Home Blog

Glacier Express ile Alplerde Tren Yolculuğu: Dünyanın En Yavaş Express Treni

İsviçre Alpleri’nde  dünyanın en yavaş express treni Glacier Express ile unutulmaz yolculuk yapacağız bu yazımızla. Özel olarak dizayn edilmiş panoramik vagonlu Glacier Express ile tren yolculuğu dünyanın en güzel tren yolculukları arasında yer alıyor.

Arkadaşlarım ile 2018 bahar gezimizi planlarken değişik bir gezi araştırmaya başladık. Bu arada Unesco Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Bernina Express ile İsviçre’den İtalya’ya yolculuğu bir seçenek olduğunu düşündük. Bernina Express ve Alpler’de tren yolculuğu aramamız sırasında karşımıza Glacier Express çıktı. Daha önce dikkatimimizi çekmemiş olan bu tren yolculuğu deneyimini yaşamaya karar vererek Zürih gidiş Milano dönüş uçak biletlerimizi aldık. Böylece önce iki günlük  Zürih gezisi, sonra Glacier trenine binmek üzere bir gece Zermatt, trenin son duragı St. Moritz’de bir gece kalmalı İsviçre gezisi planlandı. Gezimiz içinde en önemli bölümü sekiz saat panoramik trende ve konfor içinde Alpleri bir baştan bir başa katettiğimiz Glacier Express yolcuğu oldu. Tabii tren yolculuğumuz batıdan doğuya Alpler gezisi ile bitmedi. Son durak St Moritz’den bindiğimiz Bernina Express ile bu kez İsviçre’den İtalya sınır kasabası Tirona’ya yolculuk yaptık. Her iki tren yolculuğu da bizim için inanılmaz bir deneyim oldu. Bu yazıda Glacier Express’i tanıyalım.

Yolculuk dünyaca ünlü kayak merkezi Zermatt’tan St.Moritz veya Davos’a kadar tüm gün sürüyor.  Alplerin en yüksek noktalarından, vadilerden, dimdik kayalıklardan, İsviçre Büyük Kanyon’unda yolculuk yapılıyor. Glacier Express ile Oberalppass İstasyonu’nda deniz seviyesinden 2033 metre ile en yüksek noktaya tırmanıyoruz.Yolculukta 291 köprü, 91 tünelden geçiyoruz.

Rahat, konforlu koltuklar, dört kişinin kullanabileceği masalarda yolculuğu anlatan kitapçıklar hazırlanmış, yolculuk sırasında kulaklıklardan önemli bölgelerde 6 dilde açıklamaları dinleyebiliyorsunuz. Ayrıca iki müzik kanalından da tüm gün geleneksel veya modern İsviçre müziğini  dinleyerek yolculuk yapabilirsiniz. İlgili personel hemen yolculuğun başında bilet kontrolünün yanı sıra her türlü bilgilendirmeyi yapıyor.

Dünyanın en yavaş express treniyle 300 km’lik yol 8 saat sürüyor. Kışın günde bir kez yazın üç  seferi bulunmaktadır. Panoramik pencereli trende yemek servisi, bar hizmetleri var.

Tren rotamız; Yolculuğa doğudan veya batıdan iki yönden başlanabiliyor. Biz batıdan Zermattan saat 8.50 treni ile başladık. Saat 17 ye doğru St.Moritz’de yolculuğumuz bitti. Glacier Express ile yolculuğun başlangıç ve bitiş noktalaru bu iki istasyon arasında olmakla beraber Brig, Andermatt, Chur gibi farklı duraklardan daha düşük fiyata kısa yolculuk yapılabilir. En ucuzu ve kısası Andermatt-Zermatt arası 74 CHF. Bizim bilet aldığımız en uzun mesafe için yemek dahil 219 CHF (yaklaşık 900 TL) ödedik.

Zermatt yılın her mevsimi kayak yapılabilen, çok turist çeken ünlü kayak merkezleri arasında. Biz Zürih’ten trenle bir gece önce ulaştık. Çok sayıda kalacak otel olmasına rağmen, son derece popüler olduğundan otel fiyatları da oldukça yüksek. Biz Zermatt Hostelde dört kişilik odada kaldık.

Tren deniz seviyesinden 1804 yükseklikteki Zermatt’tan yola çıkıyor  kısa bir süre de yükseklik azalıyor. Mattertal Vadisi’nde akan Mattervispa Nehri’nin yanında ilerliyor.

Karlı vadilerden geçtik.

Alpler’deki sevimli, biblo görüntülü köyler arasından geçtik.

Dağlar arasında vadilerden akan tablo gibi nehir manzaraları arasında yol aldı trenimiz.

St.Moritz’e yaklaşırken Albuna Vadisi’nde Landwasser viyadüğü gezinin en etkileyici fotolarının çekildiği yer.

Köprüler, viyadükler, tüneller;

Müthiş manzaralı tren yolcuğumuz St. Moritz tren istasyonunda sonlandı. St. Moritz de popüler bir kayak merkezi. Orası da karlar içindeydi.

İstasyonun karşısında yer alan göl tamamen buz tutmuştu. Karlar içerisinde göl kenarındaki yürüyüş yolundan bir gece kalacağımız St. Moritz Youth Hostel’e gittik. Hostel rahatlığı, temizliği ve zengin  kahvaltısı ile beklentimizin çok üzerindeydi.

Sekiz saatlik muhteşem tren yolcuğunu bu kadar resimle anlatabilmek zor tabii ki. Video ile gezmek isterseniz.

Glacier Express Bileti Nasıl Alınır?

Bilet almak için üç ay öncesinden aşağıda yer alan linkten rezervasyon yaptırmak gerekiyor. İlk aşamada sadece rezervasyon ücretini ödeyip, iki çeşit yemekten birisini seçip ücreti ödedik. Rezervasyon numaramız ile 153 CHF’lik ücreti Zürih’te Merkez İstasyonu’nda ödeyerek biletimizi aldık. Yani asıl ödeme İsviçre’ye ulaştıktan sonra herhangi bir istasyonda yapılabiliyor. Bilet fiyatları açısından fikir vermesi açısından sayfadan aldığım bilgiyi aşağıda okuyabilirsiniz.

https://www.glacierexpress.ch/en/

Bilet Fiyatları

                                          2.Class   1.Class

St. Moritz – Zermatt               153.00   269.00

St. Moritz – Brig                     115.00   202.00

St. Moritz – Andermatt             85.20  149.20

Davos – Zermatt (via Filisur)   145.00   255.00

Davos – Brig (via Filisur)         107.00   188.00

Davos – Andermatt (via Filisur)  77.20   135.20

Chur – Zermatt                      119.00   210.00

Chur – Brig                              81.00    143.00

Andermatt – Zermatt                74.00    130.00

Reservasyon Ücreti

                                               Long journeys (CHF)      Short journeys (CHF)

Low season (10.12.2017 – 29.03.2018)              23.00     13.00

Mid season(30.03. – 15.06./ 17.09.-14.10.2018) 33.00     23.00

High season (16.06.-16.09.2018)                      43.00     33.00

Yemek Fiyatı

 Menu                              CHF

Plate of the day               30.00

Three-course lunch          43.00

Biletler 1.sınıf ve 2.sınıf olarak satılıyor. 2 sınıf vagonda koltuklar bir sırada 2+2 yerleştirilmişken, 1.sınıf vagonda 2+1 olarak yer almakta. Sadece farklılık bu kadar, vagonların panoramik görüntüsü, yemek, servis hizmetleri de aynı. 2.sınıf koltuklar da son derece rahat. Ayrıca biz dört kişi yolculuk yaptığımız için dört kişilik koltuklar sayesinde hep birlikte olduk yol boyunca.

Hangi mevsimde bu özel yolculuğu yapmalıyız sorusunun cevabı ise her mevsim ayrı güzel diyebiliriz. Glacier Express Kasım sonu ve Aralık ortasına kadar kısa bir süre  dışında her mevsim  hizmet veriyor. Biz hem Alplerin karlı manzarasını hem de baharı bir arada yaşayalım düşüncesiyle Mart  sonunu tercih ettik. Yeterince kar manzarası gördük ancak ağaçlar henüz yeşermemiş ve çiçekler açmamıştı. Tekrar aynı yolculuğu yapma şansım olsa yaz mevsiminde Alplerin yeşilliğini de görmeyi çok isterim.

Zermatt St. Moritz arasında ilk Glacier Express seferi 1930 yılında  başlamış. Ancak uzun yıllar en yüksek bölge Oberalp geçidinde kar nedeni ile ulaşımın yapılamaması nedeni ile sadece yazın çalışabilmiş. 1973 yılında başlanıp 1982 yılında tamamlanan Furka Tüneli sonrası İsviçre’nin turizm açısından en çok ilgi gören tren yolculuğu olmuş. Glacier Express rotası çok özel görüntülerin olduğu, tam bir Alpler gezisi. Yüksek tepeler, vadiler, nehirler, köprüler, viyadükler, tüneller ile. Sadece bir gün süren bu konforlu yolculuğun maliyeti de yüksek tabi. Rezervasyon ve yemek  ücreti ile birlikte 219 CHF civarında bir ücret ödedik. Aynı rota daha uygun fiyatla yapılabilir mi? Evet Alplerde tren gezisini yerel diğer trenle de daha ekonomik yapmak mümkün. Aynı rotayı kullanıp, bazı istasyonlarda inip, çevreyi gezip, istenirse bir iki yerde konaklayıp yine Alpler görülebilir. Farklılık ise Glacier Express’in panoramik vagonları daha iyi bir görüş açısı sağlıyor, yemek ve bar hizmetleri ve servis daha iyi. Ayrıca sadece 8 saatte bu 300 km lik yolculuğu tamamlama şansınız oluyor. Bu arada diğer trenlerle  inip binerek daha uzun sürede daha ekonomik bir  yolculuk  yapmak mümkün olmakla birlikte, bir noktayı hatırlatmakta yarar bulunmakta. Yerel trenle yapılacak yolculukta en az bir kasabada gecelemek gerekecektir. İsviçre pahalı bir ülke, yeme, içme, konaklama diğer Avrupa ülkelerine göre çok daha yüksek. Tren maliyetini düşürürken süreyi uzatma halinde diğer giderleri de değerlendirmek gerekmektedir.

Son Söz

Alplerde unutulmaz bir yolculuk. İsviçre pahalı bir ülke, Glacier Express de pahalı ancak özel bir tren. Böyle bir rotada, özel bir trenle yolculuk için değer diyorsanız denemelisiniz.

Tanrı Krallar Yurdu Kommagene Krallığı İzlerinde: Nemrut Dağı

Kommagene Antik Çağ’da Fırat’ın kuzey kıyıları ile Toros Dağları arasında kalan bölgeye verilen ad. Bugün Adıyaman ve Gaziantep illerinin kuzeyini ve Kahramanmaraş ilinin bir kısmını içine alıyor.

M.Ö 4.yy- M.S 1.yy. arasında burada Pers-Ermeni-Helenistik Dönem krallıklarından biri kurulmuş.

Biz UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan Nemrut Dağı’nı görmek için buradayız. Nemrut Dağı Adıyaman ili, Kahta ilçesi sınırlarında, Adıyaman’a 87 km uzaklıkta.

Adıyaman Güneydoğu Anadolu’da bulunan bir ilimiz. Ama bazı ilçeleri Doğu Anadolu, bazı ilçeleri Akdeniz bölgemizde; yani üç bölgenin kavşağında. 300 bin dolayında nüfusu ile GAP dan faydalanan bir ilimiz. Kahta ise 120 bin dolayındaki nüfusu ile Adıyaman’ın en büyük ilçesi. Nemrut Dağı’nın eteklerinde kurulmuş. Adı Persçe de “Dağın Eteği” anlamına geliyor. Nemrut Dağı bu ilçe sınırlarında. Bölgede gezilecek çok sayıdaki tarihi yer arasında Adıyaman Kalesi, Karakuş Tümülüsü, Besni-Sesönk Tümülüsü, Sofraz Tümülüsü, Kahta Kalesi, Pirin Antik Kenti, Palanlı Mağarası, Haydaran Kaya Kabartması, Turuş Kaya Mezarları ve Taş Ocakları bulunuyor. Bizim vaktimiz sınırlı olduğundan bölgeye ancak bir gün ayırabildik. Bu nedenle sadece Nemrut Dağı’nı ve Cendere Köprüsü’nü görebildik.

Şanlıurfa üzerinden geldiğimiz Kahta yolu yaklaşık 2 -2.30 saat sürdü. Yolda Atatürk Barajı kenarında çay molası sonrası geldiğimiz Kahta’da otobüsümüzü terk ederek küçük minibüslere bindik. Bu bir zorunlulukmuş. Ve Nemrut Dağı’na minübüslerle tırmanmaya başladık, yağmur yağmasın diye dua ederek. Turizm Bakanlığı’nın Nemrut Dağı tesislerine gelene dek geçen süre 1 saati aşıyor. Bu tesislerden dağın belli bir noktasına devamlı ring şeklinde ayrı bir minibüs çalışıyor, minibüsten de belli bir noktada inerek yürüyerek tırmanıyorsunuz. Ekim ayı sonu ve hava çok soğuk. Buraya gelinebilecek son ay. Bu mevsimde burada ne güneşin doğuşunu ne batışını izlemek için hava müsait değil.

Nemrut Dağı’nda bulunan mezar anıt 2150 metre yüksekliğindeki bir tepe üzerinde yumruk büyüklüğündeki çakıl taşlarının yığılması ile yapılmış. Kral Antiokhos’un mezar tümülüsü. Kral Antiokhos (M.Ö 62-32),  Kommagene Krallığı’nın en ünlü krallarından biri, Ermeni Kral diyen de var. Annesi Seleukos İmparatorluğu’ndan (Grek), babası Pers (Ahamenişlerden). Doğu ve batı kültürlerinin  her ikisinden de etkilenmiş. Zaten Kommagene, Yunanca “Genler Topluluğu” demek.

M.Ö 62 yıllarında yapılan  mezar tümülüsünde, doğu ve batı teraslarında birbirine benzeyen dev heykeller var. Burası yerleşim yerlerinden uzakta, ıssız, virajlı, dik yokuşları olan bir yer. 2000 yıl boyunca sadece katırlarla ulaşılabilmiş.

                                                                                                              Nemrut Dağı, Toros Sıradağlarından olup Türkiye’de faaliyete geçebilecek en riskli yanardağlardan biri. Kuzey Anadolu deprem fay hattına çok yakın olan bölgede muhteşem kalıntılar için çok büyük bir tehlike bulunuyor. Ayrıca açık havanın yarattığı tahribat bu eserlerin gittikçe yıpranmasına yol açıyor. Heykellerin Adıyaman Müzesi’ne taşınması zaman zaman gündeme gelmiş.

1987 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan Nemrut Dağı, ilk kez 1881 yılında demiryolu çalışmaları için Diyarbakır’a gelen bir Alman mühendis tarafından farkedilmiş. Daha sonra Osmanlı İmparatorluk Müzesi Müdürü Osman Hamdi Bey, 1883 de bir ekiple Nemrut’ta çalışmış. İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikalı arkeolog Theresa Goell ve Alman Karl Doerner burada araştırma ve incelemeler yapmışlar.

Ne kadar hazırlıklı olursanız olun bu çıplak dağlarla çevrili, gökyüzü ile birleşmiş izlenimi veren zirveye gelince gördükleriniz şaşkınlık yaratıyor.

Ulaştığımız zirvede yeni bir dağ yaratılmış. Bu Kral Antiokhos’un Tümülüs’ü. Eskiden 75 metre yüksekliğinde olduğu söyleniyor. Şu anda 50 metre yüksekliğinde, 150 metre çapında. Kireç taşları kırılarak avuç içi büyüklüğüne getirilmiş ve metrelerce yığılmış. Taşlar kazıldıkça tümülüsün içine doğru aktığından bir kazı yapmak çok zor, şimdiye dek başarılamamış. Yapılan tüm sismik araştırma ve sondajlara rağmen henüz Kral Antiokhos’un mezar odasına ulaşılamamış.

 

Tanrılara gösterilen saygının kendine de gösterilmesini isteyen, kendine tanrılar katında yer ayıran, onlarla kendini aynı gören Kral Antiokhos’un zekasına hayran olmamak mümkün değil. Biz Doğu Terası’ndan gezmeye başlıyoruz.

En geniş yeri 45×50 metre boyutunda olan en büyük teras. Güneyden kuzeye doğru sırasıyla aslan (yeryüzü hakimiyetini temsil ediyor), kartal (gökyüzü hakimiyetini temsil ediyor), Antiokhos, Kommagene (krallığı temsil eden tanrıça), Zeus (Yunan baş tanrısı ve Perslerde ki Ahura Mazda özdeşi), Apollon (Yunan, Pers ışık ve güneş tanrıları), Herakles (Yunan yarı insan yarı tanrı, Pers-Yunan Savaş tanrısı), aslan ve kartal. Güneşin doğuşu bu terasta izleniyor. Doğu Terası’nın Pers medeniyetini temsil ettiği  düşünülüyor. Heykeller oturur durumda, büyük taş blokların üst üste konulması ile oluşmuş. Koruyucu hayvan heykellerinin dışında her heykel ayrı bir kaide üzerinde. Heykellerin gövdeleri 8-10 metre, başları 2.5-3.5 metre yüksekliğinde. Heykellerin kaidelerinin arkasına iki nüsha halinde  yazılmış kitabe var. Kral Antiokhos bir kitabenin başına bir şey gelirse diye yedeğini de düşünmüş. Nitekim 1882 yılında  iki nüsha karşılaştırılarak kitabede anlatılanlar çözümlenmiş. Kral Antiokhos bu yazılarda herkese seslenmiş. Sıradan bir insana, geleceğin yöneticilerine, hırsızlara…Zaten bu kitabelerin okunmasından sonra buranın sırrı çözülmüş.

Batı Terası, Doğu  Terası’ndan daha küçük en geniş yeri 50×30 metre boyutunda aynı heykeller, aynı kitabeler burada da var. Sadece Doğu Terası’nda olan sunak burada yok. Batı Terası depremlerden, hava şartlarından daha çok etkilenmiş. Bu terasın Yunan Medeniyetini temsil ettiği düşünülüyor. Batı Terası’nda soğuk bir havada güneşin batışını izledik.

 

Fotograf: Canan Taşkın

Fotograf: Canan Taşkın

Restorasyon için Batı Terasından götürülen Aslanlı Horoskopu göremiyoruz.

 

Fotograf: Canan Taşkın

Sağa doğru yürüyen aslan figürünün bulunduğu horoskop 175 santim boyunda ve 240 santim genişliğinde ,0,47 santim kalınlığında kabartmalı kum taşından yapılan bir horoskop imiş. Aslan figürünün boynunda bir hilal, gövdesinde 8 ışınla karakterize edilmiş 19 yıldız bulunuyormuş.

Fotoğraflar Doç.Dr.Nezih Aytaçlar

Akşam ayazında, bu muhteşem yerden ayrılıyoruz.1800 lü yıllarda yapılan eski kazıların fotoğraflarına yol boyunca bakıyoruz.

 

Fotoğraflar Doç.Dr.Nezih Aytaçlar

Yolda Cendere Köprüsü’nü görüyoruz. Cendere Çayı üzerinde. köprünün güneyinde ki iki korint düzenindeki sütun İmparator Septimius Severus tarafından kendi ve karısı adına yaptırılmış. İmparator köprünün kuzeyine de aynı şekilde oğulları Caracalla ve Geta adına iki sütun daha yaptırmış. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Caracalla, kardeşini öldürüp onun adına ne varsa yakıp yıkmış. Şimdi köprünün kuzeyinde tek sütun var.

Cendere Çayı bir kanyondan akıyor. İki kemerli köprü kanyonun iki yakasını birleştiriyor. Antik Cabinas şimdiki adı Cendere Çayı’nda çok fazla su şu anda yok. Köprü her biri onlarca ton ağırlıkta olan düzgün kesme taşlardan yapılmış. 7 metre genişlik, 30 metre yükseklik ve 120 metre uzunlukta hiç harç kullanılmadan yapılan şahane bir Roma dönemi eseri. Biz üzerinden yürüyerek karşıya geçtik.

Akşam yorgun argın Adıyaman Rabat Otel’ine ulaştık. Açık büfe yemek sunan otelin açık büfesinde kıymalı patlıcan, patlıcan kızartma, pilavdan  oluşan menüden yemeklerimizi alıyor ve dinlenmeye geçiyoruz. Sabah kahvaltı sonrası Adıyaman’dan ayrılıyoruz. Kral ve tanrıların taşlaştığı gökyüzüne uzanan Nemrut Dağı, görkemli heykelleri ve hikayesi ile anılarımızda yer alacak.

Şanlıurfa Gezi Rehberi: İnsanlık Tarihine Yolculuk

Peygamberler Şehri Şanlıurfa, Niçin peygamberler şehri? Kaç Peygamber buralarda yaşamış? UNESCO Dünya Mirası Listesine rekor bir hızla alınan Göbekli Tepe nasıl bir yer? Dünya tarihinde en eski yerleşim yeri olarak gösterilen toprakları görmek, anlamak, özet olarak yazıya dökmek kolay değil. Geziye başlamadan sorularımız çok fazla.

Şanlıurfa iki milyonu aşan nüfusu ile Türkiye’nin dokuzuncu büyük şehri. Kent merkezinin nüfusu bir milyon dolayında. Nüfusun % 45 i köylerde yaşıyor.

Şanlıurfa’da kara iklimi hakim, yazlar sıcak, kışlar soğuk. Toprakların % 60 ‘ı ekili, % 38 çayır ve mera. Orman yok denecek kadar az (% 1 den az). Konum olarak Arap Platformu’nun Güneydoğu Toroslar’ın güney etekleri üzerinde yer alıyor. Kuzeydeki dağlar yüksek değil, şehir ovaya kurulu.

Fıstık, ekili alanların çoğunu kaplıyor.  Son yıllarda daha da artmış, Türkiye fıstık üretiminde dünyada İran ve A.B.D den sonra 3. Sırada. Arkeolojik kazılarda M.Ö 7000 yılına dek uzanan fıstık fosillerinin bulunması yörede fıstık üretiminin çok eskilere dayandığını gösteriyor. Mezopotamyada  dokuz ili kapsayan GAP Projesi Şanlıurfa’yı da içine alıyor.  GAP de planlanan 22 barajın 15 i tamamlanmış.  Barajlar bölgenin hayatını değiştirirken, tarihi pek çok alan da sular altında kalmış.

Ekonomi  tarıma, turizme, hayvancılığa dayanıyor,  tarıma dayalı sanayi bulunuyor. Fırat Nehri’nde yaşayan (şimdi Atatürk Baraj Gölü’nde) Refetus kaplumbağaları,  boyu 1 metreye yaklaşan çöl varanı, çizgili sırtlan (nesli tükenmiş olabilir), kelaynak kuşları, ceylanlar, keklikler bölgede  doğal yaşamın temsilcileri.

Rivayete göre Enoch insanlara şehir kurmayı öğretir. Onun devrinde kurulan 180 şehrin en küçüğü Urhai (Orhay )dir. Enoch, Hermes, Uhnud, İdris Peygamber’in aynı kişi olduğu düşünülüyor. Urfa Nuh tufanından önce kurulur. Tufanla birlikte tüm dünya gibi yok olur. Tufan sonrası Babil’de hüküm süren Nemrut’un kurduğu üç şehirden  biri Urfa’dır. Şehrin ilk sahipleri Arami-Süryaniler  şehre Urhai veya Orhay derken, daha sonra gelen Helenler Edessa (suyu bol anlamında) ve Kaliruha (suyu güzel çeşme)  olarak adlandırmışlar.  Arapların  gelişi ile şehir Ruha adını almış, Osmanlı döneminde Urfa ,1984 de çıkarılan bir kanunla da Şanlıurfa olmuştur.

Hz. Adem’den son Peygamber Hz. Muhammed’e kadar dünyaya 124 bin, başka bir rivayete göre 224 bin peygamberin geldiği düşünülüyor.  Bunların sadece 25 tanesinin adı Kuran’da geçiyor. Bunlardan Hz. İbrahim Hz. Eyyub, Hz.Elyasa , Hz.Şuayb, Hz. Nuh, Hz.Musa , Hz. Lut, Hz. Yakup olmak üzere sekiz peygamber bu topraklarda yaşamış.

Diyarbakır üzerinden karayolu ile geldiğimiz Şanlıurfa’da gezmeye başlıyoruz.

Arkeoloji Müzesi Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi Türkiye’nin kapladığı alan açısından en büyük,  barındırdığı eserler açısından beşinci büyük müzesi. Otuz bin metrekarelik binada 14 ana sergi salonu, 33  canlandırma alanı var. Müze yapılmadan önce hangi eserlerin sergileneceği belirlenip, bunlara uygun bir tasarım ile müze yapılmış. 1965 den beri hizmet veren müzenin yeni modern binaya geçiş yılı 2015 yılı.

Müzede eserler kronolojik bir sırayla sergileniyor. İlk Salon Paleolitik Dönem’e ait. Sonra Neolitik Dönem Salonları geliyor (M.Ö 10000-6500).  Kültürlerin ve yolların kavşak noktası Şanlıurfa‘da önce Atatürk, sonra Birecik Barajı yapımı nedeniyle  arkeolojik kurtarma kazılarına hız verilmiş. Nevali Cori, Göbekli Tepe, Gürcü Tepe, Akarçay Tepe’den Neolitik Dönem’e ait pek çok eser ve canlandırma müzede mevcut.

Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’e ait insanlık döneminin korunagelmiş en eski heykeli Balıklıgöl Heykeli de burada. Kireçtaşından yapılma 1.80 boyunda heykelin siyah obsidyen gözleri dikkat çekici.

Neolitik Dönem Salonu’nda  Göbekli Tepe’nin imitasyonu var.

M.Ö 10 000 yıllarına dayanan en az Göbekli Tepe kadar önemli Nevali Çori, Atatürk Barajı suları bu antik yeri yok etmeden önce ortaya çıkarılmış. O dönem insanlarının avcı toplayıcı topluluklar olduğunu gösteren başka bir yerleşim yeri. Burada bulunan tapınakta ki dikilitaşların  Göbekli Tepe deki gibi stilize insan heykelleri olduğu düşünülüyor.

Yine Akarçay Tepe’de yapılan kazılarda M.Ö 8000 yılına ait konutlar bulunmuş. Müzede bunlar canlandırılmış.

Müzede Kalkolitik (M.Ö 6000-3300) Dönem eserleri de var. Çebi Tarlası, Hacı Nebi Höyük, Kurban Höyük bu dönemin öne çıkan höyükleri.  Devrik ağızlı pişmiş toprak kapların bu dönemde asgari ücret ödemeleri için kullanıldığı düşünülüyor.

Tunç Dönemi (M.Ö 3300-1110) höyükleri, Titriş, Lidar ve Kurban Höyük. En güzel pişmiş toprak kaplar bu dönemde.

Demir Çağı’na (M.Ö 1100-330) ait Harran Höyüğü’nde çivi yazısı ile yazılmış Babil Nabunid Stelleri var.

Helenistik-Roma-Bizans Salonu’nda M.Ö 281 –M.S 244 döneminden heykeller, seramik kaplar, takılar, Roma Caddesi canlandırması bulunuyor.

Müze İslami Dönem Salonu ile bitiyor.  Hem mimari açıdan,  hem sergilenen eserler özellikle Neolitik Dönem eserleri açısından mutlak görülmesi gereken bir müze.

Halepli Bahçe Mozaik Müzesi Arkeoloji Müzesi’nden Halepli Bahçe Mozaik Müzesi’ne gidiyoruz. Urfa mozaikler şehri. Şimdiye dek 100 den fazla mozaik bulunmuş.  Ancak çoğu kayıp veya özel koleksiyonda.  Bazı eserler de İstanbul Ayasofya Müzesinde.

Halepli Bahçe Mozaiklerinin en önemli özelliği, savaşçı Amazon Kraliçelerinin isimleriyle beraber mozaiğe resmedilmiş olmaları. Dünyada bunun başka bir örneği yok. Mozaik yapımında kullanılan Fırat Nehri taşların ebatları bazı mozaiklerde 4 milimetreye dek küçülüyor.

