolanmak zor. Onun için zaman zaman üstünü başını düzelten bir düşes, cep telefonuyla konuşmaktan poz veremeyen bir kont, bir kafede keyif çatan bahar perileri, yorgunluktan kaldırıma çökmüş bir kraliçe gözünüze çarpabilir. Sadece masalsı veya tarihi tasvirler değil; çizgi roman kişilikleri, süper kahramanlar, roman karakterleri de Karnaval da kendine yer buluyor. Bir bakıyorsunuz Süpermen yanınızdan geçiyor, Yıldız Savaşçıları ellerinde yıldız silahlarıyla köşeden dönüyor… Ya da Anna Karanina, yanında Vronsky ile birlikte karşınıza çıkabiliyor, üzerinde kendini tren altına atacağı gündeki kırmızı palto ama yüzünde gördüğü ilginin getirdiği kocaman bir tebessüm… Tavus kuşunu kafasına oturtmuş gibi duran bir gece prensi, müzik ve içkinin etkisiyle kendinden geçse de, bir resim teklifinde hemen kendine geliyor çünkü her şey biraz daha ilgi için…

Andy Warhol’un herkesin dünyada 15 dakika ünlü olması gerektiği düsturunu doğrularcasına Karnavalda herkes bir anlık dikkati üzerinde toplamak için giyinmiş, kuşanmış, süslenmiş, takmış takıştırmıştır. Karnaval sırasında herkes kostümlerle, maskelerle büründüğü kişilik olur; o maske kimse,  o karakter olur insanlar… Bir maskeyi taşımak zordur; maskelerin hakimiyeti nerede başlar, nerede biter, bazen karışır. Donuk bir maske ile ufka dalıp giden bir düş prensesi, belki de içi kıpır kıpır, Karnaval birincisi olmayı hayal ediyordur.

Ama işte o buz gibi soğuk, donuk maskenin arkasından gelen sımsıcak bir kahkaha  aslında maskelerin bir yanıyla bizi, en hassas yanımızı, dış dünyadan koruduğunu, o narin özü kendimize saklamak için maskelere ihtiyacımızın olduğunu anımsatır. Taktığımız maskeyizdir artık.  İçimizdeki dünyamızı korumak için maskemizi biraz daha benimseriz. Belki de Karnaval, taktığımız maskeleri sevmek için bulunmaz bir fırsattır. Kim bilir!

 

 

Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası: Taşın Dile Geldiği Şaheser

Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası Anadolu Selçuklu dönemi mimarisinin en önemli eserlerinden bir başyapıt. Ulu Cami ve Darüşşifası taş işçiliği, sanatsal detayları ve mimari özellikleri ile taş işçiliğinin şaheseri olarak  kabul ediliyor. Sivas’ın Divriği ilçesinde yer alan, Fırat Nehri’nin kollarından Çaltı Çayı vadisine saklanmış eser günümüzde de ziyaretçilerini hayran bırakıyor. 13. yy’dan günümüze uzanan bu  eşsiz eser, bir ibadet yerinin ötesinde bir sanat, bilim ve şifa merkezi. Anadolu’nun Elhamrası olarak da anılan eseri, Evliya Çelebi benzersizliğini ‘Metninde diller kısır, kalem kırıktır’ şeklinde ifade etmiştir.

Bir Beyliğin İmzası: Tarihin ve Aşkın Hikayesi

Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı Mengücekoğulları Beyliği döneminde, beyliğin hükümdarı Ahmed Şah Ulu 1228-1243 yılları arasında Ulu Cami’yi yaptırırken, şahın eşi Melike Turan Melek camiye bitişik Darüşşifayı yaptırmıştır. Bu yapıtta kadın ve erkeğin birlikte toplum için yaptıkları, kadın erkek eşitliği ve hayırseverliğin bir simgesi olarak yorumlanmaktadır.

Yapının mimari Ahlatlı Hürrem Şah ve Tiflisli ustalar, taşlara on binlerce motifi dantel gibi işlemişler. İlk bakışta motiflerin simetrik bir düzeni varmış gibi görünse de, yakından baktığınızda her bir motifin asimetrik ve birbirinden farklı olduğunu fark edeceksiniz. İslam sanatında var olan simetri anlayışı bu özgün tasarım ile yıkılmış. Semboller, çiçekler, geometrik desenler, hayvan figürleri ile bezenen ve güneş ışığına göre gölgelerle dans eden taşlar insanın aklını başından alıyor.

Ulu Cami dikdörtgen planlı, tamamen kesme taştan yapılmış. Dışı süslemelerle bezenmiş dış mekanın aksine içi daha sade tutulmuş. 

Caminin minberi de Anadolu camileri arasında benzersizdir. Abanoz ağacından, küntekari tekniği ile yapılan minber de ağaç işçiliği açısından önemli bir eserdir. Minbere kabartma yazılar ile ayet ve hadisler işlenmiş, bitkisel motiflerle de süslenmiştir. Minber cami ile aynı dönemde yapılmış ve orijinalliğini korumuştur.  Caminin taş mihrabı da dikkat çekicidir.  Saray kapıları havasındaki mihrap sivri kemerli bir niş şeklinde yapılmış. Mihrabın üzeri ters, içi dolu ve içi boş kalplerle süslenmiş, tepe noktasına da lale motifi yerleştirilmiştir. Mihrabın önündeki alanın üzerindeki kubbede yıldız şeklinde dört küçük pencere yer almakta. Gün ağarırken pencerelerden süzülen ışıklar sabah yıldızı görüntüsü vermektedir. Camideki bazı ahşap oymalar Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmektedir.

Cami içinde taştan oyulmuş iki emanet sandığı ve bir sadaka taşı bulunmaktadır. Emanet sandığına insanlar bir yere  giderken değerli varlıklarını emanet ederken, sadaka taşına da ihtiyaç sahiplerinin alması için varlıklı kişiler bağışlar koymaktadır. 

Caminin kuzeybatı köşesindeki kesme taş minarenin 1565 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırıldığı kitabede yer almakta. 

Ulu Cami’nin güneyine bitişik Darüşşifa yer almakta. Bu darüşşifa Anadolu’da yapılan ve günümüze ulaşan darüşşifaların en eskisi ve en önemlileri arasındadır. Şifahane Osmanlı döneminde pozitif ve dini ilimler verilen medrese olarak da kullanılmıştır.

Darüşşifa iki katlı, avlulu, eyvanlı bir hastane formunda inşa edilmiş. Giriş kapısının karşısında büyük bir eyvan ve yanlarında küçük eyvanlar bulunmakta. Sağlı sollu hasta odaları da yapılmıştır. Yapının ortasındaki sekizgen havuzdan yükselen su sesi, özellikle ruh ve sinir hastalıklarının tedavisinde şifa kaynağı olarak kullanılmış.

Şifahanenin ortasındaki havuzun, taş duvarlardaki motiflerin sağladığı dinginlik boş duvarlara rağmen bugün de hissediliyor. 

Şifahanenin içinde bir odada Ahmet Şah, eşi Turan Melek ve ailesinin kabirleri de yer almaktadır. Türbe kapısının üzerinde tasavvufi ve sembolik anlamlı bir motif işlenmiş. Motifin üst bölümü tabut kapağına benzemektedir. Motif, ortasında ters kalp ile birleştirilmiş ve kefelerinde kalplerin tartıldığı bir teraziye benzemektedir. Bu motifin anlamı; bu dünya bir sınav yeridir, bu dünyadan ayrılırken malınız, mülkünüz değil teraziye konulacak şeyler kalplerinizin içindekiler olarak yorumlanmaktadır. 

Kapılar: Taşa İşlenmiş Gizemli Hikayeler

Camiye giriş ve çıkış için kuzey, batı ve doğu yönlerinde üç anıtsal kapı bulunmaktadır. Şifahanenin de bir giriş kapısı bulunmaktadır. Her bir kapı farklı bir sanat anlayışını yansıtır, taş işçiliği olağanüstüdür. 

Dışarıdan sade görünen yapıya ve kapılara yaklaştıkça karşılacağınız detaylar sizi büyüleyecek. Özellikle anıtsal kapılar, bu kompleksin kalbi. Her biri bir sanat eseri, her biri bir sır taşıyor:

Batı Kapısı (Tekstil Kapı): Gölgelerin Dansı

Bu kapıdaki incecik taş işlemeler, Anadolu kilim desenlerini andırdığı için ona Tekstil Kapı adı verilmiş. Kapının orta yerindeki lale motifleri Allah’ın birliğini fısıldarken, sağdaki Çift Başlı Kartal güç ve asaletin simgesi ve soldaki başı eğik Şahin Mengüceklerin Selçuklu’ya bağlılığı sembolize ediyor. 

Ancak bu kapının en çarpıcı yönü: Gölge Oyunu! İkindi vakti, güneşin açısı değiştiğinde, ışık ve gölge müthiş bir ustalıkla birleşiyor ve kapının üzerine namaza duran bir insan silueti düşüyor. Bu “sciography” (gölge yazımı) tekniği, 13.yy’da bir mimarın mühendislik dehasını ortaya koyuyor.

Aslında bu gölge oyunu yıllarca farkına varılmamış. Bir turist 2005 yılında fotoğraflayınca bu gölgeyi, bu mühendislik harikası ortaya çıkmış. Biz bu inanılmaz görüntüyü fotoğraflayabilen şanslılar arasında yerimizi aldık. Bu kareyi görüntüleyecek zamanı  yakalamadan ayrılmamalısınız diye vurgulamalıyım.

Cennet Kapısı: Yaşam ve Sonsuzluk

Caminin kuzey cephesindeki Cennet Kapısı kompleksin en görkemlisi. Barok tarzını andıran kapıda hayat ğğacı, sonsuzluk rozetleri ve bereket motifleriyle cennet simgelenirken, alt kısımdaki ateşler üzerindeki sade kazanlar cehennemi hatırlatıyor. Motifsiz ve “boş” bırakılan kazan figürleri ile cehennemin boş kalması umudu simgelenmiş. Bu sembolizm düşündürüyor insanı.

Darüşşifa Taç Kapısı: Şifanın Kapısı

Cami ve Darüşşifa’nın bir arada olması ile ortaya konan sosyal işlevi bu kompleksi eşsiz kılıyor.  Darüşşifanın kapısı da cami kapıları kadar ihtişamlı. Burada Selçuklunun sembolü beşgen ve sekizgen yıldızların yanı sıra, dikkatli bakarsanız hilal ve yıldız motiflerini de görebilirsiniz. Burası, inanç farkı gözetmeksizin herkese şifa dağıtan bir merkezdi. 

Bu arada Darüşşifa kapısında kadın ve erkek figürleri olduğu, ancak 19.yy’da tahrip edildiği için yüzlerinin seçilemediği belirtilmekte. Kadın figürün Selçuklu dönemine ait örme saçları olduğu düşünülmektedir.

Bu muhteşem eser UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne Türkiye’den giren ilk mimari eser olma onurunu taşıyor. Bu ayrıcalığın nedenlerine gelince;

1. Eşsiz taş işçiliği ve yüksek kabartma tekniği
  • Yapıda kullanılan üç boyutlu, yüksek kabartma tekniği ile işlenmiş, danteli andıran taş oymacılığı dünyada benzeri olmayan bir sanatsal değer taşıyor. Bu incelikli işçilik, anıtsal kapıları adeta birer heykel sanatına dönüştürüyor.
  • İlk bakışta simetrik gibi dursa de birbirini tekrarlamayan binlerce motifin kullanılması, dönemin Türk-İslam sanatındaki simetri anlayışını yıkan özgün bir estetik sunuyor.

2. Mimari ve fonksiyonel özgünlük
  • Cami ve darüşşifa işlevini tek bir kompleks içinde barındırılması, mimari ve sosyal açıdan dönemi için nadir örnektir. 
  •  Mengücekli Beyliği dönemine ait, Anadolu Selçuklu mimarisinin etkilerini taşıyan en nadide ve anıtsal eserlerden biri olması.
3. Bilimsel ve sanatsal deha: gölge oyunları 
  • Batı Kapısı’nda görülen ve güneş ışınlarının açısına bağlı olarak namaz kılan insan silueti ortaya çıkaran gölge oyunları, mimarlık tarihinde bilim ve sanatın çarpıcı birleşimi olarak kabul edilir.

Bu benzersiz özelliklerin bütünü, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’nın “üstün evrensel değere” sahip olduğunu kanıtlamış ve 1985 yılında Türkiye’den UNESCO Dünya Mirasları Listesi’ne giren ilk mimari eser olmasını sağlamıştır.

En İyi Ziyaret Zamanı: Batı Kapısı’ndaki gölge siluetini görmek için ikindi vakti idealdir.

Nasıl Gidilir: Sivas merkezine yaklaşık 180 km mesafede bulunuyor. Sivas Havalimanı’ndan yaklaşık 2 saatlik bir araç yolculuğu ile ulaşabilirsiniz. Erzincan veya Malatya üzerinden de havayolu ile ulaşım mümkündür.

Son Söz

Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, taşa fısıldanan bir destan. Sadece taş bir yapının ötesinde tarihin, sanatın, matematiğin, astronominin, maneviyatın, inancın ve insani değerlerin iç içe geçtiği taşın dile geldiği bir şaheser.

“Anadolu’nun Elhamra’sı” unvanını sonuna kadar hak eden bu şaheseri görünce mimari mirasımızın zenginliğini bir kez daha anlayacaksınız. Anadolu’ya vurgun gezginlerin yollarını Divriği’den geçirmelerini, bu  başyapıtı görmelerini söyleyerek bitirmeliyim yazımı.

Aki Matsuri: Japonya’da Sonbaharın En Renkli Festivali

Aki-Matsuri

Japonya’da yılın her mevsim ayrı bir festivalle kutlanır. Biz burada mevsimleri sadece takvimden değil, sokaklardan, insanların heyecanından ve festival seslerinden anlarız. Baharın gelmesiyle kiraz ağaçları çiçek açtığında olduğu gibi, sonbaharın gelişi de büyük bir şenlik havası taşır. Sonbahar geldiğinde, ülkenin dört bir yanında aynı heyecan başlar: Aki Matsuri, yani Sonbahar Festivali zamanı!

Benim yaşadığım Osaka’da bu dönem gerçekten bambaşka bir atmosfer yaratır. Sokaklarda rengarenk fenerler, davul sesleri, çocuk kahkahaları… Her yıl o heyecanı yeniden yaşarım. Bu yazım ile sizinle bu heyecanı paylaşmak isterim.

Tanrılara Şükran, Toprağa Saygı

“Aki” Japonca’da sonbahar, “Matsuri” ise festival anlamına gelir. Bu törenler, Japonya’nın kadim dini olan Şintoizm’le yakından bağlantılıdır. Bizim için bu, sadece bir kutlama değil; tanrılara (kami) pirinç hasadı için şükretmenin, doğaya minnettarlığımızı göstermenin bir yoludur. Festivalde  sonbaharın gelişi ve pirinç hasatı şarkılarla, dualarla, her yaştan mahalle halkının katılımıyla hep birlikte kutlanır.

Pirinç Japonya’nın tarih boyunca en önemli besin kaynağı olmuştur. İlkbaharda tarlalara ektiğimiz çeltik, yazın güneşle dolup olgunlaşır, sonbaharda ise bereketli bir hasatla toplanır. Hasat biter bitmez, köylerde ve şehirlerde taiko (Japon davulu) sesleri yankılanmaya başlar — o tanıdık ritim: “do-don-ga-don!” Bu ses, festivalin yaklaştığını müjdeler.

Yaguralar, Fenerler ve Birlik

Osaka’da bizim yaşadığımız mahallede kutlamalar özellikle renklidir. Her mahallenin kendi yagurası (ahşaptan yapılmış, tekerlekli tapınak maketi) vardır. İki dev tekerlekli, yaklaşık iki ton ağırlığındaki yaguralar, festival zamanı o güne özel şarkılar söylenerek kalın urganlarla çekilir. Yaguralar çocuk, büyük her yaştan kişilerin elbirliği ile Sinturizm tapınağına taşınır. Bu süreçte sokaklarda yankılanan “Wasshoi! Wasshoi!” sesleri, hem ritim hem de birlik duygusunu taşır.

Hazırlıklar yaklaşık bir ay önceden başlar. Mahallede herkesin görevi bellidir: kimisi süslemelerle ilgilenir, kimisi bağış toplar, kimisi çocuklara flüt melodilerini öğretir. Gençler davul çalma provaları yapar. Tüm festival tamamen gönüllülük esasına dayanır. Gelirler bağışlarla karşılanır; iş yerleri, aileler, hatta küçük dükkan sahipleri katkıda bulunur. Her semtin “halk evi” panosunda bağış yapanların isimlerini görmek, kimin ne kadar emek verdiğini hatırlatır.

Çocukların Günü

Üç gün süren festivalin ilk günü çocuklara aittir. 

Büyüklerin gözetiminde minik eller yagurayı çeker; anne babalar, büyükanneler, dedeler onları izler, fotoğraf çeker, tezahüratlar yapar. Akşam olunca semtin sokakları kağıt fenerlerle (chōchin) ışıl ışıl olur. O gece şehirdeki tüm yaguralar fener alayıyla bir araya gelir. Trafik biraz karışır ama kimse bundan şikayet etmez; çünkü o anlarda şehir gerçekten “yaşıyor” gibi hissedilir.

Tapınakta Buluşma

İkinci gün her semtin yağuraları tapınağa götürülür. Tapınağın merdivenlerinden yaguranın çıkarılışı, en heyecanlı anlardandır. Halk kendi semtinin yagurası merdivenleri tırmanırken alkışlarla destek olur. Tapınak alanı çocukların kahkahaları, sokak yiyeceklerinin kokusu ve davul sesleriyle dolar.

Geçmişte bu günlerde kadınlar geleneksel kimonolarını giyerlermiş; şimdi eskisi kadar yaygın olmasa da, genç kızların özenle örgülü saçları hâlâ o geleneğin bir parçasıdır.

Mikoshi Günü

Üçüncü gün en kutsal ve en heyecanlı gündür: Mikoshi Günü.

Bu defa yaguralardan daha küçük ama kutsal sayılan mikoshiler — yani tanrının ruhunu taşıyan minyatür tapınaklar — genç erkeklerin omuzlarında denize taşınır. İnanca göre, tanrının ruhu denizde yıkanarak kötülüklerden arınır.

Bu yıl mikoshiyi denize taşıma sırası bizim mahallemizdeydi. Gençler sulara yarı beline kadar girip, coşku içinde şarkılar söylediler, dans ettiler. Herkesin yüzünde aynı duygu vardı: hem gurur, hem huzur.

Aki-Matsuri

Tapınak rahibi de törende hazır bulunur. Eskiden ata binip mikoshiye eşlik edermiş; günümüzde ise bu geleneği rahip, takım elbisesini giyerek arabası ile gitmek şeklinde gerçekleştirmektedir. Gelenekler şekil değiştiriyor ama anlamı hâlâ aynı: saygı, şükran, birlik.

Bayram Sofrasında Huzur

Festivalin sonunda yaguralar, tapınakta özel odalara kaldırılır; bir yıl boyunca orada dinlenirler. Biz de ailece eve döner, o güne özel hazırladığımız suşilerimizi yeriz. Sofrada herkesin yüzünde tatlı bir yorgunluk, içimizi derin bir huzur kaplar.

Aki Matsuri, bana her yıl şunu hatırlatıyor:

Bu ülkenin gücü, sadece teknolojisinde ya da düzeninde değil, insanların bir araya gelip ortak bir ruhu yaşatmasında.

Çocuklar, gençler, yaşlılar… hepimiz aynı ritimde, aynı “Wasshoi” sesinde buluşuyoruz.

Ve belki de Japonya’nın en güzel yanı bu: geçmişle bugün el ele, aynı festivalde dans ediyor.

Yazımızın başında Japonya’da mevsim değişikliklerinin festivallerle kutlandığını belirtmiştik. Blogda Japonya Günlükleri yazı serimizde İlkbahar Festivallerini anlatan yazılarımızı okuyabilirsiniz.

Japonya’da Sakura Kiraz Çiçekleri İle Bahar

Japonya’da Baharın Müjdecisi Ume Çiçekleri

Yeşilyurt Gezi Rehberi: Efsane Dağın Eteğinde Bir Köy

İçimden Geçen Köy

“Gezginim Gezgin” gezi bloğuna yazan biri normalde gezdikçe gezdiği bir yerleri yazar. Benim de bu tür yazılarım bu sitede bir süredir yayında. Ancak ‘Yeşilyurt köyü Gezi Rehberi’ sitenin ruhuna ve amacından farklı bir yazı olacak; çünkü bu yazıda gezdikçe gezdiğim bir yeri değil, uzun yıllardır kaldığım, evim olan bir yeri yazacağım. Bu köy beni ve ailemi, ilk gördüğümüz 1997 yılından beri gönül verdiğim bir köy.

Bugünkü adı: Yeşilyurt, geçmişteki adı: Büyük Çetmi. Yeri: Edremit Körfezi’nin kuzey yakası ve İda (Kaz) Dağları’nın yamacı.

Bu yazıda tarafsız olmam mümkün değil, çünkü “içimden geçen köy” diye başlık atmışım, daha ne diyeyim… Sevgili okuyucu yazımı bu uyarıya göre okumanız gerekiyor demek ki!

Yesilyurt

Yeşilyurt köyü 1453 yılı sonrası oluşmuş, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fetheden donanmasını inşa eden Çepni boyundan yörüklerin yerleşip kökleştiği bir köy. Sonraki yüzyıllarda Osmanlı tebaasındaki Rumlar da köyümüze yerleşmiş ve taa mübadele zamanına kadar kardeşçe yaşamışlar. 1924 mübadelesinde köyümüzün yarısı Midilli’ye göçmek zorunda kalmış, ama Yunan anakara ve adalarından köye göç eden olmamış, çünkü oralardan gelenler, o zamanlar neredeyse adı bile olmayan Küçükkuyu’da yerleşimleri sağlanmıştır. 

Cumhuriyetimizin kuruluş yılları ve sonrasında köyümüz özellikli konumunu korumuş, içinden geçen Çanakkale-İzmir yolu, ilkokulun varlığı, halkının modern hayata uyumluluğu (Köy meydanında her 29 Ekim’de Cumhuriyet Baloları yapılır ve tüm köy halkı ile etraftan insanlar katılırmış) ile hep örnek bir köy olmuş. Ama yıllar geçip yolun köy dışına alınması ve halkın evini toprağını satıp deniz kıyısına, Küçükkuyu’ya yerleşmeye başlaması ile birlikte ivmesini kaybetmeye başlamış ve nüfus Küçükkuyu’da yoğunlaşmış. 1960’lı yıllarda oluşan bu durum köyün sosyal hayatını, doğal olarak olumsuz etkilese de yirmi yıl kadar süren gerileme döneminde bile köyümüz karakteristik özelliklerini korumuş, köklü bir sosyal yapıya sahip olmanın avantajı ile Küçükkuyu dışında göç vermemiş. Zeytin ve türev ürünlerine, mandıra ürünlerine ve doğada doğal olarak bulunan tarımsal bitkilere bağlı ürünlere dayalı ekonomisini korumuş. Sonra 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren farklı bir gelişme ortaya çıkmış ve büyük şehir insanları bu güzel köyü fark etmiş ve mülk satın alarak buraya yerleşmeye başlamışlar. Ben ve ailem de bu insanlardanız ve biraz gecikme ile 1997 yılı başından bu yana evimiz ve hayatımızın rengi Yeşilyurt Köyü olmakta.

Yukarıda kısaca vermeye çalıştığım yaklaşık 600 senelik geçmişi olan bir yerin insanlarının köklü bir yaşam biçimi ve gelenekleri olduğunu tahmin etmek hiç zor değil. Köyümüzün halkı köyüne bağlıdır, göç neredeyse yoktur, göç eden de birkaç kilometre yakındaki Küçükkuyu’ya göç eder. Mimari doku tamamen Kuzey Ege stilidir, kalın taş ve kayrak denen ve Kaz Dağları’nda bol bulunan ince katmanlı taş ev yapımında en çok kullanılan malzemelerdir. Son yıllarda kalın taş daha az bulunabildiği ve pahalı hale geldiği için bazı evler normal yöntemler ile kabası inşa edilip sonra dışarıdan kayrak taşı kaplanarak görünümü aynen korunmaktadır. Nasıl yapılırsa yapılsın, her ev “hatıl” atılarak yapılır. Hatıl taş binaların deprem sırasında esnemesini sağlayan bir metre uzunluğundaki tahta parçasıdır ve küçük aralıklarla taşların arasına konulur. Hem çok eski bir korunma tekniği, hem de estetik görüntü olarak çok güzel görünür. Bunlardan başka, eski tuğla da köy mimarisinin çok belirgin ögelerinden biridir.

Yesilyurt

Köyde düğün, sünnet, doğum, cenaze ve askere uğurlama gibi özel durumlar mutlaka tüm halkın yanı sıra köyde bulunan ziyaretçilerin katılımı ile gerçekleştirilir. Cenazelerin üç, yedi ve kırkıncı günlerinde “hayır” niyetiyle köy meydanında yemek verilir, ya da lokma veya pişi ikram edilir. Düğünler ise tam bir festivaldir. Köyün her bireyi katıldığı gibi gelen her ziyaretçi de düğüne dahil edilir, ikramlar yapılır. Bu anlamda, Ege Denizi’ndeki Yunan adaları ile görünüm aynıdır. Şansınız varsa böyle bir düğüne yaz günlerinde denk gelirseniz çok ilginç bir deneyim yaşamanız garantidir. Komşumun kızı evlendiğinde üç gün, üç gece aynı tempo düğünü bizzat yaşamışlığım vardır. Köyde Ramazan aylarında mutlaka herkese açık bir iftar yemeği meydanda kurulan açık hava sofrasında verilir.