Amazon Mozaği’nde ana sahnede  dört Amazon kraliçesi, Pentesileya,  Antiope, Hipplute,  Melanipe, savaşçı amazon kadın kıyafetleri ile tek göğüslü, yaya veya at üstünde resmedilmişler. Ares’in kızı kraliçe Pentesileya vahşi bir hayvana okunu fırlatmak üzere. Pentesileya, Aşil (Akhilleus) tarafından öldürülür. Aşil öldürdüğü kadına aşık olur. Antiope iki ağızlı balta ile av sahnesine katılır. Hipplute elindeki kılıcı bir panterin boynuna saplamakta, bu arada köpeklerinden biri pantere, diğeri devekuşuna saldırmaktadır. Bu av sahnesinde leopar ve aslanın korkusu, acı çekme hali, akan kanları ve gölgeleri çok başarılı resmedilmiş. Melanipe at sırtında elinde mızrağı aslana saplamaktadır.

Avlanan Amozonların her parçası günümüze sağlam kalmadığı için imitasyonla da canlandırmışlar.

Pek çok mozaiğin bulunduğu müzede dikkat çeken eserlerden biri de M.S 194 yılına ait. 1998 de Amerika Dallas Müzesi’ne götürülen . 2012 yılında ülkemize iade edilen Orpheus Mozaiği 2015 yılından beri burada sergileniyor. Antik Yunan Mitolojisinde müzik, şiir gibi kavramlarla özdeşleştirilen Orpheus’un vahşi hayvanları ehlileştirme sahnesi betimlenmiş.

Balıklı Göl, Mozaik Müzesi’nden çıkıyor, Balıklı Göl’e gidiyoruz. 150 metre uzunluğunda, 30 metre genişliğinde bir havuz. Derinlik 3-5 metre. Hali-ür Rahman gölü de deniyor. Hz. İbrahim’den, Halil-ür Rahman (Allah’ın sadık dostu) sıfatıyla da bahsediliyormuş. Göl hakkında ayrıntılarında farklılıklar olan ancak ana teması aynı olan efsaneler var. Ana konu; Nemrut’un yaptırdığı putlara tapmayı red eden ve baş kaldıran İbrahim’in yakılış öyküsü.

Zalimliği gittikçe artan, çevresine korku ve dehşet saçan Nemrut’a falcılar, o yıl doğan bir erkek çocuğun kendini öldüreceğini söylerler. Bunun üzerine Nemrut askerlerini etrafa salarak o yıl doğan tüm çocukları öldürtür. Hz. İbrahim’i annesi saklar. Yıllar sonra büyüyen Hz.İbrahim, putlara tapmanın saçmalığına isyan ederek Nemrut’a karşı çıkar. Çocuğu olmayan Nemrut’un evlatlığı Zeliha ise Hz İbrahim’e aşıktır. Nemrut ,Hz.İbrahim’i yaktırmak için gölün bulunduğu alana odunları yığdırır ve bir ateş yaktırır. Tepedeki kaleye iki büyük sütun yaptırır, arasına gerilen bir sistemle Hz.İbrahim’i ateşe atar.

Bu sütunların kutsal olduğuna inanılıyor. Eğer yıkılırsa evrenin alt üst olacağı gibi de bir inanç oluşmuş. Hz.İbrahim’in ateşe atıldığı yer göle, odunlar balıklara döner. Hemen yanı başında Zeliha’nın gözyaşlarından oluşan, bazı efsanelerde  Zeliha’nın da mancınıkla buraya atılması sonucu oluşan bir göl daha var, Aynzeliha Gölü.

Hz. İbrahim’in iki eşi vardır. Hacer ve Sare.  Hacer’den olan oğlu Hz.İsmail’in soyundan Peygamber Efendimiz, Sare’den olan oğlu olan Hz.İshak  soyundan Beni İsrail Peygamberleri gelmiştir.

Halil-ür Rahman Cami Balıklı  Göl (Halil-ür Rahman külliyesi) kompleksinde Halil-ür Rahman Camisi de yer alıyor. Halk arasında “Döşeme Cami” diye isimlendiriliyor. 504 yılında Hz.Meryem adına inşaa edilen kilise 800’lü yıllarda Abbasiler tarafından camiye dönüştürülmüş. Yıllar boyunca pek çok restorasyon görmüş.

Rızvaniye Camisi Külliyede bulunan diğer bir cami Rakka Valisi Rıdvan Ahmet tarafından yaptırılan Rızvaniye Camisi.

Fırfırlı Cami  aslında yapım tarihi bilinmeyen “On İki Havariler Kilisesi”. Bazılarına göre hristiyanlık açısından büyük önem taşıyan Van Bölgesindeki Varak Manastırı’nda bulunan “Varak Haçı”  1092 yılında buraya getirilmiş. 1956 yılında camiye çevrilen yapının çok güzel bir taş işçiliği var. Tepesine konan rüzgar gülünden dolayı “Fırfırlı Cami” deniyor.

Ulu Cami  1175 yılında eski bir kiliseden (Kızıl Kilise) camiye çevrilmiş. Sekizgen minare, kilisenin çan kulesinden bozma. Cumhuriyet döneminde minareye eklenen saat şehrin ilk ve tek saat kulesi. Caminin harim kısmında bir kuyu var. Bir inanışa göre  Hz. İsa’nın Kral Abgar’a (Sogmatar’da adı geçen, ,cüzzam nedeniyle İsa’dan yardım isteyen ve İsa’nın yüzünü sildiği ve siluetinin çıktığı mendili gönderdiği kral, Hristiyanlığı kabul ederek, Sin inancında olanlara darbe vurmuş, havarisi Thomas ile gönderdiği mendil bu kuyuya bırakılmış. Bu nedenle caminin içindeki kuyunun suyu şifalı kabul ediliyor. Caminin kuzey batı kısmı mezarlık. Halidi Tarikatından birileri   gömülü.

 

Reji Kilisesi Kilise 6.yüzyıla ait bir kilise kalıntısı üzerine 1861 de inşaa edilmiş. Hz. İsa’nın iki havarisinin ismini taşıyor. Aziz Petrus ve Aziz Paulus Kilisesi. 1924 yılına Urfalı süryanilerin Halep’e göçlerine kadar kullanılmış. 1924 yılından itibaren Tekel İdaresi burayı önce tütün fabrikası sonra üzüm deposu alarak kullanmış. Tekel kelimesinin Fransızca karşılığı Regie (Reji) olduğundan Reji Kilisesi deniyor. !998 de restore edilmiş. 2002 den beri kültür merkezi olarak kullanılıyor. Reji Kilisesi Elli Sekiz Meydanı’nda.

Elli Sekiz Meydanı  adını burada bulunan bir hamamın yıkılması sonucu 58  kişinin hayatını kaybetmesinden alıyor. Bu Meydanda Reji Kilisesi dışında Şeyh Saffet Tekkesi, Şeyh Saffet Çeşmesi, Muhammed Muhiyiddin Türbesi ve Musevilere ait bir ibadethane var. Bu nedenle Şanlı Urfa’nın dinler  ve kültürler arası hoşgörü sembolü olduğunun bir örneği olarak bu meydan gösteriliyor. Elli Sekiz Meydanı’ndan yürüyerek 15 dakikada Haşimiye Meydanı’na, 20 dakikada Balıklı Göle ulaşılabiliyor.

Şanlıurfa sokaklarını fotoğraflayarak yürürken. 1919-1921 yılları arasında Ermeni Yetimhanesi olarak kullanılmış,1960 yılında İmam Hatip okuluna çevrilmiş binanın önünden geçiyoruz.

Haşimiye Meydanı Şanlıurfa önemli kervan yolları üzerinde olduğu için özellikle Osmanlı döneminde 16-18. yy da inşaa edilen pek çok han ve çarşıya sahip. Burası eskiden Anadolu’nun en önemli ticaret merkezlerinden biriymiş. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Şanlıurfa’daki üstü kapalı çarşıların toplam alanı, Edirne’den sonra ikinci sırada imiş. Kazaz Pazarı (Bedesten) , Sipahi Pazarı, Kınacı Pazarı, Kasap Pazarı, Keçeci Pazarı,Kovacı Pazarı, Çadırcı Pazarı,Çulcu Pazarı, Saraç Pazarı, Attar Pazarı  v.b isimleri taşıyan bir sürü alışveriş yeri var.

Biz Haşimiye Meydanı’nda güney cephesi  Bedesten, batı cephesi Sipahi Pazarı ile bitişik Arasa Hamamı , doğusunda İsotçu Pazar Caddesi olan Gümrük Han’a kahve içmeye gidiyoruz. Şanlıurfa’nın en eski hanı ve en önemli kültürel miraslarından biri. Çevredeki dükkanlardan alışveriş yapıyoruz. Urfa’dan alınabilecekler  acı kırmızı toz biber, biber salçası, fıstık, çay (Sri Lanka’dan kendilerinin ithal ettiklerini söylüyorlar). Fiyatlar Ege Bölgesinden farklı değil. Hatta Urfa biber salçası İzmir’de marketlerde daha ucuz.

Sabah Göbekli Tepe yolundayız. Artık Şanlıurfa  çevresini gezeceğiz.

Göbekli Tepe, Neolitik Dönem kültürünün son yıllarda keşfedilen en önemli merkezi. Şanlıurfa  şehir merkezinden 13 km uzaklıkta. Sırları henüz çözülmemiş bir dağ kutsal alanı.Neolitik Dönem insanlarının görkemli mimariye ,aynı zamanda büyük bir sembol hazinesi ve ayrıntılı bir işaret diline sahip olması arkeologları şaşırtmış.Henüz sırları tam çözülemeyen Göbekli Tepe’nin keşfi ile birlikte Neolitik Döneme ait bilinen tüm düşünceleri değiştirmiş. Göbekli Tepe ayrı bir yazı konusu, 

Neolitik Döneme Ait Bir Kült Merkezi Göbeklitepe                       linkinden okuyabilirsiniz.

Harran, Şanlıurfa’ya 44 km uzaklıkta bir ilçe. Bizim buraya gelişimiz ilçe merkezi için değil. Suriye sınırına yakın olan bu kurak ova binlerce yıllık tarihiyle zengin ve köklü bir kültürün ev sahibi. Tevratta Haran olarak geçen yerin burası olduğu söyleniyor. Kentin kuruluşu Nuh Peygamber’in torunu Kaynana veya Hz. İbrahim’in kardeşi Aran’a (Haran) bağlanıyor. Adı Sümerce ve Akatça’da seyahat veya kervan anlamına gelen “haran-u” sözcüğünden geldiği belirtiliyor.  Bazı kaynaklar kesişen yollar anlamına geldiğini söylüyor. Harran medeniyetlerin doğduğu ve buluştuğu bir yer. M.Ö 7000 den beri kesintisiz devam eden bir yaşam var burada. Halaf, Ubeyd, Uruk, Hitit,  Hurri,  Mittanni,  Assur, Babil, Helenistik, Roma, Bizans, Emeviler, Abbasiler, Fatimiler, Zengiler, Eyyubiler, Selçuklular  …Bunların hepsinden bir iz var. Hz. İbrahim’in Kenan iline buradan göçtüğü Tevrat ve Kuran’da belirtiliyor. Harran bu anlamda hem Yahudilerin hem Arapların anayurdu. Eskiden yemyeşil olan bölge, kuruyan Cüllab ve Deysan Irmakları sonrası yeşilden mahrum kalmış. Ancak GAP ile eski günlerine dönmeye hazır. Dünyanın ilk üniversitesinin kurulduğu, yine dünyanın en önemli üç felsefe ekolünden birinin doğduğu topraklardayız.

Harran Üniversitesinde; ünlü tıp ve matematik bilgini Sabit bin Kurra, dünya-ay arası uzaklığı ilk olarak doğru hesaplayan El-Battani, atom ve cebirin mucidi Cabir bin Hayyan  bu topraklarda bilime katkıda bulunmuşlar. Bu topraklar İslam Rönesansının bir parçası olmuş. Ovayı  dümdüz diye anlatmak yetersiz. Sadece höyüklerin dikkat çektiği bir sonsuzluktayız. Bugünkü Harran Üniversitesi bu höyüklerle pek ilgilenmiyor. Ama elbet bir gün bu toprakların altını merak edecek insanlar bu üniversitelere gelecek. Harran M.S 639 yılından beri Müslüman hakimiyetinde. 14 yüzyıldır kesintisiz bu vasfı sürdüren bir yer. Halkın çoğu etnik olarak Arap kökenli.

Harran Ulu Cami  Türkiye’de İslam mimarisi ile yapılmış en eski cami. M.S  744-750 tarihleri arasında Emeviler devrinde Halife II.Mervan tarafından yaptırılmış. Son Emevi Halifesi II. Mervan başşehri Şam’dan Harrran’a taşımış. 104×107 metre ebadında , 12 bin kişinin ibadet yapacağı bir alanı kaplıyor.Doğu cephesi, şadırvanı, mihrabı ve minaresinin bir bölümü korunan cami restorasyonda. Minarenin 105 basamaklı ahşap merdiveni aslına uygun yeniden yapılmış. II.Mervan burada 10 milyon dirhem altın harcıyarak kendine bir saray da yaptırmış. Sarayın uzaktan gördüğümüz kale surlarının içinde olduğu tahmin ediliyor. Burada Roma dönemine tarihlenen bir kale varmış. Şimdi sadece küçük bir kısmı ayakta.

Harran  Kümbet Evleri  Puglia’ya Trulli Evlerini görmeye gitmeye gerek yok, Harran’ın Kümbet Evleri var. 150-200 yıl önce inşaa edilmiş. Bölge 1979 dan beri arkeolojik ve kentsel SİT alanı. Kasabada 100 den fazla, tüm bölgede 960 tane kümbet ev olduğu söyleniyor. Konik külahlar 30-40 kerpiç tuğla dizisi ile örülmüş. Evlerin yüksekliği içeriden en fazla 5 metre. Yüksek konik külahlar yazları sıcak havanın yükselmesi nedeniyle ortamı serin tutuyor. Bazı kubbe grupları içeriden kemerlerle birbirine bağlanarak geniş mekanlar elde edilmiş.Kubbelerin yan duvarlarında belli aralıklarla yerleştirilmiş tuğla çıkıntılar var. Bunlar kubbe tamiri gerektiğinde ya da soğuk havada ,yağmurda tepede bulunan deliği kapatmak gerektiğinde tırmanma amaçlı kullanılıyor. Bu kubbenin tepesindeki açıklık baca ve ışıklık fonksiyonu görüyor.

Evlerin içini yöresel kıyafetleri satmak, çay kahve ikram etmek gibi turistik alanlara çevirmişler. Yöre halkı bu evlerde tavukların daha çok yumurtladığına, atların daha uysal olduğuna inanıyor.

Günümüzdeki Harran köklü ve ihtişamlı tarihini yansıtmaktan çok uzak olsa da; Surların içindeki kerpiç evlerinde yaşayan, çoğu Arapça konuşan halkı, renkli kıyafetli kadınları,puşili erkekleri ile Türkiye’nin belki de en egzotik köşelerinden birini gördük.

Tektek Dağları  Şimdi Milli Park olarak korunan  Tektek Dağları  çevresinde dolaşacağız. Harran’ın yakın çevresi, kuzeyi GAP nedeniyle sulanabilen verimli bir ova. Ancak yanlış tarım politikaları, kimyasal kullanımı  nedeniyle toprakta tuzlanma başlamış. Harran’ın doğusunda  ise değişik bir coğrafya var.  Ceylan, çizgili sırtlan, çöl varanı, Fırat kaplumbağası, sürmeli kız kuşu, çizgili ishak kuşu gibi sıra dışı bir faunası; Mezopotamya sümbülü, Karacadağ çiğdemi, geven, kırmızı kantaronu, beyaz ve sarı peygamber çiçeği gibi endemik bitkileri nedeniyle bu bölge Milli Park olarak koruma altında.  Aynı zamanda kültürel değerleri ile de dikkat çekici. Biz bunlardan bazılarını göreceğiz.

Bazda Mağaraları İlk durağımız Bazda Mağaraları. Harran-Han el-Barur yolunun 16.kilometresinden itibaren yolun her iki tarafında  pek çok tarihi taş ocağı var. Bazda Mağarası bu taş ocaklarının en görkemlisi. Geniş bir alana yayılan dağdan Harran Ulu Cami, Şuayp Şehri ve diğer yapılarda kullanılmak üzere 8.yüzyıldan itibaren taş çıkarılmış. Bunların sonucunda çok sayıda tünel ve galeri oluşmuş.

Şuayp Şehri Özkent Köyü’nde. Harran’a 38 kilometre. Şehir geç Roma dönemine tarihlenen (M.S 4.-5. Yüzyıl) bir yerleşim yeri. Epeyce geniş bir alana yayılmış, etrafı yer yer izleri görülen surlarla çevrili bir şehirmiş. Bu şehirdeki evler tipik Roma evleri tarzında yapılmış.  Üçgen alınlıklı, çatılı evlerin  etrafı duvarla çevrili bir avlusu var.Evin altında  ana kayaya oyulmuş bir kiler bulunuyor. Her evin avlusunda bir su kuyusu var.Evlere girişler avlu duvarlarında yer alan kapılardan.Bu kapılar ise ızgara planlı sokaklara açılmakta. Çok sayıda ki kaya mezarı üzerine kesme taşlardan yapılar yapıldığını görüyoruz, üzülüyoruz.

Hz. Şuayb Peygamber’in bir dönem burada yaşadığı rivayeti nedeniyle buraya Şuayb adı verilmiş.  Hz..Şuayb  Hz. İbrahim soyundandır.  Hicaz  ve Filistin arasındaki bölgede Medyen halkının peygamberidir.  Medyen halkı  Tevrat’ta Midianlılar diye anılan kavimdir. Yine Tevrat Midianlıların Hz. İbrahim soyundan olduğunu belirtir. Tevrat’a   göre Hz. Musa,  Mısır’dan kaçtıktan sonra Midianlılara sığınır ve 40 yıl onların arasında yaşar, başrahipleri Yetro’nun kızıyla evlenir. İki oğlu olur. Yetro yaşamı boyunca damadını destekler.  Zamanla Midianlılar Musa’ya düşman olur. Musa halkını serbest bırakması  için Firavuna gitmeden önce karısı ve iki oğlunu Yetro’ya bırakır. Bu öyküde Kuran da anılan Şuayb ile  Tevrat’ta  geçen Yetro aynı kişi  kabul ediliyor. Midianlılar ise Harran yöresindeki Mittaniler mi? bilinmiyor.  Ama olayların ortaya çıkışı yani Musa Peygamber’in öyküsü ile Mittani Krallığı kronolojik olarak uyumlu.

Yer altı dehlizleri ile dolu bu etkileyici şehirde henüz hiçbir arkeolojik kazı yapılmamış. İsrail’in  bu işe talip olduğu, izinlerin  alındığını ama son anda politik oy kaygıları nedeniyle izinlerin iptal edildiği söyleniyor. Arapçada “Eski İnsan Şehri” anlamına gelen Şuayb eskiden Harran Ovası’nda yaşayanların yazlıklarının olduğu bölge olduğu da belirtiliyor. Tektek Dağları’ndaki pek çok yerleşim yerinde Süryanice yazıtlar bulunmasına karşın Şuayb’ta Süryanice yazılı sadece bir mezar taşı bulunmuş. Kim bilir  arkeolojik kazılar başlayınca karşımıza ne gibi sürprizler çıkacak.

Soğmatar Şuayb Şehri’nden ayrılarak Tektek Milli Parkı’nda yer alan Soğmatar’a yönümüzü çeviriyoruz.  Şuayb Soğmatar arası 15 kilometre, Harran Soğmatar arası ise 53 kilometre. Roma Dönemi’ne M.S 2.yy’a tarihlenen bölge, Abgar Krallığı döneminde Harranlıların Tektek Dağları Bölgesinde Ay ve Gezegen Tanrıları için tapındıkları bir kült merkezmiş. Bu bilimsel olarak da kanıtlanmış. Tarihçi el_Biruni’ye göre Harran yakınlarında Süryanice Selemi Sin (Ay putu -muhtemelen Soğmatar) isimli bir köyde Harraniler yaşamaktadır. Harraniler 7 gezegenin ruhlarına tapıyorlar (Ay, Güneş, Mars, Venüs, Jüpiter, Merkür, Saturn). A’yana, Avazi Baba, Solon, Şit, İdris Peygamberleri kabul ediyorlar. İki kutsal kitapları var. Günlük ve din dilleri Süryanice.

Tanrılar her şeye egemen, kusursuz, ezeli ve ebedi karakterlerdi. Yedi gök varlığı babalar, yerdeki elementler, ateş, hava ,su, toprak analardı. Her ikisinin birleşmesi ile ortaya çıkan hayvanlar, bitkiler, diğer canlılar doğmuşlardı. Ay ve güneş başta olmak üzere 7 gezegenin ruhu aşağıdaki varlıklara aktarılırdı. Bu nedenle astroloji harrani dininde önemli bir yer tutar. Harraniler bu dünyadan başka bir dünyanın varlığına inanmazlar. Kendilerini zamanın yok ettiğine inanırlar. Sevap ve ceza bu dünyadadır. Yapılan kötülüklerin karşılığı gam,keder, sıkıntı, eziyet şeklinde kişiye yansır. Dine giriş töreni tapınaklarda , rahipler tarafından erkek çocuklarına uygulanır. Yedi gün süren ayin sonunda kutsal bir şarap töreni yapılır. Günün üç vakti önemlidir.  Güneş doğarken, doruk noktasındayken, batarken. Yılda 30 gün oruç tutarlar . Gök cisimleri için kurban olarak koyun, sığır,keçi keserler ama etini yemezler. Kurban kesmek için gezegenlerin özel konumunu beklerler. Kurbanların iç organlarını inceleyerek gelecek için özel anlamlar çıkarırlar.

Şahitler huzurunda evlenirler, akraba evliliği ve çok eşlilik yasaktır. Boşanma hakim kararı ile mümkün olup, mirastan kadın ve erkek eşit pay alırlar. Törenler dışında içki içilmez. (Selahattin Eyyubi Güler’den alıntıdır)

V.Abgar ile birlikte yörede hrististiyanlık kabul edilir. Cüzzam olan V.Abgar, Hz.İsa’dan yardım ister. İsa’da ona yüzünü sildiği, siluetinin çıktığı bir mendil gönderir. İsa’nın ölümünün hemen sonrası V. Abgar hristiyan olur.

Soğmatar Arapça “Suk el Matar”(suk=sokak,çarşı matar=yağmur) kelimelerinden geliyor. Köyün günümüzdeki adı da Yağmurlu. Bir zamanlar 300 dolayında tatlı su kuyusu varken ,bugün hemen hemen tamamı kurumuş. Köyde yapılan yüzeysel araştırmalar Kalkolitik  Dönem’e dek gidiyor (M.Ö  5 bin). Buralarda da henüz bir arkeolojik kazı yapılmamış.

Bulunan Aramice bir yazıt ,Büyük İskender sonrası Hellenistik Dönemi işaret ederken, anıt mezarlar M.Ö 4.-3. Yüzyılları gösteriyor.

V.Abgar’ın hristiyanlığı 177 yıllarında kabul etmesi Harran halkına darbe olmuş. Halkın bir kısmı ulaşımı zor bölgelere kaçmış. Ay Tanrısı Sin ve diğer gezegenlere olan inanç Mezopotamya kültürünün temel inancıdır. Hititler, Mittaniler, Asurlular, Babiller dönemlerinde Sin Tapınakları vardır. Simgesi hilal, boğa, ve üç ayaklı iskemle olan Sin inancının kutsal merkezlerinden bir Soğmatar’dır. Soğmatar geç dönemde ortaya çıkan bir Sin inanç merkezidir.

Şehrin girişinde yer alan Höyük, Kalkolitik Dönem’den beri şehrin ana yerleşim yeri. 1900 lü yılların başında ,höyüğün üzerinde bir Orta Çağ kalesinin olduğu fotoğrafla belgelenmiş. Ancak buraya 20.yüzyılda yerleştirilen bir Arap aşireti kalenin taşlarını sökerek, satıp ya da kendileri için kullanıp kaleyi yok etmişler.

Önce Musa Kuyusu’nu görmeye gidiyoruz. Kuyu bir köylünün bahçesinde ve kapalı. Şuayb susuz bir kuyudan atlarını sulamaya çalışırken, Musa asası ile yere vurur ve kuyu su dolar. İşte o kuyu, bu kuyuymuş. Bugün pek  bir şeye benzemese de öykü bu.

Daha sonra bir Sin tapınağı olan Pognon Mağarası’na gidiyoruz. Henri Pognon 1900 lü yılların başında Bağdat Konsolosu olan, yöreyi iyi bilen ve araştıran birisi. Höyüğün üzerindeki kaleyi fotoğraflayan, mağarayı bilim dünyasına ilk tanıtan kişi olduğu için mağara onun adıyla anılıyor. Mağaranın duvarlarındaki nişlerde kişilere ait kabartmalar ve süryanice yazılar var.

Soğmatar küçük bir kutsal alan. Burada birçok kaya mezarı var. Kutsal tepeye bakan, çoğunluğu dairesel planlı 9 yapı kalıntısı muhtemelen gezegenleri temsil ediyorlar. 20.yüzyılın başında büyük ölçüde korunmuş olan bu mezarların günümüzde sadece ikisini görebiliyoruz.

Soğmatar’daki son ziyaret yerimiz Kutsal Tepe. Tepe’ye güneşin batışını izlemek için tırmanıyoruz. Tepede süryanice yazılmış 10 yazıt var. Başında güneş tasvirini çağrıştıran ışınlı haleli bir komutan kabartması ve Ay Tanrısı Sin’in büstü olan kabartmaları fotoğraflıyoruz.

Tepe’de Mezopotamya Ovası’nın muhteşemliğini, Tektek Dağları’nı seyrediyor, ülkemize, topraklarımıza bir kez daha hayran oluyorum.

Senemağar  Hava kararmaya başladı ama Senemağar’ıda görmek istiyoruz.Senem Mağarası olarak da anılan Senemağar 5-10 haneli küçük bir mezrada. Burada Geç Roma döneminden kalma yapılar (M.S 5. yüzyıl) var. Eski bir pagan kültü üzerine kurulmuş bir hıristiyan manastırını düşündürüyor. Bu yapılar mezradaki konutlarla iç içe geçmiş.Tarihi eser, ev,mağara, ahır karışmış.

Yapıları arka kısmındaki kaya kütlesi içine biri kilise olan çok sayıda mekan oyulmuş. Burada insanlar hala tezek kullanıyorlar. Sanki bir film platosu.

Senemağar’da tepenin eteklerinde, düzlükte tarlalar arasında oyulmuş, dipsiz görünen, benim ürktüğüm bir güvercinlik var. Yörenin çocukları korkusuzca başındalar. Etrafında koruyucu bir bariyer yok.

Kararan hava ile birlikte Şanlıurfa’ya  dönüşümüz başlıyor. Hava soğudu,yağmur başladı. Biz Tektek Dağları milli parkında bir günde ancak bu kadar yer gezebildik. Bu milli parkta görülecek 20 ‘den fazla yer var.Bunları bir daha ki gezimize saklıyoruz.

Konaklama 
Şanlıurfa’da konaklanabilinecek pek çok yer var. Biz “Elçi Konağı”ında kaldık. Elçi Konağı, sıcak samimi personeli dışında konfor sunmayan tarihi bir konak. Şanlıurfa’da alkol bulunduran nadir mekanlardan.

Yeme-İçme

Şanlıurfa mutfağı genelde yağın alışkın olduğumuzdan fazla kullanıldığı bir mutfak. Seyahatlerde barsak bozukluğu yaşayabilirsiniz. Bizim arkadaşlarımızdan bu şanssızlığı yaşayan oldu.

Biz bir öğlen yemeğini tarihi bir handan restore edilerek lokanta haline getirilen Cevahir Restoranda yedik. Lebeni Çorbası, Urfa Kebap, Şıllık tatlısından oluşan yemek güzeldi. İkinci gün öğlen yemeğimizi Harran Kümbet Otel’de yedik. Yemeklerimiz patlıcan çeşitleri ağırlıklı idi. Diğer yemeklerimiz oteldeydi.

Antakya ve Gaziantep Mutfakları ile ortak noktaları olsa da, benim tercihi Antakya ve Gaziantep Mutfakları.

Son günümüzde sabahı kahvaltı sonrası Balıklı Göl’e doğru yürüyoruz. Urfa’dan ayrılma vakti. Urfa’nın kalbinde, Urfa Kalesi eteklerinde bulunan Balıklı Göl’de bir gezinti yapıyor, Urfa’ya veda ediyoruz.