Kaz Dağları’nın yamaçlarına kurulu olduğu için Yeşilyurt Köyü eğimli bir alana yayılmıştır, düzlük bulmak pek kolay değildir. Hatta birçok ev taraça gibi birbirinin çatısını görecek ve manzarayı engellemeyecek şekilde inşa edilmiştir. En alttaki ev ile en tepedeki ev arasında yüz metre civarı yükseklik farkı vardır. Köy dağın iki yamacı arasındaki eğimli vadide kurulu olduğu için, dağların zeytin ve çam başta olmak üzere doğal yeşilliği çok hoş bir görüntü verir. Bu nedenle, hakikaten adı gibi, yemyeşil bir yurt köşesidir.

Denize ulaşmak ise çok kolaydır, birkaç kilometrelik araba yolculuğu ile yüzmek için de, yemek ve eğlenmek için de Kuzey Ege’nin mavi suları emrinizdedir.

Yesilyurt

Köye Küçükkuyu-Ayvacık karayolunun 4.kilometresinden ayrılan ve bir dakika süren kısa bir bağlantı yolu ile ulaşılır. Bu yol sizi doğrudan meydana getirecektir. Arabanızı meydana veya ücretsiz otoparka bırakabilirsiniz. Meydandaki açık Köy Kahvesi temiz ve ferahtır, özellikle tamamen doğal bitki çayları ve mevsiminde karadut ile koruk gibi doğal meyve suları denenmeye değer.

Yine Meydandaki asırlık cami iç ve dış mimari olarak farklı bir camidir, ben içindeki özenli ağaç işleri ile boyalarına hayranım, gelen misafirlerimi de mutlaka oraya götürürüm.

Eski Taş Mektep ise artık okul işlevini görmemekte, yerine film ve dizilere doğal set görevi görmektedir.

Köyün ara sokakları, buralardaki evler ve ev kapıları ile avluları birbirinden şirindir. Yokuş aşağı ve yukarı gezmeye çalışın, beğeneceğinizden eminim.

Kısa ziyaretlerde fark etmeyebilirsiniz ama bir iki gün bile kaldığınızda bol oksijen ve temiz havanın beden ve ruh sağlığınıza çok iyi geleceğini söyleyebilirim. Bizim bir gecekalmak için bile İstanbul’dan gidip geldiğimiz çok olmuştur. 

Nerede Kalınır?

Köyün içinde son yirmi yılda çok kaliteli ve özel oteller yapıldı. Bunların arasında Manici Kasrı, Nadas, Casa Mila, Taş Konak, Kariye Otel-Müze (içinde Kültür Bakanlığı belgeli harika bir teknoloji müzesi var) sayılabilir. Bu otel fiyatları yörenin normal fiyatlarının biraz üzerindedir ama özel ve kaliteli bir deneyim olacağından emin olabilirsiniz. Pansiyon olarak ise Sardunya, Erguvanlı Ev ve Sahaf ilk aklıma gelenlerden. Üçü de normal rakamlara kalanı mutlu edecek yerlerdir.

Nerede Yenir?

Eğer zarif bir akşam yemeği beklentisindeyseniz Manici Kasrı’nın mutfağı yaz ve kış size mükemmel lezzetler sunacaktır. Mutfak sanatlarında uzman personelin ve yılların tecrübesine dayanan işletmeciliğin kollarına kendinizi bırakın, yemekler ve uyumlu içkilerle başka bir üst boyuta geçmeniz garantidir.

Nadas Otel’in restoranı gerçek anlamda gastro tutkunlarını kendine hayran bırakacak lezzetler sunar. Yılın bazı günlerinde hem yöreden, hem de uluslararası mutfaklardan birçok ünlü şefin önderliğinde çok farklı lezzetler tadılabilir.  Aynı zamanda barındaki kokteyller yenilikçi ve yörenin bitkisel zenginliklerini meraklılarına sunar. Köy meydanında Nadas otele ait Nadas Fırın da adından anlaşılacağı gibi hamur işi lezzetlerinin yanı sıra yeni nesil değişik kahveleri de menüsünde bulundurur.

Casa Mila Otel’in restoranı, Trattoria Leo, Kuzey Ege bölgesinin Toscanası olabilecek derece İtalyan lezzetleri sunar. İtalyan mutfağının özel tabaklarını mükemmel şarap kavı eşliğinde tatmak mümkündür. Özellikle tremisu tatlı severlere kendisini hayran bırakacak kadar güzel.

Köyün karakteristik ve her ziyaretçiye hitap edecek yerleri Köy Kahvesi (Yeşilyurt Konağı), Kakule Kafe ve Radika Kafe’dir. Hepsini köy meydanında görebilirsiniz. Kahvaltıdan başlayarak akşam yemeğine kadar yerel tatları para/lezzet dengesinde tecrübe edebilirsiniz. Köyümüzün klasik yemekleri Ege mutfağından çok farklı değildir, ot yemekleri, kabak çiçeği dolması, otlu gözlemeler ve hamur işi ürünler yukarıda saydığım yerlerin hepsinde bulunur. Ancak bu mekanlarda sunulan ve başka bir yörede rastlayamayacağınız bir yemekten bahsetmeden edemeyeceğim: Bildiğiniz kıymalı gözlemenin üstüne sımsıcak haldeyken dökülen sarmısaklı yoğurt ve kızdırılmış zeytinyağı/pulbiber/kuru nane/sumak kombinasyonu, yani Manlama kesinlikle vejetaryen veya vegan olmayan herkese hitap edebilecek yerel bir lezzettir.

Farklı Olarak Ne Yenir?

Bunların dışında sadece evlerde bulabileceğiniz çok özel yemekler var (hepsinde yörenin nefis zeytinyağı illa ki olacaktır). Bunlar:

  • Bandırık: İri bulgurun ıslatılıp koruk suyu, nar ekşisi, tuz, taze nane, bulabildiğiniz ot ve bol baharat ile hallenip sıcak suda on dakikada bekletilmiş körpe asma yaprağının bandırılmasıyla yenilen yaz yemeği
  • Bamya kızartması: Cuma günleri kurulan Küçükkuyu pazarında yaz aylarında bulacağınız iri bamyaların on dakika buzlu suda bekletilip teriyaki sos benzeri bir sosa bulanarak zeytinyağında kızartıldığı yaz yemeği
  • Keşkek: Her Anadolu yöresinde güzeldir, nefistir ama buradaki bir başka güzeldir, çünkü has zeytinyağı ile pişirilir. Törenlerin başyemeğidir.
  • Fırında oğlak: İlkbaharın ilk günlerinde, hatta nisanın ortalarına kadar yenmesi tavsiye edilen muhteşem bir lezzettir. Tabii vejetaryen veya vegan değilseniz…
  • Koruk suyunda bebek kabak: Bebek kabakların bütün halde kaynayarak altı kapatılmış suda on dakika bekletildikten sonra verev kesilip taze koruk suyu ve az tuz ile yarım saat kadar buzdolabında çiğ pişirmeye tabi tutulduğu, üzerine lor peyniri konulduğu, ince kıyılmış bol dere otu,baharat, bir diş sarımsak, tuz, zeytinyağı sosu dökülüp, mürdüm eriği, incir veya şeftali ile zenginleştirilen tipik bir yaz yemeği.
  • Güveç: Anadolu’nun her yöresinde yaz ve kış güveç baş yemektir. Burada yapılan güveç de özünde farklı değil. Ama Balıkesir yöresinin kuzularının gerdan kısmını koyup zeytinyağı ve yörenin tereyağı ile lezzet katılan güveç başka bir güzelliktir.
  • Otlu Dondurma: Yörenin kekik, lavanta, melissa, feslegen, zencefil gibi otlarından yapılan sütlü dondurma

Nerede Yürünür?

Yeşilyurt Köyü

Köy dağ yamacında kurulu olduğundan şehir insanları alışkanlığı ile düz yürüme alanı bulmak zor. Ama doğru olan da bu değil zaten, çünkü Kaz Dağları gibi bir cennet var burada. O zaman yürüyüş meraklılarına rotaları çizelim. Köy meydanından yukarı doğru çıkan ana yoldan yürümeye başlıyorsunuz, köyden çıktıktan sonra yokuş yukarı orman yoluna giriyorsunuz, on beş dakika kadar çamların arasında yürüyorsunuz. Sonra bir yol ayrımına geliyorsunuz, sağa dönerseniz ormanın ve dağın içine gidebildiğiniz kadar gidersiniz. Sola dönerseniz yirmi dakika kadar yürüdüğünüzde Küçükkuyu-Ayvacık asfaltını solunuzda göreceksiniz, aradaki patikadan aşağı indiğinizde Aynalı Çeşmeye ve asfalta ulaşacaksınız. Burada bir yirmi dakika asfalt üstünde yürüdüğünüzde yeşillikler ve Edremit Körfezi manzarası ile bir seyir terasına, buralıların deyimi ile “Turistik” e varacaksınız. Bence burada nefis manzarada bir soluklanın. Sonra asfalttan ayrılıp soldaki ara yola girin. Bu yol yöre insanlarınca “Roma Yolu” diye adlandırılır. Zeytinliklerin arasında on beş dakika kadar yürüdüğünüzde köyümüzün alt kısmına ve Manici Kasrı’na ulaşacaksınız. 6.5-7 kilometre arası süren bu yol yürüyüş severlerin favori rotalarından biridir ve yürümesi çok keyifli bir rotadır.

Bu yürüyüşte şimdiye kadar herhangi bir tehlike ile karşılaşmadım ve karşılaşanı duymadım. Ama tedbirli olmakta fayda var, elinizde orta boy bir dal olsun ki buraların dost hayvanları olan sincap, yaban domuzu veya engereklerle karşılaşma durumu olursa kendinizi güvende hissedebilesiniz.

Bu bölgenin son yıllarda çok beğeni ile karşılanan bir etkinliği olan İda Ultra etkinliğinden bahsetmeden sözlerimi bitiremeyeceğim. Aşağıda linkini verdiğim internet sitesinden göreceğiniz üzere, her meraklı için farklı parkurlar var ve en kısa parkur Yeşilyurt ile Adatepe Köyü arasındaki on beş kilometrelik orman ve dağ parkuru. Bu etkinlik her yıl kasım sonu veya aralık başında gerçekleşmektedir.

https://www.idaultra.com/

İçimden Geçen Son Söz

Sözlerime başlarken tarafsız olamayacağımı söylemiştim. Bu nedenle yazdıklarımı iskonto ederek okuyabilirsiniz, bu tüm okuyucuların hakkı. Ben sadece sizlere bu cennet vatanın cennet bir köşesini ve burayı tam bir cennet yapan pırıl pırıl insanları ile kültürünü anlatmaya çalıştım, yani ismi gibi yeşil, yemyeşil olan bir yurt köşesini, yani Yeşilyurt’u…

 

Aizanoi Antik Kenti: Zeus Tapınağı’nda Geçmişe Yolculuk

aizanoi

Aizanoi Antik Kenti, dünyanın en iyi korunmuş Zeus Tapınağı, dünyanın ilk borsa yapısı ve birbiri ile bağlantılı dünyanın ilk Stadyum- Tiyatro kompleksi ile gezenleri geçmiş yolculuğuna çıkarıyor adeta… Antik kenti gezerken, her adımınızda dipten gelen taş seslerini, gladyatörleri izleyenlerin çığlıklarını, rahiplerin ilahi seslerini, alışveriş yapan kalabalıkların gürültüsünü ve sütunlu yoldan geçen atların ayak seslerini duyuyorsunuz sanki…

Kütahya’nın şehir merkezine 58 km uzaklıktaki Çavdarhisar İlçesinde bulunan bu antik kentteki ilk kazılar 1926 yılında, ikinci kazılar ise 1970 yılında başlamış. 1970 yılında yaşanan Gediz depremi sonrasında yıkılan okul, cami gibi yapılar yenilenmek istenirken, temel kazılarında büyük taş bloklar ve antik şehrin kalıntıları bulunmuş.

Aizanoi Antik Kenti en parlak dönemini M.S. 2. yy’da yaşamış, büyük imar faaliyetleri görmüş ve bu dönemde birçok yapı inşa edilmiş. Erken Bizans döneminde piskoposluk merkezi iken, 7. Yüzyıldan itibaren bu önemini yitirmiş. Tapınak düzlüğü Orta Çağ’da bir hisara dönüştürülmüş. Selçuklular döneminde Çavdar Tatarları tarafından üs olarak kullanılmasından dolayı buraya Çavdarhisar adı verilmiş.

Efes, Side ve Bergama’da bulunan antik kentler ile çağdaş olan Aizanoi’de ikisi sağlam kalmış 5 köprü, Zeus Tapınağı, 15.000 kişi kapasiteli tiyatro, tiyatroya bitişik nizamda yapılmış 13.500 kişilik stadyum, 2 hamam, ticaret borsa binası, sütunlu cadde, 2 agora, nekropoller, mezar taşları, su yolları ve kapı yapıları bulunmakta.

Macellum

aizanoi

1970 yılındaki Gediz depremi sonrası, üzerinde bulunan caminin yıkılması sonucu ortaya çıkan yapı, M.S. 2.yy’da yapılmış ve bugün dünyanın en eski borsası olduğu söylenen, çoğunlukla gıda satışı yapıldığı tahmin edilen bir pazar yapısı. Yuvarlak biçimli yapının duvarlarında Latince ve Grekçe yazıtlar bulunuyor. Bu yazıtlarda satılan malların fiyatlarına ilişkin açıklamalara yer verilmiş ve tavan fiyatlar belirlenmiş. Örneğin bir yazıtta, 16-40 yaşlarındaki bir erkek kölenin iki eşeğin fiyatına, üç erkek kölenin bir atın fiyatına eşdeğer olduğu belirtilmiş.

M.S. 301 yılında Roma İmparatoru Diocletianus tarafından ilan edilmiş “tavan fiyat kararnamesi”nin bir kopyası Macellum binasının kenar duvarlarına yazılmış. Bu kararnamede, “insanların aç gözlülüğü ve aşırı hırsı nedeniyle devletin içinde ekonomik huzurun kalmadığı ve bu nedenle İmparatorun bu fermanı yayınlamak zorunda kaldığı” belirtilerek, imparatorlukta fiyat dengelemesine gidildiği bildirilmiş.

Bana ilginç geldiği için yazıtta yer alan bazı ücret ve fiyatları aşağıda sizinle paylaşmak istedim:

Avukat ya da hukukçu: Şikayet başına 250 Denarii

Saray muhafızı: Yıllık 5.500 Denarii

Öğretmen: Öğrenci başına 50 Denarii

Bilim adamı: Aylık 50 Denarii

Mimarlık öğretmeni: Öğrenci başına 100 Denarii

Veteriner: Hayvan başına 20 Denari

Heykeltıraş: Günlük 70 Dinarii

Tarım işçisi: Günlük 25 Dinarii

Balık: 453 gr. 24 Dinarii

Liste böyle uzayıp gidiyor. Bu liste hem dönemin ticaret trafiği hakkında, hem de imparatorluğun sosyo-ekonomik yapısı hakkında fikir vermekte. Mesleklere verilen önem de ücretlere yansıtılmış.

Sütunlu Cadde

aizanoiBorsa yapısının arka tarafında, M.S. 400 yıllarına tarihlenen bir sütunlu cadde bulunuyor. Ana cadde tapınaktan başlıyormuş geçmişte… Savaş dönüşü askerlerin ganimetler ile halkı selamladığı dört kilometrelik bu yürüyüş yolundaki sütunların, daha önceki dönemlere ait antik yapılardan sökülerek buraya getirildiği tahmin ediliyor.

Yolun kenarlarındaki duvarlarda, oyma desenleri olan taşlar dizilmiş. Yürüyüş yolunda yerde ceylan kabartması olan bir taş bulunuyor. Bu taşın bir Artemis Tapınağından getirilmiş olduğu tahmin ediliyor.

Bu taşı yolun zeminine yerleştirerek Romalılar, “Artemis, artık önemli değilsin, senin sembolünü ayaklar altına alıyoruz” demek istemişler.

Bu alandan ayrılıp, köyün içine doğru yürümeye başladığınızda Kocaçay (Penkalas) üzerinde yer alan, antik çağda iki yakayı birbirine bağlayan köprüleri görüyorsunuz. Günümüze iki tanesi ulaşan bu köprüler antik çağda beş tane imiş; birisi yayalar için yapılmış ahşap köprü, diğer dördü ise kemerli taş köprü imiş.

Köprünün korkuluk kaidesi üzerindeki yazıttan, köprünün açılış töreninin M.S. 157 yılında yapıldığı bilgisine ulaşılıyormuş. Kentin zenginlerinden birisi olan Marcus Ulpius Appuleius Eurykles’in Roma’dan dönerken denizde geçirdiği kaza sonrasında yaptırdığı bir adak olduğundan söz ediliyormuş. Kabartmalarda deniz canlıları ve gemi kabartması betimlenmiş.

aizanoi

Köprülerden sonra, köy evlerinin arasından yürürken, karşıdaki tepeden Zeus Tapınağı tüm heybeti ile görünmeye başlıyor. Günümüzdeki köy yaşamı ile antik çağ kalıntıları öylesine içli dışlı ki, kafanızda zaman kavramı karışmaya başlıyor.

Zeus Tapınağı

Yapımına M.S. 92 yılında Roma İmparatoru Domitianus (M.S. 81-96) döneminde başlanmış ve İmparator Hadrianus (M.S. 117-138) döneminde devam etmiş. Tapınak Anadolu’daki antik çağ yapıları arasında ilk şeklini koruyarak günümüze ulaşmış nadir örneklerden biri…

Tapınak pronaos, naos, opistodomos ve tapınağın alt kısmındaki tonozlu bir bölümden oluşuyor.

Mermerden yapılmış tapınağın kısa yanlarında 8, uzun yanlarında 15 İon sütunu bulunuyor. Yapının oturduğu alan ise 53 x 35 metre. Sütunlar yekpare taştan yapılmış ve boyları 9,3 metre. Yapının, bu planı ile Anadolu’da çok yaygın kullanımı olmayan mimari özellikler gösterdiği belirtiliyor.

Tapınağın yapımı için gerekli harcamalar, geniş tapınak arazilerinin kiraya verilmesi ile sağlanmış. Tapınak toprağını kiralayanlar uzun yıllar para ödemeye direnmiş. Ancak İmparator Hadrianus’un kararı ile paralar ödenince, yeni tapınak inşaatına başlanmış. Tapınağın yazıtlarının kesme taşlarının üzerinde, sonraki dönemlere ait savaş sahneleri, günlük hayata dair sahneleri gösteren çizimler de bulunmakta.

Bu çizimlerin 13.yy’da tapınağın çevresine yerleşen Çavdarlar’ın yaşamlarından sahneleri betimlediği düşünülmekte.

Son yıllarda yapılan araştırmalarda, tapınak çevresinde Erken Bronz Çağı II’ye (M.Ö. 2800-2500) tarihlendirilen seramik parçaları da bulunmuş.

aizanoi

Tapınağın bulunduğu alana girdiğinizde mangala oyunu oynanan taşı görüyorsunuz. İç içe geçen kareler üzerine taşlar yerleştirilerek oynanan bu oyun iki kişi ile oynanıyormuş. İki tarafa verilen belirli sayıdaki taşları, kurallar çerçevesinde yer değiştirerek maksimum sayıdaki taşa sahip olma oyunu, dokuz taş gibi dünyanın en eski oyunlarından biri imiş.

Tapınak etrafına dizilmiş onlarca mezar stelini (tek parça taştan yapılmış ve üzerinde oyma desenler bulunan mezar taşı) görüyorsunuz. Üzerlerinde bulunan her sembol ayrı bir anlam taşıyor ve ölenin statüsüne ilişkin bilgiler veriyormuş.

Zeus Tapınağı’nın hemen önünde bulunan Kibele heykelinin deprem ile yer değiştirdiği aslında tapınak sütunlarının üzerinde yer alan alınlık olduğu tahmin ediliyor.

Tapınağın alt bölümünün ise mimari olarak dünyada tam bir benzeri olmadığı belirtilen bir bölüm var. Kilitleme tonozlama metoduyla inşa edilen alt bölüm, orijinal haliyle günümüze kadar gelmeyi başarmış.

Tanrılara sunulan hediye ve sunakların saklandığı depo, tapınağın kehanet odası, Anadolu’nun toprak ve bereket tanrıçası Kibele’nin kült yeri olarak kullanılmış. 1855 yıldır ayakta kalmayı başarmış ve tapınak inşa edildiği günden bu yana bölgede yaşayan insanların izlerini üzerinde barındırıyor.

Bu bölüm o kadar ilginç ve etkileyici ki, sadece burayı görmek için bile gitmeye değer Aizanoi’ye… Alt kata sonradan yapılmış bir asma merdiven ile iniliyor. Orijinal halinde merdiven yokmuş. Sadece rahiplerin inebildiği bu bölüme geçici olarak tahta bir merdiven uzatılıyormuş; rahipler indikten sonra merdiven yukarı çekiliyormuş.

Tapınak rahiplerinin kehanette bulunmak için indiği ve tapınağa sunulan hediyelerin saklandığı bölüm ve içeriye dizilmiş mezar stelleri de aydınlatılmış.

Kapalı bir mekanda ve neredeyse toprak seviyesinin altında olmamıza rağmen bunalma veya daralma olmaksızın, tuhaf bir ferahlama ve huzur hissettim bu mekanda. Merdiven basamaklarına oturup gözlerimi kapadım; rahiplerin fısıltıları mı, rehberin anlattıkları mı? Ayıramadığım sesler arasında ruhumun arındığını, hafiflediğimi hissettim; sanki dünya bu mekanın dışında gibi geldi bana…

Tiyatro – Stadyum

aizanoi

Aizanoi antik kentindeki stadyum-tiyatro kompleksinin dünyada başka bir benzeri yokmuş. M.S.  2. ve 3.yy’da inşa edilen komplekste, 13.500 kişi kapasiteli stadyum ve 15.000 kişi kapasiteli tiyatro iki ana kapıyla birbirine bağlanmış. Bu dünyada benzeri olmayan ilk ve tek kombinasyonmuş.

200 metre uzunluğunda 50 metre genişliğinde olan stadyum, bir tepenin içi oyularak, yamaçlara da tribünlerin yerleştirilmesiyle inşa edilmiş. Antik dönemde her dört yılda bir şehir olimpiyatları düzenlenir ve şehir olimpiyatlarında şampiyon olan sporcular kenti temsil etmesi için Atina’ya gönderilirmiş. Stadyum giriş kapısının hemen doğu kısmındaki onur kürsüsüne, şampiyon olan sporcuların isimleri yazılırmış.

Yapının orijinali bir arena yapısı şeklinde. O dönem arenalarda üç çeşit spor yapılırmış. Bu spor gösterileri, gladyatör–gladyatör, gladyatör–suçlu, gladyatör–yabani hayvan mücadelesi şeklinde olup, birinin diğerini öldürmesi ile sonuçlanana kadar devam ediyormuş.

Tiyatro, 15.000 kişi kapasiteli ve klasik bir Grek tiyatrosu şeklinde. Üç ana kapıdan tiyatroya girişler sağlanıyormuş. Tiyatro ve stadyumu birbirinden ayıran duvarın yüksekliği 30 metre ve 3 katlı imiş; ancak depremler neticesinde 30 metrelik duvarın sadece 10 metrelik kısmı ayakta kalmayı başarabilmiş.

aizanoi

Güçlü bir akustik sisteme sahip bu tiyatroda, sergilenen oyunların biletleri de taş tabletler şeklinde yapılıyormuş.

Kent nüfusunun 100-120 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Roma şehirlerinde nüfus tahmini tiyatro kapasitesine göre 7 veya 10 ile çarpılarak belirleniyormuş.

Mozaikli Hamam

Tiyatro alanından yürüyerek mozaikli hamama gidiliyor.

Romalılar için en önemli sosyal faaliyetlerden biri hamama gitmekmiş. Kadınların sabah, erkelerin öğleden sonra olmak üzere ayrı ayrı gittikleri söyleniyor.

Romalı mühendisler, hamamlarda ocaktan çıkan sıcak havanın, tabandaki içi boş tuğlalar arasından geçerken tabanı ve üzerindeki mermer plakayı ısıtması temeline dayanan bir ısıtma sistemi kurmuşlar. (Hypocaust Sistemi)

Hamamın tabanında, sağlam kalabilmiş mozaiklerde Satry ve Maenad figürleri seçilebiliyor.

Aizanoi Antik Kenti kalıntılarını gezdikten sonra, köyün içinden ve muhteşem manzarası olan dere kenarından yürüyerek tekrar ilçe merkezine dönüyorsunuz. Burnunuzda doğal yaşamın kokusu, antik kent kalıntılarının görkemli görüntüsü ile antik kent gezinizi tamamladığınızı sanmayın.

Kütahya’da her köşe başında göreceğiniz çeşmelerde, Ulu Cami’nin sütunlarında, şehirdeki neredeyse her yerde Aizanoi antik kentinden gelmiş taşlar ile karşılaşacaksınız.

Kaynakça

Kütahya Kültür ve Turizm Müdürlüğü ”Kütahya Tanıtım Broşürü”

 

Kemaliye (Eğin) Gezi Rehberi: Fırat’ın Kollarında Bir Cennet

Anadolu’nun gizli kalmış hazinelerinden biri Kemaliye… Eski adıyla Eğin, Fırat Nehri kıyısında, yüksek dağların arasına gizlenmiş bir Anadolu kasabası. Sadece bir coğrafi konum değil; Daha yolun başında anlıyoruz burası sıradan bir değil. Doğası, tarihi, kültürü ile başka bir zamana açılıyor kapılar. Dağların ardında, vadiye kurulmuş, her sokağında ayrı bir tarih, her köşesinde ayrı bir hüzün ve ayrı bir heyecan fısıldayan bir rüya…

Kemaliye son yıllarda gezginlerin rotasına girmeye başladı. Kimi doğanın sessizliği, kimi tarihin izlerini, kimi de adrenalin yüklü doğa sporları için çıkıyor yollara.

Benim için bir yolculuktan çok keşif oldu. Geçmişin fısıltıları, doğanın gücünü ve insan azminin ve birlikteliğinin gücünü hissettim.