Dönüş yolunda toplumlarda dinin ne kadar önemli olduğunu konuşuyoruz. Örgütlenme çoğunlukla din çevresinde. Kiliseler, katedraller, tapınaklar, camiler….Bilim ve din iki farklı boyut. Bilim anlamamızı, din anlamdırmamızı sağlıyor. Bilim aydınlatıyor, din ısıtıyor. Bu topraklarda daha çok az arkeolojik kazı yapılmış. İlerleyen yıllarda Şanlıurfa’dan daha çok söz edilecek.

 

Kaş Gezi Rehberi: Doğa ve Tarih Elele

Kaş Akdeniz kıyısında, Antalya iline bağlı güzel, sakin, huzurlu, çekici ve bir kez gelenin tekrar tekrar gelmek isteyeceği sevimli bir belde. Kaş’ın masmavi, turkuaz plajlarında harika bir deniz tatili yapabilirsiniz. Ancak, Kaş’ta tatil imkanları sadece deniz ile sınırlı değil. Kaş’ın tarihi dokusu, günümüze ulaşan antik şehirler, kalıntılar ve lahitler tarihe az ilgi duyanları bile etkileyecek zenginlikte. Şehrin ortasında, sokak başında kral mezarları ve lahitler sizi karşılıyor. Yine şehirde deniz kenarındaki antik tiyatroda güneş batırmak da bir ayrıcalık… Gerek tarihi ve kültürel zenginliği, gerek doğası, tertemiz denizi, çok sayıdaki plajları, su altı sporları, yamaç paraşütü gibi spor aktiviteleri ile tüm yıl ilgi gören bir ilçemiz.

Tarihi M.Ö. 6000 yılına uzanan Kaş, Likya Uygarlığı’ndaki adı ile “Antiphellos”, önemli bir liman kenti imiş. Şehir Likya ve Karya yollarının kesişim noktasında yer alıyor. Roma döneminde önem kazanan şehir, Bizans döneminde de piskoposluk merkezi olmuş. Daha sonra Arap akınlarına maruz kalmış, Anadolu Selçuklu Beyliği, Tekeoğulları Beyliği yönetiminde kalmış. Yıldırım Beyazıt döneminde de Osmanlı topraklarına katılmış. 1970’li yıllara kadar ulaşım sorunu nedeni ile turist akınına uğramayan Kaş doğal yapısını korumuş.

Ulaşım

Kaş’a Muğla Dalaman Havaalanı’ndan (140 km) veya Antalya Havaalanı’ından (180 km) ulaşmak mümkün. Dalaman’dan ulaşım daha çok tercih ediliyor. Denize paralel giden Fethiye-Kaş yolu boyunca yeşilin ve mavinin her tonunu sunan manzaralı bir yolculuk sizi bekliyor…

Kaş – Gezilecek Yerler

Kaş’ı önce video ile gezmek isterseniz…

 

Kaş gezilecek yerler sadece ilçenin merkezi ile sınırlı değil. Gezip görülecek o kadar çok tarihi yer, plaj, köy ve yayla var ki! Biz Kaş merkezde 6 gece kaldık. Fethiye’den Antalya’ya kadar tüm kıyıyı da dolaştık. Yine de bu güzel beldede daha çok zaman geçirmiş olmayı isterdik. Bazı tarihi şehir ve müzeleri ziyaret edebildik. Plajların ve koyların büyük bir çoğunluğunda denize girebildik. Özel olarak seçtiğimiz lokantalarda yöresel lezzetleri tattık.

Gezimize merkezdeki plajlardan başlayalım.

Küçük Çakıl

Küçük Çakıl plajı tam şehrin merkezinde; adı gibi küçük ve çakıllı, halka açık bir plaj. Çevreden karışan soğuk su kaynaklan nedeni ile bölgeye göre deniz suyu biraz soğuk. Sıcak Kaş günlerinde bu serinlik aranan bir özellik olabilir. Plajın hem sağında hem solunda oturup bir şeyler atıştıracak iki kafeterya bulunmaktadır.

Büyük Çakıl

Büyük Çakıl, yine merkezde, yürüyerek ulaşılabilecek bir plaj. Küçük Çakıl’a 15-20 dakika yürüyüş mesafesinde, Küçük Çakıl gibi çakıllı, ancak daha geniş bir plaj. Burada da soğuk su kaynakıarı denizi serinletiyor. Birden çok işletmeden hem şezlong kiralamak hem de atıştırmak mümkün.

Hidayet Koyu

Çukurbağ Yarımadası’nda, Kaş’ın en gözde koylarından, 2015 öncesi daha doğal, bol zeytin ağaçlı olan bu koy bu tarihte açılan Blanca Beach ile klasik bir “Beach Club” haline dönüşmüş. Koyun eski halini bilenler artık koyun doğallığını yitirmiş olduğunu belirtiyorlar. Bu meşhur, temiz ve masmavi koyda denize girdik. Eylül ortası olmasına rağmen oldukça kalabalıktı.

Belediye Halk Plajı

Belediye, Hidayet Koyu’nun yanındaki geniş ve ferah koyu halk plajı olarak düzenlemiş. Giriş ücretsiz, kafeterya ise uygun fiyatlı. Halk plajının hemen yanına Belediye ayrıca Kadınlar Plajı yapma ihtiyacı duymuş nedense!

İnceboğaz

Kaş merkezden Çukurbağ Yarımadası’na giderken yolun en daraldığı noktada yer alan bir plaj. Bir tarafı açık denize bakıyor; diğer tarafı ise Marina yönünde…

Limanağzı

Kaş merkezde en çok beğendiğimiz koylardan biri Limanağzı oldu. Büyük Çakıl Plajı’ndan sonra zorlu bir yürüyüşle ulaşılabiliyor. Ancak daha kolay yolu limandan kalkan dolmuş teknelerle ulaşmak. Yarım saatte bir kalkan tekneler 20 TL ve 15-20 dakikada Limanağzı’na ulaşılıyor. Burada dört ayrı işletme bulunuyor. Nuri’s Beach, Bilal’ın Yeri, Delos ve La Moda. Biz Nuri’s Beach’i tercih ettik. Minimum 40 TL harcama karşılığı şezlong ücretsiz…

Limanağzı’ndaki diğer plajlar da cazip görünüyordu. Herhangi biri tercih edilebilir.

Çukurbağ Yarımadası

Çukurbağ Yarımadası’nda kıyı boyunca sıralanmış otellerin plajları da yüzülecek yerler arasında bir seçenek olabilir. Yarımadada kaldığımız Lycia Butik Otel’in Meis Adası manzaralı özel plajında yüzme şansı bulduk.

Kaputaş Plajı

Ülkemizin en güzel koylarından birisi olan Kaputaş Plajı Kaş ile Kalkan arasında; Kaş’a 20 km, Kalkan’a ise 7 km mesafede. Plaja karayolundan 187 basamak ile iniliyor. Araçlar ancak ana yol üzerine park edilebiliyor. Yoldan geçerken büyüleyici görüntü sizi plaja davet ediyor. Kumsalı hem kumlu, hem çakıllı, denizi soğuk su karışması nedeni ile biraz serin, suyun berrak mavisi çok çekici. Biz Kaş ile Fethiye arasındaki yolculuğumuzda uzun deniz molasını Patara’da verip, Kaputaş’a yoldan bakıp geçmeyi planlamıştık. Ancak arabayı park edip kıyıya yaklaşınca o basamakları inip denize dalmaktan başka seçenek olmadığını anladık. Bu dünya harikası plajda yüzmeden olmazdı. Deniz hemen derinleşen bir yapıda, açık bir koy olduğundan öğleden sonraları dalgalanması ile birlikte kendini suyun akışına bırakıp köpükler arasında kıyıya ulaşmak müthiş bir zevk!

Patara Plajı

Kaş’ın batısında 43 km mesafedeki Patara Plajı da mutlaka görülecek yerler arasında. Plaj 12 km.lik uzunluğu ile Türkiye’nin en uzun sahili. Patara Plajı Likya’nın önemli antik kentlerinin içinde yer alıyor. Patara şehri bir dönem başkent olmuş. Kazıları devam eden antik kentin kapısı, tiyatrosu, feneri, meclis binası gibi yapılarının yanından geçerek antik kenti gezip plaja da uğrayıp masmavi, dalgalı denizinde yüzme keyfini kaçırmayın.

Kaş Merkez

Kaş merkezinde yer alan en çarpıcı yerlerden biri antik şehir Antiphellos…Bugüne kadar gelen, kayadan oluşmuş bu Kral Mezarı M.Ö. 4. yy’a tarihleniyor. Üzerinde aslan figürleri de bulunan lahit Uzun Çarşı Sokağı’nın başında yer alıyor.

Kaş Uzun Çarşı gece ve gündüz gezilebilen, hediyelik eşyaların satıldığı güzel bir sokak…

Limanın hemen karşısındaki Cumhuriyet Meydanı çay bahçeleri ve lokantalarla çevrelenmiş. Burası hem yürüyüş yapmak, hem de oturup nefeslenmek ve yemek için uygun yerler barındırıyor. Meydandaki yerlerin fiyatları da Uzun Çarşı’nın sonunda sıralanan lüks lokantaların yer aldığı bölgeye göre çok daha uygun.

Merkezden Çukurbağ Yarımadası’na giden yolda yer alan antik tiyatronun Helenistik dönemde yapıldığı tahmin ediliyor. Yüzü denize dönük, ayrı bir sahnesi olmayan tiyatro 4000 seyirci kapasitesine sahip. Günümüzde de konser ve gösterilerde kullanılmaktadır.

Kaş’ta değişik aktiviteler yapma seçeneklerinin olduğunu belirtmiştim.

En ilginç olanları arasında yamaç paraşütü yer almakta. Kaş’taki ilk günümüzde Lycia yamaç paraşütü şirketinden aldığımız tur ile eşsiz bir deneyim yaşadık. Bir Hocanın eşliğinde olan bu uçuşta tüm Kaş manzarasını yukarıdan izleyip yarım saat sonra limana iniş yaptık.

Kaş’ta yapılacak diğer önemli bir aktivite ise su altı dalış yapmak. Su altı batıklar, mağaralar ve su altı florası ile Türkiye’nin en özel dalls merkezleri Kaş’ta bulunmaktadır. Tabi ünlü Likya Yolu yürüyüş rotasının da Kaş’tan geçtiğini belirtelim. Dağ bisikleti, jeep safari turları da diğer spor aktiviteleri arasında…

Kaş’ta unutulmayacak görüntülerden biri güneş batışı saatlerinde yakaladığımız kareler. Güneş batımını her akşam değişik yerlerde izledik. Burada özellikle Çukurbağ Yarımadası’nın en batısında yakaladığımız iki kareyi paylaşmak istedim.

Kaş merkezinde sakin, huzurlu, bol plajlı ve yemekli zaman geçirirken çevre gezileri de yapmak gerek…

Demre

Öncelikle Demre günübirlik olarak programda yer almalı. Demre Kaş merkeze 46 km uzaklıkta, Antalya’ya bağlı, 25.000 nüfuslu bir bölge. İsmi biliniyor; ancak Kaş ve Kalkan gibi kişilerin konaklayıp tatil yaptıkları bir belde olarak duyulmuyor. Bunu şehrin içine girince hissettik. Klasik iç Anadolu kasabaları gibi yapılaşmış. Hele sevimli Kaş’tan sonra gidince şehir kimliksiz bir kasaba gibi göründü gözümüze; çok katlı apartmanların yer aldığı geniş caddeler yeşillikten yoksundu.

Geçmişi M:Ö. 5. yy.’a uzanan Demre’deki antik Myra kenti Likya ye Roma döneminde önemli bir uygarlık merkezi. Demre’de bu tarihi kenti, kaya mezarlarını ve antik tiyatroyu görmek mümkün. Biz Myra’ya çıkamadık. Demre’de Aziz Nicholas Kilisesi, Likya Uygarlıklar Müzesi ve Kekova tekne turuyla tüm günümüzü geçirdik.

Aziz Nicholas Kilisesi

Öncelikle St. Nicholas Kilisesi’ni gezdik. Akdenizli denizcilerin ve çocukların koruyucusu Noel Baba olarak tanınan Aziz Nicholas adına yapılmış kiliselerin ilki ve en önemlisi olan bu kilisede Azizin mezarı da bulunmaktadır.

Maalesef kemikleri sonradan yurt dışına kaçırılmış. Yapımına M.S. 5. yy’da Bizans döneminde başlanan kilise Ortodokslar için bir haç yeri olup dünyanın her yerinden ziyaretçisi bulunuyor.

Demre’nin yeşilinin azlığına örnek olarak bu kadar önemli bir kilisenin bulunduğu meydana bakalım. Her yer taş ve koca koca levhalar ile görüntü kirliliği…

Kekova Tekne Turu

Kekova batık şehir tekne gezisi de Kaş gezisinde mutlaka yapılması gereken turlardan biri. Kaş limandan, Demre’ye bağlı Çayağzı iskelesinden veya Üçağız köyünden tekne ile bu tur yapılabilir. Çayağzı iskelesi Kaş’a 43 km, Üçağız köyü iskelesi ise 33 km uzaklıkta. Kekova tekne turu, öncelikle Likya döneminden kalma ve MS 2. yy da deprem nedeniyle bir kısmı sular altında kalan batık şehir, tarihi Simena antik kenti (Kaleköy), Üçağız köyü, denizin içindeki lahitler ve güzel koyları ile kaçırılmaması gereken bir tur. Kekova tekne turunu Kekova Gezi Rehberi yazımda daha detaylı okuyabilirsiniz. 

Likya Uygarlıklar Müzesi

Kaş gezisinde programa alınması gereken müze. Demre’de henüz 2016 yılında açılan müze modern müzecilik anlayışı ile düzenlenmiş. Antik Myra kentinin liman mahallesi Andriake antik Akdeniz’in en büyük ve en korunaklı limanıymış. Son yıllarda kazı yapılan limanda bir yandan kazılar sürerken ayakta kalmış olan Granarium (Tahıl Ambarı) restore edilerek müzeye dönüştürülmüş.

Son derece güzel düzenlenmiş salonlarda Likya uygarlığı, tarihi, ekonomisi, sosyal yaşamı ve din kültürü tanıtılmakta. Kazı alanı da zaten açık hava müzesi olarak dolaşılabilir. Kilise, sinagog ve limanın yanı sıra yeraltı sarnıcı da düzenlenmiş ve ziyarete açılmış. Kaş geziniz sırasında bu küçük güzel müzeyi de programınıza almanızı öneriyorum.

Xanthos

Likya uygarlığının en uzun süreli başkenti olan Xanthos UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer almaktadır. Erken arkaik ve klasik dönemin yanı sıra Roma ve erken Bizans dönemlerinde önemli bir kent olmuş.

Zenginliği ile gözde olan kent M.Ö. 546 yılında Perslerin, bundan 400 yıl sonra da Romalı Brutus’un saldırısına uğramış. Perslerin saldırısında kenti savunamayacağını anlayan erkeklerin, kadın ve çoçuklan Likya Akropolüne sokup, orada yangın çıkartmaları ve kendilerinin de savaşarak ölmeleri bu şehrin tarihinde hüzünlü bir öykü olarak anlatılıyor. İşgal sırasında kentte bulunmayan aileler ve şehre göç edenlerce tekrar kurulan şehir yüz yıl sonra büyük bir yangın felaketi yaşamıştır. Roma ve Bizans egemenliği döneminde de şehrin mimari olarak zenginleşmesi devam etmiş. Ancak 7. yy’da Arap işgalinden sonra şehir terk edilmiştir. İngiltere British Museum’da bu şehirden götürülen Likya sanatının çokgüzel örnekleri sergilenmektedir.

Konaklama

Kaş’ta konaklama seçenekleri mevcut. Asıl güzelliği Kemer, Belek gibi herşey dahil beş yıldızlı lüks otel konseptinin buraya hakim olmaması. Şehir merkezinde küçük oteller ve pansiyonlar bulunuyor. Çok sayıda butik otel Çukurbağ Yarımadası’nda toplanmış. Kaş merkeze 7 km uzaklıktaki bu yarımadadaki şık ve sevimli butik oteller yarımadanın iki yönünde deniz kenarında yer alıyorlar. Biz de konaklamamızı Lycia Butik Otel’de yaptık. Meis Adası manzaralı, Kaş gibi sakin, huzurlu, temiz ve güzel otelimizden çok memnun kaldık.

Yeme İçme

Kaş birçok tatil kasabasından yeme içme açısından da farklı. Kaş gezimiz Eyül ayında daha sakin bir dönemde diye rahat davranıyorduk. Kaş restoranlarının ünlü olduğunu, iyi bir yerde yemek için önceden rezervasyon yaptırılması gerektiğini okumuş olmamıza rağmen bu mevsimde istediğimiz restoranda yer bulamayacağımızı düşünmemiştik. İlk iki gecemiz için bir gün balık, ikinci gün et lokantası diye planlayıp sonraki günler için daha esnek davranmak istemiştik. İlk gece Uzun Çarşı’nın sonundaki dik sokakta sıralanan meyhaneleri dolaşmaya başladık. İlk restoran Ruhi Bey net bir şekilde rezervasyon olmadan alamayacağını söyledi. Voyn da dolu idi; en kenarda sıkış tıkış bir yerde masa verebildiler. Daha ferah bir masa arayışı ile Nereid Meyhanesi’ne gittik; orada da nerede ise son masada yer bulabildik.

İkinci gece ise her yerde yazan ve çevrede sorduğumuz kişiler tarafından da mutlaka denenmesi gereken lokanta olarak önerilen Zaika’ya gittik. Orası da o gün ve sonraki üç gün için yerleri olmadığını belirttiler. Neyse ki ancak üç gün sonra Zaika’da yer bulup ünlü kebaplarını tatma şansını yakalayabildik.

Zaika’nın yanında yer alan Müptela da hem et hem balık ürünleri açısından zengin.

Kaş’ta hep zihinlerimizde kalacak bir manzara eşliğinde en zengin yemeğimizi otelimiz Lycia’da yedik. Bu fotoğrafı da paylaşmadan geçemeyeceğim.

Son Söz

Kaş gerçekten doğal, özgün, farklı, denizi, plajları, tarihi ile özel bir belde. Gidilmeli ve görülmeli. Çok katlı binalar yapılmış olmasına rağmen çarpık yapılaşma ile kasabanın dokusu bozulmamış. Beş yıldızlı ve her şey dahil oteller henüz yerleşmemiş. Çok çeşitli tatil alternatifleri ve çevre gezileri seçeneği sunuyor. Talep yüksek olduğu için konaklama ve yeme içme fiyatları bazı sahil beldelerine göre daha yüksek olabilir. Kaş’a gelip tatil yapanların Kaş tutkunu olacağını düşünüyorum. Akdeniz’in bu güzel kasabası tatil programlarında ön sıralarda yer almalı.

Stockholm Gezi Rehberi: Buzlar Kraliçesi

Gidip gördükten, üstelik üstünden yaklaşık bir yıl geçtikten sonra Stockholm’u bir cümleyle tarif etsem; neredeyse bozulmamış, doğa harikası olarak aklınıza gelebilecek hemen tüm güzellikler içinde, geçmişinden kalan izleri de keyifle taşıyan, hafif mesafeli ama çok cazibeli bir metropol, derim. Bu tanımda neler eksik kalır, anlattıkça görelim…

Aslında Stockholm, öyle aman aman gideyim, diye yanıp tutuştuğum bir yer değildi. Bunun bir nedeni her daim soğuk iklimi ve onun getirdiği kapalı, bulutlu, depresif olduğunu düşündüğüm havası ise bir nedeni de efsanevi pahalılığıydı sanırım. Ama öte yandan İskandinavya’nın en güzel şehirlerinden olması, kutuplara bu kadar yakın olup böyle doğal güzelliklere sahip olması aklımı kurcalıyordu. Ayrıca kim Viking efsanelerine kayıtsız kalabilir ki… Öte yandan (hangi yaş dilimindeyseniz onun çağrıştırdığı türden) özgürlükler ülkesi  olarak yayılan ünü, bol sarışınlık, beyaz geceli-kara gündüzlü bol  kutup muhabbeti,  eh ergenlikten kalma Abba ve Dancing Queen falan da düşünüldüğünde… Daha ne olsun, Stockholm öne çıktı ve yola koyuldum. Stockholm’e gittiğimde Mayıs ayının ilk yarısıydı.

Önceden Stockholm ile kitapları karıştırdım, internet bloglarına göz attım haritalardan çalıştım. Tek başına yolculuk yapıyorsam, tek kabusum:  ya oteli bulamazsam…. Uçak biletini aldıktan sonra, nasılsa odada oturmayacağım, yatmadan yatmaya kalacağım düşüncesiyle fiyatına da dikkat ederek internet üzerinden oteli ayırttım. Evet, göreceli olarak ucuzdu buna karşılık odamın penceresi yoktu, odalar Japon tarzında aydınlatılıyormuş; ne olduğunu bilmiyordum, acı tecrübelerle öğrendim.

Stockholm’ün adalardan oluştuğu ve ormanlarla dolu olduğu aklımda kalmış; Şehrin üçte biri orman, üçte biri suymuş. Uçak inişe geçtiğinde bunun ne kadar doğru olduğunu gördüm; aşağıda onlarca, yemyeşil ada görünüyordu.

Stockholm’un havaalanı Arlanda; Havaalanında ilk dikkati çeken şey, duvarlarda İsveç’in dünya çapında şöhret kazanmış politikacılarının, aktör ve aktristlerinin, yönetmenlerinin,  yazarlarının, sanatçılarının, sporcularının resimlerinin olmasıydı. Başta Kral Carl Gustav ve Kraliçe Silvia olmak üzere kraliyet ailesi üyeleri, belki onlardan daha çok tanınan Björn Borg, Roxette ve Abba üyeleri, Bergmanlar, Liv Ullman, Lena Olin, Lasse Hallström, Skarsgardlar benim tanıdıklarım.

Havaalanı Şehre yaklaşık yarım saat uzaklıkta. Oteli bulacağım ya, önceden çalışmıştım. Ön bilgilerim şöyle: Arlanda’dan şehir merkezine otobüs veya tren ile gidilebilir. Otobüsle yaklaşık 30 dakika süren yolculukla, hızlı tren ile 20 dakika civarında ancak çok daha pahalı. Havaalanı ile şehir merkezi arasında işleyen iki otobüs firması var; biletleri ise Havaalanından çıkmadan otomatik makinelerden alınabiliyor. Bilet ise 200 kron civarında.

Bunları biliyorum ancak ben bambaşka bir yol seçtim, daha doğrusu sürüklendim.  Uçaktan inip bavulları alınca hemen bir Stockholm Travelcard aldım. Bu kart ile hem şehir içindeki tüm yolculukları ücretsiz yapabiliyorsunuz, hem de çoğu müzelere ücretsiz veya indirimli  girebiliyorsunuz. Kartları, 48, 72 veya 120 saatlik alabiliyorsunuz. Ancak oldukça pahalı bir kart bu. Bu kart ile deniz, otobüs, metro, tramvay, ne varsa sınırsız kullanabiliyorsunuz ve çoğu müzeye bir giriş ücretsiz.  Neyse bu kartı alınca, havaalanından şehre ücretsiz gidebileceğimi düşündüm ve durakta beklemeye başladım (Durak, Havaalanı çıkışındaki ilk durak) Ancak otobüs gelince bu  kartla otobüse binemeyeceğimi söylediler. Havaalanından şehir merkezine olan taşıma özel bir hizmetmiş, kart ise (şehir belediyesi ile ilgili) toplu taşıma araçlarında geçerliymiş. Ama bu kart ile ücretsiz şehre gidebilmenin bir yolu varmış. Otobüsle Stockholm’ün banliyösüne gidip oradan trene binebilirmişim. Kartımın avantajlarından yararlanmak hırsı gözümü bürümüş olmalı; önce Stockholm’ün bir kasabasına gittim, oradan trenle Merkez İstasyonu’na vardım. Yarım saatlik yolu bir saatte aldım ama etrafı geze dolana Stockholme vardım. Ama beyhude gezmelerim daha bitmemiş. Sırada otelimi bulmak vardı.

Rezervasyon yaptırırken Otel, Merkez İstasyonu’nun hemen yanı olarak görünüyordu. Merkez İstasyonu, Şehrin (ana karadaki kısmının) neredeyse ortasında, ancak çok katmanlı, köprülerle merdivenlerle yolların altlı üstlü birbirinden ayrıldığı, kesiştiği, gayet karmaşık bir yerinde. İstasyonun hemen yanında olduğu söylenen oteli bulmak epey süremi aldı. Bavulu sürüye sürüye oteli ararken, ilk heyecanla avını arayan bir şahin gibi süzülürken vakit geçip yoruldukça kümesini bulmaya çalışan yorgun bir kaza döndüğümü hissettim. Ama buldum. Gerçekten Merkez İstasyonunun hemen yanındaymış.

Odayı bulmak ise ayrı bir sorun. Tam bir  seri üretim oteli. Resepsiyondaki işler bittikten sonra, o bavul bir de bitmeyen tükenmeyen, birbirine açılan koridorlardan da sürüldü.

Oda ise bambaşka bir hayal kırıklığı. Kapı resmen bir depoya açıldı; minicik bir alan. Ve Japon aydınlatması; bir stor ve arkasından yansıyan ışık oluyormuş, sürekli bir batan güneş havası..

Neyse işin güzel yanına bakmalı. İçerde Japon aydınlatması olsa da dışarda Stockholm güneşi beni bekliyor (gezi boyunca ki ender güneşli günlerden biriydi).  Yeni bir yerdeyim, gezilecek, keşfedilecek bir sürü yer var. Saat daha çok erken. Hayat dışarıda, boş ver odanın ufaklığını, dedim ve attım kendimi dışarı. Bu arada Merkez Tren İstasyonu’nun (ve Otelimin) hemen yanında çok gösterili bir kumarhane gördüm ama kumar hakkında çok bir bilgim olmadığından ayrıntı veremeyeceğim.

Önce Stockholm’e gelmeden şehir hakkında öğrendiklerimi gözden geçireyim. Stockholm, Malaren Gölü ile Baltık Denizi’nin birleştiği noktada, 57 köprü ile bağlanan 14 ada üzerinde kuruluymuş. Şehirde 38 park varmış (İnanırım). Şehrin üçte biri orman, üçte biri su. Çevrede yaklaşık 1000 tanesinde yaşamın sürdüğü 24 000 ada varmış. Ama  benim için önemli olan ada sayısı 2 veya 3. Benim otelim ve Merkez Tren İstasyonu ‘City’ denilen ana karada. Belediye binasının bulunduğu Kungsholmen’de ana kara parçasında, Merkez İstasyonun hemen solunda, Barnhusviken nehrinin öbür tarafında. Gezinin olmazsa olmazı olan eski şehir Gamla Stan, karaya köprülerle bağlanmış küçük bir ada. Gamla Stan’ın sağında, yine karanın bir parçası olan Blasieholmen bölgesi mevcut; burası da Merkez İstasyonun sağında kalıyor. Skeppsholmen ise, yine köprülerle Blasieholmen’e bağlı bir ada. Ona, yine bir köprüyle geçilen yavru adası Kastellholmen var. Buranın hemen sağında ise, Djurgarden (Hayvanatbahçesi) var; bir ada. Buralar gezimin esas noktaları olacak; bütün müzeler, önemli binalar, kiliseler burada. Eğer vaktim kalırsa Gamla Stan’dan köprüyle geçilen Södermam Adasına da giderim.

Bu arada önemli bir not. Mayıs ortasında gittiğim halde, Stockholm yaz havasına girmemişti; hem iklim olarak hem ruh olarak. Şehir de bir kaç ilgimi çeken yer, haziran ortasında açılacaktı, onları kaçırdım.  Ayrıca Milli Müze  tadilat gördüğü için 2017’ye kadar kapalıydı.

Önce Gamla Stan. Öğleden sonrayı orada geçireyim istedim. Gezim boyunca her gün neredeyse bir kez uğradım. Yazacaklarım, toplam gözlemlerimin özeti; En baştan söyleyeyim,  zamanınız yoksa, Stockholm’de  tek bir yere gidebilecekseniz, orası Gamla Stan olmalı.  Kısa bir köprüyle ana karaya bağlı olan Gamla Stan, Stockholm’ün  ilk yerleşim yeri. Hikayesi 1250’lere gidiyor; Baltık Denizi’nden Malaren Gölü’ne uzanan dar geçidi korumak için kurulan bir kalenin etrafındaki yerleşim alanından oluşan bir yer. Efsanesi de var; akıntıların yönünü ve gemilerin yanaşabileceği en uygun limanın yerini tespit etmek için denize bırakılan kütükler, hem şehrin yerini hem de adını belirlemiş (Stock, kütük; holm ise ada oluyor). Gamla Stan, Orta Çağ izlerini taşıyan bir yer, pek çok ev hala orijinal renklerinde, 17 yüzyıl evleri, kırmızı, 18 yüzyıl evleri sarı, daha yeni binalar ise gri renkliymiş. Gamla Stan’da en önemli binalar İsveç kral ile kraliçesinin ikametgah olarak kullandığı Kraliyet Sarayı, Parlamento binası, Nobel Müzesi  ve  Storkyrkan Kilisesi ve Tyska Kilisesi. Gamla Stan’ın hemen soluna, bir köprüyle kendisine bağlanmış daha küçük bir ada var: Riddarholmen… Orada da Nobility House ve Riddarholmen Kiliseleri var. Gamla Stan ile ana kara arasında da, yine köprüyle Gamla Stan’a bağlı bir küçük ada daha var. Ve tabii bu adaların kıyılarında, harika şehir manzaraları var.

Gamla Stan’a yürüyerek de, metroyla da gittim, ulaşımı çok kolay. Adanın çevresini gezmek de bir keyif.  Adaya girdiğinizde kıyıdan giderseniz önce Kungsholmen ve Belediye Binası (Rathaus) manzarasını göreceksiniz, yürüdükçe Langholmen ve Sodermalm adaları eşliğinde göl manzarası sizi karşılayacak.

Adanın ucundan sola kıvrıldığınız da ise, Skeppsholmen  ve diğer adaları göreceksiniz. Hemen koyun ucunda ise Grand Hotel ve Milli Müze‘nin muhteşem binaları. Adanın kıyısında ise uzun bir yürüyüş yolu.

Her hangi bir noktadan içeri saptığınızda ise, Gamla Stan’ın Orta Çağ havası hemen  çarpacak sizi. Rengarenk boyalı, birbirine yaslı evler, dar sokaklar… Ancak aklınıza Prag gelmesin, ya da bir önceki gezi yazımda anlattığım köhne ama görkemli Palermo binalarını düşünmeyin; sokak aralarındaki evlerin bir çarpıcılığı yok, sıradan geliyor insana ama taşıdıkları tarih göz alıcı elbette…

Bu dar sokakların hangisini takip ederseniz edin yolunuz Stortorget alanına çıkacaktır. Burası adanın merkezi. Alanda 1778 tarhli bir çeşme bulunmakta. Çeşmenin çevresi,  1520’lerde Danimarka kralının İsveç soylularına uyguladığı ‘İsveç  kan banyosu’ olarak da bilinen katliamla ilgili sahneler içeriyor.

Alanın hemen karşısında Nobel Müzesi bulunuyor (Nobelmuseet).  Yazmıştım, uçaktan iner inmez ilk işim bir Stockholm kart almak olmuştu, böylece Müzeye ücretsiz giriyorum. Müze, Nobel ödülü kazanan kişilerle ilgili bilgilerle dolu, resimlendirilmiş, üstü cilalanmış bir arşiv gibi. İlgiliyseniz uzun zaman geçirebilirsiniz. Ben  kısaca gezip çıktım. Müzenin binası daha ilginç. Çevresinde hala izleri görünen bir cezaevinin bulunduğu yerde, daha sonra borsa binası olarak işleyecek bu bina yapılmış; Borsa binası yapımına 1667’de karar verilmiş ama binanın bitmesi 1778 yılını bulmuş. 1990 yılına kadar da borsa binası olarak kullanılmış. 2001 yılında ise Nobel Müzesi’ne dönüştürülmüş.

Adada iki kilise var. Storkyrkan ve Tyska Kyrkan… Storkyrkan, Saraya (Royal Palace) gelmeden hemen önce. 1279 yapımı katedrali açık bulmak, açık bulunca da girebilmek bir şans.  09-16 saatleri arası açık yazsa da bir kaç kez kapısından döndüm, açık olduğunda da ya tören ya da prova vardı, içeri giremedim. Ama gezgin vazgeçer mi? Hayır. Burası Lutheran bir kilise ve dini törenlerin yapıldığı en önemli yer. Küçük bir şapel olarak yapılan yer 14 yüzyılda daha büyük bir kiliseye dönüştürülmüş. Kilisenin her ne kadar gotik bir tarzı varsa da sonradan yapılan restorasyonlarla geç barok etkiler öne çıkmış. Kilisede bir çok önemli yapıt olsa da en dikkati çekeni Aziz George’un Ejderhayla Savaşı isimli ahşap ve ren geyiği boynuzundan yapılmış heykel. Aynı heykelin büyüğü metal olarak meydanda da bulunuyor.

Daha aşağıda olan Tyska Kyrkan ise 16 yüzyılda yapılmış, Alman Rönesansı ve barok stilinin hakim olduğu bir kilise.

Gamla Stan’ın hemen yanındaki minik adada bulunan Riddarholmen ise ziyarete haziranda açılacakmış. Soyluların ölülerinin defnedildiği  yer olarak önemli bir yermiş ve  Stockholm’deki tek Orta Çağ manastırıymış.

Gamla Stan ile Riddarholmen Adası arasındaki yolda Soylular Evi (Riddarhuset) binası var. 17 yüzyıl yapımı olan binanın içi mimari açıdan ilgi çekiciymiş  ama içine giremedim ki. Yine kendine özgü çalışma saatlerinden dolayı. Bir şekilde ben oraya gittiğimde ziyaret saati geçmiş oluyor, ziyaret saati ise de bir nedenle ziyaretçi kabulüne ara verilmiş oluyordu.  Bana taktılar, diye bir parayona bile geliştirdim ama sonuçta olmadı; bilemem ben niye giremedim ve niye bu kadar girmek istedim bu binaya… Adada Wrangelska ve Stenbockska malikaneleri de var ama ziyarete açık değiller.

Gamla Stan’da Saraya girmeden adayı biraz daha dolaşıyorum. Adayı boylamasına kesen üç paralel cadde var, en canlısı Vasterlangatan; üstünde lokantalar, barlar, hediyelik eşya satan dükkanlar, dondurmacılar. Cam işçiliği önemli, bir sürü cam eşya satan dükkan var. Bu sokak üstünde 41 numarada da Cafe Kakbrinken var, dondurmalarını deneyin; Stockholm’ün soğuğu bana vız gelir diyorsanız… Adada ayrıca Para müzesine gittim (Kungliga Myntkabinettet, Royal Coin Cabinet), nasıl olsa kartım var, en az bir kez girebilirim; 10 yüzyıldan günümüze türlü çeşitli paralar. Ben, herhangi bir yeri biraz eşelesen türlü antik paraların fışkırdığı topraklardan geliyorum, ne kadar ilgimi çekebilirse o kadar çekti ilgimi.  Adada Postane Müzesi falan da var ama ücretsiz olsa bile ilgim dışındaydı. Parlemontoyu gezebilirdim ama bir sonraki tur saatini beklemek zorundaydım. Hem Saray vardı daha.

Neyse zaten Gamla Stan ve çevresinin en önemli yeri, Saray (Royal Palace). İşte orayı tadını çıkara çıkara gezdim. Saray (Kungliga Slottet/Royal Palace), bir çok binadan oluşan bir kompleks. Aslında Sarayın yerinde 13 yüzyılda savunma kaleleri varmış. Daha sonra burası kralların yaşam yeri olmuş ve bir rönesans sarayına dönüşmüş. Ancak 1697’deki yangından sonra aynı yerde İtalyan tarzının İsveç tarzıyla dengelendiği yeni bir saray yapılmış.

Yeni sarayda ilk Kral Adolf Fredrik 1754 yılında yaşamaya başlamış. Artık burası kraliyet ailesi için bir yaşam yeri değil, daha çok turistik bir merkez. Sarayın 608 odası var. Her odayı göremiyoruz elbette ama gördüklerimiz de bize yetiyor.  

Kraliyet ailesi tarafından kullanılmasa da resmi işler ve ziyaretler için kullanılan bölümler bulunuyor. Saray’da farklı işlevleri olan daireler var, devlet dairesi, misafirler dairesi, Bernadotte hanedanı adıyla anılan harika tavan resimleri olan daireler bunlardan bazıları ve ziyarete de açıklar. Saray salonlarının dekorasyonu ve duvar süslemeleri etkileyici. Hatta Sarayda verilen yemeklerin temsili masaları da görülebilir. Saray kapsamında, Saray kilisesini, 3.Gustav’ın antikalarını, hazine dairesini, Saray silahlarını, Sarayın yapıldığı dönemden önceki hali hakkında fikir alabileceğiniz Kronor Müzesini bulabilirsiniz. Resim çekmek yasaktı ama özellikle hazine dairesinde, krallığın sembolü olmuş bol mücevherli eşyalar görülmeye değerdi.  3.Gustav’in antikaları arasında da, kendisinin İtalya gezisinden getiridiği objeler dikkati çekiyor. Saray Kilisesinde ise, 17 yüzyıla ait bronz taç ile 2 adet kristal taç gözünüze takılacaktır. Saray silahlığında ise, silahlar, zırhlar, madalyalar, askeri elbiseler görülebilir.

Şimdi gerçek düşüş. Saraydan benim izbe, karanlık odama. Bu oda, insanı intihar ettirir; sonunda mutsuz bir ruh olarak dolaşacağım otel koridorlarında.

Dolaşmaktan söz ediyorsak şimdi sırada Djurgarden var. Oraya da epey bir zaman ayırmanız gerekecek. Djurgarden ulaşılmaz gibi görünüyor ama gidiş çok kolay. Uzun bir yürüyüşle de gidebilirsiniz ama 44,69 ve 76 numaralı otobüslerle, 7 numaralı tramvay buradaki önemli ziyaret yerlerine götürecektir sizi.  Ayrıca Djurgards (Djurgardsbron) Köprüsü ile karaya bağlanıyor.1897 tarihli köprü, metal dekoratif süsleriyle etkileyici.

Bu ada kendi başına gezmek için harika bir yer, birbirine bağlanan parklar, spor alanları, piknik yerleri. Ama önce Nordiska Müzesi. Bir Rönesans sarayı olan bina 1907’den beri müze. Müzenin girişinde obeliskler var.  Müze’de İsveç’in 1500’lerden bugüne günlük hayatından kesitler görebiliyorsunuz. Etnoğrafya müzesi anlayışının çok daha genişletilmiş hali.

Müzeye Kral Gustav Vasa’nı heykelinin ve resminin olduğu geniş bir salondan giriliyor. Müzede gündelik giyim kuşamdan pahalı mücevherlere, çocuk oyun odalarından ziyafet sofralarına kadar herşey var.  İsveç hayatıyla ilgili bir sürü şey görebilirsiniz, ilginize göre ayrıntılı bilgi alabilirsiniz. Bu muhteşem görsel şölen, Stockholm kartıyla ücretsiz.

Kartla ücret girilen bir başka yer ise Skansen. Dünyanın ilk açık hava müzesi. 1891 yılında açılan müze, hızla sanayileşen dünyaya bir zamanlar insanların nasıl yaşadığını göstermek amacıyla kurulmuş.  İsveç’in değişik yerlerinden getirilmiş 150 civarında tarihi bina var. Binalar dönemin köy yaşamını olduğu kadar dönemin şehir yaşantısını da gösteriyor. Tabii İsveç doğal yaşamına uygun olan bitkiler ve hayvanlar da bulunuyor Müzede. Dönemin kiliseleri, çiftlik evleri, depoları, imalatçıları, esnafı, dükkanları, olmayan yok… etrafta tavuklar, koyunlar dolanıyor. Tam bir pastoral güzellik. Her an bir yerden İsveçin Heidi ve Peter’i fırlayabilir. İçim bayıldı benim. Zaten Şehrin her tarafı ağaç,su, doğa. Bir de bunun içinde bir köy hayatı, bana fazla geldi. Bana şehir hayatı, betonlar, binalar verin. Hiç sevmem  küçük sahil kasabasına yerleşme muhabbetlerini. Ama çoluk çocuk geziyorsanız uygun bir yer. Hatta  alanda işleyen bir mini tren bile var, bindirin  herkesi içine. Siz de biraz kafanızı dinleyin.

Adada belki de Şehrin en ilginç müzesi Vasa Museet var; kartla ücretsiz. 1628 yılında donanmanın gururu olarak yapılan savaş gemisi Vasa,

Djurgarden’da denize indirildikten 100 metre sonra 30 adet mürettebatıyla birlikte batmış. Gemi 1960’larda ancak çıkarılmış. Müze de 1990 yılında açılmış. Gemi neredeyse olduğu gibi durduğu için gerçekten çok büyüleyici.  Gemi donanımı ve eşyaları aracılığıyla o günleri izleyebiliyorsunuz. Ayrıca geminin daha küçük bir maketi, video filmleri ile gemiyi bütünsel olarak da inceleyebiliyorsunuz. Yoksa devasa bir gemi. Gerçekten etkileyici.

Adada ayrıca ABBA müzesi de var ama Stockholm kart kapsamında değildi ve gerçekten pahalıydı, yakşalık 200 SEK, yani 70 TL civarında. Abba’nın kıyafetlerini görmek için verilir mi o para, zaten Abba ile büyümüş bir nesiliz, hem o allı pullu, pelerinli yırtmaçlı giysilerden daha cafcaflısını Zeki Müren giymişti zamanında, zaten biliyoruz. Ben o parayla ABBA’nın tüm albümlerini alırım dedim ve girmedim. Sonuçta money,money,money, always sunny  yani. Adada sanat kolleksiyonlarının toplandığı Waldemarsudde , Thielska Galleriert gibi  daha küçük müzeler var  ama akşam oldu, artık her yer kapanıyor, hem ne resim müzelerinden geçtim, İsveçli ressamlar da eksik kalsın, zaten yazmayınca veya resim çekmeyince aklımda kalmıyorlar, hem de, inanır mısnız, karanlık inimi, otel odamı özledim (yoruldum,odaya mecbur kaldım da diyebiliriz). Adadaki diğer ilgimi çekmeyen Bioloji Müzesi ve Vaxholm Fortress Müzesini de anarak otelime dönüyorum.

Ama sırada şehir ve uzantıları var; Blaise Holmen, Skepps Holmen ve Kungs Holmen… Blaise Holmen, Gamla Stan’ın sağındaki kara uzantısı, Skepps Holmen’da ona köprüyle bağlı adaydı. Bahsetmiştim, orada Milli Müze var ama kapalı; Rembrandt, Rubens, Goya, Remoir, Degas, Gaugin resimlerine ev sahipliği yapıyormuş. İyi güzel de böyle bir müze, neden Milli Müze oluyor, bilemedim. İsveç kronlarını bastırdık aldık, o nedenle milli diyorlar herhalde.

Skepps Holmen Adası, karaya üzeri taçlarla süslenmiş bir köprüyle bağlanıyor. Köprüden Gamla Stan’ın harika manzarasını seyredebilirsiniz.

Adada ise Uzak Doğu Müzesi ve Modern Sanatlar Müzesi  (Moderna Museet) var. Ben Modern Sanatlar Müzesi’ne gittim. Müzenin önünde Louise Bourgeois yapıtı Maman’nın benzeri  bir heykel vardı. Ben orijinalini (seri parçası)  Bilbao’da Guggenheim Müzesinde görmüştüm. Bu nedir, bilemedim.  Modern sanat  anlayabildiğim bir dal olmadığı için yorum yapamayacağım. Ama Müzedeki eserlerden bir iki resim koyayım, siz beğenirseniz Müze önceliğiniz olur.

Djurgarden’ın karşısına tekabül eden kara parçası Östermalm olarak adlandırılıyor. Parklar, geniş kırlık alanlarla dolu bir yer. TV kulesi de orada. 4,56,76 numaralı otobüsle Kuleye kadar gidebiliyorsunuz. Çıkabiliyorsunuz da. Harika bir manzara var. Kahve molası için harika bir seçim.

Östermalm’da  bir sürü müze var; Etnoğrafya Müzesi, Denizcilik Müzesi, Teknoloji Müzesi… Bunların hepsi neredeyse bir bölgede toplanmış müzeler. Ben bunlar yerine Tarih Müzesi‘ni (Historiska Museet) tercih ettim; bu Müze diğerlerinden çok daha şehir merkezine yakın.  1943 yılında açılan Müze, İsveç tarihine bir bakış sunuyor. İlk çağlardan başlayan, erken orta çağı da içeren, Vikinglerle ilgili bir çok eşya barındıran Müze’nin en parlak kısmı ‘Altın Oda’.  Burada sergilenen her şey altın.

Şehir merkezinde önemli  dört kilise var: Jacobs Kyrka, Klara kyrka, Adolf Fredriks Kyrka, Hedvig Elenora Kykra.  Jacobs Kyrka, yaya yolcuların korucusu olan Aziz Jacob’a adanmış bir kilise. Klara Kyrka ile birlikte 16 yüzyılda yapımına başlanmış. Klara Kykra ise Merkez Tren istasyonuna çok yakın, daha çok evsizlerin uğrak yeri olmuş bir kilise. Hedwig Elenora ise resmi olarak 1737 yılında, denizcilere hizmet veren bir kilise olarak açılmış. Öyle görmezsem eksik kalır denecek bir şey bulmadım bu kiliselerde, o nedenle resimsiz geçiyorum.

Merkezde gezdiğim bir müze de Hallwylska Museet. 1892 yılında Kontve Kontes von Hallwyl malikanesi olarak yapılan bina, ailenin ölümünden sonra 1930 yılında daha sonra ailenin paha biçilmez kolleksiyonlarını da içeren bir müzeye dönüştürüldü. Ana salondaki duvarlar goblen dokumalarla döşenmiş olup kenarları 24 karat altınla taçlandırılmış.

Burada tavsiye edeceğim bir diğer müze ise, Medelhavsmuseet (Akdeniz ve Orta Doğu Müzesi). Müzede sergilenen parçaların neredeyse bildik olacağını düşünür insan. Bir kısmı gerçekten öyle ama Kıbrıs’ta bulunan mantar gibi değişik malzemelerden yapılan insan figürleri şaşırttı beni.

Müzenin hemen yanında Şehrin tiyatrosu, Grand Hotel gibi muhteşem binalar yanyana dizilmişler. Burada soluklanabileceğiniz harika bir park var: Kungstradgarden… Burada konserler, gösteriler de düzenleniyor. Heykeller, havuzlar, kafeler, lokantalar, çiçek bahçeleri; tam bir şehir eğlence alanı oluşturuyor.

Dinlendikten sonra sırada, Armemuseum (Askeri Müze) var. Şöyle bir göz atıp çıkın çünkü  yanında Saluhall var. İşte burası da modern bir gastronomi müzesi. Neler yok ki, etler, şarküteriler, balıklar, deniz ürünleri, peynirler; burası Cennetin mutfak bölümü olmalı.

Şehirde dolaşırken yolunuz Kungsgatan’dan geçecektir. Şehrin en canlı caddesi, alış veriş, dolaşmak, oyalanmak için birebir. Cadde üstünde Konserthaus ve Kungstornen’e dikkat edin. Konser salonu, nordik tarzda bir Yunan mimari anlayışına sahip, önündeki heykel ise çok  güzel. Kungstornen (Kral kuleleri) caddenin iki yanında yükselen 16 katlı iki kule, Amerika tarzı cadde anlayışıyla yeniden düzenlenen cadde üzerinde inşa edilmiştir. Simetrik görünen ancak biri diğerinden çokaz daha geniş olan kulelerib biri dişi biri erkek olarak kabul edilmiş.

Stockhom, bir kültür şehri aynı zamanda.  Cam bir kare kulenin merkezde olduğu Kulturhuset, Şehrin kültür merkezi. Hemen yanındaki  devlet tiyatrosu binası, bir çok sanat gösterisine ev sahipliği yapmakta. Benim ziyaretim sırasında alanda inşaat devam etmekte olduğundan çevreyi gezerken zorlandım ama burası, şehrin kültür ve sanat olaylarının yer aldığı bir nokta.

Bahsedilmeden geçilmeyecek bir yer de, Stadshuset (Belediye Binası). 1923 yılında tamamlanan bina İskandinav Gotik ve İtalyan tarzının bileşimi olarak tarif ediliyor. Binada bir toplantı odası ve 250 çalışma odası yer almaktadır, ayrıca Mavi ve Altın odalar bulunmaktadır. Bina, Nobel yemeğinin verildiği yer olması itibariyle de önemli. Binanın göle bakan kısmında bir avlu ve göle açılan bir kapısı var. Kapıların iki ucunda bir erkek ve bir kadın figürleri bulunmakta, heykellerin adı da ‘Dans’. Kırmızı tuğla yapının içinde evlenme salonu, Nobel yemeği salonu bulunmakta.Bina rehberle gezdiriliyor. Altın salonda ise, duvarlarda altın yaldızlı panolar bulunmakta. En büyük panoda ise, nedense yoluk saçlı bir kadın, bir elinde krallık asası, bir elinde katedral, kucağında Belediye Binası olmak üzere bir tahtta oturmakta. Efendim kadının solunda ABD-New York’taki özgürlük anıtıyla temsil edilen batı dünyası, sağında ise İstanbul-Ayasofya ile temsil edilen doğu dünyası. Resim diyormuş ki, alın New York’u, koyu üstüne İstanbul’u, nafile; Stockholm dünyanın en güzel şehridir, hiç biri Stockholm ile yarışamaz. Haa, orada dur bi güzel kardeşim. New york’a bir şey diyemem, yankieler konuşsun ama iş İstanbul’a geldi mi, bir duracaksın. Bir kere Stockholm’ü temsil ediyor dediğiniz kadın bir acuze. İkincisi tamam Stockholm çok güzel bir şehir; parlattığınız gölle, adalarla, ormanlarla gerçekten doğa harikası bir yer ama İstanbul da yüzyıllardır yakıla yıkıla, devrile, yuvarlana asla çirkinleştirilememiş, binlerce yıllık tarihiyle tüm görkemiyle ayakta duran bir  bir şehir. Bir yanda aman üstüme bir şey  bulaşmasın der gibi mesafeli  bir tutum, bir yanda dibine kadar yaşanarak damıtılmış güngörmüş bir hava. Yani Stockholm bakımlı, alımlı, biraz makyaj güzeli,  güzel ama donuk bir kadınsa, İstanbul  da yorgun ve uykusuz geçirdiği bir gecenin ardından darmadağın ama hala harikulade bir halde yataktan kalkan bir kadın.  Neyi neyle karşılaştırıyorsun. Stockholm, kuzeyin sarışın soğuk mesafeli hanfendisiyse, İstanbul işveli, cilveli, hayatın tam ortasından bir kadın. Orası İngrid Bergmansa, burası Türkan Şoray… Hadi bakalım.

Neyse, sinirimi yatıştırmak için bir gemi turuna çıkıyorum. Riddar Holmen’i kıtaya bağlayan köprünün yanından da, Grand Hotel önünden de göl turları düzenleniyor. Mevsimden dolayı çok çeşitli turlar yoktu.  Benim aldığım tur, Djurgarden’in çevresini dolanan bir turdu ama güzeldi. Karadan gördüğün her yeri bir de feribotla gördüm.. Södermalm’a kıyıdan baktım.  Gamla Stan’a köprüyle bağlanan bu adaya sonra bir de karadan gittim, Gamla Stan’ı yukarıdan seyrettim, sokaklarını dolaştım. Daha bohem, gündelik yaşamın göz önünde olduğu sokaklar gördüm.  Sonra Globe diye, aslında dünya şeklinde bir asansörün olduğu kuleye gidip onunla gökyüzüne doğru çıktım. Şehri daha da yukarıdan döne çevrile, her açıdan gördüm. Globe’un olduğu yerde konser salonları da var, şimdi unuttum, benim de aşina olduğum birilerinin konseri varmış o gece, sabahın köründe kuyruğa girmiş ergenler.

Drottninggatan yayalara ayrılmış tarihi merkeze uzanan alışveriş caddesi, orada dolandım. Alışveriş için ayrıca Sibyllegatan, Sturegatan, Bibliotekgatan sokakları da dikkate değer. Stockholm’de bir de metro istasyonlarındaki düzenlemelere dikkat edin, neredeyse her biri bir  enstalasyon çalışması. Biraz da durağın konseptiyle ilgili çeşitli malzemeden çok güzel çalışmalar yerleştirmişler duraklara.

Bu arada, Stockholm’de yemekler de çok pahalı. En ucuz yemek, suşi. Ama hergün yenecek bir şey de değil. Benim aklımda kalan tek lokanta, Rydbergs oldu, biraz da hemen yanındaki küçük parktan dolayı.Geyik etinden yapılmış İsveç köftesi yedim. Ne bileyim, oraya kadar gitmişken denemekte fayda var ama özleyeceğim bir şey değil. (Ikea köftesini ile de karşılaştırılmamalı, o da haksızlık olur).

Haa isterseniz bir sürü Türk lokantası var, yabancılık çekmezsiniz.  Hatta Fenerbahçenin derneği bile vardı.

Stockholm’de hatırı sayılır bir Türk, Kürt, Süryani nüfus var. Gezmek isteyip de gezemediğim yerlerin başında, şehrin dışındaki Drottningholm Sarayı geliyor. 1622 yılında yapılan sarayda yer alan o dönemim ünlülerinin portreleri arasında Abdülmecid’in de resmi varmış, görmek isterdim. Ayrıca heykeltraş Carl Milles evi ve atölyesini görebilirdim, bahçesinde eski Yunan ve Roma heykelleri varmış. Ancak herşey birden olmuyor.

Stockholm’den ne alınır derseniz, cam ve ahşap tasarım eşyaları çok önemli. Bu tür objeler alınabilir, fiyatlara dikkat. Dalahorse denilen tahta at figürü çok popüler, şehrin meydanlarında bile var. Kosta Boda, Orrefors camda iddialı markalar ama pahalı da. Tasarım ürünleri çok güzel, özellikle mutfak eşyalarında. Deri ve örgü giysi ve eşyalar da önemli. Ben bir İskandinav kazağı aldım mesela ama ödediğim fiyattan dolayı bir sonraki gezimi iptal etmek zorunda kaldım. Cam tasarımlar çok güzel. Bir vitrinde bir avize gördüm, beyaz opak bir cam, kenarları damla şeklinde akikle çevrili, muhteşemdi ama herhalde ona kefen parası falan da yetmez. Siz en iyisi magnetlere odaklanın, pek güzeller.

Stockholm bir konfor şehri, hayat kendiliğinden akıyor, sürprizi, şaşırtmacası pek yok. Bizim gibi hayatın dehşetengiz hızlı ve şaşırtmacalı aktığı, gittikçe kuralsızlığın hakim olduğu  bir yerin yanında Stockholm, sakin, huzurlu, neredeyse beklenmedik hiçbir şeyin olmadığı bir yer. Bir gün metro istasyonunun giriş bariyerlerinden geçerken,  göçmen olduğu belli, 2-3 delikanlı para ödemeden engellerin üstünden atlayarak geçti.  Tam o anda, bariyerden geçen İsveçli bir genç ise bu olay karşısında şaşırdı, sendeledi, bocaladı. Bir ihtimal hayatının en büyük macerasını yaşadı o an, ilerde torunların anlatacak bir hikayesi oldu. O kadar durgun ve sürprizsiz akan bir yaşam var ki oralarda, bu küçücük olay bile bir macera gibi kalıyor. Herşey planlı, beklenen şekilde gelişiyor. Şimdi aman ne sıkıcı falan demiyorsunuzdur, umarım. Refah devleti biraz da budur arkadaşlar.

Ancak kuralcılığı biraz abartılmış. Herhalde hayatlarındaki bu dengeyi sağlamak için en basit şeylerde bile kurallar var. Örnek mi; Kapalı bir bina içinden, kapı önünde duran havaalanına giden otobüslere bineceğim. Bu ne kadar zor olabilir ki? Hayır, biz içerdeyiz, otobüs 5 metre ötemizde, dışarıda ancak arada iki kapı var. Tek tek önce bir kapıyı açıyoruz, bavulla birlikte geçiyorken kapıyı kapatıyoruz ve ikinci kapının açılmasını bekliyoruz. Sonra ikinci kapı açılıyor ve biz otobüse gidebiliyoruz. Böylece 3-5 kişinin otobüse binmesi dakikaları buluyor. Şimdi ne sıkıcı diyebilirsiniz; gerçekten sıkıcı, anlamsız (Bence).