Bir Destanın Adı: Karanlık Kanyon ve Taş Yol

Kemaliye ilçe merkezine varmadan Karanlık Kanyon’un tepeden etkileyici görüntü ile karşılıyoruz. Dünyanın en derin kanyonları arasında gösterilen bu doğa harikası, insanı kendine hayran bırakacak kadar ihtişamlı, ürpertecek kadar derin. Fırat’ın devasa kayaların arasında usul usul akışını izlemek, tekne turuna çıkıp dev kayalıkların arasında kaybolmak, unutulmaz bir deneyim. Özellikle güneş ışığının kısıtlı girdiği “Karanlık” bölümü, adeta doğanın katedrali gibi. Biz de Kemaliye gezimizde ilk sabah güne tekne turu ile başladık. Ağır akan suyun şırıltısı ile ağır ağır süzüldük kanyonda.

Kanyonun hemen yanı başında ise insan azminin ve dayanışma ruhunun bir anıtı yükseliyor: Taş Yol. 1870’lerde kazma kürekle, insan gücüyle kayaları oyarak başlanan, inşası yıllar süren bir yol. Eğin halkının alın teri ve umuduyla 2002’de tamamlanan 8 kilometrelik tüneller viyadükler arasında bir yolculuk bekliyor bizi. Bu yolda araçla ilerlerken, bir yanda uçurum, diğer yanda devasa kayalar, size sadece heyecan değil, aynı zamanda derin bir saygı hissi uyandırıyor.

Karanlık Kanyon tekne turu ve Taş Yolu safarisi üzerine kıyıdaki kafede kahvenizi içtikten sonra adrenalin sevenleri başka bir sürpriz bekliyor.  Fırat Nehri üzerinde zip line yapmak ister misiniz? Bizim yaşadığımız bu deneyimi kesinlikle öneriyorum.

Tarihin Fısıldadığı Sokaklar: Kemaliye Evleri

Karanlık Kanyon ve Taş Yolu’nda hem sakin hem heyecanlı sabah sonrası sıra Kemaliye merkezinde  yamaca yaslanmış Osmanlı’nın son döneminden kalma, birbirinden güzel cumbalı taş evler ve dut kokulu sokaklarda dolaşmaya geliyor. 

Mavi, yeşil, sarı cepheleri, oymalı kapıları ve her biri sanat eseri olan kapı tokmakları ile bu evler, adeta zamanda yolculuğa çıkarıyor sizi. Bu arada merkezde çok orijinal kapı tokmakları yapan bir dükkan olduğunu da hatırlatayım.

Ali Demirsoy Doğa Tarihi Müzesi

Kemaliye merkezinde sizi şaşırtacak bir müze Doğa Tarihi Müzesi. Erzincan Üniversitesi Hacı Ali Akın Meslek Yüksek Okulu’nun içinde eserlerin sergilendiği bir müze. Doğal varlıklarımızın bilimsel bir müzede sergileniyor.

Prof. Dr. Ali Demirsoy yurtiçinden yurtdışından ve bölgeden topladığı koleksiyonu ile kendi memleketinde bir müze yapmış.

Okulun girişinde Hindistan’dan gelen Ankara Hayvanat Bahçesinde yaşayan ve orada ölen Şeker Fil Mohini’nin  iskeleti karşılıyor. Böcekler, fosiller, mineraller, taşlar ile çok zengin bir koleksiyon geniş bir alanda sergileniyor.

Bir Şiirin Gerçeğe Dönüştüğü Yer: Apçağa Köyü

“Orada bir köy var uzakta / Gitmesek de, görmesek de / O köy bizim köyümüzdür…” Ünlü şairimiz Ahmet Kutsi Tecer, bu unutulmaz dizeleri, babasının köyü olan Apçağa için yazdığı söyleniyor.

Kemaliye’ye 6 km mesafedeki bu şirin köy. Köyün evleri restore edilmiş, Ahmet Kutsi Tecerin Köyün girişindeki anıt, restore edilmiş taş evleri ve muhteşem Fırat manzarası ile Apçağa, fotoğraf severler ve huzur arayanlar için vazgeçilmez bir durak. Apçağa Köyü zengin kültür mirası ve özgün dokusu ile korunmuş köylerden biri.

Köy halkının çabaları ile tarihi evlerden biri Ahmet Kutsi Tecer Kültür Evi olarak düzenlenmiş. Evin giriş katı bir yaşam alanı olarak üst katı ise müze olarak düzenlemiştir. Düşük bir ücret ile evi gezebilirsiniz görmeye değer. 

Hasreti Dizelere Döküldüğü Yol: Mani Yolu

Osmanlı döneminde, ekmek parası için İstanbul’a kasapçılık yapmaya giden Eğinli erkeklerinin Eğin’de kalan eşleri, sevgilileri, anaları onların hasretini manilere dökmüş.

İşte Mani Yolu, bu duyguları günümüze taşıyan dokunaklı bir proje. Dut ağaçlarının gölgelendirdiği, manzaraya hâkim bu yürüyüş yolunda, o dönemden kalma maniler asılı. Okuduğunuz her dize, yüzyıllık bir özlem ve sevda yüklü.

Modern Bir Köy Modeli: Ocak Köyü ve Ali Gürer Müzesi

Kemaliye’ye 40 dakika mesafedeki Ocak Köyü (Hıdır Abdal Sultan Ocağı), Alevi kültürünün önemli bir merkezi.

Burası sıradan bir köy değil; içinde müzesi, kütüphanesi, spor tesisi ve hamamı olan örnek bir yerleşim. Köydeki Ali Gürer Müzesi bölgenin etnografik ve kültürel mirasını sergileyen, kesinlikle görülmesi gereken özel bir müze.

Önceleri Şeyhler köyü olarak bilinen köy için genelde Hıdır Abdal Sultan Ocağı ismi kullanılır. Köy 13. Yüzyılda Hz. Muhammet soyundan gelen seyitlere tanınan Yeşil Sarık Sarma hakkına sahip Hıdır Abdal Sultan görüşünü benimseyen 12 haneyle kurulmuş.  Hz. Ali’nin torunu olan Hıdır Abdal Sultan anısına etkinlikler de düzenlenmektedir.  

Başpınar Vali Recep Yazıcıoğlu Köprüsü: Fırat’ın İki Yakasını Birleştiren Dayanışma Öyküsü

Kemaliye gezimizde Başpınar Köprüsü’nü de görmeden olmaz dedik ve merkeze 25 km uzaklıktaki köprüyü de programımıza aldık. Köprünün destansı bir öyküsü var. Yıllarca Fırat’ı aşmak için 25 köyün halkı sallarla, sandıklarla mücadele ettikten sonra 1957 yılında iki yaka arasındaki ulaşımı sağlayan köprü yapılmış. Ancak Keban Barajı ile köprü sular altında kalınca köylerin Kemaliye ile ulaşımı ortadan kalkar. Halk 30 yıl kadar köprü yapılması için derdini anlatmaya çalışır, bağışlar toplar, projeler hazırlar ancak sonuçlanamaz köprü işi.

1990’larda Erzincan’a gelen vali Recep Yazıcıoğlu köprü sorununa çözüm için halk ile birlikte çözüm arar. Köprünün inşası imece ile yapılır. Köylülerin bağışları, emeği köprünün yapımını sağlar. Devlet, millet imecesi ve valinin emekleri filmlere konu olur. Başpınar Köprüsüne valinin adı verilir.

Tarihten Bugüne Kemaliye

Eğin önce Perslerin sonra Roma ve Bizans egemenliğinde kalmış. Malazgirt Savaşı ile bölge Türklerin eline geçmiş,  Selçukluların Anadolu’ya egemen olmasıyla da Selçuklu topraklarına katılmış. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Kafkasya’dan aileler Eğin’e yerleştirip,  bu ailelerin İstanbul’da et satışını yönetmeleri üzerine bir ferman bulunmaktadır. IV. Murat döneminde odun ve kömür kethüdalığı da Eğin’e verilmiş. Günümüzde büyük şehirlerdeki Eğinliler halen bu geleneği sürdürmektedirler.

Kemaliye adının da bir hikayesi var. 1922 yılına kadar adı Eğin imiş ilçenin. İlçe halkı Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’e telgraf gönderip milli mücadeleye katılmak istediklerini yazmışlar. Atatürk ise ‘siz kemale ermiş kişilersiniz adınız Kemaliye olsun’ diye cevap vermiş. Bu toprakların ruhunu anlatan en güzel cümle bu olsa gerek.

Kemaliye’de Nerede Kalınır? Ne Yenir?

Konaklama için ilçe merkezindeki tarihi taş evlerden dönüştürülmüş butik otelleri tercih edebilirsiniz. Bu otellerde kalmak, Kemaliye ruhunu içinde hissederek yaşamak demektir. Biz otel olarak inşa edilmiş Vadi Kemaliye Oteli’nde kaldık. Vadide, yeşillikler içinde, temiz, yemekleri güzel, personeli çalışkan otel bizi rahat ettirdi.

Lezzet molası vermek ise ayrı bir keyif. Mutlaka Lökhane’ye uğrayıp, dut, ceviz ve baldan yapılan yerel tatlı Lök’ü denemelisiniz. Ardından, yöreye has Eğin Tava’sı, bumbar, sırın, tirit ve keşkek gibi lezzetlerin peşine düşebilirsiniz. Kemaliye’de etlerin lezzeti de meşhurdur. Biz yemeğimiz de Lökhane’nin hemen üstünde güzel bir restoranda yedik.

Ulaşım

Kemaliye’ye en yakın havalimanları Erzincan, Elazığ ve Malatya’dadır. Bu illerden yaklaşık 2.5 – 3 saatlik bir karayolu yolculuğu ile ulaşılabilir. Doğu Ekspresi ile Bağıştaş İstasyonu’na gelip, oradan servislerle de ulaşım mümkün.

  • Ne Zaman Gidilir? İlkbahar (Nisan-Haziran) ve Sonbahar (Eylül-Ekim) mevsimleri, hem hava koşulları hem de doğanın renkleri açısından idealdir.
  • Unutmayın: Kemaliye’de doğa sporları (rafting, kaya tırmanışı, trekking, jeep safari) yapma imkanı da bulunuyor. Macera tutkunları için de bir cennettir.
Son Söz

Kemaliye, hızlı turizmin kalabalığından uzak, “yavaş seyahatin” ve “anın tadını çıkarmanın” en güzel adreslerinden biri. Burada amacınız bir “yapılacaklar listesi”ni tamamlamak değil, ruhunuzu dinlendirmek olmalı. 

Tarihe, doğaya, huzura ve samimi insan hikayelerine ilgi duyan her gezgin, hayatının bir döneminde mutlaka yollarını Kemaliye’ye düşürmeli. Çünkü burası, gitmeseniz de, görmeseniz de, sizin de içinizde bir yerde hep saklı duran o köydür…

St. Petersburg Gezi Rehberi: Sanat, Tarih ve Beyaz Geceler Büyüsü

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza, Çernişevski’nin “Nasıl Yapmalı, Gogol’ün Palto, Çehov’un Vişne Bahçesi, Gonçarov’un Oblomov, Puşkin’in Yüzbaşı’nın Kızı, Tolstoy’un Savaş ve Barış, Turgenyev’in Babalar ve Oğullar, Gorki’nin Ana, Şolohov’un Ve Durgun Akardı Don gibi Rus Edebiyatının klasikleri ile bu yazarların diğer romanları, lise yıllarımdan başlayarak beni biçimlendirdi, etkiledi. Lise ve üniversite öğrencisi olduğum yıllar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin henüz dağılmadığı, gizemini koruduğu ve çoğumuz için büyük merak uyandıran yıllardı. 25 Aralık 1991 tarihinde SSCB Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un istifası Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasını tetiklemiştir. Sovyetler Birliği’ni oluşturan cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmalarıyla on beş yeni devlet kurulmuş, sınırlar açılmıştı. Özellikle Rusya mutlaka gidilmesi gereken, cazibesini hiç yitirmeyen bir ülke olarak yerini aldı benim yaşamımda.

St Petersburg’da düzenlenen bir konferansa konuşmacı olarak davet edilmem muhteşem bir olanak sundu bana. Rus klasiklerinin sayfalarında tanıdığım, zihnimde canlandırdığım St. Petersburg’u, cadde ve sokaklarını, roman kahramanlarının peşine takılarak dolaştığım şehri artık yakından görecektim.

St Petersburg

St.Petersburg, geniş bulvarları, köprüleri, dingin suları ve çarlık mimarisinin örnekleri, okuduğum yazarların oldukça ayrıntılı tasvirleri ve büyüleyici St.Petersburg imgeleri ile gayet tanıdık bir şekilde karşıladı beni. St Petersburg’a ihtişamlı görüntüsünü veren şey şehrin mimari yapısı. Uzun geniş bulvarları, geniş alanları ve parkları, bahçeleri, eşsiz heykelleri, demir parmaklıkları, anıtları ve sarayları ile muhteşem.

42 ada üzerine kurulmuş şehrin hemen her yerinde, şehri sarıp sarmalayan ve şehri ikiye bölen Neva Nehri, onun kolları ve kanalları aklınızı başınızdan alıp götürüyor. Kuşkusuz bunlar üzerindeki çeşit çeşit, irili ufaklı köprüleri (Aniçkov, Aleksandra Nevskogo, Leytenanta Shmidta, Troitsky, Dvortsovyy, Sampsoniyevskiy, Grenaderskiy Volodarskiy köprülerden bazıları) de unutmamak gerek, boşuna Kuzeyin Venedik’i dememişler St. Petersburg’a. 342 köprüden 21’inin kanadı geceleri açılıyor.

Şehir tarihi, kültürel ve mimari önemi nedeniyle UNESCO tarafından Dünya Kültürel Mirası kabul edilerek korumaya alınmış. Şehri gezerken de fark edildiği gibi dünyada tarihini bir bütün olarak koruyan tek şehir olduğu söyleniyor. Bir açık hava müzesi gibi olan St Petersburg’da okuduğunuz Rus Klasiklerini düşünerek, köprüler aracılığıyla kanallar arasında gezmek, sokak müzisyenlerinin bazen hüzünlü, bazen keyifli şarkıların dinlemek ve hatta gizem dolu sokaklarında kaybolmak müthiş bir ayrıcalık.

St.Petersburg Putin’in şehri olan St. Petersburg’da Puşkin, Dostoyevski, Anna Akhmatova ve Rimsky-Korsakov de uzun yıllar yaşamış. Şehirde en çok dikkatimi çeken noktalardan biri çalışma yaşamında kadınların ön planda olması, inşaatlarda sıva yapan, çöp toplayan, toplu taşıma araçlarını kullanan, elinde megafon, bağırarak bot gezisinin anonsunu yapan kadınları görebilirsiniz, kısacası her işi ama her işi yapıyor kadınlar. Ayrıca mağaza müdürlükleri, fabrika genel müdürlükleri, üretim müdürlükleri gibi meslekler için de Rusya’da kadınlar tercih edilmektedir.

St Petersburg

Gece gündüz, sürekli hareketli ve renkli olan St.Petersburg, bu şehir hiç uyumaz mı? sorusunu getiriyor insanın aklına.

“Kahraman kent” unvanına sahip olan St.Petersburg (Leningrad) fazlasıyla hak ediyor bu unvanını, öyle ki film ve kitaplara konu olmuş. Aleksandr Buravsky’nin yönettiği Leningrad Kuşatması (2009) filmi ile Sarah Quigley’in Orkestra Şefi – Leningrad Senfonisi (2015) başlıklı romanı izlemeye ve okumaya değer.

Hitler’in Sovyetler Birliği’ni istila etme planının bir parçası olarak, şimdiki adı St.Petersburg olan Leningrad’ın düşürülmesi amacıyla 8 Eylül 1941’de Leningrad Kuşatması başlamıştır. Şehrin politik ve askeri önemi Nazilerin Sovyetler Birliği’nde ilk olarak buraya girmesine neden olmuş, kuşatma 872 gün sürmüş ve Nazilerin yenilgisiyle 27 Ocak 1944’te sona ermiştir. Naziler kente ve çevre yerleşimlerine ulaşan ikmal hatlarını kestiğinden, kışın sıcaklıklar -35 dereceye kadar düştüğünde, insanlar kaynatılmış deri kayışlardan yapılmış çorbaların yanı sıra atlar, kediler, köpekler, hatta sokakta donmuş cesetlerden alınan insan etiyle beslenirler.

Geçen bir yılın sonunda yani 1942’de şehrin sakinleri tam anlamıyla açlıktan kırılırken, Alman savaş makinelerinin gece gündüz havadan ve karadan dövdüğü şehirde beklenmedik bir şey olur. Rus otoriteleri hiçbir zaman gidişatı kabullenmemiş, cephedeki savunmanın yanı sıra Leningradlıların moralini yükseltmek ve Almanlara meydan okumak için ünlü besteci Şostakoviç’i bir beste yapmakla görevlendirirler. 9 Ağustos 1942’de Sovyet yaylım ateşiyle, Almanların olası engellemelerinin önüne geçmek ve müziğin sesinin duyulması için sessizlik sağlamak amacıyla, askeri kuvvetleri geçici olarak susturulur. Yedinci Senfoni açlıktan neredeyse ölmek üzere olan müzisyenlerden oluşan bir Radyo Orkestrası tarafından seslendirilir. Müziği cephedeki ön hatlara, hem Almanlara hem de Ruslara ulaştırmak için güçlü hoparlörler kullanılır. Mesaj açıktır: Leningrad yaşıyor! Duydunuz mu? Leningrad yaşıyor! Şostakoviç, senfonisiyle Leningrad’ın acısını notalara dökerek, tüm Sovyet halkına dayanma gücü verir. Dünya tarihinin en olağanüstü konseri için o günün seçilmesinin nedeni Hitler’in bu tarihte Leningrad’ı ele geçireceğini ilan etmiş olmasıdır. Savaştan sonra esir alınan Alman subayları senfoniyi duyduklarında kenti asla düşüremeyeceklerini anladıklarını itiraf eder. Bir Alman askeri ise konsere ilişkin “Kahramanların senfonisini dinler gibiydik,” der. Daha fazla bilgiyi Orkestra Şefi: Leningrad Senfonisi kitabında bulabilirsiniz.

Naziler sert Sovyet direnci nedeniyle taarruzlarından sonuç alamamıştır. Dünya tarihinin bu 872 gün süren en kanlı ve korkunç kuşatması yaklaşık bir milyondan fazla sivilin hayatını kaybetmesine neden olmuştur.

St. Petersburg Lenin’in, devrimin zaferini deklare ettiği kent olması dolayısıyla da Rusya tarihinde özel bir öneme sahip. Kentin devrim sonrası Leningrad adını alması da bu yüzden.

Gezelim Görelim

St Petersburg’un temelleri, biz Türklerin “Deli, ” Rusların ise “Büyük” dedikleri Pedro tarafından Neva bataklığının üzerinde 1703 yılında atılmış. Büyük Pedro, Avrupa’yı özellikle Venedik’i gördükten sonra, Rusya’da da Avrupa benzeri bir şehir kurmayı amaçlamış, Avrupa’dan pek çok mimar getirterek şehri inşa ettirmiş. Böylece Avrupa ve Rus sentezi bir birleşimle, St. Petersburg’un güzel ve görkemli bina ve köprüleri ortaya çıkmış. Pedro’nun Rusya’nın taş ustalarını toplayarak, limana gelen her geminin taş getirmesini şart koşarak oluşturduğu ve o dönem herkesi şaşırtan, bir çılgınlık olarak görülen şehir, Rusya’nın kuzey batısında Neva Nehri’nin kollara ayrılarak Fin Körfezi’ne aktığı bataklık bölgede yükselmiş, 200 yıl Çarlık Rusyası’nın başkenti olmuş. Petersburg veya Petrograd olarak anılan kente, Lenin’in .devrimin zaferini bütün dünyaya buradan ilan etmesi ve Lenin’in ağabeyinin burada idam edilmesi nedenleriyle kente 1924 yılında Leningrad ismi verilmiş, SSCB’nin 1991′de parçalanma sürecine girmesiyle, yapılan halk oylamasında kentin adı St. Petersburg’a çevrilmiştir.

St.Petersburg St.Petersburg sınırlı günler içinde gezilecek bir yer değil kuşkusuz. Uzun bir süre, belki de defalarca gitmek gerekir. St Petersburg’da, o kadar çok görülecek ve gezilecek yeri var ki.

Nevsky Bulvarı, Kazan Katedrali, St. Isaac Meydanı ve Katedrali, sayısız suikast teşebbüsünden kurtulduktan sonra kaderine yenik düşen ve bir bombayla hayatını kaybeden II. Aleksander’ın anısına yapılan Yeniden Diriliş Kilisesi, Hermitage Meydanı ve Müzesi, Peterhof Sarayı ve Bahçesi, Vasilyevsky Adası.

Nevksi Bulvarı (Nevsky Prospekt)

St.Petersburg Dört buçuk kilometre uzunluğundaki Nevski Bulvarı’nı özel kılan, her sınıftan insanın bir araya geldiği başlıca yer olması. Nevski Bulvarı, St. Petersburg’un içinden geçen Neva Nehri’nin yakınındadır. Birkaç nehirle de kesişmekte, her kesişme noktasında da köprüler bulunmaktadır. St. Petersburg’un kurulmasından kısa bir süre sonra, Rusya’nın ilk tersanesinin bulunduğu sanayi bölgesini, “Aleksandro-Nevskaya Lavra” Manastırı’yla bağlanmak amacıyla inşa edilir, adını da büyük Rus savaşçı ve Novgorod prensi Aleksandr Nevski anısına yaptırılan bu manastırdan alır.

St.Petersburg Nevski Bulvarı, St. Petersburg’un en eski ve önemli mimari yapılarıyla dolu. İhtişamlı binalar, katedraller, parklar, heykeller var. Nevski’de yer alan birbirinden görkemli yapılarda Alman Georg Johann Mattarnovi ve İsviçre’de doğmuş olan İtalyan Domenico Trezzini gibi dünyaca ünlü mimarların imzası bulunuyor.

Nevski Bulvarı üzerindeki Singer dikiş makinası markası olan Singer şirketinin 1904 yılında yapılan binası görülmeye değer. Başlangıçta Singer makinalarının satıldığı yer olan bina artık farklı bir mekan. Giriş katındaki kitapçıyı gezmeye, birinci katındaki kafede bir şeyler içmeyi unutmayın.

St.Petersburg Hem Bulvar üzerinde hem de bulvara açılan sokaklarda Rus mutfağından olduğu gibi dünya mutfağından restoran ve kafelere rastlayabilirsiniz.

Bulvar üzerindeki muhteşem yapılardan biri kuşkusuz Kazan Katedrali.

Kazan Katedrali

St.Petersburg 1801 – 1811 yılları arasında Türk – Rus Savaşları döneminde yapılan bu Katedral, ismini Tataristan’ın Kazan şehrindeki büyük yangından sonra bulunan ve uğur getirdiğine inanılan Kazan aziz tasvirlerinden (ikon) alır. Katedral, Çar I. Alexandr, Türklerin Rus İmparatorluğu ile baş edemeyeceği bir dev olduğunu kanıtlamak için inşaatı başlatır, inşaat devam ederken Türk-Rus Savaşları, Rusların zaferi ile sonlanır. Bunun üzerine katedralin güney kolonlarının yapılmaması kararı alınır, Yalnızca Nevsky Bulvarı’na bakan kuzey kolonları inşa edilir. Dev sütunları ve ihtişamlı mimarisiyle ortaya çıkan yapı uzun süre katedral olarak kullanılır, Sovyetler Birliği döneminde ise müze haline getirilir.

St Isaac Meydanı ve Katedrali

St.Petersburg

Diğer görülmeye değer bir mekan ise, St. Isaac Meydanı ve Katedrali. Katedral ismini Deli Petro ile aynı günde doğan bir azizden almış. Yapımı kırk yıl süren katedral kırk sekiz sütun üzerine kurulmuş.

Dünyanın en büyük kubbeli yapılarından biri olarak kabul ediliyor. Kubbesinde yüz kilo altın kullanılan katedral; kubbesi, iç ve dış mimarisi, muhteşem tavan süslemeleri, heykelleri ve kapılarıyla gerçekten görülmeye değer.

İlk olarak, 1710 yılında inşa edilir, 1712’de I. Petro ve Katerina bu kilisenin kubbesi altında evlenirler. Daha sonra değişik tarihlerde iki kez yıkılıp yeniden yapılan kilise, şu anki durumuna 1818-1858 yılları arasında kavuşmuş. Katedral, 1937 yılından itibaren müze olarak kullanılmakta. 300 basamaklı kubbesine tırmanarak şehir panoramik olarak izlenebilmektedir.

Yeniden Diriliş Kilisesi / Saçılan Kanlar Kilisesi

St.Petersburg

Griboedov Kanalı’nın kenarında yükselen Yeniden Diriliş Kilisesi, beş kubbesiyle cıvıl cıvıl masal aleminden fırlamış gibi yükseliyor gökyüzüne.

Çar II. Alexander’ın 1881’de uğradığı suikastta ölümcül yara aldığı yere inşa edilen katedralin adı bu nedenle Yeniden Diriliş Kilisesi ya da halkın deyimiyle Saçılan Kanlar Kilisesi. Ayrıca, 7500 m2 mozaik kaplamasıyla, dünyada Amerika’daki St. Louis Katedrali’nden sonraki en geniş ikinci mozaik süslemesine sahip kilise, büyülenmemek elde değil. 5 kubbeli kilisenin en büyük kubbesi 81 metre ile Çar’ın öldüğü yılı, 67 metre yüksekliğindeki ikinci büyük kubbe ise Çar’ın öldüğü yeri temsil ediyor.

Kilise civarında hediyelik almak isteyenler için ufak tezgahlar var. Pek çok çekici ve güzel hediyelik eşya, uygun fiyatlarla alınabilir.