Stockholm, rahat, huzurlu ve güzel bir şehir ve  gerçekten buzlar kraliçesi… Hem kuzey kutbu çevresinin bir ihtimal en güzel şehri, hem  de gerçekten büyüleyici ama aynı zamanda ürpertici… Bir daha gider misin, derseniz; bilmem, pek sanmam.  Bence bir gezgin için Stockholm’ü  bir kez görmek  güzel ve gerekli ama aynı zamanda yeterli de.

Neolitik Döneme Ait Bir Kült Merkezi: Göbeklitepe

Şanlıurfa gezimizin gezdiğimiz en önemli yerlerden bir Göbekli Tepe, Neolitik Dönem kültürünün son yıllarda keşfedilen en önemli merkezi oldu. Göbekli Tepe  Urfa şehir merkezinden 13 km uzaklıkta kireçtaşı bir platonun en üst noktasında, göbeğe benzediği için bu ad verilmiş. Göbekli Tepe’yi anlayabilmek için  biraz arkeoloji ve tarih bilgisini hatırlamalı. Göbekli Tepe bilgileri tamamen meraklısı içindir. Minnetle anmamız gereken Klaus Schmidt ‘in kitabından  faydalanılmıştır. Ayrıca seyahatte bize eşlik eden Doç. Dr. Nezih Aytaçlar’a anlatımı ve daha sonra bir İstanbul turunda karşılaştığım Meki Bel’e de, Göbekli Tepe notları için teşekkür etmek isterim.

Dünyamız yaklaşık olarak 4.6 milyar yaşında. Dünyamızı, geçmişimizi anlayabilmek için tarihçiler tarihi çağlara ayırma gereksinimi duymuşlar.

Yazının bulunmasından önceki çağlar, Tarih Öncesi Çağlar’dır. Bu çağlar iki bölümde sınıflanıyor.

A.Taş Devri; Paleolitik, Mezolitik, Neolitik, Kalkolitik                                                                           

B.Maden Devri; Bakır,Tunç, Demir olarak kendi içlerinde de ayrılıyor.

Bu çağlardan hiçbiri çok kesin tarihler ile birbirinden ayrılamıyor. Örneğin Kalkolitik çağda bakır kullanımı var.

Biz Neolitik Çağ ile ilgileneceğimiz için onu örnek verelim. Bu dönem de sınıflanıyor.

  • Çanak Çömleksiz Neolitik A
  • Çanak Çömleksiz Neolitik B
  • Çanak Çömlekli Neolitik A
  • Çanak Çömlekli Neolitik B gibi.

Göbekli Tepe Neolitik Dönem’e ait.

Dünyanın  beş Buzul Çağı geçirdiği düşünülüyor. İnsanlığın sahneye çıkması Pleistosen diye adlandırılan son buzul çağında, 2,6 milyon yıl önce başlıyor, M.Ö 11.700’lerde bitiyor. Son buzul çağı sonunda yeryüzünün diğer bölgelerinden daha verimli, iklim şartlarının  daha uygun olduğu bir bölge var. Ekolojik nedenlerle  burada yaşayanlar avcı ve toplayıcılıktan besin üretimini gerçekleştirdikleri yerleşik hayata diğer yeryüzü bölgelerinden önce geçmişler. Bu yer Ön Asya yani Anadolu. Anadolu’da bir bölge var ki orası çok daha dikkat çekici. Bereketli Hilal’in karnı. Burası  Akdeniz kıyıları, Güney Doğu Toros Dağları’nın güney etekleri, Zagros Dağları’nın batısında Fırat ve Dicle arasında kalan Mezopotamya.  Bereketli Hilal diye adlandırılan bölgenin kuzeyi, yani Kuzey Mezopotamya.

Bu bölge ülkemiz sınırları içinde, Güney Doğu Anadolumuz. Bereketli Hilal’de ev hayvanları ve kültür bitkilerinin bütün yabani türleri var. Burada neolitiğin özünü belirleyen tahıl ekimi, koyun, keçi, boğa, domuz evcilleştirilmesi ilk burada.

Göbekli Tepe’yi daha iyi anlamak için önce diğer Neolitik Yerleşim Yerlerinden kısaca bahsedelim; 1952-1958 yıllarında Ölü Deniz’in kuzey ucu Eriha’da yapılan kazılarda  rastlanan Neolitik yerleşim yeri, 20.yy’ da arkeologların “Eriha Şoku” diye adlandırılan şaşkınlığı yaşamasına neden olmuştur. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ Eriha‘ya kadar  bilinmemekteydi. Arkeolojik araştırmaların kategorisinde yer almıyordu. Yaşamın buradan başladığı düşünülmüştür (Eriha’da Bereketli Hilal’de bulunuyor). 1961-1965 yılları arasında kazılan Çatalhöyük dünyaya yeni bir Neolitik yerleşim yeri tanıtmıştır. Çatalhöyük Eriha’dan 2000 yaş daha gençtir. Çatalhöyük kazıları 1967‘de  Mellaart tarafından yayınlanır. 1993 yılındaki Çatalhöyük projesinde İngiliz arkeolog Hodder, Mellaart’ın izinden gider. Çatalhöyüğün Anadolu Taş  Çağı’nda (Neolitik  Dönem) özel yeri bir kez daha doğrulanır. (Bu özel önemde çevredeki obsidyen taşlar ve tuz büyük rol oynar). Çatalhöyük Çanak Çömlekli Neolitiğin başlangıcında yer almaktadır. M.Ö. 8000’in 2. yarısında başlamakta 7. ve 6. binlerde doruğa çıkmaktadır. 1963’de Halet Çambel Bereketli Hilal’in batı kanadında kazı yapar. 1964’de Çayönü Neolitik yerleşim yeri bulunur. Çayönünde Çanak Çömleksiz  Neolitik A ve B ızgara planlı yapılara rastlanmıştır. Artık arkeolojik bilimsel yayınların renkli dünyasında Neolitik Çağ geçmişi nedeniyle Türkiye’ye bir yer açılmıştır. Fırat Nehri’nde yapılacak olan Karakaya ve Atatürk Barajı planlanıncaya kadar Türkiye’de  Neolitik Çağ araştırması yapılmaz. Barajlar projesi ile uluslararası arkeolojik kurtarma çalışmaları başlatılır. Cafer Höyük (Malatya), Hayaz  Höyük, Nevali Çori, Samosata önemli buluntular arasındadır. 1979’larda bulunan ve bulunduğu bölge 1992 de Atatürk Barajı suları altında kalan Nevali Çori büyük heykelleri ve betimli dikilitaşları ile Ön Asya Neolitiği için bir devrim yaratır. Nevali Çori’den sonra Fırat ve Dicle arasındaki geniş bölgede büyük heykeller ve betimli dikilitaşların pek çok yerde olabileceği düşünülür. Çanak Çömleksiz Neolitik bir yerleşim yeri haberi de Gürcü Tepe’den gelir. Gürcü Tepe kazıları 1995-2000 yılları arası biter. Gürcü Tepe, Harran Ovası’nın 1,2 kilometrekarelik bir alana yayılır. Burada en  az 4 adet Neolitik yerleşim yeri olduğu düşünülüyor. Gürcü Tepe 1’de Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ üstünde Çanak Çömlekli Neolitik Çağ bulgularına da rastlanmış. Urfa Neolitik Projesi Nevali Çori, Gürcü Tepe, Göbekli Tepe şeklinde gidiyor. Gürcü Tepe   ve Göbekli Tepe ilk neolitiğin iki karşıt örneği. Göbekli Tepede’ki yapılar, Gürcü Tepe’den eski değil. Gürcü Tepe vadide, Göbekli Tepe dağda. Artık bugün yerleşik hayata en erken geçilen, en eski neolitik yerleşimin Levant (Doğu Akdeniz Sahil Bölgesi) değil, Yukarı Mezopotamya’da olduğuna inanılıyor. Altın Üçgen diye adlandırılan bölge neolitiğinin Levant neolitiğini aşan özellikleri olduğu vurgulanıyor.

GAP nedeniyle başlatılan arkeolojik seferberlikte Alman arkeolog Klaus Schmidt, Neolitik Dönem ile ilgilenen bir arkeologdur. Urfa civarı köyleri dolaşarak çakmaktaşı yığınlarının olduğu tepeleri araştırır. Paleolitik Çağ’dan, Neolitik Çağ’a geçiş bilgilendirmesi yapabilecek mağaralar aramaktadır. Çayönü kazılarını ziyaret etmiş, Nevali Çori’de bulunmuştur. Aslında 1960’lı yıllarda başka bir arkeolog Benedict Göbekli Tepe’de bir mezar olduğunu söylese de bunun bir müslüman mezarlığı olabileceği düşünüldüğünden kazı yapılmamış ve 1994 yılına dek dikkat çekmemiştir. Köylünün biri Göbekli Tepe’yi gösterince hele güneyindeki dilek ağacını görünce Schmidt burada araştırma yapmaya karar verir. Kazı 1995 yılında başlar.

Göbekli Tepe kazıları şu anda aktif olmasa da belki uzun yıllar devam edecek. Schmidt, Nevali Çori’de Neolitik yerleşim konusunda deneyim elde etmiş, Gürcü Tepe’de bunu geliştirmiştir. Göbekli Tepe’de çok dikkatli işe başlar. Sistematik bir şekilde incelenen yapılar tiplere  ayrılarak arşivlenir.

1995 yılının ilk çalışma günlerinde Nevali Çori’den tanınan büyük heykeller bulunur. Göbekli Tepe’de hava koşulları nedeniyle yüzeydeki yapılar çok iyi korunamamıştır. Çalışmalar ilerledikçe; coğrafi konumun özelliği, yabanıl tehlikeli hayvan betimleri, ereksiyon halindeki penis figürü, hayvan ve insan kafası bileşik heykelleri, tepenin her tarafına yayılmış dikilitaş parçaları nedeniyle  Göbekli Tepe’nin birkaç özel binaya sahip, bilinen Taş Çağı yerleşimlerinden biri olmadığı anlaşılırYukarı Mezopotamya’da bilinen Neolitik yerlerle karşılaştırıldığında, hiçbir yerde bilinmeyen hatta Nevali Çori’de bile olmayan yoğunlukta ritüel bulgularla karşı karşıya gelinir. Schmidt ve arkadaşları  Göbekli Tepe’nin bir köy yerleşim yeri olmadığı  kararına varırlar. Neolitik Çağa ait görkemli bir dağ kutsal alanıdır. Höyüğün tabanında Çayönü ve Nevali Çori gibi terazzo olan kısımlar vardır. Mimari kalıntılar Çanak Çömleksiz Neolitik A ‘ya kadar gitmektedir, yine Çanak Çömleksiz Neolitik B ye de işaret eden kalıntılar vardır. Üst Paleolitik Çağ’da Sibirya’daki mamut kemiklerinden yapılan çadır ve kulübeleri bir yana bırakırsak Göbekli Tepe insanlığın en eski mimari anıtlarının olduğu döneme M.Ö 10-9 binler arasına rastlıyor. Göbekl Tepe’de her yerde insan izine rastlanıyor. Antik döneme ait taş ocakları da Neolitik döneme ait taş ocakları da bulunuyor.

Göbekli Tepe’deki dikilitaşlar taştan yapılmış insan biçimleri olarak kabul ediliyor. (İki yüzlü taş nesneler hariç). Bu taş nesneler kimi canlandırmaktaydı? Tanrılar mı? Kötü ruhlar mı? Atalar mı? Şimdilik bunların cevabı yok. Dikilitaşlar tek başlarına yapının en önemli öğesi, yapının kalbi gibi. İnşaa edilen herşey bu merkez için bir çerçeve oluşturuyor. Jeomanyetik araştırmalar Göbekli Tepe’de 200 civarı megalitik dikilitaş olduğunu söylüyor. Henüz 43 tanesi açığa çıkarıldı.

Schmidt, hayvan figürü kabartmalarını, kaya resimlerini yorumlamayı çok iddialı buluyor. Boğa, tilki, yılanlar, hayvan masalları mı? Belki de bir arma. Yılanlar tehlikeleri kovucu bekçiler mi? Turnanın dizleri doğal turnadan farklı. Hatta bir köşede insan dizleri olan bir turna da var. Belkide turna kılık değiştirmiş insan. Bazı kabartmalar kazınarak yerine başka kabartmalar yapılmış. Belki de antik dönemde bir kişi ile ilgili anıları lanetlemek için isimlerini yapıların üstünden sildirme geleneği bu çağda da var.

1995 yılında burasının Çanak Çömleksiz Neolitik A ve Çanak Çömleksiz Neolitik B başlarına işaret ettiği düşünülüyor. Çakmaktaşından yapılmış aletler, taş baltalar, yiyeceklerin küçültülmesinde kullanılan havaneli ve havan taşları, taş kaplar gibi pek çok Taş Çağı buluntusu var. Ama burada diğer Taş Çağı yerleşimlerinde olmayan işlevi henüz anlaşılamamış kapı deliği taşları, büyük taş halkalar, düğme benzeri küçük nesneler, farklı boncuklar ve takı formları var. Neolitik yerleşimlerde sıkça rastlanan kadın betimleyen resim ve kilden yapılmış figürler yok. Kilden figürler ve dişisel nesneler geniş anlamda bereket sembolüdür. Bereketi yaşam ile birleştirirsek bunların Göbekli Tepe‘de olmaması ölümü çağrıştırıyor. Ölü kültü anıtları alanı olduğu konusunda veri sunuyor.

Göbekli Tepe’deki yapıların dünyadaki diğer ilginç mekansal yapılarla ilişkisi kurulmaya çalışılmış. Diğer yapılarla arada benzerlik ve farklılıklar var. Göbekli Tepe hiçbirine bire bir benzemiyor.

Eriha ile karşılaştırıldığında, ikisi de belli bir kullanımdan sonra moloz ve topraklarla kapatılmış. Eriha’da dikilitaşlar yok, Göbekli Tepe’de de merdiven benzeri yapı yok. İran’da gördüğümüz  dakhmahlar ile karşılaştırdığımızda (Dakhmah: Zerdüşt dininde toprak, su, hava, ateş kutsaldır. Bunların kirlenmemesi için Zerdüştler ölülerini gökyüzü altında su ve bitkinin olmadığı yüksek yerlere bırakırlar. Yırtıcı hayvanlar, rüzgar ve güneş ölülerin çürüyen bölümlerini ortadan kaldırır. Geriye kalan kemikler kayaya oyulmuş çukurlara veya taş sandıklara konur). Bir dakhmah yapımı için gerekli olan koşullar Göbekli Tepe‘de de var. Kuşların hemen görebileceği, suyun olmadığı bir yer. Göbekli Tepe’deki kemik buluntuları arasında leş yiyen karga türü kuş oranı % 50. Yine de bunlar işlev benzerliği için yeterli değil.

Stonehenge’nin özel astronomik anlamı olan bir yapı olduğu kanıtlanamadı, tıpkı Mısır Piramitleri gibi. Stonehenge, Britanya Adaları’ndaki tarih öncesi çok sayıdaki diğer taştan yapılardan tümüyle farklı. Burayı inşaa edenlerin Alpler’den, belki de Bavyera’dan geldikleri düşünülüyor. Göbekli Tepe’deki yapıların bazılarının yuvarlak planlı yapılar ailesine ait olması başka nedenlere bağlı olabilir. Göbekli Tepe yerin altında olduğu için kendisinden birkaç bin yıl daha genç olan kardeşinden daha iyi korunmuştur. Önümüzdeki yıllarda Stonehenge ile karşılaştırılaştırmaya devam edecek görünüyor.

İnsanın yaptığı, bütün olarak ele geçirilmiş en eski heykel olan “Urfa Heykeli” Balıklı Göl civarında bulunmuş. Burası yoğun yapılaşması ve müslümanlar için kutsal bir alan (Hz.İbrahim Peygamber’in öyküsü ile ilişkili) olduğundan kazı yapmak mümkün değil. Fakat Taş Çağı’na ait pek çok kutsal mekan çevrede var. Viranşehirde ki Sefer Tepe, Keçili Tepe, Karahan gibi.

Taş Çağı insanları yaşamlarını sürdürebilmek için uygun doğal yerler seçmişler. Nevali Çori topografik olarak buna uygun. Fırat Nehri’nden yürüyerek 2-3 km uzaklıkta, küçük bir yan vadide saklı. Daha önce belirttiğim gibi artık geri dönüşümsüz olarak sular altında. Yaklaşık 10 km ilerisinde de Fırat Nehri’ni aşan büyük bir geçit var. (Nerede büyük bir nehir varsa, bir tür av alanı işlevi gören büyük doğal geçitlerde olmalı. Av tek kişil bir olay değil, bir grubun organize bir olayı). Nevali Çori insanları hayvanların ürkmeden geçebilmesi için, yerleşimlerini geçitten uzağa kurmuşlar. M.Ö 10 binde  avcılar doğayı hesaba katmaları gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Ayrıca Karacadağ kültüre alınmış tahılın olası ilk anayurdu.  Avcılar hasadı garantiye almak için, hayvanları tahıldan uzak tutmanın yollarını biliyorlardı. Bu sadece farklı grupların ortaklaşa hareket etmeleri ile gerçekleştirebilirdi. Avda olduğu gibi yapıların inşaası, dikilitaşların yapımı büyük grupların ortak hareketini zorunlu kılmaktaydı. Bölgede ortaklaşa bir ilişki ağı olmalıydı. Bugün Göbekli Tepe’de gördüklerimizin anlamını çıkartamasak da bu resim ve işaretler onları yapan ve ziyaret edenlerin sosyal ve ruhsal ilişki ağına işaret ediyor.

M.Ö 35-12 bin, en geç üst paleolitik çağda buzul çağı avcılarının konaklama yerlerinde, mağaralardaki  duvar resimlerinde iletilmek istenen mesaj ile Göbekli Tepe işaretlerinin karşılaştırılmasından bir şey elde edilmiyor. Göbekli Tepe kazıları ilerledikçe hayvan desenleri artıyor. Belki ileride ilk Neolitikdeki işaret ve sembol konusundaki bilgilerimiz artacak. Kesin olan Göbekli Tepe Neolitik insanlarının sadece görkemli bir mimariye sahip olmadıkları, aynı zamanda büyük bir sembol hazinesine ve mesajlarını kendi dönemlerine ve sonraki kuşaklara anlaşılabilir şekilde bırakabilecekleri bir işaret diline sahip olduklarıdır.

Bu gelişmiş bir toplumsal organizasyonl mümkündür. Göbekli Tepe’deki dikilitaş 33 deki kabartmalar eski Mısır hiyerogliflerine benziyor. Mısır hiyeroglif resimleri seslere ait fonotik kalıpların yani dilin aktarılmasında bir araç olarak kullanılır. Resim yazısı değil bir dil yazısı oluşturur. Ayrıca hiyeroglif kavramı Hititçe ve Orta Amerika’daki Maya yazı sistemleri içinde kullanılır. M.Ö 4-3 binde zirveye ulaşan Mısır hiyeroglif yazısı iletişim amaçlı değil, depolama amaçlıdır. Bellekle baş edilemeyecek yönetim işlerinde saray ve tapınaklarda muhasebe hizmeti görmüştür. Bu zaman ve mekanı aşan bir haberleşmeyi olanaklı kılmaktadır. Yazı olmadan iletişim zaman ve mekana yayılamaz. Yazı resmin  gücünü aşan bilgilerin iletilebilmesini sağlayan bir özelliğe sahip. Göbekli Tepe’de Neolitik Çağ’dan beklemesek de taslak halinde bir hiyeroglif yazı söz konusu. O dönemde alfabe yazısına dönüşmüş  bir yazı bekleyemeyiz. Mesela günümüzde her dilde okunuş ve yazılışı farklı olsa da yürüyen bir küçük yeşil adam grafiğinin olduğu bir piktogram uluslararasıdır. ”caddeyi şimdi geçebilirsin” demektir. Belki Göbekli Tepe’deki semboller de Neolitik Çağ’ın piktogramlarıdır. Ama Kuzey İspanya’daki La Pasiega Mağarası (Geç Paleolitik Dönem) ve Pirene Dağları’ndaki Mas d’Azil Mağarası resim ve işaretleri ile Göbekli Tepe işaretleri karşılaştırılınca bu fikirden uzaklaşılmaktadır. Göbekli Tepe’deki işaretler acele ile kaya duvarlarına çizilmiş işaretler değildir. Somut ve soyut resimlerden oluşmaktadır. Dizilişleri büyük bir olasılıkla mantıklı bir ilişkiyi işaret etmektedir. Fonotikleşme yok ve beklenmemekte. (Göbekli Tepe işaretlerini hiyeroglif dil yazı sisteminden ayırıyor). Ama Neolitik Çağ’a ait okunabilir bir mesaj var. Göbekli Tepe’de ki bu resim ve kabartmaları bir çeşit hiyeroglif olarak kabul etmenin  doğru olacağı düşünülüyor. Bunlar diğer neolitik yerleşimlerde ki işaret ve resimlerden çok farklı. Göbekli Tepe’yi özel yapan da bu. Neolitik Dönemde Yukarı Mezopotamya’da esas karakteri avcı olan yüksek bir kültür var. Bu şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan bu görkemli dönemden Çanak Çömlekli Son Neolitik Döneme bir şey kalmamış olması.

Göbekli Tepe’de kazılarda ortaya çıkarılan yapılar A,B,C,D… diye isimlendirilmiş. Bu yapılar arasında ki zamansal ilişki cevapsız. Bu yapılar eş zamanlı da, farklı zaman dilimlerinde aşamalı olarak da inşaa edilmiş olabilir. Kazı da değerlendirilmeye alınan tabakalar I,II,III diye sınıflandırılmış. (I ve II geç tabakalar şimdilik değerlendirme dışı; en eski olan III. tabaka değerlendiriliyor).  Kazıda III tabakaya ait 43 adet T başlı dikilitaş özgün yerlerinde ve iyi korunarak gelmiş olarak bulunmuş. III. tabaka daha sonra doldurulmuş. Bunlar dolduruluncaya dek ne kadar ziyaret edilebildi ? Doldurma işlemi bir final miydi ? Eskiye ait bu kutsal alana düzenli bir gömme ile mi veda edildi? (Bu son şık daha uygun görülüyor) Tüm bunlar bilinmiyor. III. Tabaka içinde konut işlevli işarete rastlanmamış. Burada herşey  kültsel-dini mimari ile bağlantılı. Göbekli Tepe’de bulunan dibekler besin, ilaç ve keyif verici madde hazırlığında kullanılmış olabilir.

Göbekli Tepe’deki buluntular tarih öncesi dönem din konusuna işaret ediyor mu? İnsan toplulukları üst paleolitikten  beri dini bir organizasyona sahip olabilirler. Ölülerin bir gömüt hediyesi ile gömülmesi öteki dünyaya ait bir ruhsal plan olmadan düşünülemez, burada öteki dünyanın varlığı bir dinin parçası olarak düşünülmeli.

Şimdiye dek Göbekli Tepe’de mezar, kafatası bulunamamış. Buna karşılık anıtsal megalitik yapılar var. Başrol görkemli dikilitaşlarda. Burada hangi ritüellerin gerçekleştirildiğini bilemiyoruz. Ama bu yapılar taş çağında da dilsiz birer anıt değillerdi. Burada gerçekleştirilen olaylar şimdilik hayal güçlerine bırakılmış. Burada ki törenler koreografi ve müzik olmadan gerçekleştirilmiş olamaz diye düşünülüyor. Aynı zamanda burada yapılanlar bir güç gösterisi olmalı. Ama bu tek bir kişinin mi yoksa bir topluluğun mu güç gösterisi bilenemiyor. Ne olursa olsun böyle bir yapı yoğun bir kollektif çalışma olmadan gerçekleştirilemez. Bu anıtsal yapıyı yapmak için bireyleri harekete geçiren ne? Kabile reisi mi? Şamanlar mı? Bir heyet mi? Toplumsal bir güç mü? Buradaki en büyük  olasılık işçilerin bu gücü, inandıkları bir dini motivasyondan almış olmaları. O zamanlar henüz gücünden faydalanabilecekleri bir hayvan evcilleştirmesi yok. Buranın yapımı yıllar almış olabilir. Yine de bu taşların buraya taşınmasını, buranın yapımını matematiksel olarak açıklamak güç. Avcı toplumda çok sayıda avcının toplanarak gerçekleştirdiği bu iş bu zamana dek inanılan hipotezlerin değiştirilmesini gündeme getirebilir. Acaba Göbekli Tepe’de toplumların başlangıcını mı görmekteyiz. Taşcı, yapı ustası, işçi, toplayıcı, avcı gibi.

Göbekli Tepe kesinlikle Neolitik Çağa ait kült bir yapı olarak yorumlanmalı. “Göbekli Tepe bize M.Ö 10-9 binde bağımsız hareket eden grupların, yapıların gerçekleştirilmesi için gerekli insan gücünü sağlayabilmek için biraraya geldiklerini anlatıyor. Bu ritüel merkezinin çevresindeki pek çok yerleşim merkezinde (Nevali Çori, Tell Abr,Müreybet,Tell Qaramel, Jerf el-Ahmar gibi) insanlar yerleşik hayata geçme sürecini başlatmış olabilir. Bu yerler 200 kilometrekarelik bir alan içinde. Bu bölgede Çanak Çömleksiz Neolitik Çağa ait bulgular ortaya çıkmaya, T biçimli dikilitaş buluntuları bulunmaya devam ediyor.

M.Ö 8000’de Göbekli Tepe’de inşaa çalışmaları  ve yapıların kullanımı sona ermiş. Avcı toplumdan tarım toplumuna, yerleşik hayata  geçiş olmuş. Göbekli Tepe su ve ekime elverişli toprağın olmadığı bir arazi. Gürcü Tepe tam tersi yaşama çok elverişli bir yer. O dönemin insanları bu kült yeri terketmeden önce anıtları taş ve moloz ile doldurarak gömmüşler. Avcılar kutsal alanlarını terk etmişler. Ekonomik temeller değişmiş, avcılık önemini kaybetmiş, azalan önemiyle bir dini ritüeller ve zorlamalarda anlamını yitirmiş, eski kült yapılar da kaybolup gitmiş.

Urfa’dan hareket ettikten sonra 30 dakika içinde Göbekli Tepe’deyiz. Aşağıda Turizm Bakanlığı’nın çay- kahve-hediyelik eşya satış tesisleri var. Buradan biraz tepede kalan Göbekli Tepe’ye sürekli minibüs çalışıyor biz bir grup yürümeyi tercih ediyoruz.

Harran Ovası’nın kuzeyinde, Germuş Dağları’na bağlı 770 metre yükseklikteki bir kireçtaşı platonun en üst noktasındayız.  Dikilitaşların üstü hava şartlarından korumak için kapatılmış. Göbekli Tepe’deki dikili taşlar 1,5-5,5 metre arasında değişen yükseklikte 30-40 ton ağıtlığında. Şimdiye kadar 6 yuvarlak ya da elips planlı yapı açığa çıkarılmış. Bu yapılardan en az 20 tane daha olduğu düşünülüyor. Yapılar A,B,C,D,E,F  diye isimlendirilmiş. Bu yapıların ortalarında bir çift T biçimli monolitik dikilitaş var. Yapının dış çeperlerini oluşturan taş duvarlar içine gömülmüş daha küçük T veya I biçimli 7-12 dikilitaş bulunuyor. Dikilitaşların üzerinde çok sayıda sembol ve figür kabartma olarak işlenmiş.

Bunların dikkat çekici olanlarından kısaca bahsedelim.

Eş merkezli en az 3 çevre duvarına sahip olan C yapısı 25 metre çaplı en büyük yapı. En dıştaki duvar  en eski, en içteki duvar en son yapılan. Erkek yaban domuzu kabartmaları fazla. Yine burada ördeğe benzeyen önlerinde bir ağ bulunan  5 adet kuş, bir aslan ya da leopar kabartması, tilki başı kabartması, ne olduğu anlaşılamayan köpeğe benzeyen dişleri dışarıda  bir hayvan görülebilir.  Sonuçta  C Yapısını; duvarları koruyucu, korkutucu yırtıcı hayvanlarla süslü üstü açık kutsal bir alan olarak tanımlayabiliriz.

D yapısı hayvanat bahçesinde geziyor duygusu uyandırıyor. En iyi korunmuş yapı burası. Yılanlar, turnalar, diğer kuşlar, daire, yarımay işaretleri (ay ve güneşveya kadını temsil ediyor olabilir mi?) boğa, ceylan, asya yaban eşeği, örümcek dikkati çeken kabartmalar.

B yapısından Mezopotamya Stonehenge’i   diye bahsediliyor. İngiltere’deki Stonehenge benzeri ama aralarında net bir bağlantı kurulamıyor. Yapının merkezindeki 2 dikilitaş diğerlerinden büyük. Yapıyı çevreleyen duvar içinde bulunan 9 dikilitaşın ileri de yapılacak kazılarda artacağı düşünülüyor.  Burada da tilki, yaban domuzu, köpek kabartmaları var. C ve D den farkı tabanının terazzo denilen harç ile kaplı olması.

Kazı da çıkan taşları ileride restorasyonda kullanmak için bir taş tarlası yapmışlar. Yüzyıllardır burada dilek dilenen Dilek ağacında bizde dileğimizi diliyor ve Bu Neolitik Çağ’ın Ritüel Alanı’ndan ayrılıyoruz.

“Tarihin en çekici ve esrarengiz tarafı değişen çağlarla birlikte her şeyin tamamen farklılaşması, fakat hiçbir şeyin değişmemesidir.”Aldoux Huxley.

Çatalhöyük: Tarih Ötesinden Bir Metropol

Size kendi öykümüzün en başını anlatacağım.  Bugün bin bir telaş, hırs, çaba içinde sürüklendiğimiz uygarlığımızın ilk günlerini.  Bundan binlerce yıl önceydi; bu toprakların ilk konuklarının,  hayvanları avlayarak, otları toplayarak oradan oraya sürüklenmekten vazgeçip yerleşik hayata geçmeye başladıkları dönemlerdi. Bugünün tarihlemesiyle Neolitik- Kalkolitik dönemde bu toprakların ilk yerleşimcileri belki de o dönem için metropol sayılabilecek bir yerleşim kurdular Çatakhöyük’te. O zamana kadar bulduğunu/avladığını yiyen insanlar yavaş yavaş yerleşik düzene geçmişler, tohumları ıslah etmişler ve tarım faaliyetlerine başlamışlardı. Yani esas hikaye yeni yeni başlıyordu.

Çatalhöyük

Aslında yüz binlerce yıldır mağaralarda yaşayan insanlar ne oldu da, o mağaraları terk edip derme çatma kulübelerde yaşamaya başladı; bu durum daha tam bilinemiyor. Neolitik dönemi biraz da insanların barınak yapıp yerleşik düzene geçişle ilişkilendiren tarihçilerin sayısı epeyce fazla. İnsanlar tarıma başladıkları dönemde yerleşik düzene de geçmişler. Öte yandan paleolitik döneme ait yerleşim yerlerinin  bulunduğunu savunanlar da var. Ama genel olarak üzerinde anlaşılan bir nokta Neolitik çağ yerleşimlerinin Yakın Doğuda başlayıp Anadolu üzerinden yayıldığı hususu…

Çatölhöyük

Aslında Anadolu’da Çatalhöyük öncesine tarihlenen yerleşimler bulunmakta. Buğday ve arpanın ıslah edilip küçük baş hayvanların evcilleştirilmesiyle insanlar mağaralardan çıkıp köy yaşamına geçtiler; tabii birden olmadı bu.  Bir yandan avcı toplayıcılık sürerken bir yandan tarıma geçildiği, hatta tarım olmadan da köylerin oluştuğu yerler saptanmış. Anadolu’da saptanan ilk yerleşim yeri Batman ili, Kozluk İlçesindeki Hallan Çemi imiş. Çanak çömleksiz Neolitik dönem olarak adlandırılan bu zamanda yerleşim yerleri etrafında nüfus artmış. Bu dönemin en önemli malzemesi obsidyen Niğde-Nevşehir-Aksaray üçgeninde bol miktarda bulunmaktaymış. Kesici, delici, kazıyıcı alet yapımında kullanılan bu volkanik taş, daha güneydeki bölgelerde de tespit edilmiş. Bu durum o dönemde bile ticaret olduğuna delil olarak kabul ediliyormuş. Yakın doğu coğrafyasında buğday, tarıma ilk olarak Urfa çevresinde, MÖ 8500’lerde  alınmış. Köpek ise ilk evcilleştirilen hayvanmış; köpeklerin insanlara koşulsuz güvenin temeli binlerce yıla dayanıyor galiba ama kaç kez hayal kırıklığına uğramışlardır kim bilir… Orta Anadolu Neolitiği ise Yakın doğudan biraz farklı olmuş. Gerek mimari açıdan gerekse üretim biçimleri ve beslenme açısından hızla gelişmiş. Bu süreçte belki de MÖ 7000’ler civarında devrim niteliğinde bir gelişme yaşanmış ve insanlar kilden kaplar yapmaya başlamışlar. Böylece Çanak Çömlekli Neolitik Dönem başlamış. Zamanla çanak çömlek yapım teknikleri gelişmiş  ve astar, perdah ve bezemelerle toplumun kültürüne ışık tutan eserler haline gelmiş… İşte Çanak Çömlekli Neolitik Dönemini Anadolu’da en iyi yansıtan yerleşme yeri Çatalhöyük’müş. Çanak çömlek kullanımı yerleşik hayatın da bir göstergesi olarak kabul edilmekte; bu ağır ve kırılgan malzemelerin avcı toplayıcı toplulukların kullanımı için uygun olmadığı genel kabul görmekte. Daha önce de bitkilerden, ahşaptan kaplar yapılıyormuş tabii ama kilden yapılan çanaklar hem insanın sistemli üretime geçmesi, hem dekoratif sanat uygulamaları hem de Karl Marx’ın üzerine sistemler kurduğu sistemler yıktığı artı değerin saklanması açısından önemli.

Bugün Konya iline bağlı Çumra İlçesi’nin 10 kilometre doğusuna düşen Çatalhöyük’te MÖ 7500’lere giden bir yerleşimin izleri sürülmekte. Çatalhöyük’e girdiğinizde hem bize çok yabancı hem de bizim bir parçamız olan bir yere gelmişsiniz gibi hissediyor insan. Girişte hemen sağda Çatalhöyük evlerinin örneklerini görmek mümkün. Binlerce yıl öncesinden geriye ne kalmışsa, biraz ilerideki yaşam yerlerinin canlandırmaları… Evlere küçük pencerelerden birbirine geçiş sağlanmış ve en tipik bezemeler sergilenmiş. Evlerin hemen arkasında, Çatalhöyük kazılarında çıkan ana tanrıça figürininin heykeli ve kazı aşamalarının sergilendiği bölüm bulunmakta. Burada Çatalhöyük hakkında bilgilendirmeler, resim ve videolarla desteklenmiş.

Arkada ise iki tepe üzerine kurulu iki yerleşim yeri durmakta, üstü kapatılmış çadırlar içinde… İşte bu tepelerden dolayı buraya Çatalhöyük deniyormuş. Doğu Höyüğü daha yukarda ve daha uzun. MÖ 9000’lerden itibaren burada yerleşim başlamış, MÖ 7500’ler itibariyle büyük bir yerleşim alanı haline dönmüş… Çanak çömleksiz neolitik döneminden başlayıp çanak çömlekli neolitiğin tüm safhalarının yaşandığı bir yer burası. MÖ 5900’lerde de birden terkedilmiş.  MÖ 6000’lerde yerleşimin arttığı Batı höyüğü ise Erken Kalkolitik Dönemin özelliklerini taşıyor. Burası da MÖ 5600’lerde terkedilmiş. Biraz iklim değişiklikleri biraz diğer yerleşim yerlerinin ortaya çıkması, eh belki birazda tebdili mekanda ferahlık vardır düşüncesi, artık nedense Çatalhöyük birden terkedilmiş ve  uzun bir uykuya dalmış. Binlerce yıl sonra 1961-1963’teki kazılarla burası derin uykusundan uyanıp gün yüzüne çıkmış. Kazılarda 13 yapı katı ortaya çıkarılmış ama şehircilik yapısının ağır iyi izlendiği bölümler 7 ve 11 katlarmış.

Doğu höyüğü tek katlı evlerden oluşmakta. Evlerin duvarları birbirine bitişik ve arada sokak yok, içine damdaki bir delikten merdivenle giriliyor. Yaklaşık 450 x 275 metrelik bir alana yayılmış olan Höyük’te aynı duvarı kullanarak yan yana dizilen dikdörtgen planlı, düz damlı ve tek katlı kerpiç yapıları yukarıdan görebilirsiniz; tavanları yıkılmış ama evlerin içi, duvarları zamana dayanmakta. Ahşap, kerpiç ve kamış malzemeleriyle yapılmış evler geniş bir oda,  kiler ve mutfaktan oluşan birbirine benzer planlı. Ölüler ise evlerin içine gömülmekte. Ancak kuzeye bakan daha geniş bir yapının, iç düzenlemelerinden dolayı tapınak olduğu düşünülmekte… Yukarıdan tam seçemeseniz de evlerin duvarlarına sıva çekilmiş ve üzerlerine kırmızı, siyah, sarı tonlarda resimler yapılmış (bu resimler müzelerde sergilenmekte). Resimler genelde geometrik desenler, yıldız, çiçek gibi motiflerin yanında insan figürleri, insan elleri,  av sahneleri, muhtelif hayvan figürleri olarak görülmekte. Kazı alanında bulunan heykelcikler ise ana tanrıça kültürünün başlangıcını göstermekteymiş. Figüratif desenli duvar resimlerinin yanında duvarlara yerleştirilmiş boğa başları ve boynuzları o dönemin inanç sistemi ile ilişkilendirilmiş. Duvardaki boğa başlarının bir kısmı kabartma olarak yapılmışken bir kısmı gerçek boğa başının kille sıvanmasıyla elde edilmiş. Duvar resimleri, önceleri paleolitik dönemden kalma avın bereketiyle ilgili tasvirlerken daha sonra av sahneleri azalmış, kuş motifleri ve kuş desenleri görülmeye başlamış. Duvarlarda görülen akbabalar tarafından parçalanan başsız insan figürleri, ilk başta Çatalhöyük ölü gömme adetiyle ilgili bir uygulama olarak görülmüşse de bunun doğru olduğunu gösteren bir delil bulunamamış, evlerin içine gömülenlerin başı, kolu hep tam.

Batı Höyüğü ise derinlemesine yerleşimin olduğu bir bölge. Burada evler yine birbirine bitişik ama artık çok odalı ve iki katlı evler de görülmekte. Boşuna metropol demiyoruz; kat üstüne kat çıkmalar başlamış… Daha derin ve katmanlı bir yerleşim yeri olan Batı Höyüğünde, ev dekorasyonları da çeşitlenmekte. Bu dönemlerde Konya bugünkü gibi bozkır değil, Beyşehir’i besleyen ırmaklar buraları yemyeşil bir vaha haline sokmakta. Artık iklim mi değişiyor, coğrafya mı verimsizleşiyor, ne oluyorsa oluyor, önce Doğu, sonra Batı höyükleri birden bire terkediliyor. Bu konuda ilgimizi çekecek bir görüş var. Nisan 2019’da basında ‘Avrupalılar Konyalı mı’ gibi bir başlıkla yer aldığı üzere, Neolitik döneminin Çatalhöyüklü insanların DNA’sı, özellikle Güney Doğu Avrupa insanlarınınkiyle karşılaştırıldığında, benzer DNA yapısına sahip oldukları görülmüş. Prof Dr Mehmet Özdoğan’a göre, bu Çatalhöyük’ten olan göçlerin bir neticesi. Yani Anadolu’dan Avrupa’ya göçün tarihi neolitiğe kadar gidiyor.

Çatalhöyük

Çatalhöyük’te ilk dönemde ölülerin yerleşim yerlerinin altına gömülmesi geleneği var. Ölüler genelde hoker pozisyonunda gömülmüş. Evin tapınak olarak nitelendirilen törensel kısmının tabanına gömülen aile bireylerinin mezarlarına ölü hediyeleri de konmuş. Ölü hediyesi olarak kemikten yapılmış aletler, renkli taşlar, taş baltalar, deniz kabuklarından yapılan objeler konmuş. 2000’lerde yapılan kazılarda bulunan elinde kireçtaşı kaplı bir kafatasıyla gömülmüş yaşlı bir kadın ise arkeologları bir hayli şaşırtmış.  Öte yandan son zamanlarda yapılan DNA testleri, gömülen bedenlerin birbiriyle akraba olmadığını göstermekteymiş ama bu girift ilişkiler yumağı beni aşar…

Çatalhöyük

Çatalhöyük’te çıkarılan ana tanrıça figürinleri, kadınların toplum içindeki yerini, kutsallığını, doğurganlığını sembolize etmekteymiş. İki yanında leoparla tasvir edilen kadın figürinleri ise, kadının kutsal gücünü ve doğaya olan üstünlüğünü göstermekteymiş. Bu durum kadın doğurganlığı ile toprağın verimliliği arasında kurulan ilk bağlantılar olarak kabul edilmekteymiş. Kadın figürinleri, ya doğrudan tanrıçayı ya da onu temsil eden simgeleri betimlemekteymiş. Öte yandan  Çatalhöyük’te 50 civarında figürin bulunmuş, bunların çoğu da karınları, kolları, memeleri, bacakları abartılı işlenmiş her yaştan kadın tiplemesiymiş, hatta doğurma pozisyonunda tasvir edilen figürinlere de rastlanmış; erkek figürinler ise yerleşimin ilk dönemlerine aitmiş. Tanrıça tasvirleri yanında hayvan şeklinde adak heykelcikleri de bu bölgede sık rastlanan eserlerdenmiş. Bu heykeller genelde 5-15 cm boyutlarında olup pişmiş toprak ve taştan yapılmış.

Çatalhöyük seramikleri genelde kahverengi, siyah ve kırmızı renkte oval biçimde yapılmış, daha sonraları çanaklar üzerinde geometrik desenler görülmeye başlanmış. Burada bulunan deniz hayvanı kabukları, obsidyen aynalar, o dönemde insanların süslenmeye zaman ayırdığının göstergesi. Duvar resimlerinden yün, hayvan kılı, bitki liflerinden dokumalar ve hayvan derilerinin giysi olarak kullanıldığı tespit edilmiş. Çatalhöyükte gün ışığına çıkarılan çakmaktaşı veya obsidyen aletler, boncuk kolyeler, silahlar, kemik iğne ve saplar yanında bir mezar hediyesi olduğu anlaşılan kemik saplı çakmak taşından yapılmış hançer en kayda değer bulgulardan…

Çatalhöyük önemli… Gerçi Göbeklitepe’den sonra tüm bilinenler altüst olduğu için bu öneme biraz gölge düştü. Ama yerleşik topluma geçiş aşaması açısından Çatalhöyük’ten daha eski yerleşim yerleri olsa da, Çatalhöyük bir mihenk taşı oluşturuyor. Elbette ilk yerleşim alanları Bereketli Hilal’de görülmüş, aynı yapılaşma süreci oralarda da rastlanmış. Ama Çanak Çömlekli Neolitik deyince  Çatalhöyük en iddialı yerlerden. Burada daha çok tapınak var, tapınaklar yapı olarak değil de bezemeleriyle öne çıkıyor. Buradaki duvar resimleri başka yerlerde rastlanmış değil. Tarımın uygulanış ölçeği, buğday, arpa, burçak, mercimek ve bezelyenin üretilmesi, koyun ile köpeğin evcilleştirilmesi ama en önemlisi büyüklüğü Çatalhöyük’ün döneminin diğer yerlerinden farklı hale getiriyor.

Çatalhöyük’ün bir başka önemi daha var. 1950’lere kadar dünya tarihçileri Anadolu’da Neolitik bir kültürün olmadığına karar vermişler. Bunun alt metni Anadolu’nun hep taşıma uygarlıkların bulunduğu  bir yer olduğu; kısaca uygarlıktan nasibini almamış bir yer olması… Ancak 1950’lerde James Mellart’ın önce Burdur Hacılar Köyünde, sonra da Çatalhöyük’te başlattığı kazılar ile Anadolu’da da hatırı sayılır bir Neolitik dönem yaşandığı ortaya çıkmış. Çatalhöyük bugün Ön Asya’nın en yüksek kültürlü Neolitik Dönem yerleşkelerinden biri olarak kabul ediliyor ve 2012’de UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yerini almış durumda. Gerçi  Priamos Hazineleri olayından sonra Mellart’ın Türkiye’de çalışmasına izin verilmemiş. Ama Çatalhöyük’ün gün ışığına kavuşmasında en önemli rolü Mellart oynamış ve 1958 yılında keşfedilen bölge 1961-1965 yılları arasında Mellart tarafından insanlığa kazandırılmış. Sonra 1996’ya kadar durgun geçen araştırmalar, Ian Hodder başkanlığında yeniden incelenmeye başlamış. Çatalhöyük her gün yeni bir bulguyla hala insanları şaşırtmakta.

Çatalhöyük’ü anlamak için elbette Konya’daki kazı alanına gitmek gerek. Çatalhöyük, Konya’nın 52 km güneydoğusundaki Çumra ilçesinin 11 km kuzeyinde yer almakta. Ulaşım biraz zor. Eğer aracınız yoksa, Karatay Terminalinden Çumra’ya gidip oradan taksi tutmanız gerekir. Özellikle kış döneminde Çumra otobüs saatlerini iyi araştırın. Aracınız varsa Karaman’a doğru giden yoldan Çumra’ya gidip oradan tabelaları takip ederek Çatalhöyük’e varabilirsiniz. Bir diğer yol Saraçoğlu Mahallesi istikametinde gidip Erler Köyüne varılıyor, Küçükköyden  sağa dönüp 5 km gidince ören yerine varılıyor. Aynı yol üzerinden Ereğli’ye doğru giden otoban üzerinde Hayıroğlu Köyü tabelasına kadar düz gidip oradan sağa döndükten sonra, Hayıroğlu’na kadar ulaşıp oradan yine sağa kıvrılarak kanal boyunca süreceğiniz bozuk bir yoldan  Çatalhöyük tabelasını görünceye kadar yaklaşık 5 km gideceksiniz. Toz toprak bir yoldan ama ayçiçeği tarlaları arasından yapacağınız bu yolculuktan sonra tabelayı gördüğünüz yerden  sağa dönüp 2 km gidince karşınızda Çatalhöyük’ü bulacaksınız. Ören yeri 09.00’da açılıyor, kışın 17.00’de, yazın 19.00’da kapanıyor, giriş ücretsiz. Ören yeri  görevlisi Hasan Bey, ilk bilgileri size verecektir.

Ören yerinde yerleşim alanı hakkında ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz. Ama burada yaşayanların hayatına yakından bakmak isterseniz, mutlaka Konya Arkeololji Müzesi’ne ve Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne gitmeniz gerekecek.  Konya Arkeoloji Müzesi, pazartesi hariç her gün 09.00-17.00 saatlerinde açık ve giriş ücretsiz. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ise, her gün 08.30-18.30 saatleri arasında gezilebilir, giriş 30 TL. Çatalhöyük’ün önemini Anadolu Medeniyetleri Müzesinden de anlayabilirsiniz. Anadolu’daki uygarlıkların izlerini taşıyan Müze, (replikalardan oluşan yeni eklenmiş küçük bir Göbeklitepe kısmından sonra) Çatalhöyük ile başlıyor; Anadolu uygarlıklarının başlangıcı olarak…

Çatalhöyük

Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde, Çatalhöyük’ün tipik evinin çok güzel bir canlandırması var, herşeyi anlatıyor. Ayrıca bu iki müzede, duvar resimlerinden, evlerden çıkarılan ölülere, tanrıça figürinlerinden boncuk kolyelere Çatalhöyük’ün gündelik hayatına ışık tutan çok önemli objeleri görebilirsiniz.

Binlerce yıl öncesi diyoruz ama milyonlarca yıllık geçmişi olan dünyamızda uygarlığın en önemli göstergesi olan yerleşik hayata  geçişin ne kadar yeni olduğunu, herşeyin ne kadar kısa bir süre içinde geliştiğini de göstermekte Çatalhöyük. Öte yandan bugün farkında olmadığımız ne çok şey için, bir seramik kap, bir ipe dizilmiş sıradan boncuğun, bugünlere ulaşmamız için ne önemli adımlar olduğunu da Çatalhöyük’te anlıyorsunuz. Burada gezerken sonsuz bir zaman rüzgarının ortasından geçip gittiğinizin farkına varıyorsunuz, seramik kaba çizilen farklı bir desen bile sonrası için önemli bir işaret olarak kalabiliyor. İnsanlarsa binlerce yıldan beri sürgit işleyen bir yürüyen merdivendeymişçesine gelip geçiyorlar bu dünyadan. Ören yerinde dolaşırken binlerce yıl önce aynı yerde buraların ilk konuklarının dolaştığını, hasatın azlığına üzüldüğünü, yeni doğan çocuğa sevindiğini, burada  en sevdiğini kaybettiğini ya da sevgilisine kavuştuğunu, buralarda da bir zamanlar şimdiki gibi bir hayatın devam ettiğini düşünüyor insan ve bir akıp giden döngünün sadece küçücük bir parçası olduğunu hissediyor.

Binlerce yıllık tarihin ağırlığı sinmiş gibi buralara. Onca yılın insanı, onca yılın çabası, bütün öykünün başlangıcı; düşününce insanın başı dönüyor. Çatalhöyük’ten çıkarken, sanki binlerce yılın insanı binlerce yılın diliyle fısıldaşıyordu arkamdan; ne kadar küçüksünüz, ne kadar da geçici…

Sintra Gezi Rehberi: Masal Diyarında mıyız?

Hani bazı şehirlere adım attığınız anda sanki farklı bir tarihte, farklı bir dünyada yaşıyormuşsunuz gibi hissedersiniz. Bu dünyada olduğunuzu hissettiren tek şey sizin gibi çevresine şaşkın şaşkın bakan diğer turistlerdir. Sintra da tam böyle bir kasaba. Trenden indiğiniz an farklı bir yerde olduğunuzu hissediyorsunuz. İlk aklınıza gelen acaba Walt Disney film stüdyosunda mı, yoksa masal dünyasında mıyım? Etrafı dağlarla çevrili, saraylar, kaleler kondurulmuş, sanki kraliyet ailesinin oyun parkı gibi düzenlenmiş bir Orta Çağ kasabasında dolaşıyorsunuz.

Bu güzel kasaba Lizbon’a sadece yarım saat uzaklıkta. Portekiz’in başkenti, dinamik ve her anı yaşayan, en kalabalık şehri olan Lizbon’da birkaç gün kaldıktan sonra, sabah yarım saatte ulaşabileceğiniz bu kasaba size çok farklı bir gün yaşatacak. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki bu kasaba için bir tam gün ayırmanızı öneriyoruz.

Sintra’yi video ile gezmek ister misiniz?

Ulaşım
Sintra’ya ulaşım çok kolay. Lizbon Oriente İstasyonu veya Rossi İstasyonu’dan Sintra’ya direk tren ile 45 dakikada ulaşabilirsiniz. Gidiş-dönüş sadece 4,30 Euro. Ayrıca kombine bilet satın alarak yolculuğunuza iki yer daha ekleyebilirsiniz. Biz Rossi Istasyonu’ndan 15 Euro ödeyerek bu bileti aldık. Böylece Avrupa’nin en batı noktası Cabo Da Roca ve tatil kasabasi Cascais’i de aynı gün başka bir ulaşım ücreti ödemeden gezdik. Böyle bir geziyi Lizbon’dan rehberli tur alarak da yapabilirsiniz. Ancak daha pahalıya mal olacağı için kendi zamanımızı kendimiz ayarlayarak dolaşmayı tercih ettik. Sadece Sintra’ya gitmek isterseniz gidiş-dönüş tren bileti ucuz. Ancak Sintra içinde ring yapan otobüslere binmek isterseniz ayrıca 5 Euro ödemeniz gerekiyor. Ya da yokuş yukarı uzun bir yürüyüş yapmanız gerekecek. Kombine bilete ilk ödenen rakam yüksek gibi görünmekle beraber tüm gün istediğiniz saatte binebileceğiniz tren ve otobüsler için ayrıca para ödemeyeceğiniz ve daha çok yeri görebileceğiniz için öneriyorum. Bu arada sadece Sintra düşünürseniz tarihi tramvaylar da bir seçenek…Tek yön 2 Euro’ya 40 dakikalik yolculukla ulaşabilirsiniz; her 50 dakikada bir Sintra’ya giden tramvaya yine Rossi Istasyonu önündeki tramvay durağından binebilirsiniz.

Tren biletimizi de aldık; artık gezimize başlayabiliriz. Rossi İstasyonu’ndan trenimize bindik. Kırk beş dakikalık rahat bir yolculuktan sonra Sintra tren istasyonuna ulaştık.

Sintra’ya gitmeden önce dersimizi iyi çalışmıştık. Çok sayıda saray var; önce hangisinden başlayacağımıza karar vermemiz ve rotamızı çizmemiz gerekiyordu. Tren istasyonunun hemen karşısındaki turizm ofisine uğrayıp bir Sintra haritası aldık.

Önce şehir merkezini gezebilir ya da en tepedeki ilginç Pena Sarayı’ndan başlayabilirdik. Tüm gününü burada geçirip uzun dik yokuştan yürüyüş yapmak isteyenler yürüyerek şehir merkezinden başlayarak dolaşabilirler. Ancak Pena Sarayı’na çıkarken yol tek yön, dar ve virajlı; sürekli geçen otobüs ve araçlar nedeniyle rahat bir yürüyüş yapmak zor görünüyor. Bizim için ise öncelik en yüksek noktadaki ilginç masal sarayından başlamaktı. Bu nedenle hemen istasyonun yanından ring yapan otobüse bindik. Otobüs kasabanın merkezinden, Ulusal Saray’ın önünden geçerek tepeye doğru dar bir yoldan ilerledi. Biz Pena Sarayı’nın önünde indik. Sarayın giriş kapısı daha aşağıda. Kapıda saraya giriş ücreti olarak 14 Euro ödedik. Kapıdan saray henüz görünmüyordu; bahçeye girdikten sonra tepeye doğru yürümeniz gerekiyor. Saraya tırmanmak istemeyenler bahçe içinde ulaşımı sağlayan ayrı bir araçla çıkabilirler.

Ağaçlıklı yolda yavaş yavaş tırmanmaya başladık. Tırmanırken karşımıza çıkan, ilginç işlemesi olan haçı, Kral Fernando II, Sintra’nın en yüksek noktası (528 metre) olduğunu belirtmek için yerleştirmiş, ancak orijinali 1997 yılında tahrip edilmiş, replikası ise 2008 yılında konmuş aynı noktaya…

Tırmandıkça sarayın silueti kendini göstermeye başlıyor. Sarayın renkleri bizi çağırıyor ve bir an önce tepeye tırmanmak arzusuna kapılıyoruz.

Pena Sarayı’nı Portekiz Kralı Fernando II, 19. yüzyılda eski bir manastırın yerine yazlık saray olarak inşa ettirmiş. Eklektik mimariye sahip saray benim için de hayatımda gördüğüm en yüksek tepede, en ilginç ve en renkli çok değişik bir saraydı.

Evet; masal sarayın kapısından girdik. Artık sarayı gezme zamanı…Kapısı bile arma ve işlemeleriyle ne kadar özgün…

Dış görünüşü bu kadar ilginç olan sarayın iç dekorasyonunun da farklı olacağını düşünerek hemen sarayı gezmek için içeri girdik.

İlk girişte bizi Kral Ferrnando’nun büstü karşıladı. Sarayı gezmeye başlamadan Portekiz’de bu kadar değişik bir saray yaptıran Kral Fernando’yu biraz tanıyalım.

Portekiz tarihinde önemli rolü olan sanatçı Kral Fernando aslında Portekizli değil. Alman-Avusturya İmparatorlugu topraklarında Ferdinand ismiyle doğmuş bir asil. Krallığı, Portekiz Kraliçesi Maria II ile evlenmesi nedeniyle elde etmiş. Kraliçe Maria II 15 yaşında iken Alman bir dük ile evlenir; ancak kocası evlendikten iki ay sonra ölur. Kısa bir süre sonra Fernando ile evlenir ve mutlu bir evlilikleri olur. Fernando’nun Portekiz Kralı olabilmesi için kraliçeden tahta geçecek bir çocuğu olması gerekir. Maria Fernando ile evliliği sırasında 11 doğum yapar ve 11. doğumu sırasında ölür. Fernando ve Maria’nın döneminde Portekiz’de başarılı, istikrarlı ve refah içinde bir dönem yaşanır. Aslında sanatçı ruhlu Fernando günlük işleri ekibi aracılığıyla yönetirken kendisi Portekiz’de sanat ve sanatçılarla ilgileniyormuş.