Hermitage Müzesi: Kışlık Saray

St. Petersburg’a gidip Hermitage Müzesi’ni görmeden dönmek olmazdı. Devasa Saray Meydanı (Palace Square) üzerinde bulunan Hermitage Müzesi’nin karşısında şu an kullanılmakta olan Bakanlık binası ile meydanda dünyadaki en büyük tek parça tarihi Alexander sütunu bulunuyor, 1834 yılında yerleştirilmiş ve kendi ağırlığı ile durduğundan, çok rüzgarlı günlerde yere sabitlenmediği hissedilebiliyormuş.

Hermitage Müzesi, 3 milyondan fazla sanat eseriyle dünya üzerindeki en önemli sanat merkezlerinden biri olarak biliniyor, müzeyi her eseri görerek gezmek isterseniz birkaç ay ayırmamız gerektiği söyleniyor. 1764 yılında ünlü Rus Çariçesi II. Katerina’nın Berlin’den 225 parçalık resim koleksiyonunu getirtmesiyle kurulan Hermitage Müzesi, aynı zamanda tarih boyunca Rusya’nın en önemli yönetim merkezi olan Kışlık Saray olarak da bilinir.

Çok sayıda çar ve çariçeye ev sahipliği yapan Kışlık Saray, yeni sahipleri tarafından da yeni eserler eklenmesi nedeniyle korunmuş ve zenginleşmiş.

Ekim Devrimi sırasında Vladimir Lenin silahlı ayaklanmayı “Dün devrim için erkendi, yarın geç olabilir,” sözlerinin ardından bu sarayın dar merdivenlerinden kalabalıklar kışlık saraya girmiş… 1917 yılına kadar halkla alakası olmayan ve sadece saray halkının kişisel sanat galerisi olarak görev yapan eserler bölümü, 1917 Ekim devrimi ile sarayın tamamıyla birlikte müze haline getirilmiş.

Hem Ekim Devrimi sırasında hem de daha önceki yıllarda yaşanan savaşlar nedeniyle taşınma ve kaçırma gibi olaylar sırasında eser kayıpları yaşayan müze, buna rağmen İngiltere’deki British Müzesi’nden ve Fransa’daki Louvre Müzesi’nden sonra dünyanın en büyük ve en önemli 3. müzesidir.

Müzenin tablo koleksiyonunda Rembrandt, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Van Gogh, Raphael, Renoir ve Picasso’nun eserleri yer alıyor. Müzede, tabloların yanı sıra, resimler, gravürler, antik çağ eserleri, heykeller, Batı Avrupa dekoratif ve uygulamalı sanat eserleri, silahlar, sikkeler, madalyalar, arkeolojik eserler ve kitaplar da bulunur. Daha sonra, çarlara ve çariçelere ait bazı eşyalar, saklandıkları yerlerden çıkartılıp elden geçirilerek sergi koleksiyonuna dâhil edilmiş.

Hermitage Müzesi dış mimarisi, bahçe düzeni ve kapı girişlerinde bulunan heykelleriyle etkileyici bir müze. Sergilenen eserlerin çokluğundan dolayı birbiriyle bağlantılı beş binaya yayımlı, bunların başında kuşkusuz ana bina yani bir zamanlar Rus çarlarının yaşadığı Kışlık Saray geliyor. Bu, yeşil-beyaz saray, tüm güzelliği ve ihtişamıyla Neva Nehri’nin hemen kıyısında yer alıyor. İkinci Dünya Savaşı döneminde eserlerin bir bölümü trenlerle Moskova Devlet Müzesi’ne kaçırılmış, St. Petersburg sınırları içerisinde yaklaşık 306 müze bulunduğunu öğrendiğimde, ülkemdeki müzeler, ziyaretçi sayılarını, verilen önemi düşünmeden edemedim ve içim sızladı tabii ki.

Yeni evlenen çiftlerin gelinlik ve damatlıklarıyla Hermitage Meydanı’nda hatıra fotoğrafı çektirmeleri Rusya’da bir adetmiş. Ayrıca müzisyenlere, dansçılara da rastlamak mümkün meydanda.

Müzeden çıkıp, meydanda sola dönüp küçük bir köprüden karşıya geçtiğinizde, köprünün çaprazında Puşkin’in özel eşyalarının sergilendiği ve müzeye dönüştürülen Puşkin’in Evi bulunuyor.

Puşkin’in Evi

Ünlü Rus Şairi Aleksandr Puşkin’in evi (6 Haziran 1799 – 10 Şubat 1837) şehir merkezinde yer alıyor. Şairin dramatik bir düelloda hayatını kaybetmesinden sonra yaşadığı ev müzeye çevrilmiş. Puşkin, George Charles d’Anthès adında bir Fransız delikanlının, karısı Natalya Puşkin’e kur yaptığını öğrenince kendisini düelloya davet eder. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d’Anthès, Puşkin’i karnından yaralar. Puşkin İki gün can çekiştikten sonra ölür. Düelloda kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilmektedir. Puşkin’in kütüphanesini, çalışma odasını ve düelloda karnından yaralanınca üzerine uzandığı ve iki gün sonra can verdiği kanepeyi görebilirsiniz.

Puşkin’in hayatını kaybettiği düelloya gitmeden önce son kez oturup kahve içtiği yer olan Literary Cafe (Edebiyat Kafe)’ye gitmeden olmazdı. Rusya edebiyat çevrelerinin gittiği bu kafenin girişinde Puşkin’in heykeli karşılıyor gelenleri.

Peterhof Sarayı ve BahçeleriSt.Petersburg Büyük Petro’nun Peterhof’taki yazlık konutu inanılmaz gösterişli. Büyük Petro, 1709’da Poltava’da İsveçlilere karşı kazandığı büyük başarıdan sonra Baltık kıyısında büyük bir saray yaptırmaya karar verir.

Peterhof Sarayı 1714–21 yılları arasında inşa edilir. 1717’de Fransa’da Versailles Sarayı’nı gezen Büyük Petro, sarayın Versaille’dan daha gösterişli olmasını ister. 1714’de başlayan inşaat müthiş bir hızla devam eder ve Peterhof resmi olarak 1723 yılında açılır. Alman işgalinde zarar gören saray, yetenekli ustalar sayesinde bugünkü haline dönüştürülür.

Yazlık sarayın bahçesinin ihtişamı inanılmaz, altın heykeller, çeşmeler, akan sular.. Sanki bir açık hava sarayı inşa edilmiş. Her bir parça ayrı ayrı incelenebilir. Daha önce de belirttiğim gibi tek sefer gitmek kesinlikle yetmez. 64 adet fıskiyesi, otuz yedi yaldızlı bronz heykeli, devasa bahçeleri, çeşitli meyve ağaçları, fıskiyeleri, sincapları ve kuşları ile inanılmaz bakımlı bir bahçe. Sanki köşeden Çar ve Çariçe çıkacaklar ve gezeceklermiş gibi bakımlı bahçelerde. Peterhof Sarayı’nın bahçesi muhteşem, Finlandiya körfezine kadar uzanıyor ve karşıda Finlandiya kıyılarını görebiliyorsunuz.

St.Petersburg

Kısıtlı süre içinde saray mı? bahçe mi? seçim yapmak zorunda kaldım. Bu büyük bahçenin içinde dolaşmak çok zaman alıyor, sarayın iç kısmına girmek için ise başka sefer demek zorunda kalıyorsunuz.

Peterhof Sarayı, 1941 – 1944 Leningrad Kuşatması sırasında Nazi orduları tarafından üs olarak kullanılmış, saldırı öncesi, bahçede yer alan heykellerin büyük kısmı, zarar görmemesi için halk tarafından sökülerek ve suya gömülerek saklanmış, savaştan sonra eski yerlerine yerleştirilmişler.

Puşkin Köyü ve Katherina Sarayı

St. Petersburg’a sadece şehir merkezine odaklanmak yeterli olmayacaktır. Çünkü şehrin 25 kilometre güneyinde, yemyeşil doğanın içindeki Puşkin Köyü (Tsarskoye Selo), Rusya’nın imparatorluk ihtişamını ve şiirsel ruhunu canlandıran büyülü bir yer.

Puşkin Köyü 18. yüzyılda Romanov ailesinin yazlık yaşam yeri olarak kurulmuş. Daha sonra Rusya’nın en büyük şairlerinden Aleksandr Puşkin burada okuduğu için köye de onun adı verilmiş.

Köyün kalbi ise tartışmasız şekilde Katherina Sarayı.

Adını Rusya’nın en güçlü hükümdarlarından Büyük Petro’nun eşi I. Katerina’dan alıyor. Aslında mütevazı bir yazlık konut olarak inşa edilen yapı, Petro’nun kızı İmparatoriçe Yelizaveta tarafından görkemli bir saraya dönüştürülmüş. Daha sonra iktidara gelen Çariçe II.Katerina sarayı barok ve rokoko mimarisinin en güzel örneklerinden birine dönüştürmüş.

Mavi-beyaz renkleri ve altın işlemeleriyle sarayın dışardan görünüşü adeta bir masal şatosu gibi. İçeriye adım atar atmaz karşılaştığımız ihtişam ise göz kamaştırıcı.

Büyük Salon, sarayın en gösterişli salonu. Balolar ve resmi törenler için düzenlenen salon freskler, devasa aynalar ve altın detaylar ve sanat eserleri ile göz alıcı.

Sarayın en ünlü odası ise Amber Odası. Odanın duvarları tamamen kehribar panellerle kaplanmış. Ancak salonun kehribarları Nazi işgali döneminde Almanya’ya götürülmüş sonrasında da bulunamamış. Yıllar sonra Rus ustalar tarafından aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş Amber Oda 2003 yılında tekrar ziyarete açılmış. Odaya girdiğinizde farklı tonlardaki kehribar taşları üzerinde ışığın kırılışını görmek gerçekten tarifsiz bir deneyim. Bu odada fotoğraf çekmek yasaklanmış.

II. Katherina’nın odaları ve eşyaları, resimleri de özel olarak görülmeye değer. 

Sarayın bahçesi de en az içi kadar etkileyici. Katherina Parkı, Fransız tarzı düzenlenmiş yolları, göletleri, köprüleri ve heykelleriyle bir tablo gibi düzenlenmiş.

St. Petersburg merkezinden trenle Puşkin istasyonuna 30-40 dakikada ulaşabilirsiniz. Ayrıca otobüsler ve özel turlar da mevcut. Katerina Sarayı St.Petersburg’da Hermitage Müzesi ile birlikte en çok ziyaret edilen yerdir. Yazın çok kalabalık olduğundan biletin önceden internetten alınması gerekir. 

St.Petersburg’u Işıltılar İçinde Gezmek

St. Petersburg, gündüzleri ihtişamıyla sizi etkilerken geceleri bambaşka bir kimliğe bürünüyor. Şehir özellikle yaz aylarında beyaz geceler döneminde sanki hiç uyumuyor. Gökyüzü sabaha kadar alacakaranlıkta kalıyor, sokaklar ve nehir kıyıları ışıklarla parlıyor, Neva Nehri kıyısındaki tarihi binaların ışıklandırılmış cepheleri suya yansıyor; Özellikle Hermitaj Müzesi ve Kışlık Saray gibi binalar, görkemli yapılar sarı ve beyaz ışıklarla parlayarak adeta bir masal diyarını andırıyor.

Kültür ve eğlencenin birleşimi olan geceleri şehirde ışık şöleninin yanında müzik, sanat ve eğlence de sokaklara taşınıyor. Açık hava konserleri, sokak sanatçılarının performansları ve nehir kenarındaki kafelerin canlılığı, Petersburg’un gece hayatını renklendiriyor.

Gece yarısının en önemli ritüeli, ışıklar altındaki St. Petersburg’un en ikonik anlarından biri köprülerin açılışı. Gece yarısı saat 1.00-2.30 arasında, büyük gemilerin şehir içinden geçişi için Neva  Nehri üzerindeki devasa köprüler açılıyor. Yerli yabancı yüzlerce kişi nehir kıyılarında toplanıp bu muhteşem manzarayı izliyor ve fotoğraf çekiyorlar. Renkli ışıklarla süslenen bu manzara, fotoğraf makinelerinin deklanşör sesleriyle birleşiyor.

Gündüzü ayrı güzel, gecesi ayrı güzel bu şehir geçmişle bugünün arasında bir yolculuk yaşatıyor insana …

St. Petersburg, hayal gibi, masal gibi bir şehir Dostoyoveski’nin de söylediği gibi,

“Petersburg’da yok yok, desene?”
“Evet kardeş, bu Petersburg’da yok yoktur!”
(Suç ve Ceza)

Fas Gezi Rehberi: Renklerin Dans Ettiği Ülke

Fas;  egzotik, modern, şahane mimarili, çok farklı iklimlerin yaşanabildiği, güzel insanların yaşadığı bir coğrafya. Avrupa, Arap, Berberi kültürleri harmanı. Hayallerimin ötesindetam bir sürpriz.

Fas bir Mağrip ülkesi; 458 bin kilometre karelik, 37 milyonluk nüfusu ile.

Meraklısına; Bu bölümde Fas tarihi ve coğrafyasına ilişkin bilgiler yer alıyor. İsteyenler bir sonraki bölüme atlayabilir.

Mağrip ülkeleri Afrika’nın geri kalanından Atlas Dağları ve Sahra Çölü ile ayrılırlar. Coğrafi ve kültürel olarak Akdeniz Havzası’nın bir parçası sayılabilirler. Günümüzde Mağrip dar anlamda Tunus, Cezayir, Fas ve Batı Sahra’yı içerir. Geniş anlamda Libya ve Moritanya da bu ülkelere dâhildir.

Fas’ı gezmek dağlar, ovalar, çöller, vadiler, vahalar arasında gidip gelmek demek. Ilıman Akdeniz iklimi yanında güneyde çöl iklimi görülüyor. Fas’ın komşu ülkeleri Cezayir ve Tunus, kuzey ve batısında Akdeniz ve Atlas Okyanusu yer alıyor.

Etnik yapı yerli halk berberiler ve 7. yy da bölgeye yerleşen Araplardan oluşuyor. Bölgeye ilk yerleşenler M.Ö 1000 yıllarında Liksos kolonisini kuran Fenikeliler. Daha sonra aynı soydan gelen Kartacalılar bu topraklarda şehirler kurmuş. Yunanlı tüccarlar bu bölgenin iç kısımlarında yaşayan vahşi yerlilere  “bizden olmayan” anlamına gelen barbaroi /berberiler, (barbar da aynı kökenden gelir) adını vermişler. Berberilerin kökeni tam olarak bilinmemektedir. Keltler, Basklar, hatta kuzey Lübnan’daki Kenanlılarla ilişkilendirilmektedir. M.Ö 5. ve 6. yy’da Kuzey Afrika’da yayılan Capsein (M.Ö 8000-2700 yılları arasında Mağrip merkezli Mezolitik ve Neolitik bir kültür) olma ihtimali yüksektir. Berberiler kendi dil ve geleneklerini günümüze dek korumuşlar. Kartacalılardan sonra Roma daha sonra İslam hakimiyetine giren topraklar, Osmanlı izlerinin görülmediği bir coğrafya. İdrisiler, Murabıtlar, Muvahhidler, Meriniler, Sadiler, Filaliler sırasıyla yönetimi ele geçiren aile/kabileler. Şu anda yönetimde bulunan Kral VI. Muhammed Filalilerden.

Başkenti Rabat. En büyük şehri Casablanca. Para birimi Fas Dirhemi. Ülkede resmi dil Arapça olmasına karşın, İspanyolca, Fransızca, Berberice de konuşuluyor.  Ülke krallıkla yönetilmesine rağmen seçilmiş bir başbakan bulunuyor. 2011 Reformu ile başbakanın yetkileri genişletilmiş. Demokrasi endeksinde melez rejim diye değerlendiriliyor. ABD’yi dünyada ilk tanıyan ülke olan Fas, NATO dışı başlıca müttefik statüsünde. Fas Afrika’nın en güvenli iki ülkesinden biri, diğeri Namibya. Kişi başına milli geliri 3000 Amerikan doları civarında. Turizm, madencilik (fosfat), tarım başlıca geçim kaynakları. Fas için önerilen seyahat mevsimi kasım-mart  arası. 

Gezelim Görelim

Fas’a İstanbul’dan THY ile uçtuk, yaklaşık 4,5 saat sonra Casablanca’da VI.Muhammed Havalimanı’na ulaştık.

Fas haritası ve geniş bir coğrafyayı kapsayan rotamız aşağıda yer alıyor.

Casablanca, 1515’te Portekizlilerin Atlantik kıyısında kurdukları kente Casa Branca (Beyaz Ev, Beyaz Saray, Arapça’ da Darü’l Beyza), 18′ yy’da İspanyollar Casablanca olarak adlandırmış. Casablanca 1907 Fransız işgali sonrası hızla büyüyerek, bugün Fas’ın en büyük limanı, en kalabalık şehri haline gelmiş. Şehir ülkenin endüstriyel üretiminin yarısından fazlasını üretiyor ve krallığın sanayi ve finans başkenti.

Casablanca’da önce Habous’a (Yeni Medina) gidiyoruz. Burası Fas’ın her yerinden gelen tüccarları barındırmak için, 1920-1930 arası inşa edilmiş. Fransız mimarlar geleneksel alışkanlık ve stillere saygı duyarak,  modern şehircilik kurallarına uygun bir medina inşa etmişler. Bugün Sultan Muhammed Bin Yusuf Cami, Hispano-Mağribi tasarımıyla ünlü bir yönetim binası olan Mahakma al-Pasha gibi binaların yanında  esnaf, zanaatkâr, kitapçı, sebze-meyve satıcıları ile turistik bir cazibe merkezi.

Daha sonra V. Muhammed Bulvarı ve Birleşmiş Milletler Meydanı’na gidiyoruz. Meydanı ve Mağribi tarzında yapılmış Belediye Binası, Adliye ve diğer yapıları fotoğraflıyoruz.

Casablanca’nın sahili Corniche Caddesi yani kordon, Casablanca’nın gezinti yeri, oldukça kalabalık. Corniche’in devamı plajlar ve beyaz evleri ile Ayn Diab.

Morocco Mall’ın önünden dönerek II. Hasan Camisi‘ne yürüyoruz.

Dünyanın en büyük camilerinden, iç mekân 25 bin, avlusu 80 bin kapasiteli. Bir milyar dolardan fazlaya mal olmuş. İç mekan Fas el sanatları ve mimarisinin güzel bir örneği. Atlas Okyanusu kenarında görkemli ve muhteşem bir yapı.

Sırada Sidi Abderrahman Adası, kemerli bir köprü ile kıyıya bağlanmış küçük bir ada. Ada hakkında çeşitli efsaneler var. Bağdatlı Sidi Abderrahman 18.yy’da adaya yerleşir. Fakir, kuran okuyamayan münzevi, lavtasını çalarak lanet bozma, hastalık iyileştirme işleriyle uğraşır. Halk arasında Sidi Abderrahman’ın bir şifa gücü olduğuna inanılır. Ölümünden sonra da evliya olarak kabul ediliyor. Gelgitlerle suyun çekildiği zaman yürüyerek ulaşılabilen adaya bir köprü yapılır. Bugün Sidi Abderrahman Türbesi etrafında kendini şifacı kabul eden 40-50 evlik bir topluluk yaşıyor. Faslılar dilek dilemek, şifa bulmak için adayı ziyaret ediyorlar.

1943 Oscar ödüllü unutulmaz Casablanca filminin, Casablanca’da değil stüdyoda çekildiğini unutmuyoruz. Casablanca filmindeki “Rick’s Cafe“ turistik amaçlı, 1942 yapımı filmde kullanılan bir mekan değil. Kalacağımız 4 yıldızlı New Hotel’e gidiyoruz. Tertemiz bir otel.

Casablanca Fas geleneksel kültürünü deneyimleyebileceğiniz bir yerden çok modern büyük şehir havasında.

Ertesi gün Casablanca’dan  85 km uzaklıkta Rabat’a hareket Rabat Bou Regreg Irmağı’nın ağzında kurulmuş, aynı ırmakla Sala/Sale kentinden ayrılmış. Ortaçağın önemli ticaret merkezi Sale, bugün Rabat’ın banliyösü konumunda. 1912 de Fransız himayesinin başlaması ile başkent, Fez‘den buraya taşınmış. 1956 yılında bağımsızlık yeniden kazanıldığında başkent değiştirilmemiş. Nehrin sağında Sale, solunda Rabat var. Rabat, Fas’ın ikinci büyük şehri. (Rabat/Sale diye bahsediliyor)

Rabat’ta ilk durağımız Dar al-Makhzen (El Mechouar Essaid-Mutluluk Mekanı). Saray IV. Muhammed tarafından 1864’de inşa edilmiş, kralın 12 sarayından biri. Önünde kocaman bir tören alanı, geniş bakımlı bahçeleri var. Kral ve ailesi Dar es –Salaam Sarayı’nda yaşıyor, elçi kabullerini yapıyormuş. Kraliyet muhafızlarının bir kısmı da burada oturuyor. Sarayın sadece bahçesi halka açık, gezilebiliyor.

Rabat surlarının hemen dışında kalan bir alanda Shella Nekropolü var. Burası 1154 yılında terkedilerek bugünkü Sale oluşturulmuş. 14. yüzyılda Meriniler burayı mezarlık olarak kullanmaya başlamışlar. Bölgenin çevresini surlarla örmüşler. Surları dışarıdan fotoğraflıyoruz.

Şimdi V.Muhammed’in Anıt Mezarı ve  II.Hasan Kulesi‘ni görmeye gidiyoruz. V. Muhammed  1956 yılında Fas’a bağımsızlığını kazandıran kral. Anıt Mezar 1960’larda yapılmış, geleneksel Fas sanatlarına adanmış bir yapı. Kralın iki oğlu da buraya gömülü. Girişin iki yanında muhafızlar bekliyor.

Anıt Mezar, 12.yy sonunda Muvahhid Hükümdarı Yakub el-Mansur tarafından yaptırılan Hasan Cami kalıntılarına bakıyor. Yakub el-Mansur yapıyı tamamlayamadan ölmüş. 1755 Lizbon depremi Fas’taki pek çok yapı gibi burayı da etkilemiş. Bugün projeden kalanlar, yıkılmış tuğla duvar kalıntılarıyla çevrili birbirine paralel kısa sütunlar ve Hasan Kulesi olarak bilinen minare.

Bir sonraki durağımız, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Casbah Oudaias. 12.yy dan kalma, daha sonra eklemeler yapılmış pitoresk bir Casbah. Beyaz, çivit mavisi renkli binalar, demirli pencereler arasındaki  labirent sokaklardan yürüyüp Platform Semaphore geliyor, Regreg Irmağı’nın Atlas Okyanusu’na kavuşmasını, plajları, Rabat’ı fotoğraflıyoruz.  Surlarla çevrili Casbahın yanında çok güzel, oldukça bakımlı bir Endülüs Bahçesi var.

Fas Parlamentosu önünden geçiyoruz. Parlamento  milletvekillerinden oluşan Temsilciler Meclisi ve yerel yönetimler ile sivil toplum kuruluşlarının-meslek odaları, sendikalar, işveren temsilcilerinden oluşan Danışmanlar Meclisi olmak üzere iki kanatlı bir yapıya sahiptir.

Uzaktan yapılmakta olan, Afrika’nın en yüksek ikinci kulesi VI. Muhammed Kulesi‘ni fotoğraflıyor, öğle yemeği için teknelerin olduğu bir yat limanına geçiyoruz.

Fas  ziyaretçileri Rabat’ı pek programlarına almıyor, bence görülmeye değer bir şehir.

Tanca’ya yola çıkıyoruz. 250 km.lik yol 3 saat civarında sürüyor. Tanca, Afrika ve Avrupa’nın Cebelitarık Boğazı’nın  iki yakasının birbirine baktığı bir noktada. Cebelitarık 6.7 kilometrekarelik alanda Britanya’nın denizaşırı toprağıdır. Tanca Fenikeliler tarafından bir ticaret kolonisi olarak kurulmuş. Roma,  Bizans, Arap, İspanyol, Portekiz egemenliklerinde kalmış. 1912 yılında uluslararası bölge ilan edilmesi ile Avrupa ve Amerikalı maceraperest ve entellektüellerin ilgi odağı olmuş. Ressam ve heykeltraş Henry Matisse  bir süre  Tanca’da yaşamış. Eserlerinde bu dönemin büyük etkisi olduğu söyleniyor. Fas’ın en önemli ikinci sanayi merkezi.  PSA Grup-Peugeot- ve Renault grubunun Fas’da bulunan fabrikalarının bir kısmı Tanca’da. Deniz kenarında yabancılar, özellikle Avrupalılar için kurulan pek çok tatil sitesi var.  Avrupa’ya yakınlığı ve fiyatların ucuz olması nedeniyle cazip bir yer. Turizm ve tarım, özellikle narenciye diğer geçim kaynakları. Tanca Rabat arası hızlı tren var, ücreti 26 Euro.

Tanca’da önce Spartel Burnu‘na gidiyoruz. Cebelitarık girişinde, bir tarafı Atlas Okyanusu bir tarafı Akdeniz olan güzel bir deniz fenerinin bulunduğu turistik bir alan. Etraf koruluk ve pek çok domuz var. Güneşi burada batırıyoruz.

Spartel Burnu’nda 14 km uzunluğunda bir ucu denize, bir ucu karaya açılan muhtemelen Fenikelilerin taş oyarak oluşturdukları bir mağara var. Hakkında çeşitli efsaneler üretilen, bu mağaranın adı Herkül Mağarası

Medina (Kuzey Afrika ülkelerinde eski şehir merkezine verilen ad) çarşılar, riadlar (geleneksel Fas evi), müzeler, kafeler, çeşitli pazarlar  ile kaplı. Zaman zaman dar labirent sokaklardan geçiliyor. Petit Soco (küçük çarşı) medinanın odak noktalarından. Amerika’nın, Amerika dışında ilk mülkü ve elçiliği olan bina da burada. Tabii şimdi elçilik değil. Casbah, Medina’nın kuzey ucundaki bir parçası. Çağdaş Sanat Müzeleri, İbn Batutta Müzesi gibi müzeler var. Medina, yeni Tanca’dan Grand Socco denilen yarı dairesel bir kavşakla ayrılıyor. Palmiyelerle kaplı Grand Socco’nu bir tarafında da Mendoubia Bahçeleri yer alıyor.

Medina ve Casbah’da ondan fazla kapı var. En etkileyicilerinden biri Bab Al Bahr.

Tanca’da 4 yıldız Kenzi Solazur Otel’de konakladık. 

Afrika’nın, Avrupa’ya bakan pırıltılı şehri, Tanca  Fas’ta ziyaret edilmesi gereken bir yer.                                                                       

Tanca’dan Chefchaouen/ Şafşavan’a doğru yola çıkıyoruz. Şafşavan Rif Dağları‘nın batı kısmının eteklerinde denizden 600 metre yükseklikte, biyolojik çeşitlilik açısından zengin bir bölge. Bölgedeki Talassemtane ve Bouhachem Milli Parkları UNESCO Biyosfer Rezervine dahil edilmiş. Dağların arasından Şafşavan’a giderken bu dağlardan sağlanan su kapasitesinin yıllık 29 milyar metreküp olduğunu öğreniyoruz. Yollarda arka arkaya bend gölleri var.

Zeytin, incir, tahıl, keçi yetiştiriciliği nedeniyle UNESCO Akdeniz diyeti için bölgeyi tanır ve Şafşavan’ı 2020’de UNESCO küresel öğrenen şehirler ağına ekler.  Şehir iki tane tepenin yamacında yer alıyor. Şafsavan ismini de Berberice iki boynuz anlamına gelen bu konumundan alıyor. Tarihi 12. yy’a dayanan bir kent. İspanya’dan Yahudilerin kovulmasından sonra sonra pek çok Yahudi buraya yerleşmiş. Şu anda Fas’da yaşayan Yahudi sayısı azalmış olsa da  Fas yahudi dostu bir Arap ülkesi olarak kabul ediliyor. Fas’ta 3000’i Casablanca’da olmak üzere 5000 civarı Yahudi yaşadığı söyleniyor. Casablanca’da Arap ülkelerindeki tek Yahudi müzesi bulunuyor.

Şafşavan’ın nüfusu 40 bin civarında (2000’i Medina’da yaşıyor). Gürültüsüz, sakin, huzurlu  Şafşavan  3-4 yıldır dünyanın dikkatini çekmeye başlamış. Mavi şehirde Hammam Meydanı’ndan gezmeye başlıyoruz.

Öğlen Restoran Casa Hassan’ da  tavuk tajin yiyoruz, çok beğeniyorum. Fas mutfağı, Berberi, Orta Asya,  Endülüs, Fransız esintileri taşıyan egzotik bir mutfak. Harira-koyun etli,  nohutlu çorba, Tajin, et, tavuk balıkla toprak kapta yapılan güveç,kuskus, kefta dedikleri sulu köfteleri, şahane çörek, tatlı hamur işleri ile çok etkileyici bir mutfak.

Ras El Ma’da yürüyüşü bitiriyor, geri Hammam Meydan’ına dönüyor, kahve içip, dolaşıp akşam otelimize geliyoruz. Şafsavan’da Jibal Chaouen Hotel’de kalıyoruz. Hava oldukça soğuk. Otel de soğuk.  Dünyanın çok farklı noktalarında çok daha kötü şartları gördüğüm için rahatsız değilim. Gerçek bir gezgin değilseniz, değişik bir deneyim yaşamak istemiyor, konfor arıyorsanız Şafşavan’da konaklama önermiyorum. Doğaya meraklı gerçek bir gezginseniz burada 2 -3 gece konaklayıp Rif Dağları’nda yürüyüş yapıp doğa ile bütünleşebilirsiniz. Şafşavan görülmeden Fas gezisi yarım kalır.

Sabah, dünyanın en büyük ve en iyi korunmuş Orta Çağ İslam kentlerinden biri olan Fez’e gitmek üzere yoldayız. VIII. yy da 2. Moulay İdris tarafından kurulan şehrin adının nereden geldiği bilinmiyor. Orta Atlas Dağları’nın Berberice adı olan Fazaz’dan geldiğine inanan da var, Fez Nehri’ni ikiye ayıran bir balta hikayesinden geldiğine inanan da (Arapçada Fez balta anlamında). 1070 yılına dek karışıklığın hakim olduğu şehir Almoravid yönetimi altında şekillenerek, 200 bin nüfusu ile dünyanın en büyük şehri haline gelir. 1250 yılında yönetimi ele geçiren Merenidler Fez’i başkent yaparlar. Fez kültürel ve entelektüel bir merkez haline gelir. Endülüs ve Almohad geleneklerinin karışımı olan Fassi tarzı doğar. Bugün Fez manevi başkent olarak Afrika’nın Atina’sı, batının Mekkesi olarak biliniyor. Orta Atlas Dağları’nın kuzey batısında, denizden 414 metre yükseklikte. 200 km.lik yolu 4 saate yakın bir sürede alıyoruz. 19.yy sonuna dek fes üreten tek yer olan Fez’in ekonomisi el sanatları, dericilik, turizm, tarım, hayvancılığa dayanıyor. Fas’ta otobüs ile seyahat ederken tarıma verdikleri önemi görmemek mümkün değil. Etraf zeytinliklerle dolu. 2019 verilerine göre zeytin üretiminde dünya altıncısı. Ama o kadar çok yeni dikilmiş zeytinlik gördük ki bu sıra yükselecektir. 1 Milyon palmiye/hurma ağacı var. Her ay 500 fidan dikiyorlar. Dünya hurma üretiminde ilk ikiye girmek istiyorlarmış. Hayvancılığın gelişmiş olduğu, etin kilosunun 1 dolar altında olmasından belli, petrolde dışarıya bağımlı. 

UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan Fez Medina‘sına 1913 de inşaa edilen mavi mozaik karolu heybetli Bab Boujeloud Kapısı‘ndan giriyoruz.

İçeriye araç alınmıyor, yerel rehberiniz olsa bile bu labirente girerken 2 medina rehberi de bize eşlik ediyor. Yoksa burada yolunuzu  bulup çıkamazsınız, 9454 sokak, 300 cami ve 1200 yıllık surlarla çevrili bir yer burası. Gözüme ilk çarpanlar canlı hayvanlar, kasaplar.

Önce Bou Inania (Ebu İnaniye) Medresesi’ne gidiyoruz. Marinidlerin 13 yy.da yarattığı en büyük ve en önemli medrese. Lizbon depreminden sonra pek çok  onarım görmüş. Zamanında cami  özelliği taşıyan tek medrese. Bu nedenle minaresi var. Minareler Fas’ta dikdörtgen. Mermer döşemeli avlu, Mukarnas tavanlar, geometrik yıldız desenli ve Arapça kaligrafik yazı bantları olan duvarlar, geometrik yıldız desenli yüksek sedir kapıları ile görülmeye değer bir yer

Başka bir 13. yy Marinid Medresesi olan Al Attarin Medresesi‘ne, bu yılların en güzel örneğini gördüğümüz için içeriye girmiyoruz.                                                           

Al-Karaouine Medresesi’ni ziyaret ediyoruz. 857-859 yıllarında küçük bir cami olarak kurulmuş, şehrin en simgesel yapılarından biri ve Fas mimarisinin en iyi temsilcilerinden. Pek çok kez restore edilmiş, genişletilmiş, sağlamlaştırılmış. Fez’in kültürel ve dini kimliğinin merkezinde  yer  alan yapı, zamanla önemli bir eğitim merkezi haline gelmiş. Din bilginlerini, felsefecileri, coğrafyacıları ağırlamış. 1940 yılında kadınların kabul edilmeye başladığı medrese  1963 yılında üniversite statüsüne alınmış. İslam din ve hukuk bilimlerine odaklanan kurumda İslam dışı dersler de veriliyor. UNESCO ve Guinness Dünya Rekorları kaynaklarına göre dünyanın sürekli faaliyet gösteren en eski multidisipliner yüksek öğrenim kurumu olarak kabul ediliyor.   

Labirent sokaklarda yürümeye devam ederek Nejjarine Meydanı‘na geliyoruz. Meydan Fez’in en atmosferik küçük meydanlarından biri. Meydanın 1244 yılından beri var olduğu söyleniyor. Burada bulunan Funduk al-Nejjarine yıllar boyunca kervansaray, ticari depo, Fransız Karakolu olarak kullanılmış (Nejjarin Marangoz, Funduk: kervansaray demek) Bugün Ahşap Sanatlar ve El Sanatları Müzesi olarak kullanılan bina Fas Riad mimarisinin en önemli örneklerinden. Meydanda iki sütun arasına, ahşap bir gölgelik yerleştirilmiş Nejjarine  Çeşmesi var.

Öğlen yemeğini Medinada atmosferi çok güzel bir yer olan Palais Mnebbi’de yiyoruz.  Erikli, etli tajin  yiyorum.

Medinada pek çok tabakhane var, biz Chouara Tabakhanesi’ne gidiyoruz. İşçiler sarı, pembe, kahverengi, beyaz, kırmızı ve diğer renklerin oluşturduğu bir renk cümbüşü içinde, küçük havuzlarda derileri boyuyorlar. Chouara’nın satış bölümü ve seyir terası var. Seyir terasından medina çok etkileyici görünüyor.

Medinayı fotoğraflayarak, bu labirent benzeri rüya mekandan ayrılıyoruz.

Marinid Mezarlarına gidiyoruz. Fez üç bölümlü bir şehir. Medinanın içinde olduğu Fez el-Bali, Fez el-Jdidve Ville Novelle denilen Fransızlar tarafından inşa edilen yeni bölge. Mezarlar Fez el-Bali’nin yukarısında bir tepede. 13-15 yy. da Fas’ı yöneten Marinid Hanedanının Nekropolü. Bugüne kadar kapsamlı bir arkeolojik kazı yapılmadığı gibi, harap edilmiş, anıt mezarların içinde hayvanlar dolaşıyor. Tepeden Fez el-Bali için çok güzel bir gözetleme noktası.

Bundan sonraki ziyaretimiz  Fez el-Jdid‘de  bulunan Dar al-Makzen’e. Sarayın çoğu 17-20’yy da yapılsa da ilk temelleri 1276 da Marinidlerin kraliyet kalesi olan Fez el Jdid’e dek uzanıyor. En büyük kraliyet sarayı hala kullanılıyor. Sarayın bazı bölümleri kralın olmadığı zamanlar ziyarete açık. Yedi kapılı, kapılardan bir tanesi sadece kraliyet üyeleri için ayrılmış. 

Fas’ın  pek çok şehrinde mellah (Yahudi mahallesi) var. Fas’da ki  mellahların en eskisi Fez’de ama bugün burada çok az Yahudi yaşıyor. Çoğu Casablanca, Fransa, israil’e taşınmış. Yahudiler  kral korumasında oldukları için saraya yakın yerleşmeyi tercih etmişler.  Pencereleri iç avluya bakan Fas evlerinin aksine, dış cephesi ferforjeli balkonlu Yahudilerin evleri. 

Otelimiz 5 yıldızlı Palais Medina Hotel. Fez, Fas’ı  en güzel tanımlayan şehir.                                                    

Sabah Erfoud’ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Atlas Dağları’nı aşacağız. Yol sık sık karla kapandığı için yol değişikliği yapabiliriz. Kar durumuna göre yapacağımız değişiklik sonucu yolumuz 410, 475 veya 525 km aralıklarında bir şey olabilir. Bu nedenle erkenden yoldayız. Atlas Dağları, Kuzey Afrika’da, Atlantik Okyanusu ve Akdeniz’i, Sahra Çölü’nden ayıran sıradağlardır. Zirvesi 4167 metre ile Fas’ta bulunur. Demir, bakır, gümüş, kurşun, civa, mermer, kaya tuzu, kömür, doğal gaz, fosfat  gibi doğal kaynaklar açısından zengindir. Atlas Dağları dört bölgeye ayrılıyor; 1. Anti Atlas, Orta Atlas, Yüksek Atlas-Fas’ta- 2.Tell Atlas-bir kısmı Fas’ta- 3. Aures Dağları 4. Sahra Atlası. Biz en kuzeyde olan Bir çeşit kireçtaşı platosundan oluşan Orta Atlasları geçiyoruz. Yamaçları ormanlık. Dar kanyonlardan geçerek bir Orta Atlas kasabası olan İfrane’ de kahve ve fotoğraf molası veriyoruz. Buradaki Alp  iklimi nedeniyle yazın serin olduğu için 1928 de Fransızlar burada Alp tarzı dağ evleri yapmışlar. İfrane denizden  1665 metre yükseklikte. Yerli dilinde mağaralar demek. Muhtemelen buranın ilk sakinleri mağaralarda barınmışlar. İkinci Dünya Savaşı’nda esir kampı olarak da kullanılmış. Bugün burada açılan üniversite iç turizmi de canlandırmış, Şehir Fas’ın tatil beldesi ve kayak merkezi olmuş.

Orta Atlaslarda dar vadilerde yolumuza devam ediyor, Midelt yakınlarında öğle yemeği ve fotoğraf molası veriyoruz. Midelt Orta Atlas ve Yüksek Atlas Sıradağları arasında bir düzlükte, denizden 1508 metre yükseklikte bir kasaba. Atlas Dağları ile çevrili bu kasaba  çevredeki Berberi köylerini ziyaret ve trekking için öneriliyor.

Erfoud’a ulaşınca otele öncelikle eşyalarımızı bırakıp, sonra  4×4  araçlara atlayıp, Merzuğa’ya   güneşi batırmaya gidiyoruz.  Merzuga, Fas’ın Cezayir sınırına yakın çölde küçük bir köy. Eskiden Timbuktu’ya giden tüccarların  geçiş noktası iken, bugün turistlere çöl deneyimi yaşatan bir yer.  

Çölde güneş batısı sonrası 4 yıldızlı şık ve güzel Palais de Desert Hotel’e dönüyoruz.

Erfoud bir vaha şehri. Çevredeki çöl film yapımcıları için film platosu. Mumya, Pers Prensi filmlerinin bazı sahneleri burada çekilmiş. Fas’ın bu bölgesi görünüş ve jeolojik olarak Mars’a benzediğinden Mars analog saha araştırması için ilgi görüyormuş. 2013 yılında Avusturya uzay formu burada bir ay geçirmiş. Ayrıca etrafta 3000 yıl önce kumullara gömüldüğü  düşünülen bir şehir için arkeolojik kazı çalışmaları başlamış.   

Sabah ilk ziyaret yerimiz  bir fosil atölyesi. Erfoud 500 milyon yıl önce sular altındaydı. Balık, dinazor, timsah kalıntılarının olduğu söyleniyor. Pek çok fosil atölyesi var. Bir atölyede de ammonitleri, nautiloidleri, krinoidleri, trilobitleri görüyoruz.

Fosil atölyesinden ayrılıp Todgha Kanyonu‘na ulaşıyoruz. Yüksek Atlas Dağları’nda kireçtaşından oluşmuş bir nehir kanyonu. Kanyon duvarları bazı yerlerde 400 metreye dek yükselebiliyor. Kuru mevsimde ziyaret edilmesi öneriliyor. Kuru mevsimde tabandan akan cılız su, yağmurlarla sele dönüşebiliyor. Kilometrelerce süren kanyonun kısa bir bölümünde yürüyüş yapıyoruz. Kaya tırmanışı yapanları fotoğraflıyoruz. Sonra, Fas halılarının olduğu  bir üreticiye yöneliyoruz.

Tinghir’e gidiyoruz. Yüksek Atlaslar ve Küçük Atlaslar arasında 30 km uzunluğunda, 4 km genişliğinde  vaha. Todgha Kanyonu ile komşu. Palmiye/hurma ağaçları yoğun. 

Quarzazate gideceğiz, yolumuz uzun 175 km civarı, molalarla birlikte 3 saate yakın sürüyor. 4 yıldız Al Baraka Des Loisirs Hotele yerleşiyoruz.

Quarzazate, Fas’ın  orta güneyinde, denizden 1160 metre yükseklikte bir platoda kurulmuş. Draa Vadisi ve çöldeki gezintiler için başlangıç noktası. Draa Vadisi Quarzazate ve Zagora şehirleri arasında 100 km.lik, onlarca Casbahın olduğu, Qued Draa Nehri’nin Atlas Dağları’ndan indikçe kaybolduğu, binlerce palmiye ağacı ile kaplı toplam 6 vahanın olduğu bir vadi. Yamaçlardaki mağaraların, kaya oymalarının güzelliği maceraperestlerin ilgisini çekiyormuş. Biz Tinghir üzerinden geldiğimiz için bu vadiden geçmedik. Quarzazate bulunmamızın nedeni, dünyaca ünlü filmlerin çekildiği  stüdyoları ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Aıt Benhaddou’yu görmek.

Sabah 1983 yılında kurulan  Atlas Film Stüdyolarındayız. 322 bin metrekareden fazla bir alanı kaplıyor. Nil’in Mücevheri, Babil, Alaaddin, Cennet Krallığı, Gladyatör, Astriks ve Oburiks, Atlantis, Vikingler, Mumya, Game of Thrones, Büyük Tur, Hapishaneden Kaçış, İnanılmaz Yarış Atlas Stüdyosu’nu kullanan bazı dizi ve filmler.

Sırada Aid Ben Haddou var. Burası Sahra ve Marekeş arasında eski bir kervan yolu üzerinde bir köy. Unesco Dünya Mirası Listesi’nde, Fas toprak mimarisinin harika bir örneği. Köyün tarihi 11.yy’a kadar uzanmakta. Bugün  stratejik önemini kaybettiğinden köyde çok az aile yaşıyor. UNESCO korumasında olması ve 20 den fazla Hollywood Film çekiminde kullanılması nedeniyle büyük kısmi restore edilmiş. Ounila Nehri’nin yanındaki bir tepenin yamacına kurulmuş. Mütevazi küçük evler yanında, kuleli gösterişli evlerde mevcut. Cami, kervansaray, kamu binaları, Müslüman ve Yahudi mezarlıkları, tahıl ambarları.

Buradan Marekeş’e doğru yola çıkıyoruz. Yaklaşık 200 km yolumuz var. Marakeş ve Quarzazate’ı bağlayan Yüksek Atlas Dağları üzerindeki Tiz n’Tichka Geçidi‘nden geçiyor, fotoğraf çekiyoruz. En yüksek yeri 2207 metre. Kuzey Afrikanın en yüksek ana dağ geçidi. Bu yol kışın kapalı olabiliyor. Ama seyahat kitapları gezginlere öneriyor.

Yolda, bir argan yağı üretim tesisinde  mola veriyoruz. Burası kadınların üretim yaptığı bir kooperatif. Argan ağacı, Fas’ın güneybatısı ve Cezayir de kireçli, yarı çöl topraklarda yetişen, fundagillerden endemik bir ağaç. Birleşmiş Milletler 10 Mayıs Uluslararası Arganya Günü ilan etmiş. Fas’ta UNESCO Biyosfer Rezervi olarak kabul edilen yaklaşık 8300 kilometrekarelik bir argan ağacı ormanı var. Keçiler bu ağacı çok seviyor ve tahrip ediyor. Bir ağaca insan yardımsız bir keçinin tırmanması mümkün değil. Fas’ta gördüğünüz argan ağacına tırmanmış keçiler insan eliyle gerçekleştirilmiş, turistik bir gösteri. Argan yağı yiyecek olarak kullanıldığı gibi kozmetik alanda da kullanılıyor.

Yol molalarla bir 5 saati aşıyor. Fas Hükümeti, Marakeş ve Quarzazate  arasını 1,5 saate indirmek için 10 km.lik bir tünel yapmayı planlıyormuş. Son üç gündür Atlas Dağları, geçitler, çöller arasındayız. İfrane,  Midelt, Erfoud, Merzuga, Todgha Geçidi, Quarzazate Atlas Film Stüdyoları, Aid Ben Haddou’yu görmeden Fas’ı anlamak mümkün değil.

Marekeş’teyiz. Tensift Nehri vadisinde, Atlas Dağı eteklerinde yer alan şehir, Afrika’nın en işlek şehirlerinden biri. Bir ekonomi ve turizm merkezi. ”Kızıl Şehir”” Çölün Kızı” gibi adlarla anılıyor. Neolitik Dönemden beri berberi çiftçilerin yaşadığı bir yer. 180 binden fazla palmiye ağacı, portakal, incir, nar, zeytin ağaçları ile tarımın yapıldığı bir vaha. Fas’ın eski imparatorluk şehirlerinden birisi. FIA Formula II Şampiyonası, Dünya Binek Araçları Şampiyonasına ev sahipliği yapmışlığı da var. Orta Çağ’dan, 20.yy başına dek krallığın başkenti. 2000’li yıllarla birlikte gerek kültürü, gerek mülklerin ucuzluğu nedeniyle Avrupa jeti için  revaçta bir yer haline geliyor. Onlarca şık otel yapılıyor. Marekeş’e iner inmez ilk gözümüze çarpan, Kutubiyya Camisi‘nin minaresi oluyor. 1147 yılında inşaa edilen cami, 1158’de yeniden yapılmış. Almohad ve Fas mimarisinin klasik ve önemli bir örneği. Minare 77 metre yüksekliğinde, çeşitli geometrik kemer motifleriyle süslü, tepesinde sivri bir uç ve metal küreler var. Rabat’taki II.Hasan Kulesi, Sevilla Giralda ile aynı döneme ait. Minare Jemaa el-Fnaa Meydanı’na çok yakın.   

                                                                                    Jemaa el-Fnaa Meydanı ve Medina UNESCO Dünya Mirası listesinde ve 11.yy dan beri şehrin simgelerinden. Medinanın girişinde yer alan etrafı lokantalar, standlar, binalar ile çevrili bu meydan günlük ticari faaliyetlerin yürütüldüğü, çeşitli eğlencelerin yaşandığı bir alan. Geleneksel tıp, kına, vaaz, falcılık gibi hizmetler sunulup, yiyecekler satılıyor. Hikaye anlatıcıları, şairler, dansçılar, yılan oynatıcıları, berberi müzisyenler, doğaçlama yapan performans sanatçıları ile meydan Fas kültürünün bir konsantrasyonunu yaşatıyor. Önemli bir kültür alışveriş yeri. Turizm nedeniyle olumsuz etkilenmesinden korkuluyor. Meydanın etrafındaki sokaklarda geleneksel pazarlar var. Kumaşçılar, deri ve hasır çantalar, fener, sandalet,  kayısı v.b yiyecekler, ahşap işleri satılıyor.  Burayı görünce Fas’ın karmaşık ruhu diyorsunuz. Burada yankesicilere karşı dikkatli olmanız ve alışveriş yaparken sıkı bir pazarlık yapmanız öneriliyor. Biz hava kararırken ve aydınlıkta iki kez meydanı ve çevredeki sokakları gezme şansı bulduk. 5 yıldızlı Da Palm Plaza Hotel’e geliyoruz. Otelin mutfağı oldukça iyi, akşam otelin kulübünde çok hoş müzikler dinliyoruz, sanki İzmir veya İstanbul’dayız.

Ertesi sabah Bahia Sarayı‘na gidiyoruz. Sarayın geçmişi 19.yy ortalarına dayanıyor. 2 hektarlık bir alanı kaplayan saray, etrafı odalarla çevrili avlulardan oluşuyor. Bu tip geleneksel Fas evleri Riad diye adlandırılıyor. Sarayın özelliği dekorasyonu. Duvarlarındaki Arapça yazılar, geometrik desenler, tavan detayları dikkat çekici.

Majorelle Bahçeleri‘ne gidiyoruz. Jacques Majrelle Fransız oryantalist bir ressam. 1917 de buranın yöneticisi Fransız general tarafından buraya davet edilir. Marekeş’e hayran olur ve 1923 de burada yaşamaya karar verir. Bir hurma korusu alır. 1931 de Art Deco tarzında bir sanatçı inşaat için görevlendirilir. Duvarlar Majjorelle mavisine boyanır ve sanat eseri olarak bahçe tasarlanır. 1947 de bahçeyi halka açar. 1962 de ölünce bahçe terk edilir. 1980 de Pierre Berge ve Yves Saint Laurent burayı satın alır ve çok çeşitli bitkiler eklenir. Ressamın atölyesine de Berberi kültürüne adanmış bir müze açılır. 2008 yılında YSL’nin ölümü sonrası Pierre Berge burayı YSL Vakfına bağışlar.

İsteyen Jemaa el-Fnaa Meydanı’na alışverişe yönleniyor, isteyen sokaklarda yürüyerek otele dönüyor. Markete gitme alışkanlığım Fas’ta da devam ediyor. Avokado, peynir, şarap, ekmek, balık…    Her şey Türkiye’den ucuz. AVM lerde ki markalarda uygun fiyatlı. Bu arada Fas’ta çok Türk giyim mağazası var.

Akşam yemekten sonra Chez  Ali ye gidiyoruz. Turistik gösterilerin yapıldığı bir eğlence mekanı. Gösteriler sıradan, ortam çok görkemli, görülmeye değer.

Fas çok renkli coğrafyası, zengin kültürü, tarihi ve lezzetli mutfağı ile görülmeye değer bir ülke. 

  • Fotolarımızın çoğunluğu ve en güzelleri Cem Uşakligil’in çekimleridir. Fotoğraflarını kullanma izni verdiği için çok teşekkürler Cem Uşaklığil’e…

Münih Gezi Rehberi: Tarih, Sanat, Kültür, Teknoloji ve Bira Cenneti

Münih Gezi Rehberi

Münih’i görmeden önce şehir hakkındaki önyargım, teknolojiye boğulmuş, mekanik, sanayinin çarklarının insanları öğüttüğü bir yer olduğu yönündeydi. Meğer Münih, şehirleşmenin insanı betonlaşmaya mahkum etmek demek olmadığını, sanatla yoğrulmuş bir tarihi de içine alan, yeşillikler içinde bir metropol olabileceğini gösteren örnek yerlerden biriymiş.