Sarayın içinde önce Saray yapılmadan önce burada bulunan eski Manastır bölümünden geçiyoruz.

Sarayın en önemli bölümü Büyük Salon. Bu büyük gösterişli salonda Osmanlı kıyafetli gibi, belki de Kuzey Afrikalı ve sarıklı iki heykel avizeleri tutuyor.

 

Sarayın diğer yaşam bölümlerinde önce Fernando II’nin, sonraki yıllarda Kraliçe Amelia’nın kullandığı yatak ve yemek masası yer alıyor.

Değişik aksesuarlar her yerde görülüyor. Aşağıdaki resimlerde görünen telefon ise telefon odası olarak hazırlanmış ayrı bir bölüm de yer alıyor.

Sanatçı Kral kendi çalışmaları dışında çok geniş sanat koleksiyonuna sahip ve sarayda bu eserlerin bir bölümü sergileniyor. Camlar, seramikler, vitraylar, porselenler, tablolar, kara kalem çalışmalar…

Eserler arasında bir Osmanlı Paşasının yer aldığı kara kalem çalışması da özellikle dikkatimi çekti. Fernando’nun Osmanlı ilgisinin nereden kaynaklandığını bilemiyorum. Bunu anlamak için daha detaylı araştırma yapmak gerekiyor sanırım.

Sarayın içini gezmeyi bitirdikten sonra dışarıda arka tarafa geçiyoruz. Burada ise rengarenk, daha küçük bir saray ile karşılaşıyoruz. Içerisi geziimiyor; ancak tam bir masal şatosunun merdivenlerinden birazdan masal kahramanları dans ederek ineceklermiş gibi geliyor.

Saray gezimizi tamamlamadan Kral Fernando’nun yaşam öyküsünü tamamlayalım. Kraliçenin ölümünden sonra sanat ve sanatçılara düşkün Fernando 1859 yılında İsveçli Opena Sanatçısı Elise Hensler ile evlenir ve krallığa da oğlu Pedro geçtiği için ölene kadar bu sarayda eşi ve sanat ile çok mutlu yaşar. Masal sarayında mutlu bir masal sonu gibi; değil mi?

Kral 1885 yılında 69 yaşında öldü ve Sarayı sevgili karısı Kontes Edia’ya bıraktı. Tabi ki bu durum Portekiz Hükümdarlığı için Kabul edilemezdi. Hükümet Kontes Edia ile bir anlaşma yaptı. Sarayın bahçesinde Fernando ve Edia’nın birlikte yaptırdığı ayrı küçük bir köşkte Edia’nın yaşamasına karar verildi. 1880 yılında dönemin kralı Carlos ve Kraliçe Amelia burayı yazlık saray olarak kullandı.1908 yılında Kral Carlos’un suikast sonucu öldürülmesi sonrası, saray Carlos’un oğlu Prens Manuel için düzenlendi. Uzun yıllar burayı kullanan anne Amelia bu Sarayda yaşamaya devam etti; 1910 yılında Portekiz’de krallık sona erip Cumhuriyet ilan edilene kadar… Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Pena Sarayı Ulusal Pena Parkı olarak halkın ziyaretine açıldı.

Sarayın arka tarafinda ise, Sintra’nin çevreye hakim en yüksek tepesinden aşağıda yemyeşil ovanın ve şehrin manzarasını seyredebiliyorsunuz.

Ön tarafta tüm çevreye hakim manzaralı ve sarayın rengarenk tüm yapısını görebileceğiniz terasta kafeteryada oturduk; bu masal diyarında biraz daha kalmak istedik. 

Moors Castle (Magribi Kalesi)

Sintra’nin yine en yüksek tepelerinden birinde yer alan kalenin tarihi 9. yüzyıla dayanıyor. Bu tarihlerde Portekiz’e gelen Kuzey Afrikalı Müslüman Magribiler ele geçirdikleri Sintra’yı koruma amacıyla bu kaleyi yaparlar. Hristiyanların Portekiz’i almalarından sonra, ilk yıllarda her ne kadar bu tarihi kaleye önem verilmiş olsa da bir süre sonra terkedilir, yıllarca bakımsız kalır. Kral Fernando kendi döneminde bu kaleyi de restore ettirir. Panoromik görüntüsü ile bu tarihi kalenin ziyareti de Sintra’da görülmesi gereken yerler arasında belirtiliyor. Giriş ücreti yaz döneminde 8 Euro.
Biz Pena Palas sonrası yürüyerek kalenin giriş yerine ulaştık. Ancak asıl zaman ayırmak istediğimiz yer Quinta da Regaleira, sonrasında da Cabo Da Raco ve Cascais gezileri olduğu için bu kaleye tırmanmak istemedik. Kalenin giriş yeri ve Quinta da Regaleira’nın bahçesinden tepedeki hakim görünüşünün fotoğrafını çekmekle yetindik. Kalenin içinde kalıntıların az olduğu asıl panoramik manzaranın güzel olduğu belirtiliyor. Pena Sarayı da en yüksek noktalar arasında olduğundan zaten yemyeşil panoramik görüntüyü fotograflamıştık.

Sintra’da Pena Sarayı’ndan sonra mutlaka görmek istediğimiz saray Regaleir, Pena Sarayı’ndan çok farklı mimaride; ancak en az onun kadar ilginç ye ziyaretçi çeken bir yer. Bu saraya Sintra merkezinden yürüyerek ulaşılabiliyor. Biz Pena Sarayı’ndan aşağıya rahat bir yürüyüşle indik. Bu saray da ömrünüzde göreceğiniz en ilginç mimariye sahip yerlerden birisi. Mimari tarzi Gotik, Ronesans, Maribi ve Mısır etkilerinin karışımı.

Saray 1904 yılında çok zengin bir Portekizli tarafından inşa ettirilmiş. Daha sonra birkaç kez el değiştirmiş olmasına rağmen 1997 yılında Sintra yerel yönetimince sahiplenilmiş ve ziyarete açılmış.

Saraya giriş ücreti 6 Euro; kesinlikle gezmeye değer. Sarayın içini hızla gezdik. Girişte bir salonda piyano eşliğinde bir kadın şarkı söylüyordu. Sarayın bahçesi içinden daha ilginç olduğu için zamanımızın çoğunu orada geçirdik.

Sarayın hemen yanındaki Şapelin dış görünüşü de, içi de tam saraya uygun bir şekilde dekore edilmiş.

Bahçenin her yerinde değişik semboller yer alıyor. Gotik kuleler, tüneller, Masonik, Tapınak Şövalyeleri ve simyacılıkla ilgili semboller görülebiliyor.

Bahçede 9 katlı bir kuyu yer alıyor. Kuyu ama suyu olmayan bir kuyu. Spiral merdivenler ile zemin kata iniliyor. Kuyunun zemininde Tapınak Şövalyelerinin simgesi olan haç yer alıyor.

Sarayın tüm bahçenin altına tamamen tüneller kazılmış. Tünel kapısından bakıp, karanlık olduğu için girmekten kaçınan çok kişi olabilir. Biz merakımız ile karanlık da olsa bir tünelde ilerlemeye başladık. Birdenbire tünelin sonunda ışıkla karşılaştık; gördüğümüz manzara inanılmazdı. Tünelin bu bölümünün sonunda küçük bir göl vardı. Çevresinde değişik bitkiler; üstelik taştan bir köprü. Gerçekten inanılmazdı, bilmediğin bir bahçede karanlık tünele girip sonunda ışıltılar, sular içinde gökyüzünü görmek.

Son Söz

Sintra tarihi dokusu, yemyeşil doğası, dağlar arasındaki kale ve sarayları ile çok farklı bir yer. Portekiz gezinizde mutlaka uğramanızı öneriyoruz. Lizbon’dan kolaylıkla ulaşıp tüm gününüzü geçirebilirsiniz. Isterseniz bir gece de kalabilirsiniz zamanınız yeterli ise… Biz şehir merkezinde fazla zaman geçiremedik ve Ulusal Sarayı gezemedik. Avrupa’nın en batı ucu Cabo Da Roca’yı ve tatil kasabası Carcais’i programımıza eklemiştik. Cabo Da Roca gittiğimize değdi; aslında orada en fazla bir saat geçirebiliyorsunuz. Carcais ise ayrı bir tatil kasabası. Oraya ancak güneş batışında yetişebildik; deniz kenarında biraz yürüyüş yapıp, meydanda lokantalann olduğu yerde güzel bir yemek yedik. Ancak Carcais’i görmüş gibi hissetmedik. Doğrusu akşam Carcais’e ulaşıp gece orada konaklayıp ertesi gün bu tatil kasabasını gezmek olabilir. Bu durumda Sintra’da daha fazla zaman geçirmek mümkün olabilirdi. Sintra gerçekten güzel ve değişik zaman geçirebileceğiniz bir yer…

Gelibolu Yarımadası Savaş Alanları Gezi Rotası

 

Gelibolu Yarımadası: Devler Ülkesinde Devler Savaşı

15 yıl kadar önceydi. Türkiye temsilciliğini yaptığımız İngiliz kökenli bağımsız denetim şirketinin yıllık toplantısı için Boston’daydım. Aynı şirketin Yeni Zelanda temsilcisi olan Nick adlı arkadaşımla sohbet ederken laf döndü, dolaştı Çanakkale Savaşlarına geldi. Benim bu konuda araştırıcı yönümü fark eden Nick, Avustralyalı bir ahbabının o yarımadayı ziyaret etmek için çok çabaladığını ama bir türlü bunu gerçekleştiremediğini, artık yaşının da ilerlemiş olması nedeniyle umudunu kaybetmeye başladığını ve bunun onu çok üzdüğünü söyledi. Nedenini sorduğumda ise, “bizim coğrafyada istisnasız herkesin “ölmeden önce mutlaka görülmesi gereken yerler” listesinin başında Gelibolu Yarımadası var, bu duygusal neden. Ama arkadaşımın daha da özel bir nedeni var, büyük dedesi savaşta orada toprağa düşmüş ve mezar taşı da varmış, onu görebilmek hayatta en büyük dileği” dedi.

Nick’ten büyük dedenin adını öğrenmesini istedim. Yıllık toplantının bitiminde ülkesine döndükten birkaç gün sonra bana adını gönderdi. İnternette biraz araştırma sonucu yarımadada hangi mezarlıkta yattığını öğrendim, sonra yarımadaya ilk ziyaretimde mezar taşını buldum, fotoğraflarını çektim ve Nick’e e-posta ile gönderdim. Aradan bir hafta kadar geçtiğinde garip bir numaradan telefon geldi, açayım mı, açmayım mı diye tereddüt ettim ama sonra açtım. Karşımda hayatımda hiç görmediğim o Avustralyalı dost insan vardı. Önce kendini tanıttı, sonra ilk cümlesini kurmaya başlarken dayanamadı, gözyaşlarına boğuldu, birkaç dakika hiç konuşmadan karşılıklı ağlaştık. Sonra övgü ve teşekkür ifadeleri ile görüşmeyi sonlandırdık. Görüşmemizde, o an dünyanın en mutlu ve gururlu insanı olduğunu defalarca yineledi.

Dünyanın öbür ucunda, hiç tanımadığım bir insanla beni karşılıklı bu derece duygu yoğunluğuna ne sürükledi? Bunu cevaplamak her sene 24 Nisan’ı 25 Nisan’a bağlayan gece yapılan töreni ve sabah 04.30’da yapılan “Şafak Ayini” ritüelini izleyen biri için zor değildir, hele yarımadayı iyi bilen ve her gittiğinde ruhunun yüceldiğini hisseden benim gibiler için daha da kolay. O zaman ikisini de size bu gezgin ruhuyla anlatmam gerekiyor.

Şafak Ayini

Her sene binlerce Avustralya ve Yeni Zelanda vatandaşı her yaştan insanın toplandığı ve bazen (25 Nisan 2015’te 100. Yıl töreninde olduğu gibi) ancak lotarya sonucu gelmeye hak kazanabildiği bir ortamdan bahsediyoruz. Şafak Ayini, 25 Nisan 1915’de sabah 4.30’da Gelibolu Yarımadası’na ilk ayak basan ANZAC ( Australian and New Zealand Army Corps) birliklerinin hatırasına bugün aynı ad ile adlandırılan küçük bir koy ve ardındaki hafif eğimli düz bir alanda 10,000 civarında insanın katılımı ile belli bir formatta yapılan bir törendir. 80’li yıllarda yarımadaya gelen Avustralya ve Yeni Zelandalıların kendi insiyatifleri ile başlattıkları bu amatör etkinlikler kısa sürede o kadar popüler hale geldi ki 90’lı yılların başlarında anma etkinlikleri daha organize bir şekilde Türk Genelkurmayı tarafından yürütülmeye başlandı. Bugün tören alanında kurulan portatif tribünlerde ve uyku tulumlarının içinde katılımcılar töreni izlerler; yiyecek, tuvalet ve acil sağlık hizmetleri tam teşekküllü olarak mevcuttur.

Törenler 24 Nisan akşam 21.00 gibi başlar. Tören alanında kurulu ekranlardan her yarım saatte bir görsel bir sunum izlenir. Arada korolar ilahi niteliğinde şarkılar söyler, bazı askeri veya sivil gösteriler sahneye konur. Her sene bu şekilde bir program akışı oluşturulmakla beraber her yılın töreni birbirinden farklı olarak hazırlanır. Sonra saat ilerler, gece yarısını geçer, hava iyice soğur, battaniyeler ve portatif ısıtıcılar ortaya çıkar ama kimse tören alanını terk etmez, çünkü törenin zirve noktası olan Şafak Ayini anı yaklaşmaktadır. Sonra o an gelir, Türk, Avustralya ve Yeni Zelanda bayrakları göndere milli marşlar eşliğinde çekilir, İslam ve Hristiyan inanışlarına uygun dua ve ilahiler okunur. Herkes büyük bir sessizlik ve saygıyla marşları ve duaları dinler. Çok ulvi bir ortamın içinde olduğunuzu her an artan bir duygusallıkla hissedersiniz. Bu tören başından sonuna Avustralya ve Yeni Zelanda televizyonlarında canlı yayınlanır, her iki ülke ve Türkiye bu törende meşrebince en üst düzey asker ve bürokratlar tarafından temsil edilir.

Sonra hava aydınlanmaya başlar, tören de sona erer. Bu iki ülkeden gelen misafirler ve Türkler yürüyerek kendi askerlerinin uyuduğu mezarlara giderler, oralarda dualar okunur, ruhlar arındırılır. Anlatmakla değil, yaşanmakla hissedilecek bu çok özel geceye iki defa katıldım ve her ikisinde de resmen içim hüzün, gurur, dinginlik ve kardeşlik duyguları ile doldu taştı. Kişisel görüşüm, bu topraklarda yaşayan herkesin hayatta en az bir kere bu törene katılması gerek ve inanın bana, bunu yaparsanız ülkemizi daha da yoğun bir hisle seveceksiniz.

Gelibolu Savaş Alanları İçin Gezi Rotası

Türkiye haritasını her önüme aldığımda, bu haritanın neredeyse tamamını oluşturan büyük Anadolu Yarımadası’nın hemen önünde yer alan Gelibolu Yarımadası’nı bir dalgakıran gibi görürüm. Bu görüntü aslında 1915 yılında yaşanan savaşın da temel sonucu gibidir, o dalgakıranı savunan Türkler o dalgakırana saldıran İngiliz, Fransız ve ANZAK birliklerine karşı tam bir koruma görevini yerine getirdiler. Peki, ya getiremeselerdi?

Bu sorunun cevabını Gürsel Göncü ve Şahin Aldoğan’ın yazdığıSiperin Ardı Vatan adlı kitapta çok net bir şekilde bulabilirsiniz. Kitabın adı benim “dalgakıran” benzetmemle çok örtüşüyor. Eğer biz Gelibolu siperlerini savunamasaydık, yani o dalgakıran kırılsaydı Anadolu Yarımadası savunmasız kalacak ve işgalciler bu güzelim memleketi kolayca ele geçirebileceklerdi. Düşünmesi bile kabus gibi…

Yakın bir zamanda, elimde bu kitap ile Gelibolu Yarımadası savaş alanlarını çok sevdiğim bir dost grubuna gezdirdim. Bu kitap özellikle savaş alanındaki yerlerin Türkçe ve İngilizce adlarını kolayca izleyebildiğim için ilk tercihim oldu.

Bu gezide izlediğim rota hem savaşın kronolojisine uygun olduğu hem de savaşın sıklet merkezlerini de bu kronoloji dahilinde gezmeyi sağladığı için benim favorim. Bir tam gün süren bu rotayı sizlerle de paylaşma zamanı geldi…

Yarımadaya girişi sabah 9.30 gibi Kilitbahir’den yaptık.

Çanakkale’nin tam karşısında yer alan bu şirin köye adını veren kaleye biraz vakit ayırıp gezmenizi öneririm. Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı yonca biçimli kale yakın zamanlarda iyi bir restorasyon geçirdikten sonra ziyarete açıldı, yarım saat içinde gezmeniz mümkün ve kale burçlarına çıkarak güzel bir Boğaz havasını içinize çekmek size mutluluk verecektir.

Kale’den ayrıldıktan az sonra deniz tarafında Namazgah Tabyası’nı göreceksiniz. 2006 yılında restore edilen bu tabya denize hakim konumu ile 18 Mart 1915 günkü Deniz Savaşı’nda çok önemli bir rol oynamıştır. Kısa bir vaktiniz alacak ama gezilmesini öneririm. Bu tabyadan hemen sonra çok kısa bir yürüme mesafesinde büyük bir tabya olan Mecidiye Tabyası’na ulaşacaksınız. Burası meşhur 215 okkalık top mermisini tek başına kaldırıp topun namlusuna süren Havranlı Koca Seyit Onbaşı ile özdeşleşmiştir.

Sonra arabanız ile yola devam ettiğinizde on dakika kadar denizin çok yakınından gideceksiniz. Küçücük çakıl taşlı ama tertemiz koyları takip ettikten sonra yol Soğanlıdere’de Yarımada’nın iç tarafına kıvrılır. Bundan sonra yine bir on dakika kadar ağaçlı, yemyeşil bir doğanın eşlik ettiği yoldan kıvrıla kıvrıla gideceksiniz. Yolun üzerinde Soğanlıdere ve Şahinler Şehitlikleri yer alıyor.

Bu yol Alçıtepe köyüne kadar gider, ama benim önerim köye varmadan sol tarafa dönüş veren tabelaya uyarak Alçıtepe Seyir Terası’na gitmeniz. Bu terasın tam üzerinde olduğu tepe kara savaşları süresince hep Türk tarafında kalmış ve İtilaf Kuvvetlerinin ele geçirmek için ellerinden geleni yaptıkları, ama başaramadıkları iki sıklet merkezinden biridir. Burada yanınızda normal bir dürbün olmasında fayda var (aslında tüm yarımada gezisinde dürbünün çok işinize yaradığını göreceksiniz) çünkü Alçıtepe konum olarak çok stratejik bir noktada olduğundan sol tarafınızda Çanakkale Boğazı girişini, tam karşınızda 25 Nisan 1915 sabahı Fransız birliklerinin çıkarma yaptığı Morto Koyu’nu ve İngiliz birliklerinin çıkarma yaptığı Ertuğrul Koyu’nu ve Seddülbahir köyünü göreceksiniz. Sağ tarafta ise yine İngilizlerin çıkarma yaptığı Tekke ve İkiz koylarını, biraz belirsiz de olsa, görebilirsiniz. İngilizlerin çıkarma yaptığı son koy olan Pınar Koyu ise bu tepe üzerinden fark edilmez. Burada çıkarma günü ile sonrasındaki savaş ortamını çok belirgin bir şekilde anlayabilir ve hissedebilirsiniz.

Seyir Terası sonrası yine yeşillikler arasından birkaç dakikalık bir araba yolculuğu ile Çanakkale Şehitler Abidesi’ne ulaşacaksınız. Bu Abide gerçekten görkemli bir yapıdır, her ziyaret ettiğimde bu görkem onun mimari açıdan sadeliği ile birleşince göğsümü kabartır. Yanlış anlamayın, bunu milliyetçi bir hisle söylemiyorum, hem mimari güzelliği, hem de tam Boğazın girişindeki mükemmel yeri bana bunları söyletiyor.

Bunun yanı sıra Abide’nin etrafındaki sembolik kabristanda savaş esnasında yitirdiğimiz ve kimliği belirlenebilen tüm şehitlerimizin isimlerinin yer alması, ziyaretçilere kutsal bir mekanda olduklarını hepten hatırlatır.

Abide’den sonra yol kuzeye döner, çok kısa bir süre sonra Morto Koyu’na ulaşırsınız. Burası sığ ama geniş bir koydur. 1915 çıkarmalarında ağırlıklı olarak Fransız birliklerinin karaya ayak bastığı ve savaş süresince hep ellerinde bulundurdukları Morto Koyu, aynı zamanda onların sonsuza kadar uyuyacakları bir mezarlık olmuştur. Yarımadadaki tek Fransız mezarlığı burasıdır ve tek bir mezarlıkta en çok asker burada yatar; çoğu sömürgelerden savaşa katılmış 14,382 asker burada gömülüdür.

Morto Koyu’nu geride bıraktıktan sonra Seddülbahir köyüne ulaşılır. Burada tamamen özel şahsa ait küçük ama bir o kadar da güzel Ahmet Uslu Müzesi’nde soluklanmanızı öneririm. Müzede kişisel koleksiyona ait birçok orijinal obje sergilenmektedir. 2005 yılında açılan bu şirin müzeden etkileneceğinizden eminim.

Müzeden ayrıldıktan kısa bir süre sonra yol bizi Yarımada’da Çıkarma’nın ilk günlerinde savaşın en yoğun yaşandığı bölgeye, Ertuğrul Koyu’na ulaştırır. Burada arabanızı İngiliz Savaş Anıtı (Cape Helles Memorial) ile Yahya Çavuş Şehitliği arasındaki alana park etmeniz pratik olacaktır. İngiliz Savaş Anıtı Yarımada’nın en uç bölgesine inşa edilmiş olup savaşan, ölen, kaybolan, mezarları bilinmeyen 20,763 askerin anısına dikilmiştir. Beyaz taşlardan oluşan sade bir mimariye sahip bu anıtın duvarlarında muharebelerde görev yapan İngiliz gemileri ile Seddülbahir, Arıburnu ve Anafartalar Cepheleri’nde görev yapmış İngiliz askeri birliklerinin adları yazılıdır.

Anıtın 300 metre kadar aşağısında ise Ertuğrul Tabyası ve Yahya Çavuş Şehitlikleri yer almaktadır. “Boğazın Muhafızı” benzetmesinin yapıldığı Ertuğrul Tabyası 18 Mart 1915 günü yapılan deniz savaşında düşman gemilerine en çok atış yapan tabyaların başında gelmektedir. Bunun sonucunda da o kadar yoğun karşı ateş almıştır ki, aynı gün öğleden sonra topları sonsuza kadar susturulmuştur.

Yahya Çavuş Şehitliği’nde ise Ertuğrul ve Tekke koylarına çıkartma yapan İngiliz birliklerine karşı kahramanca direnen, Ezineli Yahya Çavuş’un şahsında sembolleşen, çoğu isimsiz kahraman 26’ncı Piyade Alayı askerleri adına kimliği belirlenebilen şehitlerimiz yatar. Bu iki savaş mekanı arasında Ertuğrul Koyu’na doğru baktığınızda köyü ve çıkarma yapılan kıyıyı çok yakından görebiliyorsunuz. 25 Nisan 1915 sabahı çıkarmada kullanılan River Clyde kömür gemisinin karaya oturduğu karasal uzantı, çıkarma sonrası İngiliz askerlerinin yoğun Türk ateşinden korunmak için sığındıkları bir metreyi bile bulmayan yükselti, İngiliz V Sahili (Ertuğrul Koyu) Mezarlığı ve Seddülbahir Kalesi çok net olarak gözünüzün önündedir. O günün dehşetini bulunduğunuz yerden hissetmemek imkansızdır.

Seddülbahir bölgesinden ayrılınca direksiyonu sola, yani Tekke ve İkiz koylarına kırarsanız bir süre denize paralel bir yolculuk yaparsınız. Bu iki koya inmek isterseniz yol kenarı tabelaları size yardımcı olacaktır. Tekke Koyu çıkarmanın yanı sıra Aralık 1915- Ocak 1916 tahliyelerinde çok önemli rol oynamıştır, hatta İngiliz birliklerinin ana tahliye merkezi durumundadır. Bu nedenle orada hala tahliye esnasında terkedilen eşya, silah veya mühimmat kalıntılarına rastlama olanağı vardır. Lancashire Çıkartma Mezarlığı, Pembe Çiftlik (Pink Farm) Mezarlığı ve Yarımada üzerindeki en büyük Birleşik Krallık mezarlığı olan Oniki Ağaç Korusu (Twelve Tree Copse) Mezarlığı bu iki koyun yakınlarında yer alır ve yol boyunca mevcut tabelalar sayesinde hiçbirini kaçırmanız söz konusu değildir.

Kuzeye kıvrılan asfalt üzerinde birkaç dakika daha ilerlerseniz özellikli bir yere, Zığındere’ye ulaşırsınız. Burayı kaçırmamanız için sizi uyarayım, arabayı yavaş sürmenizi ve İkiz Koyu tabelasından sonra yolun sol tarafındaki küçük tabelayı bulmanızı öneririm. Arabanızı yolun kenarına park ettikten sonra denize doğru inen küçük vadi üzerinde hafif engebeli bir arazi üzerinde 150-200 metre kadar ilerlediğinizde çakıl taşlı bir koya ulaşacaksınız. Bu koyda şimdi sadece kalıntıları kalan iki yapı dikkati çeker: Bir iskele ve bir su kuyusu. Her ikisinin de fotoğrafını bu sayfada görebilirsiniz. Daha önce gittiğimde kuyuyu açan askerin adını taşıyan paslı küçük bir plaket iç duvarda yer alıyordu ama bu son gidişimde göremedim, demek ki zamana direnmek zor… Su kuyusundan başlayarak kuzeydoğu yönünde Kilitbahir Platosu’na doğru yükselen bir vadi biçimindeki Zığındere savaş boyunca işgal kuvvetlerinin en büyük lojistik alanı olmuş ve yiyecek, içecek, silah, mühimmat aktarımları ile yaralı tahliyeleri on ay boyunca hep bu vadi üzerinden gerçekleştirilmiştir. Top ateşlerine karşı korunaklı olması nedeniyle son derece işlevsel olan bu vadiyi savaş süresince Türk tarafı hiç ele geçirememiş, burayı ele geçirmek için 28 Haziran-5 Temmuz 1915 tarihleri arasında yapılan sonuçsuz saldırılarda çok sayıda Türk askeri şehit düşmüştür. Bu askerlerin gerçek mezarları bilinmemekle beraber, onları temsil eden sembol mezar taşlarının yer aldığı Sargıyeri Şehitliği ile Nuri Yamut Anıtı, Zığındere Vadisi’nin yarımadaya açıldığı bölgenin çok yakınlarında yer alır.

Evet, sabahtan bu yana yoğun bir ziyaret trafiği içindesiniz, Gelibolu Yarımadası savaş alanlarının güney sektörünü gezmeyi tamamladınız, hem fiziki, hem de duygusal açıdan yoruldunuz ve vakit öğlen oldu, artık biraz dinlenmeyi ve öğle yemeğini hak ettiniz. Alçıtepe Köyü’ne varmadan, genellikle büyük grupların veya tur otobüslerinin tercih ettiği yol kenarı lokantası gözünüze ilişse de siz yola devam edin ve Alçıtepe Köyü’ne varın derim. Köyün meydanında yana yana lokantalar var, benim gibi tencere yemeği sevenlerdenseniz ilk sıradaki aile işletmesi olan küçük lokantayı öneririm. Az sayıda tencere yemeği ve doğal ev yoğurdu var, bir de hemen mevsimine uygun taze salata yaparlar. Yıllardır hep orayı tercih ettim ve lezzet/fiyat dengesi açısından hep mutlu ayrıldım.