Almanya’nın üçüncü büyük şehri Münih, 1,5 milyon nüfuslu koca bir metropol, Bavyera’nın da başkenti. Münih, Benedikt keşişleri tarafından kurulan bir yerleşim, ismi de oradan geliyormuş. Şehrin adının geçtiği en eski tarihli belge 1158 tarihli. 1178 yılında ise resmi olarak şehir haline gelmiş. 1255 yılından itibaren Bavyera hanedanlığının idari merkezi olan şehir 1506 yılında da başkent olmuş. Münih’teki Bavyera Hanedanlığı I.Dünya Savaşı sonuna kadar sürmüş. Daha sonra komünist ayaklanmaları, Nazi hakimiyeti derken Münih 2.Dünya Savaşı’nda yerle yeksan olmuş. Savaş sonrası şehir, eskiyi de koruyan şık bir şehre dönüşmüş. Şehrin merkezi, eski ve yeni belediye binalarına ev sahipliği yapan Marienplatz, hemen etrafında romanesk Peterkirche ve Münih’teki en görkemli kilise Frauenkirche ile meydanın kapısı Karlstor’dan oluşmakta. Merkezden dört büyük 19. yüzyıl caddesi geçmekte: Sanat ve müze bölgesi Köningsplatz’a uzanan neo klasik Brienne Strasse, İtalyan tarzı yol üzerindeki üniversite ve kamu binalarına da yansımış olan Ludwig Strasse, lüks ve şatafat tutkunları için pahalı dükkanların sıralandığı neo gotik Maximilianstrasse ve müzeleriyle ilgi merkezi olan Prinzregentenstasse…

Münih, keşişler tarafından kurulduğundan mıdır, nedir, Almanya’nın tutucu bir bölgesi olarak kabul ediliyor, hatta 1618-1648 yılları arasında katolikler ve protestanlar atasındaki otuz yıl savaşlarında katoliklerin kalelerinden biriymiş. Gerçi Max I. Joseph gibi Bavyera kralları, özgürlükçü tutumlarıyla şehrin çehresini değiştirmiş. Aslında burada Münih’e damgasını vuran Bavyera Hanedanlığından biraz bahsetmek gerekirdi ancak o kısmı, Bavyera Hanedanlığının en sansasyonel krallarından Ludwig II’nin saraylarını anlattığım yazıya sakladım. Kral Ludwig II’nin İzinde Bavyera Sarayları

Münih bir çok sanatçı için de çekim merkezi olmuş; Gustav Mahler, Richard Strauss, Thomas Mann, Rainer Maria Rilke, Bertolt Brecht, Lion Feuchtwanger gibi sanatçılar Münih’in cazibesine kayıtsız kalmamıştır. Bir şekilde Münih’in cazibesine kayıtsız kalamayan bir kesim de genelde göçmenler, özelde Türkler; Münih, Türklerin en yoğun yaşadığı yerlerden.

Bu yazıda gezilecek yerleri sınıflandırıp ayrı bölümler olarak ele aldım. Müzelerle ilgilenenler, sadece o kısmı okuyarak yazının geri kalanına teğet geçebilir, kiliseler, anıtlar vb. de öyle… Bu yazı temel olarak görülecek yerlere odaklandı, yani orada kaldım, burada alışveriş yaptım kısmına kısaca değinilmiş durumda. 

Ulaşım

Ben Lufthansa’nın Ankara’dan doğrudan uçuşuyla Münih’e gittim; Münih Havaalanı (Münich Flughafen) T1 ve T2 bölümlerinden oluşuyor, T2 bölümü daha yeni ve modern kısmı ve Lufthansa ile diğer Star Allience üyesi havayolu şirketlerine hizmet veriyor. Ama nedense THY’ne T1 bölümünü kullandırıyorlar. Diğer özel Türk havayolları da T1’de bulunuyor haliyle.

Münih Havaalanı şehrin 33 kilometre kuzeybatısında, taksi tercih edebilirsiniz ama toplu taşıma ile Münih merkezine gelmek çok kolay. Havaalanı binasının çıkışının tam karşısında banliyö trenleri S-Bahn istasyonunu göreceksiniz. Oradan S1 veya S8 hattı ile Münih’in ana tren istasyonu Hauptbahnhof’a gelebilirsiniz; zaten burası bizim gezilerimizin de başlangıç noktası…

Her iki hat da aşağı yukarı aynı zamanda Hauptbahnhof’a varıyor, 40 dakika kadar sürüyor yol; S8, Şehrin batısından önce Doğu İstasyonu’na (Ostbahnhof) uğrayarak merkeze geliyor, S1 ise şehrin kuzeyinden dolaşarak doğrudan Merkez İstasyona geliyor… Kalacağınız yere göre hatları tercih edebilirsiniz. 

Ayrıca Havalanından Merkez Tren İstasyonu’na çalışan otobüsler de yarım saatte bir Hauptbahnhof’a ulaşılıyor.

Gelelim Münih’te şehir içi ulaşıma. Şehir içi toplu taşımacılık açısından, metro hattı (U Bahn), banliyö hattı (S Bahn), tramvay ve otobüs kullanılabilir. Şehirde 8 tane metro hattı, 8 tane banliyö tren hattı, 13 tane de tramvay hattı var. U ve S hatlarının çoğunun kesiştiği ana durak, Hauptbahnhof Durağı; sadece U4 ve U5 Karlsplatz’dan, U3 ve U6 Marienplatz’dan geçiyor. Hauptbahnhof, Karlsplatz ve Marienplatz birbirine çok yakın mesafeler ve Münih’in kalbini oluşturuyor, dolayısıyla buralar sizin sık sık geçeceğiniz yerler.

Toplu taşım biletleri, istasyonlardaki makinelerden, bilet ofislerinden sağlanabiliyor. Tek kullanımlık ya da çoklu biletler mevcut ve fiyatları bölgelere göre değişiyor.

Bitmedi… Ve şehir kartı Münih Pass… Kendinizi oradan oraya atmak için en ideali, ayrıca yetmişe yakın müze, kafe, lokanta, gösteriye indirimli ya da bedava giriş hakkı veriyor. Gerçi iç bölge için geçerli ama yine de uygun, kartın grup için olanı da var;  Münih Card da kalacağınız gün sayısına göre tüm toplu ulaşımda kullanabileceğiniz bir kart. Havaalanı’ndan alırsanız iki bölgeyi de kapsıyor.

Eh bir de, gezginlerin zaman zaman kurtarıcısı olan şehir gezi otobüsleri var. Münih gezi otobüsleri, şehrin ana noktalarını gösteriyor.  Hauptbahnhof’tan yarım saatte bir kalkan turlar sabah 10’da başlıyor, son tur da saat 16’da…

Karışık gibi duruyor ama gezmeye başlayınca her şey yerini bulacak. Münih’te toplu taşımacılık sisteminde güvene dayalı bir sistem olduğu için bilet kontrolleri pek yapılmıyor. Ama bir günde 3 defa bilet kontrolü yapıldığını da gördüm, ona göre…Tekrarlayayım; Münih’in esas görülecek yerleri Hauptbahnhof- Marienplatz, hadi bilemedin Odeonplatz arasında ve buralar yürüme mesafesi, yani 1-2 günlük kısa bir süreniz varsa zaten toplu taşımaya bile gerek duymayabilirsiniz. Ben anlatayım, tercih sizin…

Gezelim Görelim

Bizim başlangıç noktamız Hauptbahnhof. (Bu arada Hauptbahnhof civarı, tek erkek gezginler için –gezmek, görmek dışında- başka eğlenceler de sunmakta, özellikle Bayer Strasse ve ona açılan yan sokaklarda… Yine Bayer Strasse’de Avrupa’nın en büyüğü olduğunu iddia eden bir kumarhane var, irili ufaklı bir çok kumar oynanacak yer bu civarda… Nereden mi biliyorum; otelim oralardaydı. Neyse, bu yazının günaha davet kısmı bu kadardı; şimdi gezimize dönelim.

Münih yazım bir gezi yazısından çok bir rehber… ‘gittim şuraları gördüklerimden daha çok nasıl gideceğinizi ve neler göreceğinizi anlatan bir derleme; Münih gezinizde size arkadaşlık edecek bu yazım biraz uzun olabilir. 

Önce gezinizde kolaylık sağlaması için önemli mekanlardan başlayalım, sonra müzelere, saraylara ayrıntıyla bakalım.

Mekanlar, Anıtlar, Heykeller

 

Münih’te çeşitli dönemlere ait muhteşem yapılar, heykeller, anıtlar bulunmakta. Şehirde dolaşırken mutlaka karşınıza çıkacaklardır, bazıları Münih’in simgesi olmuş yerlerden, onlara kesinlikle zaman ayırın.

Bunların başında Marienplatz’daki Altes Rathaus ve Neues Rathaus gelmekte. Marienplatz’a girerken 1328 yılında Augustinus keşişleri tarafından kurulan Münih’teki en eski bira imalathanesi Augustinerbrau; hemen Neues Rathaus önünde de Meryem Ana Sütunu bulunuyor.

Munih
Altes Rathaus, şehrin eski belediye sarayı olup 1475 yılında Frauenkirche’nin mimarı da olan Jörg von Halspach tarafından tasarlanmış, daha sonra 1877-1934 yılları arasındaki yapımlar sırasında bugünkü neogotik havasına bürünmüş. Marienplatz’ın sonunda yer alan binaya bitişik olarak eski kent kapısı Talbrucktor yer almakta. Kapının kulesinde bugün bir oyuncak müzesi var.

Neues Rathaus ise yeni belediye sarayı olup 1867-1909 yılları arasında yapılmış. Binanın cephesi ince ince işlenmiş; Bavyera krallarının, elektörlernin, azizlerinin, kahramanların yüzlerce heykeli binayı süslemekte.

Munih Göreceli olarak yeni bir yapı olmasına rağmen gotik havası bir Orta Çağ sarayı havasını vermiş, binada şehir yönetimine ait idari binalar var, kavisli koridorlarının camları Münih tarihinden olayları konu alan vitraylarla süslü. Binanın ön yüzünün ortasındaki 80 metre yüksekliğindeki bölüm Glockenspiele olarak isimlendiriyor.

Munih Buranın özelliği ise her gün saat 11,12 ve 17’de dans eden kuklalarının olması (gösteri saatlerinde tam karşısındaki Peterskirche’nin kulesinde yerinizi alırsanız gösteriyi daha net seyredebilirsiniz). Birkaç dakikalık müzik girişinden sonra önce şövalyeler bir gösteri yapıyor, daha sonra alttaki beyzadeler geliyor, onlardan da bir dans bir eğlence, kendi etrafında dönmeler, reveranslar… Gösteri 10 dakikaya yakın sürüyor. Meğer bu 1517 yılındaki veba salgını sırasında halka moral vermek için düzenlenen fıçıcılar dansını anlatıyormuş.

Munih

Münih şehir kapıları görülmeye değer yerler. Altes Rathaus’un yanındaki eski kent girişi Talbrucktor’dan bahsettik, şimdinin oyuncak müzesi. Sık sık göreceğiniz kapı ise Karlsplatz ile Neuhauser Strasse arasındaki Karlstor; 14. yüzyılda şehri çevreleyen surların bir parçası olarak yapılmış. Önceden adı Neuhauser Tor iken, 1791 yılında Prens Karl Theodore onuruna Karlstor adını almış. İç ve dış kale olarak düzenlenen duvarların zaman içinde yıkılması ardından geriye neogotik tarzdaki bu kapı kalmış.

Şehrin bir diğer kapısı ise Isartor… Isartorplatz’da bulunan bu kapı, 1337 yılında şehrin savunması için yapılan kalenin bir parçası. Önce bir kule olarak düşünülen kapının yanlarına iki kule daha eklenmiş. Isartor bugün hala kulesini ilk haliyle koruyan Münih’teki tek kapı, sadece 1835 yılında bir restorasyon geçirmiş. Bugün burada, komedyen Karl Valentin adına bir müze ve bir kafe bulunmakta. Isartor, şehrin doğusunda Isar Nehri’ne yakın bir yerde bulunuyor ve şehir merkezine de çok yakın. Genelde metro ile buradan geçip gidildiği için görülmeyebilir ama bir fırsat bulup çevreye bakmanızda fayda var.

Munih Son kapımız ise Sendlinger Tor. Şehrin güneyinde yine savunma kalesinin bir parçası olarak yapılan kapı, Sendlingertor metro durağının hemen yanında, şehir merkezine yürüme mesafesinde… Neues Rathaus’un karşısındaki Rosen st.’den devam ederseniz Sendlinger Strasse’ye ulaşacaksınız, bu sokak sizi Sendlinger Tor’a götürecek. 1318 yılında yapılan kapı, yine şehri kuşatan iç ve dış surların kesiştiği noktaların biri olarak düşünülmüş ve İtalya’ya giden yolun başlangıcı olarak düşünülmüş. Bugün ise alışverişe giden yolun başlangıcı olarak görülebilir, çünkü Sendlinger Stasse ve devamı alışverişleriz planlarınız için çok uygun bir yer, mutlaka yolunuz düşer. Ayrıca burada çeşitli tiyatrolar, sinemalar, dünya mutfağından türlü seçenekler sunan lokantalar var.

Munih Orta Çağ kapılarından başka, Münih’in bir de kapı gibi duran zafer anıtı var: Siegestor… Burası, Ludwig Strasse ile Leopold Strasse’nin kesiştiği noktada. Universitat durağından ulaşabileceğiniz, öğrenci bölgesi, sinemalar, lokantalar, kafeler, dükkanlar burayı renklendiriyor. 1852 yılında Bavyera Ordusu için yapılan, 21 metre yüksekliği, 24 metre eni olan bu anıtın tepesi mermer aslanlarla süslü. Bu çevre Münih’in bir başka kültür, sanat ve eğlence merkezi.

Munih Şehrin eski merkezinde dolaşırken mutlaka Alter Hof’a da uğrayın. Altes Rathaus’un yanındaki Talbrucktor’dan geçip sola doğru yürürseniz karşınıza çıkacak yapılar, 12. yüzyılda kale olarak inşa edilmiş.

Munih

Bürgenstock, Zwingerstock, Lorenzistock, Pfisterstock ve çeşmeden oluşan bina yapıları, Bavyera hanedanının ilk yerleşim bölgesiymiş. 1300 tarihli gotik tonozlarla desteklenen binanın bazı bölümleri son dönemlerde yıkılmış. Şu anda sivil toplum örgütlenmeleri ve sanatsal faaliyetlerin sürdürüldüğü birimler mevcutmuş. Şehrin en eski halinden manzaralar görmek açısından ilginç…

Münih’te görmeden gelmemeniz gereken bir yapı da Propylaen… Glyptothek ile karşısındaki Staatliche Antikensammlungen (Antik Eserler Müzesi) arasında kalan ve Luisen Stasse’ye bakan bina, adını Atina’daki Akropolis’in Propylae’sından almış. Neo klasik tarzda yapılan ve cepheye hakim olan Dor sütunlarıyla dikkati çeken bina I.Ludwig’in antik Yunan dünyasına olan hayranlığının sonucu olarak kendisinin vakfı tarafından finanse edilmiş, ancak oğlu I. Otto zamanında tamamlanmış. Binanın süslemelerinde, I. Otto önderliğinde Yunanlıların Osmanlılara karşı verdiği bağımsızlık savaşından sahneler yer almakta. Burası şehrin yeni bölümünün başlangıcı olarak kabul edilmekte.

Munih

Bir başka muhteşem yapı da Odeonplatz’daki Feldherrnhalle… Theatinerkirche ile Rezidenz arasında kalan bu yapı, Ludwigstrasse’nin yapımı sırasında yıkılan gotik kent kapısı Schwabinger Tor yerine 1841-1844 yılları arasında inşa edilmiş. Bavyeralı kahramanların anısına yapılan anıtın ortasındaki 1882 yılına tarihlenen heykel 1871 yılındaki Fransa-Prusya Savaşı kahramanlarına adanmış. Burası aynı zamanda, Hitler’e yapılan başarısız ‘Birahane Darbesi’nin de gerçekleştiği yermiş.

Munih

Löwenturm ise, Rindermarkt civarında Pieterkirche’nin biraz ilerisinde yer alan 16. yüzyıldan kalma bir kule. Burası bir parkın su kulesi olarak yapılmış, şimdi ise şehrin turistik merkezi ile iş merkezi arasında kalmış, modern binalarla çevrelenmiş bir yapı. Zaten sadece bakmalık…

Munih

Bir ilginç anıt da, Breinner Strasse üzerindeki Obelisk; Glyptothek ile Staatliche Antikensammlungn arasından bakıldığında gözünüze çarpacak 29 metre uzunluğundaki dikilitaş, Fransa’nın işgali sırasında ölen 30.000 Bavyeralı askerin anısına 1833 yılında yapılmış. Tuğla üstüne bronz kaplama olan sütunun metal kısmı ise, Navarin Savaşı’nda batırılan Osmanlı gemilerinden sağlanmış.

Eğer Ekimde Münih’teyseniz meşhur Oktoberfest’e katılırsınız bir ihtimal… Bira mayalanması ile başlayıp bira fıçısına musluk takılmasıyla coşan festivalde biralar su gibi akarmış. Ama eğer başka dönemlerde giderseniz, yine de Oktoberfest’in ana meydanına uğrayın. Theresienwiese metro durağından çıktığınızda alanı göreceksiniz. Göreceğiniz bir başka şey de alanın öbür ucundaki Bavyera Heykeli… Bu Heykel, 18 metre yüksekliğinde olup 1844-1850 yılları arasında yapılmış. Arkasında da ünlü Bavyeralıların büstünün olduğu neoklasik Ruhmeshalle bulunmakta.

Münih’in en şık bulvarlarından Maximilianstrasse üstünde yürürken Kral Maximilian Heykelini de görebilirsiniz.

Yolun devamında ise, Isar Nehrinin öteki kıyısında Maximilianeum var. Burası 1949 yılından beri Eyalet Parlamentosu olarak kullanılmakta. Kral Maximilian II tarafından 1857 yılında projelendirilmiş. Neoklasik tarzda başlayıp Rönesans etkileriyle 1874 yılında tamamlanan Saray’ın cephe süslemeleri görülmeye değer.

Munih

Isar’ın karşı kıyısında göreceğiniz diğer bir anıt da, Prinzregentenstrasse’nin devamında göreceğiniz Friedensengel

Munih

Barış Meleği olarak, 1871 Fransız-Alman Savaşı sonrası kurulan barış için 1896-1899 yılları arasında yapılan Heykel, Maximilian Parkı’nın Isar’a bakan tarafında. Heykel çevresinde çeşitli Alman krallarının heykelleri bulunmakta.

Munih

İlginizi çekecek bir başka heykel de, Yürüyen Adam… Bu Heykel, 1995 yılında, 17 metre ve 16 ton olarak yapılmış Leopoldstrasse’de Munich Re İş Merkezinin yanında görülebilir.

Bu arada Karlsplatz’daki Adalet Sarayı’na da göz atmanızda fayda var. Zaten şehrin merkezine giderken gözünüze çarpacak olan bina 1891-1898 yılları arasında neobarok tarzda yapılmış. Yanında da içinde nefis bir kafe ve görkemli bir havuzu olan Botanischegarten bulunmakta.

Munih

Frauenkirche’nin arkasında, Kreuzviertel’deki Holnstein Konağı olarak adlandırılan barok tarzındaki malikane 1821 yılından itibaren Münih ve Freising Başpiskoposun ikametgahı olarak kullanılmaktaymış (Erzbischoefliches Palais). Elektor Karl Albrecht tarafından 1733-1737 yıllarında oğlu Cuvillies Franz Ludwig için yaptırılmıştır. Yolunuz düşerse göz atın. Eğer zamanınız ve paranız varsa, Bayerische Staatsoper’da bir gösteri izleyin; ben oradan oraya koşuşturmaktan izleyemedim. Resizdenz ile yan yana olan bina 1818 yılında açılmış. Binayı gezmek için 10 Euro giriş ile her gün saat 14’de rehberli tur mevcut.

Munih

Dünya futbolunun efsane takımı FC Bayern München’in stadyumu olan Allienz Arena ilginizi çekiyorsa U6 hattı üstündeki Fröttmaning durağından ulaşabilirsiniz.

Munih

UEFA’nın beş yıldızlı futbol sahaları içinde gördüğü yer, 2005 yılında yapılmış. Stadyuma maç izlemeye gidebileceğiniz gibi gezmek için de gidebilirsiniz. İşin açığı ben gitmedim. Bana göre altı üstü bir stadyum. Hem zaten stadyumun maketi Stadtmuseum’da var, bilginize…

Münih’te eğlenceye doymak, gecelere akmak için Gartnerplatz ile Glockenbachviertel’e uğrayabilirsiniz. Şık lokantalar, keyifli kafeler, tasarım dükkanları, barlar burada yoğun. Isar Nehri’nin karşı kıyısı ise, daha çok yerleşim bölgesi olarak çok ilginç değil, zamanınız varsa, sokaklarına dalınabilir. Eğlencelere doyamadım diyorsanız Kultfabrik öneriliyor.

Saraylar, Şatolar

Bavyera, saraylar ve şatolar açısından çok zengin bir bölge… Ben beş saray/şatoya gittim, bazıları şehir dışında olsa da gerçekten görmeye değer yerler. Burada şehir çevresinde olan üç sarayı anlattım. Belki de esas kaçırılmaması gerekenler, Münih’in dışında; Kral Ludwig II’nin iç dünyasını yansıtan Linderhof ve Neuschwanstein sarayları zaman ayrılıp görülmesi gereken yerler, ayrıca Kral’ın hazin öyküsü de bu saray/şatoları daha ilginç hale getiriyor. Ama bunlar başka bir yazının konusu. Kral Ludwig II’nin İzinde Bavyera Sarayları

Biz şimdi Münih’e geri dönüp merkezdeki saraylara göz atalım.

Rezidenz

Munih

Bavyera krallarının meskeniyken 1920 yılından itibaren müze olarak kullanılan, şehrin tam merkezinde Odeonplatz’da Hofgarten’ın hemen yanında bulunan bir saray; Odeonplatz’da (U3,4,5,6 hatları geçiyor) metro durağından çıkınca, ana girişi Hofgarten’ın çıkışında, Rönesans tarzı iki muhteşem kapılı ön cephede bulunuyor, önünde Meryem Ana heykeli var. Müze girişimiz doğu tarafta; metro çıkışında karşınıza çıkacak anıt bina Feldherrnhalle’ye yüzünüzü döndüğünüze soldaki yoldan 50 metre giderseniz Saray/Müze girişine ulaşacaksınız.

Müze üç bölümden oluşuyor; Königsbau, Eski Rezidenz ve Festsaalbau… Festsaalbau’nun içinde ise Cuvillies Tiyatrosu var. Burada ayrıca Bavyera Senfoni Orkestrasının önceki salonu Herkulesaal bulunmakta. Rezidanzın kraliyet salonları, hazine dairesi ve Cuvillies Tiyatrosu için komine bilet alabilirsiniz. Müze ve Hazine daireleri Nisan-16 Ekim arasında 9-18 arası, diğer zamanlar 10-17 arası açık; Tiyatro ise değişken çalışma saatlerine tabii, ancak özetle bahar- yaz döneminde 9-18, diğer dönemlerde 14-18 arası açık denebilir. Müze pazartesileri de açık. Saray 2.Dünya Savaşı’nda hasar görmüş ama restore edilmiş.

Saray 1385 yılında Wittelsbach Şatosu olarak yapılmaya başlanmış ve günümüzde Almanya’daki şehir içinde bulunan en büyük saraymış. 130 oda ve 10 avlusu olan bina, Bavyera Hanedanının şaşaasına ayna tutmakta.

Saray odaları ve sanat kolleksiyonları zaman içinde genişleyerek Wittelsbach hanedanının zevkine göre rönesans, barok, rokoko, neoklasik tarzlarından esinlenen bölümlerle genişlemiş.

Saray müzeye girişiniz doğu tarafındaki Grottenhof’tan oluyor; burası tüfle kaplı midyelerle, camlarla yapılmış bir bölüm… Tabii beklediğim bu değildi, koca Bavyera Krallığı midyelerden, kabuklardan saray yapmış kendine diye bir hayıflandım. Ama oradan geçilen Antiquarium insana haddini bildiriyor.

Burası Sarayın en eski odası, 66 metre uzunluğunda, Rönesansın havasını taşıyan bu oda Albrecht V tarafından antika koleksiyonunu sergilemek üzere 1568 yılında yaptırılmış, sonraları toplantı, merasim odasına dönüşmüş. Porselen Odası da ayrıca görülmeye değer.

Munih

Sonra yaşam odalarına geçiliyor. Saraydaki birbirine geçmeli odaları dönemin soylu hayatını ortaya koyuyor, bol şaşaa, zenginlik, görkem ve etrafınızı sarmalayan resim ve heykeller, Alte Pinakothek’te gördüğümüz ‘Üzüm Yiyen Dilenciler’ tablosu burada da var.

Sarayda Bütün Azizler Kilisesi görülmesi gereken bir diğer yer; I. Ludwig tarafından 1826-1837 yıllarında İtalya’daki Palermo’daki Norman-Bizans kiliseden esinlenerek yaptırılmış bir yapı. Ayrıca ana girişteki Michaelskirche’den esinlenerek yaptırılan Hofkapelle’de görülebilir.

Tabii Hazine bölümü, Hanedanlığın şaşaasını gösteren biçimde zengin ve ışıltılı. Türlü kıymetli taşlarla süslü taçlar, nişanlar, tahtlar, asalar, mücevherler yanında kralların vücutlarından kalanlar, kraliçelerin haçları sergilenmekte. Mücevherlerle süslü atlı Aziz George heykelciği ile Bavyera kraliyet tacı ve kılıcı ise mutlaka görülmesi gerekenlerden.

1751-1753 yıllarında yapılan Cuvillies Tiyatrosu ise Mozart’ın Idomeneo’sunun ilk defa sergilendiği rokoko tarzdaki gösterişli bir salon; Sarayın batı tarafında yer almakta.

Rezidenz, Münih’te mutlaka görülmesi gereken yerler arasında; Münih kraliyetinin zenginliğine tanıklık eden en parlak örnekler burada. Müzeyi gezmek yarım gününüzü alır, aklınızda bulunsun.

Munih

Rezidenz’in çevresinde de görülecek çok yer var. Tam karşısındaki Palais Preysing bunlardan biri. Geç barok tarzındaki bina, Rezidenz’in karşısında olmak isteyen Pretsing Hohennaschau tarafından 18. yüzyılda yaptırılmış, daha sonra bir bankaya devredilmiş.

Nymphenburg Sarayı

Munih

Nymphenburg Sarayı, şehir merkezine biraz uzak, yürüyerek ulaşmak yorucu olabilir, U1 ve U7 metro hatları üzerindeki Rotkreuzplatz durağı kullanılarak ulaşılabilir, ya da 17 numaralı otobüsle. Sarayın dış bahçesine giden yol başında Türk Konsolosluğunu da görebilirsiniz. Saray Nisan-15 Ekim arasında 9-18, diğer zamanlar 10-16 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor. 

Munih

Kraliyetin yazlık mekanı olarak kullanılan Nymphenburg Sarayı, 1664 yılında taht varisi olarak doğan Elektör Ferdinand Maria ile eşi Henriette Adelaide çiftinin çocuğu Max Emanuel adına yaptırılmış. (Max Emanuel, Osmanlılara karşı Viyana’nın savunmasında önemli rol üstlenmiş biri). Saray mimari açıdan olduğu kadar bahçe tasarımı açısından da Avrupa’nın en güzel saraylarından biri olarak kabul ediliyor. 1701 yılında Max Emanuel, ek binalar da yaptırmış. 1715 yılında kemerli geçitlerle birbirine bağlanan dört köşk daha yapılmış. Ana binanın girişi, barok ve rokoko tarzdan neoklasik tarza uzanan bir çeşitlilik göstermekte. Saraya girer girmez Tanrıça Flora’ya adanan Festsaal insanı büyülüyor; rokoko tarzındaki bu balo ve toplantı salonu, kapılarından duvarlarına kadar doğayı betimleyen freskolar, heykellerle dolu… Sarayda muhtelif yaşam odaları bulunmakta; Ludwig II’nin doğduğu oda da bunların arasında. Ayrıca Ludwig I’in çapkınlıklarına konu olan hanımların portrelerinin de sergilendiği Güzeller Galerisi’de özellikle erkek ziyaretçileri kıskançlığa boğacak gibi…

Sarayın girişindeki havuzlu bahçe, arkasındaki park alanı mutlaka görülmeye değer. Bir başka görülesi yer de Saray eşrafının at arabaları ve kızaklarının sergilendiği Marstallmuseum… Fayton der geçilir; halbuki Sarayın ışıltısı buraya da yansımış. Özellikle taç giyme törenlerinde kullanılan arabalarla kışın kullanılan kızaklar uzun uzun seyredilmeyi hak ediyor. Özellikle Kral Karl VII’nin taç giyme törenindeki araba, o günleri yaşatacak kadar canlı sergilenmekte.

Bu gidişimde sadece Sarayın ana yaşam odaları ve Saray arabalarının sergilendiği Marstallmuseum açıktı ama şu an kapalı olan, Max Emanuel’in çılgın eğlencelerle geçen hayatının sonunda kendisini ibadete verdiği Magdalenenklause, Saray çevresindeki muhtelif köşklerden Amalienburg, Badenburg, Pagodenburg’a da mutlaka uğrayın. 18-20. yüzyıllar arasında yapılan Nymphenburg porselenlerin sergilendiği porselen salonu da ilginizi çekecektir.

Nympenburg Sarayı, Münih gezisinde kayıtsız kalınacak bir yer değil ancak gerek ulaşımın biraz zaman alması, gerekse gezilecek yerlerin çok olması ve geniş bir alana yayılmış olması, buraya ciddi bir zaman ayırmanızı gerektirebilir. Buna karşılık burada hem tarih, hem sanat, hem doğa açısından çok doyurucu zaman geçireceğiniz de bir gerçek.

Schleissheim Sarayları

Munih

Schleissheim Sarayları üç ayrı saraydan oluşuyor. Burası şehir merkezinin dışında, gidecekseniz biletinizi her tarafa geçerli tarifeden almanızda fayda var. Buraya S1 banliyö hattı ile gidebilirsiniz, Oberschleissheim durağında ineceksiniz. Saray oradan 15 dakika yürüme mesafesinde. Yürümek istemezseniz, hemen istasyon önündeki duraktan 292 numaralı otobüse biniyorsunuz ve Schleissheim Schloss ya da bir sonraki Lustheim durağında iniyorsunuz. Veya U2 metro hattıyla Am Hart’a kadar gelip, oradan 295 numaralı otobüse biniyorsunuz, ineceğiniz duraklar aynı. 

Munih
Saraylar Nisan-Eylül arasında 9-18 saatlerinde, Ekim-Mart arasında 10-16 arasında açık. Burası Eski Saray, Yeni Saray ve Lustheim Sarayı’ndan oluşuyor; 

Eski ve Yeni Saray, birbirine yakın ve Schleissheim Schloss durağının hemen orada; Lustheim ise bu saraylara 1 kilometre mesafede, isterseniz 292 veya 295 ile Lustheim durağına kadar otobüsle gidebilirsiniz.

Schleissheim Sarayları, Wittelsbach Hanedanlığının en geniş ve en etkileyici saraylarından. Eski Saray, 1595 yılından itibaren hanedanlığın kır evi olarak kullanılan bir yerin üstüne yapılan Rönesans etkileri taşıyan bir saray, 2.Dünya Savaşı’nda çok hasar görmüş, restore edilmiş. Barok tarzındaki Yeni Saray ise 1701 yılında Max Emanuel tarafından yaptırılan, kanallarla birbirine bağlanan bahçeleriyle bir bütün oluşturan dört kanatlı bir saray. Gerçi Max Emanuel burada hiç yaşamamış. Sarayın iç dekorasyonu, döşemeleri, duvar resimleri bir bütün olarak Bavyera baroğunun en üst örneklerinden. Özellikle Büyük Salon, Viktoryen Salon ve Büyük Galeri’ye dikkat. Lustheim Sarayı ise aslında bir av köşkü. Bahçede ise devasa bir bira bahçesi varmış ama mevsim dolayısıyla bir faydasını görmedim o bahçenin.

Yeni Saray, bugün bir yaşam alanı olarak sergilenmekte… Eski Saray, bugün Bayerisches National Museum’un iki bölümüne ev sahipliği yapıyor; Prusya’nın etnografik malzemeleri ile daha çok dini objeleri içeren folklorik koleksiyon. Bavyera Milli Müzesi’nde çok üstün örneklerini gördüğümüz dinsel konulu ‘Native scene’lerin (bana göre daha uyduruk) muhtelif versiyonları var; bunların arasında bir de Mevlevi derviş görmek hoş bir sürpriz olsa da kendiniz görün, sanki mahalle pazarından alınmış gibi.

Lustheim Sarayı ise yine Bayerisches National Museum’un bir bölümü olarak Meissen porselenlerine ev sahipliği yapıyor. Ama bu porselenlerin en iyi örneklerini hem Bavyera Milli Müzesi’nde hem de II.Ludwig’in saraylarında görebilirsiniz.

Zamanınız kısıtlıysa burayı atlayın derim; yolu uzun, gezmesi zaman alıcı, içeriği ise diğer saraylarla karşılaştırılınca en azından bildik… 

Not:
Münih’in hemen dışında Dachau’da (Toplama kampının olduğu yer) bir saray daha var ama ben gitmedim. Burası kale olarak 1100 yılında Wittelsbach’lar tarafından yaptırılmış ama 1398-1403 yıllarında yıkılmış. 1546 yılında William IV tarafından bir rezidans olarak yeniden yaptırılmış. Gerisini gidenler tamamlasın…

Dachau Nazi Toplama Kampı

Münih banliyösü olan Dachau’da Nazilerin ilk toplama kamplarından biri var. Yüreğinizin burkulacağı, insanlığınızdan utanacağınız bir yer; şen şatır bir tatil gezisi için gidin diyemem ama gitmeyin demeye de dilim varmaz, çünkü gayet ibretlik bir yer. Dachau, S2 hattı üzerinde (Altomünster ve Petershausen tarafı) bir yer; Dachau’da inince istasyon önündeki duraktan 726 numaralı otobüse biniliyor ve KZ Gredenkstatted durağında iniliyor. Burası da Münih’in banliyö hatlarından, biletinize dikkat. Dachau Toplama Kampı 9-17 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor.

Kamp girişindeki demir kapıda ‘Çalışmak özgürleştirir-Arbeit macht frei’ yazıyor; güler misiniz, ağlar mısınız, yoksa bu ne yaman çelişki anne, diyerek kendimize mi yanarız, bilmem artık… Burası, Hitler’in 1933 yılında şansölye seçilmesinden hemen sonra siyasi suçlular için kurulmuş 4000 m2 lik bir kamp, diğer toplama kampları için prototip bir yer olmuş; SS’ler için de bir vahşet okulu… Amerikan askerlerinin 1945 yılında girmesiyle kamptaki vahşet durmuş. 1945-1948 yıllarında ise Amerikalılar Nazileri burada hapsetmiş. 1963 yılına kadar da mülteciler buraya yerleştirilmiş.

Dachau’da Nazi vahşeti altındaki 12 yılda 200.000 kişi hapsedilmiş. Kampa girince sağda mahkumların çalışma yeriyle başlıyorsunuz gezmeye, sonra yatma, yemek, banyo, tuvalet yerleri, ibadet alanları var. Odalarda Nazilerin uyguladığı işkenceler şematik olarak anlatılmış. Mahkumların ve özel tutukluların yaşamları anlatılmış. Aynı zamanda kampın yöneticisi Nazi subayları hakkında da bilgiler veriliyor. Bazı bölümler müze olarak düzenlenmiş, mahkumların, yöneticilerin eşyaları, mektupları sergilenmekte. Aynı zamanda mahkumların resimleri var, bazıları gülen gözlerle bakmışlar fotoğraf makinelerine, sanki canım ne kadar kötü olabilir ki dercesine kaygısızca, hatta belki her şey iyi olacak diye bir umutla…

Kamp mahkumlarının sınıfları; tabii ki başta Yahudiler, yahova şahitleri, eşcinseller, politik muhalifler, göçmenler ve asosyaller (eyvah, eyvah…). Kampı gezdikçe üstünüze basan kasvet artacak ama bekleyin, sırada gaz odaları ve fırın var. Mahkumlara banyo yapmaya götürüldükleri söyleniyormuş; mahkumların gaz verildiği andaki acıları, şaşkınlıkları, çaresizlikleri, hayal kırıklıkları sanki duvarlara sinmiş, dayanabilirseniz dayanın…

Sersemlemiş olarak çıkacaksınız. Kampın bulunduğu coğrafya nasıl güzel; mart soğuğunda bile etraf yemyeşil, baharın ilk çiçekleri açmış, mırıl mırıl akan bir çay… İnsan bu güzelliğin içinde nasıl bu kadar acımasız olabiliyor, inanması zor. Kampı rehberli turla da gezebilirsiniz, yaklaşık 3 saat sürüyormuş. Siz kendiniz gezerseniz, en azından 2 saat ayırın. (Size bir öneri; Kamptan çıktıktan sonra, biletinizin bölgesi de uygun, atlayın Starnberger Gölü’ne gidin, ruhunuzu dinlendirin. Yazının ilgili bölümünden bakılabilir)

Kiliseler Katedraller

Münih, Bavyera’nın başkenti olagelmiş bir şehir, bu nedenle kilise açısından zengin. Bunların bir kısmı 2.Dünya Savaşında ciddi hasar görmüş, sonra restorasyona tabi tutulmuş. Münih’teki kiliseler, 10-18 saatleri arasında açık ama siz gitmek istediğiniz kilisenin web sayfasından yine de bir göz atın. Ben gezdiklerimi anlatayım, sonrası size kalmış.

Frauenkirche

Marienplatz’da Neues Rathaus’un arkasına düşen bu Katedral, Münih’in olmazsa olmazı, kent siluetine renk katan ana kilise. Dışı içinden daha görkemli. Burada 13. yüzyılda Meryem Ana Şapeli varken, Prens Sigismund tarafından bu Şapel büyük bir katedrale dönüştürülmüş ve bina 1488 yılında tamamlanmış. Burası Münih ve Freising başpiskoposluğunun merkezi. Bavyera’da bir çok kilisede göreceğiniz soğan biçimli kubbelerin en güzel örneklerinden biri Frauenkirche’de, bu bakır kubbeler 1525 yılında eklenmiş. İki kule yaklaşık aynı uzunlukta, 99 metre; Şehir merkezinde bu kulelerden yüksek bina yapılmasına izin verilmiyor. Kırmızı tuğladan gotik tarzdaki Katedral, 20.000 kişilik kapasiteye sahipmiş; uzunluğu 100 metre, genişliği 40 metre. Katedral içindeki 1500’lerden kalma Meryem Ana tasviri ile Aziz Andreas altarına dikkat. Katedralin kuleleri, birkaç yıl önce gidişimde de tadilattaydı, bu yıl gittiğimde de; onun için tepesine çıkılamıyor. Katedral, 2.Dünya Savaşında hasar görmüş ama Şeytan’ın ayak izi olarak bilinen girişteki kara leke duruyor. Efsaneye göre, Katedral yapıldığında Şeytan burada durmuş ve minik pencereli bu koca binaya gülmüş de gülmüş.

Peterskirche

Marienplatz’da Rindermarkt tarafında yer alan Peterskirche, Neues Rathaus’un karşısında, biraz aşağısında kalıyor. Merkezdeki en eski kiliselerden, 11.yüzyılda yapılan ilk kilise zaman içinde değiştirilip genişletilmiş. Münih’teki ilk manastır yerleşkesi olarak da biliniyor. 18 yüzyıldan kalma altarı ve tavandaki freskolar göz alıcı. Kilisenin ‘Alter Peter’diye bilinen kulesinin sadece 2 tarafında saat var, bu kuleye 299 basamakla çıkılabiliyor. Çıkabilirseniz Münih’in kalbi olan bölgenin en güzel manzarasını görebilirsiniz. Yalnız kulenin tepesine çıkmak için 299 basamak yanında 3 Euro da ödemek gerekiyor. Kule, sabah haftaiçi 9, haftasonu 10’da açılıyor, akşam ise kışın 17.30, yazın 18.30 da kapanıyor.

Michaeliskirche

Michaeliskirche, Karlsplatz ile Marienplatz arasındaki yolda yer alan kilise Kuzey Alplerin en büyük Rönesans kilisesi olarak kabul ediliyor. Güney Almanya erken barok döneminin etkilerini taşıyan, ön cephesinde de maniyerist etkiler görülen kilise, bölgenin ilk Cizvit kilisesi olarak kabul edilmekte olup, William V tarafından 1583-1597 yılları arasında yaptırılmış. Wittelsbach Hanedanının bir çok üyesinin naaşı burada bulunuyor; Saraylarla ilgili diğer yazımızda adını sık sık duyacağınız masalsı kral II Ludwig’in mezarı da burada…

Sık sık önünden geçeceğiniz bu Kiliseye bir göz atın, barok süslemeleri göz alıcı, kapısındaki Başmelek Mikail’in canavar şeklindeki şeytanla savaşını tasvir eden heykel dikkat çekici. Binanın yapımı sırasında kulesi çökmüş, yani Başmelek Mikail şeytanla mücadelesine ara verip biraz kilisenin yapıma destek vereymiş, iyiymiş… Kilisenin iç dekorasyonunda, Katolikliğin gerçek iman yolu olduğunu gösteren tasvirler varmış.

Theatinerkirche (Sankt Kajetan)

Bu kilise, Odeonplatz’da yer alıyor, metro durağından çıkar çıkmaz göreceksiniz; İtalyan barok tarzının haşmeti dikkatinizi çekecektir.

1663-1690 yılları arasında Elektör Ferdinand ve eşi Henriette Adelaide tarafından Max Emanuel’in doğumu nedeniyle yaptırılmış. Katolik kilisesinin ön cephesi rokoko süslemeleriyle dolu. Kilise’nin kuleleri zamanın mimari anlayışı için oldukça sıra dışıymış ve yapımı çok tartışma yaratmış. Kilise’de Bavyera hanedanının bir çok üyesinin naaşı bulunuyor, Kral Maximilian II, bunların başında geliyor.

Assamkirche (St Johann Nepomuk)

Burası, diğerlerine göre daha küçük hacimli bir kilise, ama içi ne şatafatlı, ne şaşaalı, oymalar, resimler, freskolar, heykeller, insanı şaşkına çeviriyor.

1733-1746 yıllarında Asam kardeşlerin kendi özel kiliseleri olarak yaptırılmış, ancak baskıyla sonradan halka açılmış. Aslında Asam kardeşlerin kendilerine ev yapmak için satın aldıkları 2 bina ve çevresindeki arsaların birleştirilmesinden oluşan, her santimi ince işçilikle bezeli, gözünüzü alamayacağınız bir yer. Kilise, Güney Almanya’daki geç Barok tarzın en önemli temsilcisi kabul ediliyor. Kilise, Tuna’da boğulan Bohemyalı keşiş Nepomuk’a adanmış; tavanda da, Aziz Nepomuk’un hayatını anlatılıyor, kemik parçası da kilisede saklanıyor. 2.Dünya Savaşı sırasında ciddi hasar görmüş bir yer. Burası Sendlinger metro durağına yakın, Marienplatz ile Sendlinger Kapısı arasındaki yolun üstünde.

Heiliggeistkirche

Münih

14. yüzyılda gotik tarzda yapılan kilise, 1724-1730 yılları arasında yeniden tasarlanmış, içerisi Asam kardeşler tarafından yaptırılan rokoko freskolarla süslüyken dış cephe 1885 yılında yeni barok tarzında yapılmış.

2. Dünya Savaşı sırasında hasar gören Kilise, Marienplatz’da Viktualienmarkt’ın hemen yanında… Kilisenin içi görülmeye değer.

Bürgersaal Kirche

Karlsplatz’da bulunan kilise, 1710 yılında yapılmış olup Cizvit bağlantılı Meryem Ana cemaatine aittir.

Ignaz Günther’in rokoko heykeli Koruyucu Melek ve 2. Dünya Savaşı sırasını sağlam atlatan freskolar görülemeye değer. Kilise, 2. Dünya Savaşı sırasında kentin önde gelen Nazi karşıtlarının ve semt rahibinin naaşlarına ev sahipliği yapmakta.

Ludwig Kirche

Odeonsplatz ile Universitat durakları arasında ana caddede olan ikiz kuleli bu Kilise, romanesk kiliselerden etkilenilerek 1829-1844 yılları arasında yapılmış.

Koro bölgesindeki Peter von Cornelius tarafından yapılan mahşer freskosu görülmeye değer. Bu, 19 metreye 11.50 metre boyuyla dünyanın en büyük freskolarından biri olarak kabul edilmekteymiş. İsa’nın Doğuşu ve Çarmıha Gerilişi de Kilise’deki büyük ölçekli freskolardan… Ayrıca dört müjdeci ve İsa heykeli de dikkate değer eserlerden

Sankt Lukas Kirche

St.Lukas Kilisesi, Münih’teki en büyük Protestan kilisesi, 1893-1896 yılları arasında tamamlanmış. Isar’ın kıyısında, Marienplatz ile Steinsdorfstrasse arasında bulunan Kilise’nin dış cephesi romanesk formdayken iç yapısı erken Ren-Gotik tarzında. Kilisenin pencere vitrayları, zamanın en önemli ustası Charles Dixon tarafından yapılmış ancak ne yazık ki, 2.Dünya Savaşı sırasında hasar görmüş, 1946 yılında aynı görkemi yakalayarak yenilenmiş.

Sankt Anna Klosterkirche

Lehel’deki (U4 ile gidilebilir) St Anna Kilisesi 1887-1892 yıllarında rokoko tarzında yapılmış.

Sankt Benno Katholische Kirche

Nispeten yeni bir kilise; Şehrin büyümesi sonucu, 1908 yılında neoromanesk tarzda yapılmış. Theresienstrasse metro durağına civarındaki kilise, önünde Aziz Benno’nun heykeli, altarı ve vitrayları ile dikkat çekici. Ama biraz uzak; bu kadar kilise yetmedi bana diyorsanız, Maxvorstadt meydanına kadar gideceksiniz mecburen.

Dreifaltigkeitskirche

Frauenkirche’nin arkasına düşen Kutsal Teslis Kilisesi, İspanya ile girilen savaşta adak olarak 1711-1718 yıllarında yapılmış; Bavyera tipi barok tarzdaki Kilisenin kubbesindeki Cosmas Damian Asam’ın Kutsal Teslis Freskosu özellikle dikkate değer. Burası 2.Dünya Savaşında hasar görmeyen ender yapılardan biriymiş.

Paul Kircke

Theresienwiese durağından ulaşabileceğiniz bu görkemli Roman Katolik kilise, 1892-1906 yıllarında gotik tarzda yapılmış, halen tadilatta olduğu için dış görüntüsü hakkında pek bir şey diyemeyeceğim.

St Boniface Manastırı
SAMSUNG CAMERA PICTURES

Maxvorstadt civarında olan bu Kilise, I.Ludwig tarafından 1835 yılında kurulmuş bir Benedikt manastırı. Bizans tarzında yapılmış yer, 2.Dünya Savaşı sırasında çok hasar görmüş, restore edilmiş… İdari hizmetleri de kapsayan yapının içi tamamen modern bir havada.

Sinagog

Marienplatz ve Sendlinger durakları arasında  St Jakobs Meydanı’nda bir sinagog ve Yahudi Müzesi var. Gittiğimde kapalıydı; salı-pazartesi 10-18 saatleri arası açıkmış. Dachau Toplama Kampı bir yanıyla Yahudi Müzesi de olduğu için tekrar gitmeye çabalamadım. İlgileniyorsanız….

Müzeler

Münih bir müzeler şehri… Bir geziyi sadece müzelere ayırsanız yeridir, özellikle resim sanatı size hitap ediyorsa, burası sizin cennetiniz. Ben Münih denince akla gelen belli başlı müzeleri gördüm ama liste bunlarla sınırlı değil. Benim gittiğim müzelere gidecekseniz, en azından iki gününüzü ayırmanız gerekecek, o da ‘acaba sanatçı burada ne demek istemiş’ rahvanlığıyla değil, ona göre…

Glyptothek ve Ulusal Antik Eserler Koleksiyonu (Staatliche Antikensammlungen)

Münih
Burası Münih’in müze bölgesinin başlangıcı; Köningsplatz durağında indiğinizde karşınıza çıkacak. Ancak Hauptbahnhof’tan burası çok yakın, Luisenstrasse boyunca 10 dakikalık bir yürüyüşle ulaşabilirsiniz.

Köningsplatz’da görmemezlik edemeyeceğiniz bu iki devasa müze, sizi antik Yunan-Roma-Etrüks dünyasına götürecek. Birbirinin tamamlayıcısı olarak görülen ve karşı karşıya bakan bu iki bina, sütunlu girişleriyle zaten antik Yunan havasını ilk görüşte yansıtmakta.

Münih Aslında iki bina arasında yer alan Propylaen, dor tarzıyla bu havayı pekiştirmektedir. Ancak Propylaen, bir müze değil, şehrin yeni bölümüne ait bir giriş kapısı olarak görülebilir, o nedenle burası yazımızın diğer bölümlerinde anlatılacaktır.

I. Ludwig’in antik dünyaya ilgisinin somut örneği bu müzeler. Özellikle Glytothek, I Ludwig’in antik Yunan ve Roma heykel koleksiyonu için1816-1830 yılları arasında yapılmış. Buraya Isar kıyısındaki Atina denmesi de bu nedenle… Binanın dış cephesi Yunan tapınaklarını andırıyor, içerisi ise antik Roma tarzında yapılmış. Binanın içi renkli mermerlerle döşenmiş. Burası antik dönem heykellerine ayrılmış ilk müzeymiş. Sergide, arkaik dönemden, Yunan klasik döneme, Helenistik dönemden Roma dönemine kadar bir çok antik eser yer almakta. Heykeller açısından bu dönemlerin arasındaki fark ise insan vücudunun biçimlendirilmesinde görülüyormuş. Müzede antik dönemin tapınak ya da önemli binalarından alınan eserler yanında, dönemin şairlerinin, politikacılarının, filozoflarının büstleri de bulunmakta. Mnesareta lahit steli, Aphia Tağınağından alınan heykeller, yorgun atlet heykeli, müzenin öne çıkan eserleri.

Münih

Glyptothkek’in tam karşısında ise neoklasik tarzda yapılan korint esintili sütunlarıyla antik Yunan havası estiren Ulusal Antika Eserler Koleksiyonu Binası yer almakta. Burada Yunan-Roma-Etrüks eserleri bulunmakta, özellikle vazo koleksiyonu çarpıcı. Bina I Ludwig tarafından 1848 yılında yaptırılmış. Wittelsbach Hanedanı’nın antika eserlerini ev sahipliği yapan müzede en çok Ludwig I’e ait koleksiyonlar yer almakta.

Her iki müze genel olarak 10-17 saatleri arasında açık ancak Antik Eserler Koleksiyonu çarşambaları, Glyptothek perşembeleri saat 20’ye kadar açık.

Buradaki örnekler belki türünün en iyi örnekleri ancak zamanınız kısıtlıysa iki müzeyi 1 saatte gezebilirsiniz, ne de olsa ‘bunlardan bizde çok var.’