Yemek sonrası hemen köyden ayrılmayın, meydana çok yakın mesafede, Yarımadadaki bir diğer şahıs müzesi olan Salim Mutlu Müzesi’ne gidin. Rahmetlinin hayatı boyunca savaş alanlarından topladığı özel objeler burada sergilenir, bazıları gerçekten çok ilginç olan ve örneği başka bir yerde görülemeyecek bu objelerin yer aldığı müzeyi gezmenizi kesinlikle öneririm. Yıllar öncesinde Salim Mutlu’nun eşi müzenin girişinde her gelene taze pişirdiği pişi ve ayran ikram eder, gezenlerden para da alınmaz ama her ziyaretçi bağış olarak gönlünden kopanı bırakırdı. Bugün karı-koca vefat ettiği için pişi ikramı yok, ama çocukları müzeyi hala çok ufak bir ücret karşılığı ziyarete açık tutuyorlar.

Müze ziyaretinden sonra arabanızla Yarımada’nın kuzeyine doğru hareket ettiğinizde 15-20 dakika arası bir sürme mesafesinde Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’ne ulaşacaksınız. 2012 yılında açılan bu modern yapı üç kattan oluşur ve içinde savaşın bütün evrelerini tanıtan sergi alanları, orijinal eşya, giysi, silah vb. eşliğinde sunulur. Ancak bu Merkezin bence en dikkate değer kısmı 11 salondan oluşan ve bir saat süren simülasyonlu hareketli platformlu ve yapılan üç boyutlu sunumdur. Teknolojinin doğru kullanılması ile ziyaretçilere savaşın tüm aşamalarının bütün dehşetiyle doğrudan hissettirildiği bu sunumu kaçırmamanızı öneririm; hatta maksimum 50 kişilik grupların alındığı bu turda yer almayı garantiye almanız için 0286 8100050 no’lu telefondan rezervasyon yaptırmanızı, en son gösterinin saat 15.30 gibi başladığını ve Merkez’in Salı günleri kapalı olduğunu hatırlatırım.

Tanıtım Merkezi’nden çıkıp sağa doğru döndüğünüzde önce Kabatepe-Gökçeada Vapur İskelesi’ni, sonra da deniz kıyısından kuzeydoğuya giden yolu göreceksiniz. Bu yolu izleyin, önce Arıburnu sahilini sonra da yazının başında bahsettiğim Şafak Ayini’nin yapıldığı Anzak Koyu’nu göreceksiniz.

Burada biraz mola verin, deniz tarafında, üzerinde ANZAC yazan alçak duvara oturun, sırtınızı denize verdiğinizde ilginç bir coğrafi oluşum göreceksiniz. Gün boyu gezdiğiniz Yarımada coğrafyasından çok farklı görünümdeki bu oluşum Sfenks olarak adlandırılır. Gerçekten de Kahire yakınlarındaki sfenkslere çok benzeyen bu coğrafi oluşum (ki bu ad zaten Yarımada’ya çıkarma yapmadan önce Kahire yakınlarında eğitim gören ANZAK askerlerince konmuştur) dimdik ve çıplak bir kayalıktır. Koyun yakınlarında ANZAK askerlerinin yattığı Sahil Mezarlığı, Arıburnu’ndan yukarıya uzanan Şarapnel Vadisi’nde ise aynı adı taşıyan mezarlık (Shrapnel Valley Cemetery) bulunur. Arabasız olsanız deniz kıyısından yukarı tepelere patikaları kullanarak çıkmanız ve çıkarma yapan askerlerin nasıl zorlukla ilerlemeye çalıştıklarını, o tepeleri savunan Türk birliklerinin de nasıl zor koşullarda bunu başardıklarını hissetmeniz de mümkün olurdu.

Anzak Koyu’nun ilerisinde yol Büyük ve Küçük Kemikli Burunlarının arasında yer alan Suvla Koyu ile Tuz Gölü’ne ulaşır. Bu göle varmadan önce ise yol sağa kıvrılarak Büyük ve Küçük Anafartalar Köyleri ile savaş alanlarına varır. Savaşın ilk aylarında ana sıklet merkezi olan Alçıtepe/ Sebdülbahir bölgesini ele geçiremeyeceğini anlayan İngiliz ve ANZAK birlikleri Ağustos 1915 başlarında sıklet merkezini Yarımadanın kuzeyine kaydırarak Conkbayırı/ Anafartalar bölgesini tamamen ele geçirmeyi hedeflediler. Bu hedef doğrultusunda Suvla Koyu’na büyük bir çıkarma gerçekleştirerek asker ve silah sayılarını çok arttırdılar. 6-10 Ağustos 1915 günlerinde çok kanlı ve yoğun çarpışmalar oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün 8 Ağustos tarihinde Anafartalar Grup Komutanı olarak bu bölgedeki tüm birliklerin idaresini ele geçirmesiyle ivme Türk tarafına döndü ve 10 Ağustos sabahı yapılan büyük bir süngü hücumu ile düşman birlikleri aylardır ellerinde bulundurdukları siperlerinden atılarak aşağı sahile kadar sürüldüler. 21 Ağustos 1915’deki Anafartalar Muharebesi de Türk tarafının kesin zaferi ile sonuçlanınca artık İngiliz ve ANZAK birliklerinin Yarımadayı ele geçirme planlarının gerçekleşmeyeceği anlaşıldı ve aşamalı bir şekilde çarpışmaları azaltan işgalciler Ocak 1916 itibarı ile burayı tamamen terk ettiler.

Görüleceği üzere, Yarımadanın bu kısmı savaşın hikayesinde ciddi bir öneme sahip ve ayrıntılı bir şekilde gezilmeyi kesinlikle hak ediyor. Ancak bir tam günlük gezi süresinde bunu yaparsanız gün biter ve Conkbayırı/ Kanlısırt/ Kırmızısırt/ Cesarettepe gibi bölgeleri görme şansınız kalmaz. Bu nedenle benim son gezimde arkadaşlarımla yaptığım gibi, Anzak Koyu’ndan Kabatepe İskelesi’ne geri dönmenizi ve buradan Conkbayırı yönünde tepelere tırmanmanızı öneririm. 

Böylelikle hemen birbiri ile iç içe geçmiş savaş alanlarına ulaşacak ve bir önceki paragrafta bahsettiğim bölgeleri kuş bakışı görebileceksiniz.

Tek yönlü olan ve en fazla on dakika içinde geçebileceğiniz bu yol üzerinde sırası ile;

  • Mehmetçiğe Saygı Anıtı,
  • Karayörük Deresi Şehitliği,
  • Kanlısırt Kitabesi,
  • Lone Pine (Yalnız Çam) Mezarlığı ve Avustralya Anıtı (Yarımadadaki en büyük Avustralya mezarlığı olup 1,167 subay ve asker gömülüdür, ayrıca anıtın önündeki duvarda mezarları bulunamayan yaklaşık 5,000 askerin ismi yazılıdır)
  • Kırmızısırt siperleri, tünelleri ve Johnston’s Jolly Mezarlığı
  • Merkez Tepe ve Courtney’s&Steel’s Post Mezarlığı
  • Yarbay Hüseyin Avni Bey ve Çataldere Şehitlikleri
  • Yüzbaşı Mehmet Şehitliği
  • Bomba Sırtı ve Quinn’s Post Mezarlığı
  • Kesikdere Şehitliği
  • 57’nci Piyade Alayı Şehitliği ( Hem muharebelerin, hem de Türk kültür ve askeri hayatının sembol birliğine ait bu Şehitlikte yer alan mezar taşları toprağa düşmüş askerlerimizin isimlerini taşır. Mimari yapısı Yarımadadaki diğer Türk şehitliklerinden oldukça farklıdır)
  • Türk Askerine Saygı Anıtı
  • Cesaret Tepe ve Mehmet Çavuş Anıtı
  • The Nek/ Boyun ( 7 Ağustos 1915 tarihindeki saldırılarda ölen ANZAK askerlerine atfedilen bu mezarlık 1981 yapımı “Gallipoli” filminin final bölümüne de konu olmuştur)
  • Serçe Tepe ve Baby 700 Mezarlıkları
  • Conkbayırı Mehmetçik Parkı Kitabeleri/ 261 Rakımlı Tepe
  • Conkbayırı Atatürk Anıtı/ Yeni Zelanda Ulusal Anıtı

Evet, gördüğünüz gibi yukarıda en fazla on dakikalık mesafede ziyaret edilmesi gereken bir çok mekan saydım. Bu şunu gösteriyor: Bu küçük toprak parçasında öyle yaman bir mücadele olmuş ki savaşan taraflar birbirleri ile iç içe geçmiş, siperler, mevziler tam anlamıyla kan ve ateş içinde kalmış, tam bir can pazarı olmuş. Kabatepe’den itibaren yavaş yavaş yükselen araziye uyarak ruhunuzun da, duygularınızın da yükseldiğini hissedeceksiniz. Zamanınız ölçüsünde bu mekanları ziyaret edin, ama mutlaka yolun sonunda yer alan Conkbayırı’nda durun. Bu ruh haliyle Ege Denizi’ne doğru bakın, elinizdeki dürbünle aşağıda Arıburnu’ndan Suvla Koyu’na kadar uzanan harika coğrafyayı seyredin, sonra enginlerde batan güneşe kayan gözlerinizden akacak yaşları silin. Ardından tam tersi yöne, yani Çanakkale Boğazı yönüne dönün, uzaklarda kıvrıla kıvrıla uzanan Boğazı ve arkasındaki Anadolu’muzu seyredin.  Bu toprakları canları pahasına savunan on binlerce şehidimizi, onları yöneten komutanları ve Mustafa Kemal’i hayırla, dualarla yad edin. 20 küsur senedir, senede en az beş altı kere gidip her seferinde içine düştüğüm ruh durumu hep aynı olduğu için bunu size de yazma ihtiyacı hissettim.

Evet, hem fiziksel açıdan, hem de duygusal açıdan yoğun ve yorucu bir günü tamamladınız, artık dönüş zamanı. Conkbayırı’ndan dönüş yolu da tek yönlü ve geldiğiniz yola paralel olarak Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’ne doğru tatlı bir eğim ile ineceksiniz.  Yol üzerinde Mustafa Kemal’in 19.Tümen Komutanı olarak 25 Nisan 1915 sabahından 17 Mayıs 1915’e kadar “Arıburnu Kuvvetleri Komutanı” unvanı ile karargah yeri olarak kullandığı Kemal Yeri’ni (adını bundan sonra almıştır) göreceksiniz. Mustafa Kemal daha sonra kendi karargahını Conkbayırı yakınlarına taşısa da burası savaşı sonuna kadar Arıburnu cephesinde çarpışan Türk birliklerinin komuta merkezi olma durumunu korumuştur.

Bir tam günlük gezinin sonunda Gelibolu savaş alanlarının oldukça önemli kısmını gezmiş oldunuz. Hala gezemediğiniz Anafartalar bölgesi, Suvla Koyu bölgesi, 19. Tümenin savaş öncesinde konuşlandığı Bigalı Köyü ile Atatürk’ün konakladığı evi ve 25 Nisan 1915 sabahı çıkarmanın başladığını haber alınca Bigalı’dan Kocaçimen Tepeye emrindeki 57’nci Alay, Dağ Topçu Bataryası ve Sıhhiye Bölüğünden askerlerden oluşan birlik ile intikal ettiği yaklaşık dört kilometrelik yürüyüş yolu var… Bu mevkilerin de gezilip görülmesi için en azından bir yarım gün daha gerekiyor. Biz son gezimizde sadece Bigalı Köye kısa süre uğrayabildik, diğer yerleri gezme imkanını bulamadık, ama gezginlere bu güzergahların da gezi planına alınması özellikle önerilir. Hatta bu planın bir 24/ 25 Nisan Şafak Ayini ile birleştirilmesi gerçekten unutulmayacak bir geziyi garantiler.

Gelibolu Yarımadası gibi dar ve küçük bir toprak parçasında bundan 104 yıl önce dünyanın değişik yerlerinden yüz binlerce insanın birbirleri ile ölümüne mücadelesi bana hep jakuzide timsah kavgası benzetmesini hatırlatır. Ama bundan çok daha güzel tanımlama Aubrey Herbert ve Henry Morgenthau tarafından yazılan kitabın adında yer alıyor:

Aksaray Gezi Rehberi: Barok Binalar Arasında Selçuklu İzleri

Anadolu’nun ortasında, adeta bir Avrupa şehrinde olduğunuzu hissedeceğiniz, Barok tarzı hükümet meydanı, şehrin ortasında akan suyun kenarındaki şık binalar, geniş bulvarlar, kavşaklarda heykeller, modern bir müze, müzede kedi mumyası, Hatti’lerin, Hitit’lerin, Helenistik dönemin, Roma’nın, Selçukluların, Osmanlı’nın, Cumhuriyet Türkiye’sinin eserlerini görebileceğiniz güzel atlar ülkesi Kapadokya’nın bir şehri Aksaray.

Ankara’ya üç saat uzaklıktaki Aksaray’da gezimiz müze ile başlıyor. Müzeyi ve bahçesini gezerken, hem modern müzecilik anlayışı ile sergilenen eserler arasında kronolojik bir tarih yolculuğu yapıyorsunuz, hem gördüklerinize şaşırıyor, hem de gurur duyuyorsunuz.

Aksaray Müzesi
2014 yılında ziyarete açılan müzenin dış mimarisi Selçuklu tarzı kümbetler ile bölgede görülen peri bacalarından esinlenerek yapılmış.,
Müze bahçesinde tel kafes içinde dolaşan Aksaray Malaklısı olarak bilinen köpek nazlı nazlı poz veriyor.
Aksaray malaklısı, “Anadolu Aslanı” olarak da adlandırılan, bacak ve ayakları kalın, kafası büyük, dudağı sarkık, ağırlığı 90 km. a ulaşabilen iri bir köpek türü. Neslinin tükenmesini önlemek için koruma altına alınan bir tür imiş.
Bahçede, çocuklar için ufak bir arkeoloji parkı yapılmış. Ufak toprak tepelerin ve taşların arasına girip, kazı alanında çalışır gibi oynayarak bir şeyler bulmaya çalışmaları hedeflenmiş.
Üç kattan oluşan Müzenin giriş katında, bölgedeki kazılardan çıkan eserler kronolojik olarak sergileniyor. M.Ö. 8000 lerde Anadolu’da ilk yerleşimin görüldüğü Aşıklı Höyük kazılarından getirilen eserler de bu katta sergileniyor.
Yukarıda resmi görülen kadın kafatası, 20- 25 yaşlarında, bebeği ile gömülmüş bir kadına aitmiş. Kafatasında saptanan delik, günümüzden 9500 yıl öncesinde yapılan beyin ameliyatının kanıtı olarak değerlendiriliyor. Kadının ameliyat sonrası 10 gün daha yaşadığı anlaşılıyormuş.
Aksaray Yazıtı olarak bilinen bu stelin, M.Ö. 8. yüzyılda yazıldığı tahmin ediliyormuş. Hitit hiyeroglifi ile yani Luvice yazılmış. Stelin sahibi Kral Kiyankisas, fırtına tanrısına (Tarhunsas), şükranlarını sunmakta ve şehrini övmekte imiş.
Müzede bana en ilginç gelen, Aksaray köyü kazılarından çıkarılan mumyalar oldu. Yetişkin kadın erkek mumyalarından başka, bebek mumyaları ve kedi mumyası camekanlar içinde sergileniyor.
Bu mumyalar, Mısır ile aynı dönemlerde Orta Asya ve Anadolu’da da İskit mumyalama tekniklerinin gelişmiş olduğunu göstermekte imiş.
M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış tarihçi Heredot, bu konuda bilgi vermekte imiş. Mısır mumyacılığında, çıkarılan iç organlar, genellikle çeşitli ilaçlar ile tahnit edildikten sonra, canope adı verilen kavanozlar içerisinde mumyanın bulunduğu mezar odasında muhafaza edilirmiş. İskitler’de ise hükümdarın karnı açılır, temizlenir, servi-tütsü- anason tohumu ile doldurulduktan sonra dikilirmiş. Ardından mum içine konan cenaze, muhtelif İskit kabilelerinin arasından geçirilerek, kazılan mezara indirilirmiş.
Müzede, değişik mumyalama tekniklerine ilişkin açıklayıcı bilgiler içeren panolar da bulunuyor. Ama daha fazla detaya girmeden ben müzenin diğer bölümlerini anlatayım size.
Müzenin ikinci katında etnografik bölüm bulunuyor. Taş işçiliğini, sepet, çömlek, dokuma yapımını canlandırdıkları bu bölümde Aksaray yöresinin geleneksel zanaatları bal mumu heykeller kullanılarak canlandırılmış.

Aksaray

Müze gezisini tamamladıktan sonra, şık bir restoranda çok uygun fiyata etli ekmek molası vermeniz mümkün. Etli ekmek yiyip dinlendikten sonra, şehrin mezarlığının bulunduğu bölgede sizi, bir müze ve sade bir ziyaret mekanı bekliyor.
Somuncu Baba Minyatür Müzesi
1331 yılında Kayseri’de dünyaya gelen Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba; Hacı Bayram-ı Veli’nin hocası, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş dönemi manevi mimarlarından biri. Yaşamının bir döneminde Aksaray’da bulunmuş.
Bu müzede, 12 ayrı sahnede minyatürler ile hayatı canlandırılmış. Rehber eşliğinde gezerken; hem Somuncu Babanın hayatını, hem de kerametlerini öğrenme fırsatınız oluyor.
Meraklısına; Somuncu Baba’nın babası, Anadolu’ya manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemsettin Musa Efendi imiş. İlk eğitimini babasından alan Somuncu Baba, daha sonra ilim tahsilini Şam, Tebriz, Hoy, Erdebil’de sürdürmüş. Bayazid-i Bestami’nin ruhaniyetinden istifade etmiş ve Alaaddin-i Erdebili’den icazet alarak Anadolu’ya dönmüş.
Yıldırım Beyazıt Han, Niğbolu Savaşının kazanılmasına şükür nişanesi olarak Bursa Ulu Camii’yi yaptırmış. Bu camiinin yanında Somuncu Baba’nın çilehanesi ve ekmek fırını varmış. Bu ekmek fırınında ekmek yapıp halka dağıtıyormuş. Bu fırında, ateş yanmadan yapılmakta imiş ekmekler.
Bursa Ulu Camii’nin açılış günü, Padişah Yıldırım Beyazıt Han ilk hutbeyi okuması için, dönemin tasavvuf büyüklerinden Emir Sultan Hazretlerini görevlendirmiş. Emir Sultan “Padişahım bu beldede benden daha alim kimseler vardır, onlar aramızda iken hutbe okumak bize düşmez” diyerek Somuncu Baba’yı işaret etmiş. Padişahın huzurunda bu görevi reddetmeyen Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri yani Somuncu Baba, hutbede Fatiha Suresini yedi farklı şekilde yorumlamış.
Namaz sonrası cemaat camiden çıkarken, aynı anada Ulu Camiinin üç kapısında da Somuncu Baba ile görüşmüş. Bursa’da manevi büyüklüğü ortaya çıkan, kendi ifadesi ile “sırrı fâş” olan Somuncu Baba talebeleri ile birlikte Bursa’dan ayrılmış. Aksaray’a gelmiş. Birçok talebe yetiştirmiş. Hacı Bayram-ı Veli’yi de eğiterek Ankara’da görevlendirmiş.
Anadolu’da Kayseri, Bursa, Aksaray ve Darende gibi merkezlerde bulunarak talebe yetiştiren Somuncu Baba 1412 yılında Darende’de vefat etmiş. Cenaze namazını halifesi Hacı Bayram-ı Veli kıldırmış ve halvethanesinin bulunduğu mekana defnedilmiş.
Somuncu Baba Makamı ve Çilehane
Asırlık çam ağaçları ve kenarlardaki gülleri koklayarak giriliyor, Aksaray’ın Ervah Mezarlığına. Aksaray’da ikamet ettiği dönemde Somuncu Baba, halvethanesini ve çilehanesini Ervah Mezarlığı civarında kurmuş. Ziyaret edip dualarımızı ettikten sonra şehir merkezindeki ilginç yapıları gezmeye devam ediyoruz.
Eğri Minare
Aksaray Eğri Minareİtalya’da bulunan Pisa Kulesine benzetilen bu minare, 13. yüzyıl Selçuklu mimarisinin eşsiz eserlerinden biri olarak kabul ediliyor.
I. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından 1221- 1236 yıllarında, Horasan harcı ile yapıştırılmış kırmızı tuğlalardan yapılmış ve üst kısmı mavi yeşil çini mozaikler ile kaplanmış. Minarenin oturduğu tabla üzerinden üç ayrı eğim ile yükseldiği tespit edilmiş. Farklı görüşler olmakla beraber, ustası tarafından bilinçli olarak eğik yapıldığı kabul edilmekte imiş.
Resimde de göreceğiniz gibi, minarenin ortasında sabitlenmesini sağlamak için çelik halatlar bulunmakta. Civarda oturan emekli bir vatandaş rüyasında, minarenin evinin üstüne yıkıldığını görerek resmi makamlara başvurmuş ve yakın tarihte bu çelik halatlar ile minarenin yıkılması önlenmek istenmiş. Ancak konunun uzmanları; yüzyıllarca bu eğimde değişme olmadığını ve bu çelik halatların bir yararı olmadığını ifade etmekte imiş. Çelik halatlar minare üzerinde iz bıraktığı için günümüzde sökülmesi de sakınca yaratacakmış.
Köprü Evler
Eğri minarenin arkasında bulunan akarsuyun yanından yürüdüğünüzde; geniş sokakların etrafında bulunan eski yeni şık binalar, Selçuklu döneminden kalma zarif taş köprü ve köprüden karşıya geçerken iki taraftan göreceğiniz manzara sizi şaşırtacak ve kendinizi geçmiş yolculuğunda hissettirecek kadar güzel.
Hamam
II.Kılıçaslan tarafından yaptırılmış olan hamamda halen restorasyon çalışmaları sürüyor. Hamamın önemli özelliklerinden biri, üstü açık ve kapalı cehennemlik adı verilen bölümünde alttan ısıtma sisteminin olması imiş.
Restorasyon bitince, müzik okulu ve konser salonu olarak kullanılması planlanıyormuş.
Ulu Camii (Karamanoğlu Mehmet Bey Camii)
Selçuklu mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan bu cami; 1408- 1409 yıllarında Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılmış, 1482- 1483 yıllarında büyük bir onarım görmüş, bu günkü minaresi ise 1925 yılında yaptırılmış.
Düzgün kesme taştan yapılmış camiye, dantel gibi süslemeler ile bezenmiş taç kapıdan giriliyor.
Cami içinde birbirine kemerler ile bağlı on iki ayak bulunuyor. Abanoz ağacından yapılmış minber dünyadaki iki örnekten biri imiş. Dönemin ünlü ustalarından Nüştekin’ül Cemali tarafından yapılmış. Bu minberde usta; yazının, sedef kakmacılığın ve kündekari ağaç işçiliğinin her çeşit inceliğini bir arada kullanmış. Minberin üzerine Kuranı-ı Kerim’den ayetler ve Selçuklu Sultanlarına ithafen methiyeler yazılmış.
Şehir Meydanı
Aksaray 1920-1933 yıllarında Vilayet iken, yapılan düzenleme ile bu statüsüne son verilip, Niğde İline bağlı İlçe yapılmış. “Bazı Vilayetlerin İlgası, Bazılarının Birleştirilmesi Hakkında” 2197 sayılı Kanun ile; Aksaray ile birlikte Artvin, Osmaniye, Silifke, Şebinkarahisar ve Hakkari illeri ilçe yapılmış.
Fotoğraftaki binaların yapımına 1927 yılında başlanmış, 1929 yılında yapımın bitmesi ile Hükümet Konağı olarak hizmet vermiş. Aksaray’ın yeniden İl yapıldığı 1989 dan sonra da restore edilerek yeniden Valilik olarak kullanılmaya başlanmış.
Bu meydanda, Alman mimar tarafından Barok tarzda yapılan üç bina bulunuyor. Ortada büyük yapı Valilik binası, yanındakiler ise Defterdarlık ve Jandarma Komutanlığı olarak düşünülmüş. Geniş meydanda, karşınızda üç görkemli bina ve meydanda uçuşan güvercinler ile yine kendinizi başka alemlerde hissedeceğiniz bir ambiyans içinde buluyorsunuz.
Zinciriye Medresesi
Karamanoğullarından Yahşi Bey tarafından 1336 yılında yaptırılmış bu medrese. Yerel kesme taş ve tuğla kullanılmış. Dış duvarları kale gibi. Oymalı büyük bir taç kapıdan, üstü açık bir avluya giriliyor. İçeride büyük bir eyvan ve kenarlarda odalar var. Taş duvarların içindeyken bir yandan huzur duyuyorsunuz, bir yandan da üstü açık olmasına rağmen ürkütücü bir kapalılık hissi veriyor bu mekan.
Tarihte iz bırakan önemli eğitim kurumlarından biri imiş bu Medrese. Anadolu’da Türk-İslam tarihine yön veren çok sayıda ilim adamı yetiştirilmiş. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde hapishane olarak kullanılmış, eyvan kısmında idam cezaları da infaz edilmiş (bunları duyunca mı ruhum daraldı acaba). 1985 yılından sonra, yeni müze binası yapılana kadar da Aksaray Müzesi olarak işlev görmüş. Müzenin taşınmasından sonra restore edilmiş ve günümüzde sosyal kültürel etkinliklere ev sahipliği yapıyormuş.
Azm-i Milli Sanayi ve Bilim Müzesi Un Fabrikası
Aksaray’ın ve Cumhuriyetin ilk fabrikalarından biri burası. Ülkenin sanayi hamlesine ve kalkınmasına önemli katkıları olmuş. Dönemin Aksaray Mebusu Vehbi Çorakçı’nın teşebbüsü, milletin kaynakları ve azmi ile (bu yüzden adı Azmi Milli) yapılmış. 1920’ lerde, henüz birkaç şehir elektrik ile aydınlatılırken, un fabrikasının yanına kurulan Hidroelektrik Santrali ile şehrin aydınlatılmasına da hizmet etmiş.
AksarayBina Alman bir mimar tarafından tasarlanmış, üretim makineleri de Almanya’dan gelmiş. Yedi personel için giriş çıkışta kullanılan kart basma makinesi bile var. Ticaret Sicil Numarası 1 olan bu fabrikada 2001 yılına kadar un üretilirken, eski teknoloji olduğu için üretime son verilmiş. Şimdi Sanayi Müzesi olarak geziliyor.
İçeride gezerken, burnunuza un kokusu ile birlikte buram buram tarih kokusu da geliyor. 1920’ler Türkiye’sinde, kıt kaynaklar ve geniş vizyon ile yapılmış bu fabrikadan çıktığınızda, sebebini tam anlamadan burnunuzun direği sızlıyor.
Hasan Dağı
Bu kadar gezip yorulduktan sonra, akşamüstü volkanik Hasan Dağının heybetli ve sakin görüntüsü eşliğinde Helvadere Kasabasına uğramadan dönmeyin. Güvenli parkuru ile dağcılık tutkunlarının gözdesi olan bu dağda bir de Nora Roma Yerleşkesinin kazıları sürüyor.
Nora Antik kentine ulaşmak için bir buçuk kilometre kadar dağ yolu tırmanmanız gerekiyor. Bu dik ve zorlu güzergahı gözünüz yemez ise tepede oturup Helvadere manzarasını seyretmek de mümkün.

Yukarıdaki fotoğrafta, Doğu Roma’nın askeri garnizon olarak kullandığı Nora’nın bulunan kalıntı duvarları görülmekte. M.S. 400 lerden sonra kurulduğu tahmin ediliyor. Garnizon binası, kilise ve ev kalıntılarının arkasında tüm görkemi ile Hasan Dağı görünüyor.


Bir güne sığan yoğun gezinin sonunda, Helvadere Göleti kenarındaki balık restoranlarında balık yerken güneş nazlı nazlı battı.
Aksaray uzun yıllardır göç vermiş, ama çalışmaya gidenler genellikle birikimlerini kente döndürmüşler. Hem bu nedenle, hem de zengin tarihi geçmişinden gelen kültür birikimi ile sizi şaşırtacak son derece modern bir şehir. Belki de Somuncu Babanın duasını almış bir şehir. Gördüğünüzde Orta Anadolu’da olduğunuza inanamayacak, şaşıracak ve çok beğeneceksiniz.

Kaynakça

https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/aksaray/
http://www.kulturvarliklari.gov.tr/TR-44057/aksaray-muze-mudurlugu.html
https://somuncubabaturbesi.com/somuncu-baba-kimdir/

1,807Beğeni Beğen
1,054TakipçiTakip Et
516TakipçiTakip Et
34AboneAbone Ol