Alte Pinakothek – Neue Pinakothek – Pinakothek der Moderne

Burası da birbirini tamamlayan bir müze grubu. Özellikle resim sanatı ile ilgili olanlar için rahatlıkla bir günü geçirebileceğiniz, resimlerden, tablolardan oluşan yalıtılmış bir dünya sunacak bir yer. Tabii, o tablolar zaman zaman hayatın acılığını gözünüzün içine sokacak, o ayrı…

Burası Luisen Strasse üstünde, on dakika yürümeyle ulaşabileceğiniz bir yer. Alte ve Neue Pinakothek’ler birbirine bakıyor. Alte – Neue – Moderne pinakothek binaları da kendi aralarında bir üçgen oluşturuyor. 

Bu üç müze genelde 10-18 saatleri arasında ziyarete açık. 

Bu üç müzeyi bir gün içinde olmak kaydıyla kombine bilet ile gezebilirsiniz. Yok bana üç müze yetmez, en az beş olsun derseniz; bu üç müzeye ilaveten Schack ve Brandhorst müzelerini de kombine bilete ekleyebilirsiniz. 

Alte Pinakothek, 1826-1936 yılları arasında neoklasik tarzda inşa edilmiş, dünyanın en önemli resim koleksiyonlarından biri olarak görülüyor. 16. yüzyılda IV.Wilhelm’in Sarayı tarihi resimlerle donatma fikri koleksiyonun çıkış noktası olmuş; ardılları olan krallar da sanat düşkünü olunca ortaya 14-18 yüzyılları kapsayan müthiş bir koleksiyon çıkmış. Bina Bavyera hanedanlığının resim kolleksiyonunu muhafaza etmek için I.Ludwig tarafından planlanmış. Müzede 14-17 yüzyıllarının Alman ressamları (Albrecht Dürer, Stefan Lochner, Matthias Grünewald, Johann Liss gibi), 15-18 yüzyıllarının Hollanda ve Felemenk ressamları (Rogier van der Weyden, Dieric Bouts, Hans Memling, Hieronymus Bosch, Rembrandt van Rijn, Pieter Lastman, Gerard Terborch, Pieter Brueghel, Peter Paul Rubens, van Dyck gibi), 13-18 yüzyıllarının İtalyan ressamlar (Leonardo da Vinci, Raphael, Sandro Botticelli, Titian, Tiepolo gibi), 16-18 yüzyılları arasının Fransız ressamları (Nicolas Poussin, François Boucher gibi), 16-18 yüzyılları arasının İspanyol ressamları (El Greco, Velazquez, Murillo gibi) size görsel bir ziyafet çekecek. Müzenin Rubens koleksiyonu dünyaca meşhur. Resim sanatının şahikalarının ardarda sıralanması, konuyla hiç ilgisi olmayan bir insanı bile büyülüyor. Ama siz Boucher’in Madame de Pompadour ve Murillo’nun Üzüm Yiyen Dilenci Çocukları’na dikkatli bakın, gezimiz boyunca ya tablo olarak, ya tablonun kahramanı olarak bize başka yerlerde eşlik edecek.

Neue Pİnakothek’in ilk kurucusu I.Ludwig; ancak bina 2.Dünya Savaşı’nda yıkılınca yerine yapılan 1981 tarihinde yeniden açılmış. Müzede Alman ressamları yanında Fransız realistler, empresyonistler, post empresyonistler, sembolistler, noktacılık, sezession gibi akımlardan örnek tablolar yer almakta. 18-19 yüzyıl ressamlarının ağırlık kazandığı müzede, Manet, Monet, Cezanne, Renoir, Gauguin, Degas, Pissara gibi empresyonismin ağır toplarının resimleri özellikle ilgi çekici, tabii Van Gogh’un Ayçiçekleri hemen dikkatinizi çekecek. Bunun yanında Toulouse Lautrec, Gustav Klimt, Edvard Munch, Paul Signac gibi sembolizm ve art nouveau akımın öncüleri, Picasso, Rodin gibi bir çok sanatçının heykelleri, Goya gibi ustaların resimlerini görebilirsiniz. Resim sanatıyla ilgiliyseniz ve hazır Almanya’dayken, çeşitli sanat akımlarının takipçisi olmuş Alman ressamlarının eserlerini, özellikle Biedermeier Akımı, Roma’daki Almanlar, Wilhelm Liebl ekolü gibi özellik taşıyan bölümleri görebilirsiniz.

Moderne Pinakothek ise Alte ve Neue Pinakothek’i tamamlamak ve sanat tarihi sürecini günümüze getirmek için kurulmuş, içinde dört ayrı müzeyi barındırmakta; Yeni Müze, Tasarım Müzesi, Mimarlık Müzesi ve Grafik Müzesi… Müzede Picasso, Braque, Matisse, Beckman resimleri yanında tasarım, grafik, takı, mimarlık alanlarında da eserler bulunmakta. Pop art, minimalizm gibi akımların da yer bulduğu, muhtelif sanat projelerinin, resimlerin, videoların olduğu Müze’de, Andy Warhol, Henry Moore, Franz Kline gibi sanatçıların eserlerini görebilirsiniz. Müze bir bütün olarak beni zorlayan cinsten. Çağdaş sanata pek vakıf olamadığımı burada bir kez daha anladım; Müzeyi gezerken birden tiz bir düdük sesi duyunca bunun bir enstalasyondan gelen ses olduğunu düşünüp pek aldırmadım, meğer yangın alarmıymış, neyse ki yanlışlıkla çalmış, yoksa cehaletimin bedelini cayır cayır yanarak ödeyecektim.

Bayerisches National Museum

Münih

1885 yılında Kral Maximilian II tarafından kurulan müze, antik dönemlerden 20.yüzyıla uzanan bir süreçte Avrupa sanatının muhtelif dönemlerinden eserler barındırmakta. 1894-1900 yılları arasında Prinzregentenstrasse üstünde yapılan yeni binaya taşınan Müzeye, 17, 18 hatlarıyla ulaşabilirsiniz. Müze pazartesileri kapalı, diğer günler saat 10’da açılıyor ve 17’de kapanıyor, Perşembe günü kapanış saati 20. Giriş ise 7 Euro. Müzede antik eserlerden, Orta Çağ’ın dinsel tasvirlerine, Rönesanstan, baroğa, porselen, fil dişi, cam, altın ve gümüş, metal, ahşap gibi çeşitli malzemelerden yapılan giysiden, savaş eşyalarına, biblolardan müzik aletlerine, mobilyadan mücevherata, saatlerden teknik aletlere kadar çeşitli objeler yer almakta. İsmi Bavyera olsa da, sınırı tüm Avrupa’ya uzanan bir kapsamda…

Müzenin ana binası 3 katlı; yanlarındaki ek binalarla oldukça haşmetli bir yapı. Orta Çağ bölümünde Güney Almanya’nın çeşitli kilise ve manastırlarından toplanan dönemi temsil eden heykel, ahşap oyma, resim gibi eserler görülebilir; bunlar fil dişi, ahşap, mermer işçiliğinin göz doldurduğu eserler. Gotik bölümde Augsburg Dokumacılar Loncasını konu edinen resim ile ahşap işçiliğin öne çıktığı dolaplar dikkate değer. Rönesans bölümünde goblenler, heykeller, mücevherler yanında ressam, matematikçi, matbaacı Albrecht Dürer’e ayrılan kısmı kaçırmayın. Barok ve rokoko bölümlerinde de, bu akımın Almanya’daki etkisini izleyebileceğiniz türlü objeler var, boyalar, camlar, porselenler, altınlar, ve gümüşler, hepsi ilginizi çekmek için yarışacaklar.

Bu arada, Alman rokoko akımından Ignaz Gürnther ve Johann Baptist Straub’un heykellerine zaman ayırın. 19 yüzyıl bölümünde, Wittelsbach Hanedanının Fransa ile yakınlaşmasının etkilerini taşıyan Fransız tarzı neo klasik eserler yer almakta. Ve art nouveau döneminin ışıltılı, ince işlemeli, bol doğa esintili porselen, değerli taş, cam eserler, özellikle Tiffany parçalar hem tanıdık gelecek hem büyüleyici…

Etnografik ve folklorik objelerin de bulunduğu müzenin belki de en ayrıcalıklı bölümü doğuş sahnesi diye çevrilebilecek ‘nativity scenes’ düzenlemelerinin olduğu yer.
Genellikle noel dönemlerinde, çeşitli malzemeler kullanılarak İsa’nın doğumunun –veya diğer dinsel konuların- minik objelerle sergilenmesi olarak açıklanabilecek ‘nativity scenes’ Müzede ‘Krippen’ (Beşik) olarak adlandırılan kısımda. Zamanla din dışı konuları da ele alan bu sanatın en özgün örnekleri görülebilir.

Münih

Bavyera ve İtalyan sanatçılar tarafından 1700-1900 dönemlerinde yapılan eserleri barındıran bu bölüm, eminim sizde hayranlık uyandıracak; ince ince işlenmiş onlarca biblo (İsa, Meryem, havarilerden tutun tezgahtaki sebzelere, göklerdeki melekten duvardaki eleğe kadar) çok küçük bir alanda bizlere boyutlarından fersah fersah fazla bir güzellik sunmakta.

Bu bölümün bir de sürprizi var; minik objelerle üç boyutlu olarak düzenlenen bir Pieter Brueghel tablosu…

Belki Münih’te adı en çok duyulan müze burası değil ama bence mutlaka görülmesi gereken bir yer; Münih’in ünlü üçlü müzelerinden (alte-neue-moderne) hiç de geri kalmayan bir yer. Burada geçireceğiniz süreyi en az 2 saat olarak düşünün, gezi sonrası müze bahçesindeki kahve molası buna dahil değil.

Schack Galerie

Adolf Friedrich von Schank’ın koleksiyonuna ev sahipliği yapan Prinzregentenstrasse’deki bu Müze’ye 17,18 hatlı tamvaylarla gidebilirsiniz. Giriş 4 Euro. Böcklin, Lenbach, Feuerbach gibi daha çok 19 yüzyıl Alman ressamların resimleri bulunmakta. Carl Spitzweg’in 1855 yılına ait ‘Kahvehanedeki Türkler’ tablosu ilginizi çekebilir.

Alman ressamlara ait İtalya manzaraları özellikle dikkat çekici. Sadece ilgilisine öneririm, diğer müzeler arasında insanın aklında çok kalmayan bir yer.

Stadtmuseum

Münih

Müze Viktualienmarkt’ın hemen yanında, Sankt Jakobs Meydanı’nda beyaz gotik binada bulunuyor. Müzeye giriş 4 Euro; pazartesi hariç 10-18 saatleri arasında ziyarete açık. 1880 yılında kurulan ve o dönem daha çok arşiv niteliği olan Şehir Müzesindeki en önemli eserlerden biri Erasmus Grasser’in 1480 yılında yaptığı Mağribi Dansçılar heykeli. Ayrıca silah koleksiyonu, dünyanın sayılılarından olan oyuncak bebek koleksiyonu, çeşitli sanat akımlarının izlerini taşıyan mobilyalar, bira yapımı malzemeleri, müzik aletleri Müze’de görebileceğiniz eserlerden. Ayrıca baskı, film, fotoğraf koleksiyonları da mevcut. Orta Çağ’dan günümüze Münihlilerin günlük yaşantısına yönelik objelerin sergilendiği Müze’de Typisch München sergisi dikkate değer. Bence Müzenin en dikkat çekici yanı binanın kendisi. Cephanelik olarak 1491 -1493 yıllarında yapılan binaya yıllar içinde eklemeler yapılmış ama gotik havası hep aynı kalmış. Burası Sinagog ve Yahudi Müzesi’nin de tam karşısı. Münih’te o kadar çok ve harika müze var ki, ne desem bilmem, benim gibi takıntılı biri değilseniz burayı atlayın gitsin…

Branhorst Museum

Münih

Udo ve Anette Brandhost’un koleksiyonuna ev sahipliği yapan ve 2009 yılında açılan Müze, Pinakothek der Moderne’nin karşısında, rengarenk dış cephesiyle dikkatinizi çekecektir.

Müze, Salı-Pazar 10-18 arası açık, ancak perşembeleri kapanışı saat 20’de. Çağdaş sanata ayrılan Müze, Andy Warhol, Jean Michel Basquiat, Joseph Beuys, Cy Twombly gibi sanatçıların eserlerinine ev sahipliği yapmakta. Benim en çok dikkatimi çeken eser, Jeff Wall’ın 1946 yılındaki ‘Arıcaköyü’nden bir köylünün Mahmutbey-İstanbul’a varışı’ isimli fotoğrafı…

Münih

Zamanınıza göre gidip gitmemeye karar verin.

Lenbachhaus

Münih
Burası Hauptbahnhof’tan müze bölgesine gelmek üzere yürüdüğümüz Luisen Stasse üstünde, Propylaen’nin tam karşısında bir müze…

Metro kullanacaksanız Königplatz’da ineceksiniz. Türlü renkli camlardan oluşup tavandan aşağıya sarkan bir anaforu andıran giriş çok etkileyici. Ressam Franz von Lenbach için 1887-1891 yılları arasında yapılan İtalyan tarzı bu villada, 1929 yılından beri Kent Sanat Galerisi bulunmakta. Müzenin önemi ise, ‘Der Blaue Reiter-Mavi Süvari’ grubuna ait en büyük koleksiyona sahip olması. Bu akımın en önemli temsilcisi olan Vassily Kandisky’nin resimlerinin yer aldığı Müze’de Jan Polak’ın Bir Adamın Portresi’de görülebilir. Metro istasyonunun altındaki ek binada da, Müze kapsamında geçici sergiler bulunmakta.

Mavi Süvari ise, Franz Marc ve Vassily Kandisky tarafından 1911 yılında oluşturulan ve isim olarak Kandisky’nin 1903 yılında yaptığı resmin ismini (Der Blaue Reiter) alan bir akımmış ve temel olarak Alman dışavurumculuğunun bir kolu olarak görülüyormuş. Müzeyi gezme süresi, tamamen konuya olan ilginize bağlı. Şu kadarını not olarak düşeyim; Müzenin en büyük süksesi olan Kandisky’nin başka resimleri diğer müzelerde görülebilir.

Bunlar tamam; peki Müze içinde sergilenen o soba ile kullanılmış süpürgelerin anlamı neydi, bilemedim. Beni onların önüne koyun, sanatçı bu çalışmasıyla bize ne anlatmak istemiş diye de sorun ve ertesi gün gelin; ben hala o sobanın önünde bicevap oturur olurum. Daha gezilecek çok yer, kafa yoracak çok çağdaş sanat eseri var; fazla oyalanmayın derim…

Deutsches Museum

Isar Nehri’ndeki bir adacığa kurulu olan bu bilim ve teknoloji müzesini kaçırmayın. Burası dünyanın en büyük bilim ve teknoloji müzesi, Münih’teki en büyük müze. Alman Mühendisler Odası tarafından 1903 yılında kurulan müze, insanı bilim ve teknoloji tarihinde bir geziye çıkardığı gibi, gündelik hayatımızdaki bir sürü elektronik aletin sırlarına vakıf olmamızı da sağlıyor.

Müze Galileo’nun bilim çalışmalarını sürdürdüğü atölyeden uzayın derinliklerine kadar geniş bir yelpazede, 50 farklı bilim ve teknoloji dalında 28.000 farklı obje barındırıyor. Müzenin biri Münih’in 18 km dışında biri Bonn’da olmak üzere iki şubesi var. Müzeye giriş 11 euro ve Cuma hariç 9-17 saatleri arasında ziyarete açık. Müze’ye U1, U2,U7 hatlarının geçtiği Fraunhofetstss Durağından ulaşabilirsiniz. Deneysel sergilemelerin de olduğu müzede, cam yapımından, elektrik deneylerine kadar bir çok uygulamalı bölüm görebilirsiniz. Dünyanın oluşumunu gözümüzün içine soka soka anlatan bölüm tavsiye edilir; görmek isteyen gözlere… Burası zaman isteyen bir Müze, çoluk çocuk seyahat ediyorsanız mutlaka buraya ayıracağını zamanı artırın. Şehir merkezinde, Viktualienmarkt civarında, Peter Kirche’nin tam karşısında Deutsches Museum’un hediyelik eşya satan bir şubesi daha var.

BMW World

Pazartesi-cumartesi 7.30 ‘da, pazarları 9’da açılan yer, gece yarısına kadar ziyaretçi kabul ediyor. BMW’lerin çekiciliğine karşı koyamayanların kayıtsız kalamayacağı bir yer; dönemler itibariyle BMW’ler karşınızda… Görsel çekicilik çok güzel, bir kez gitmeye değer. Münih’te başka sanayi markalarının da yerleri var (Siemens gibi) ama bana BMW yetti, diğerlerine gitmedim.

Gidebilirdim ama gitmedim

Burada iki müzeden bahsedeceğim, ben gitmedim ama modern resme doyamadım diyenler için Haus der Kunst, bir başka çağdaş sanat durağı olabilir. Yine 17,18 hatlı tramvaylarla gidilebilir, bu da Prinzregentenstss’de. Modern sanat sergilerine ev sahipliği yapan neo klasik tarzdaki bina 1933-1937 yıllarında yapılmış.

Münih
Bir de Völkerkunde Museum (Etnografya Müzesi) var. Maximilianstrasse’de 1858-1865 yılları arasında yapılmış muhteşem binanın ön cephesi, Bavyeralıların güzel özelliklerini simgeleyen (vatansever, çalışkan, yüce gönüllü, sadık, adil, cesur, bile ve dindar- biz ‘Türk öğün güven çalış’ deyince olay olur ama…) 8 adet heykelle süslü. 1925’ten beri etnoğrafya müzesi, halen dünyanın beş kıtasından örnekleri ağırlayan bir müze. Zaten ismi de artık ‘Fünf Kontinente Museum’; tüm dünya kültürlerinin izlerini görebileceğiniz bir yer.

Ama benim gezim o kadar globalleşmeye uygun değil, onun için girişte buda heykelini görünce girmekten vazgeçtim; Münih’e gelip Uzak Doğu’nun mistisizmini, Afrika’nın kabile maskelerini görmek aklıma yatmadı. Hazır oraya gitmişken, tam karşısındaki görkemli binaya da dikkat…

Münih

Bu arada aynı nedenle Münih’teki Mısır Müzesi’ne de gitmedim. Ayrıca değerli taş, fotoğrafçılık gibi müzeler de var ama onlar üstünde durmadım bile.


Ayrıca Marienplatz’da Michaelskirche’nin hemen yanındaki gösterişli rokoko binada Avcılık Müzesi yer almakta; burası eskiden Augustinusçu bir tarikata ait kiliseymiş. Asıl bina 1300’lü yıllardan kalsa da 15 yüzyılda tekrar yapılmış, 1620’de rokoko tarzında yenilenmiş. Dışardan binasını görmek yeterli oldu bana ama avcılıkla ilgilenenler düşünebilir.

Parklar, Bahçeler, Öteler

Münih’te ne kadar müze, kilise, heykel, anıt varsa gezdik dolaştık; şimdi parklara açılma, doğayla bütünleşme zamanı. Münih bu açıdan da çok zengin. Şehir dışına çıkmanıza gerek yok, şehir içinde bir sürü park, bahçe var. Ben gezilerim sırasında hayvanat bahçesi, deniz dünyası gibi yerleri es geçerim. Bu sefer de öyle oldu. Ama isterseniz var.

Bu sefer gittiğim ama gezmediğim bir yer de Olimpiapark. 1972 yılındaki Münih Olimpiyat Oyunları için hazırlanan bu spor kompleksinin en göz alıcı yeri 290 metre yüksekliğindeki televizyon kulesi Olympiatrum. Ama gittiğim gün hava yağışlı ve puslu olduğu için kuleye çıkmadım. Parkı ise daha önce görmüştüm, yağmur çamurda tekrar dolaşmadım. Olypiazentrum durağından ulaşabilirsiniz; yeşillikler içine serpiştirilmiş muhtelif spor alanlarını gezebilirsiniz. Ama Münih’in çok daha cazip parkları var.

Bunların başında da Englischer Garten geliyor. 5 km2’lik bir alana yayılan ve 1789 yılında Karl Theodor tarafından tasarlanan Park, bugün İngiliz Bahçesi olarak ün salmış. Park içindeki 1837 yılı yapımı neo klasik tapınak Menopteros ile 1790 yılında pagoda tarzında yapılan 5 katlı 25 metre yüksekliğindeki Çin Kulesi, Parkın göz alıcı yapılarından. Ama spor yapmak, dinlenmek, şehrin içinde olup şehrin kargaşasından uzaklaşmak istiyorsanız burası her mevsimde ayrı tatlar verecek bir yer. Münih’teki zamanınız nedir, bilemem ama aklınızda bir parkta zaman geçirmek varsa o, Englischer Garten olmalı. Hatta bizim büyük şehir belediye başkanlarını zorla getirmek lazım, şehrin en rant yapacak yerinin nasıl da şehir halkına ayrılabileceğinin ispatı olarak.

Münih

Şehir içinde Residenz ile Englischer Garten arasındaki Hofgarten ise daha şehir merkezine yakın, Odeonsplatz’da… 1613-1617 yılları arasında Maximilian I tarafından Rönesans stilinde yaptırılmış. Parkın batıdaki girişinden kuzeye uzanan duvarlarda Bavyera tarihini anlatan resimlerle süslü.

Münih
Parkın ortasında bir çeşme ve Diana Tapınağı bulunmakta. Parkın doğusunda ise önceden askeri müze olarak kullanılan bina görülebilir, burası şimdi ise Eyalet Başkanlığı binası.

Buranın hemen yanında I.Dünya Savaşı’nda ölenler için yapılan bir anıt var. Hofgarten’ın hemen yanında ise, Bavyeralı şairlere adanmış Dichtergarten (Şairler Parkı) bulunmakta.

münih- gezi -rehberi

Bir başka park ise Botanischer Garten. Adalet sarayının hemen yanında olan bu güzel park, nefis bir havuzla süslenmiş. Ayrıca bir Botanischer Garten’da Nymphenburg Sarayında var. Zaten Nymphenburg Sarayının parkı, göletleri, ağaçları, çiçekleri, aralardaki heykelleri ile zaten başlı başına görsel bir şölen.

Aslında parktan ziyade yürüyüş yolu olarak düzenlenmiş Isar Nehri kıyısı da dinlenmek için ideal bir yer. Friedenengel Heykeli ya da Maximilianeum’un görüntüleri eşliğinde Nehir kıyısında yapacağınız bir yürüyüş keyfinizi artıracaktır.

Volksbad… Tamamen şans eseri rastladığım bu havuz, 1991 yılında açılmış ve art nouveau tarzıyla Avrupa’nın en güzel havuzlarından sayılıyor. Siz en iyisi bavula bir de mayo koyun…

Ama şehirden biraz uzaklaşayım, doğaya döneyim derseniz, masmavi sularıyla Starnberger See ya da Ammer See sizi bekliyor. Ammer See, S8 hattının sonunda. Starnberger See ise S6 hattında, son dört durak (Starnberg, Possenhofen, Feldafing ve Tutzing) ile ulaşabilirsiniz. Ben Starnberger durağında indim, zaten durak hemen gölün yanında. Belli ki yazın burası tam havasını buluyor, beachler, tekneler yazı beklemekte… Ama Mart ayında da Göl harikaydı. Karşıda Alplerin silüeti, kıyıda birkaç yerleşim yeri, etrafta bir iki kafe… Kur masayı suyun içine, döşe çilingir sofrayı; buranın tadı böyle daha çok çıkar. Ama ben göle karşı bira ile yetindim.

Bira demişken Münih’te Marienplatz’a yakın bir bira evi var ki mutlaka görmelisiniz. Hofbrauhaus, 1589 yılında V.Wilhelm tarafından Alter Hof içinde kurulmuş, 1654 yılında Platzl’a taşınmış. Buranın halka bira satabilmesi ise ancak 1830 yılında gerçekleşmiş.

Bina bugünkü neorönesans tarzına 1896 yılında kavuşmuş. Yazın avlusunda keyifle biranızı yudumlayabilirsiniz ama iç kısımda gayet eğlenceli. Bavyera geleneksel giysileriyle garsonlar biranızı getirirken bir yandan da canlı Bavyera havalarıyla coşabilirsiniz.

Viktualienmarkt’da aynı şekilde bira içip yemek yiyebileceğiniz bir yer. Ama burası aslen 200 yıldır Şehrin ana pazar meydanı. Sebze meyveden peynire, çiçekten et mamullerine birçok ürünü taze olarak bulabilirsiniz. Meydanda minik çeşmelerin yanında komedyen Karl Valentin’in de heykeli bulunmakta. Buranın hemen yanında ise hal binasından dönüştürülmüş türlü mutfakların sergilendiği Schrannenhalle var.

Yeme İçme

Evet, bitti; Benim Münih’te gezdiğim gördüğüm yerler bunlar… Yazının sınırları uzadıkça uzadığı için Münih’in yeme-içme, eğlence hayatına neredeyse hiç girmedim. Zaten Almanya mutfağı döne döne arayıp özleyeceğim bir mutfak değil. Ha, nerede yedin derseniz, Hofbrauhaus, karşısında yer alan Aylinger Wirsthaus ile yine o civardaki Augustiner am Platzt aklımda kalan yerler.

Geleneksel Bavyera mutfağından turp çorbası, Bavyera sosisi ve Bavyera stili ördek kızartmasını denedim. Yemeği geleneksel kıyafetli garsonlar sunuyordu; iyi de, gerçek geleneksel kıyafetler bu kadar derin göğüs dekolteli midir, bilemedim, insan ne yediğini anlamıyor.

Alışveriş

Alışverişte de benim ilgimi çeken Viktualienmarkt’dan alabileceğiniz et ve şarküteri ürünleri ile Peterkirche’nin karşısındaki dükkanlarda bulabileceğiniz metal el işçi eşyalar ve Marienplatz’daki dükkanlarda rastlayabileceğiniz bira kupaları… Ama dediğim gibi, gezimin ve yazımın amacı, Münih’i keşfetmekti. Umarım size iyi bir yol arkadaşı olur.